29 Eylül 2014 Pazartesi

BİZİM İSTASYON!

Mollasorik’in, Karaali’nin, Günbağı’nın,
Çekemen’in, Karagedik’in yolu, durağıydın İstasyon.
Trenlerin gelişini dört gözle bekleyen annelerin,
Babaların, eşlerin, çocukların özlemlerinin sonlandığı yerdin İstasyon.
Her yolcu trenini misafir ettiğinde, kuşların cıvıltısını andıran,
Köy çocuklarının “armut, armut, armut” diye cıvıldadıkları alanın adıydın İstasyon.
Askere gidecek gençler için ayrılıkların başlangıcı olan,
Tezkere almışlar için ise hasretin bittiği yerdin İstasyon…

Kimi zaman düğün, kimi zaman bayram,
Kimi zaman da cenazelerin güzergâhıydın İstasyon
“Şefkat”i sadece isminde barındırmayan,
O şefkati, bağrını açtığın misafirlerine de sunan,
Kimsesizlerin uğrak yeriydin İstasyon…

Hani, futbolda büyük karşılaşmalar,
Müsabakalar için kullanılan bir ifade vardı ya. “Derbi”
İşte, derbi karşılaşmalarına ev sahipliği yapan,
Bizlere derbi heyecanlarını yaşatan arenanın adıydın İstasyon…

Gecenin karanlığında çevremizi aydınlatan,
Korkularımızı yenmemize vesile tren seslerinin bize cesaret verdiği,
Işığın kaynağıydın İstasyon.
Bir efsane olmuş, bölgedeki tek ama uzun tünelin nuruydun.
Trenlerin, manevra yaparken soluklandığı, dinlendiği vadiydin…
Abdullah’ın, Hasan’ın, Mehmet’in, Mustafa’nın,
Adem’in Kemal’in Aziz’in, Hüseyin’in…
Bölgenin “Ekmek Teknesi”ydin İstasyon…

Yolcuların soğuk kış günlerindeki sığınağıydın, kalesiydin.
Her gördüğümde, yüreğimi sızlatıp hatıralarımı canlandıran,
Çocukluğumun, gençliğimin nişanesi İstasyon.

Bugün…
Peki ya bugün?
Ne oldu sana böyle?
Komşuların, dostların, yoldaşların nerede?..
Sinende barındırdıkların nerede?
Heyhat, heyhat...!
İstasyon o şaşalı; cıvıl, cıvıl günlerini mazide bırakmış…
İstasyonunun boynu büyük, istasyonunun yüreği yaralı…
Ata diyarı gibi  yapayalnız kalmış İstasyon.
Kimsesiz bir çocuk misali,
"Nerede arkadaşlarım, nerede kardeşlerim?
Nerede sevdiklerim" diye feryat ediyor İstasyon…

Şimdi!
Şimdi artık seni anlayabiliyorum.
Hüznünü, kimsesizliğini, yalnızlığını anlayabiliyorum
Sessiz çığlıklarını duyabiliyorum.
Sevdiklerini kaybetmenin ne kadar acı olduğunu,
Terk edilmeyi ben de biliyorum İstasyon!
Ayrılıkların, hüzünlerin, sevinçlerin ve kavuşmaların limanıydın sen.
O güzel günlerin şahidi İstasyon!...


Memdoğlu...


























26 Eylül 2014 Cuma

“KAN”DAN BESLENENLER!

Esed’in Suriye’deki zulmünün devam ettiği bir ortamda, Orta Doğu’daki IŞİD virüsünün zulmünden kaçan binlerce insan, yerlerini yurtlarını terk ederek mülteci durumuna düştüler.

Çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu mülteciler Türkiye’ye sığındı. Evet, Orta Doğu’daki yangın, giderek daha da büyüyor. Savaşın en büyük kaybedenleri ise her zamanki gibi, çocuklar ve kadınlar oluyor.

Savaş demek, kan ve gözyaşı demek...

Savaş demek, açlık demek...

Savaş demek, sessiz çığlıklar demek...

Savaş demek, ölüm demek...

Ölümler üzerinden siyaset belirlemek ise fırsatçılıktır, acizliktir, zayıflıktır.

IŞİD’in her gün onlarca insanı katletmesini meşrulaştırmaya çalışan ve Türkiye’nin de bu ölümler üzerinden siyaset ve strateji belirlemesi gerektiğini söyleyen, sözüm ona akademisyenler, gazeteciler, stratejistler var. Var, var, var…

Akbabalığa soyunan bu cenah, AK Parti iktidarını köşeye sıkıştırmak adına, masum binlerce Kürdün ölümünü meşrulaştırmaya çalışıyor. Hızını alamayan bu çevreler, başını ABD’nin çektiği koalisyon güçlerinin IŞİD hedeflerine yönelik hava harekâtından rahatsız olmuşlar. Ve IŞİD’in PKK’yı bitirdikten sonra bu harekâtın yapılması gerektiğini dile getiriyorlar.  Koalisyon güçlerinin müdahalesi olmasay-mış, Türkiye’nin 40 yılda bitiremediği PKK’yı, IŞİD birkaç günde bitirebilecek-miş…

Yarabbi! Bu nasıl bir ruh halidir? Kavmiyetçilik taassubunda boğulanlar, nihayetinde beraberce yaşadıkları diğer halkların haklarına saldırmaya başlarlar.  

Ayın güruh, PKK tarafından zorla alıkonulan 13-15 yaşlarındaki çocukların, Şengal ve Kobani’de IŞİD militanlarınca öldürülmesinden duydukları memnuniyeti “PKK, bu zamana kadar topladığı tüm silahlı güçlerin çoğunu kaybetti” diyerek dile getiriyorlar.

Peki, sözüm ona PKK’yı bitiren IŞİD’in, Türkiye’ye saldırmayacağı ne malum?

Türkiye’yi, IŞİD ile PKK çatışmasını kendi lehine çeviremediği için eleştiriyorlar.  1990’lı yıllardaki PKK-Hizbullah çatışmasını ne çabuk unuttunuz? Türkiye'nin o dönemde PKK ile Hizbullah çatışmasına göz yumması çok büyük bir yanlıştı. Sonuçta, Türkiye olarak hepimiz kaybettik mi?

Türkiye aynı yanlışı, IŞİD'le savaşan Kürtlere karşı tekrarlamamalıdır, yoksa  kaybeden yine Türkiye olur. Tarih tekerrür eder, Türkiye sadece kendi ülkesindeki Kürtlere ile değil, tüm Kürtleri karşısına almış olur.  PKK'nın Türkiye'deki tüm Kürtleri temsil etmediği gerçeği gibi, PYD'de de Suriye'deki tüm Kürtleri temsil etmiyor. Algı denen bir şey var. Bugün, PYD’ye yönelik belirlenecek olumsuz bir tutum, Türkiye’nin Suriye'deki tüm Kürtlere yönelik aldığı bir duruş olarak algılanacaktır. 

Vizyon sahibi olduğunu iddia eden bu vizyonsuzlar,  KCK yetkililerinin; “IŞİD’in Kobani’ye yönelik saldırılarından sonra çözüm sürecinin bittiğini” dillendiren açıklamalarından da pek mutlu olmuşlar. Oysa KCK’nın “Çözüm Süreci bitti” şeklindeki bir açıklaması, bölge gerçekleriyle örtüşmüyor, bölge gerçeklerini yansıtmıyor. 

Suriye ve Irak’ta IŞİD ile çatışan bir PKK, Türkiye ile sıcak bir çatışmayı göze alamaz. Türkiye kamuoyu da biliyor ki ”Çözüm Süreci”nin sigortası Öcalan’dır. “Çözüm Süreci”nin geleceği ile ilgili olarak da Öcalan’ın belirleyeceği tavır önemlidir.

KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın “Öcalan bizim önderimiz. Biz bir önderlik hareketiyiz. Önderimize bağlıyız. Ama Türkiye adım atmadan önderlik ‘hayır savaşmayın’ nasıl diyecek ki? Diyemez. Dese bile savaşçılar bunu kabul etmezler. Biz savaşçıları zor tutuyoruz.” açıklaması, Öcalan’ı çözüm süreci konusunda etkilemeye yöneliktir. Daha açık bir ifadeyle Öcalan’a yönelik “örtülü” bir tehdittir.  Öcalan, Cemil Bayık’ı çok iyi tanır. Bayık’ın silahtan yana olduğunu da iyi bilir. Bunun idrakinde olan Öcalan, Cemil Bayık’ı kontrolünde tutmak için onu KCK Eşbaşkanı yaptı. Bakalım Öcalan, Bayık’ın bu tehditvari ifadelerine nasıl cevap verecek?

Kürt sorununun çözümünü istemeyen, Türkiye'yi sevdiğini iddia eden çakma terör uzmanları!


 Merak etmeyin, bu millet, siz ve sizin gibileri utandıracaktır!


Abdullah Öcalan’ın Din Okumaları…

Abdullah Öcalan’ın Din Okumaları… 

Kitapçı Programı – TRT Türk (25.09.2014) http://bit.ly/1uLtiQv

23 Eylül 2014 Salı

TÜRKİYE’NİN BÖLGESEL SORUMLULUĞU

İnsanların yaşam hakkı kutsaldır ve insanın yaşamı her türlü pazarlığın üzerindedir. Söz konusu olan şey insanın hayatı ise tüm olanaklar devreye sokulmalıdır.  IŞİD’in rehin aldığı 49 insanın hayatı günlük siyasi çekişmelere alet edilmemelidir. Siyaseten kullanılan böyle bir söylem, bu insanlara ve ailelerine yapılmış en büyük saygısızlıktır.

Şeyh Edebali, Osman Gazi'ye ta 7 asır önce “insanı yaşat ki devlet yaşasın”  vasiyetinde bulunmuştur. Böyle bir devlet geleneğinden gelen Türkiye’nin de hedefi  “insan” odaklı olmalıdır. Medeni bir devlette de hedef, kendi insanını yaşatmaktır.

IŞİD'in elinde rehin olan 49 insanın kurtarılması, evet; ülkemiz için büyük bir başarıdır, büyük bir prestijdir. Ancak rehinelerin kurtarılması, Türkiye için ne kadar büyük bir başarısıysa, Musul Başkonsolosluğu’nun zamanında boşaltılmayarak 49 görevlinin IŞİD militanları tarafından esir alınarak Türkiye’nin itibarının zedelenmesi de bir başarısızlıktır, politik bir fiyaskodur.  Bu olay, ilgililerce bir kez daha değerlendirilmeli, bir kez daha sorgulanmalıdır.

 49 insanın serbest kalmasıyla ilgili olarak, İngiliz Independent gazetesinde yayınlanan bir yazıda "Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, IŞİD'in neden 49 Türk'ü serbest bırakma kararı aldığını açıklamayı reddederken, Ankara ile IŞİD arasındaki karanlık ilişki hakkındaki şüpheler artıyor... Türkiye hükümeti örgütle anlaşma yapılmadığını iddia ediyor. Bu durum, acımasızlığıyla nam salmış IŞİD'in nasıl olup da bir karşılık almadan, Türk rehineleri serbest bıraktığı sorusunu cevapsız bırakıyor" şeklindeki ifadelerin yer alması, tamamen bir algı oluşturma ve rehinelerin kurtarılma operasyonunu gölgelemektir.

Bir kesim, hükümetin eksiklerini eleştirip, daha doğru ve daha iyi işler yapmalarına yardımcı olmak yerine, iktidarın zafiyetleri üzerinden siyaset üreterek muhalefet yapmaya devam etmektedir. Bu Türkiye’nin en büyük talihsizliğidir. Musul’da rehine alınan 49 insanın Türkiye’ye gelmesine üzülen, devletin bu konudaki başarısızlığına neredeyse hamd edecek, sevinecek kesimlerin varlığını nasıl değerlendirmeliyiz? IŞİD’in her gün bu rehinelerden birinin boğazını keserek öldürmesini gösteren görüntüleri servis etmesine sevinecek kesimlerin olmasına üzülmemek elde değil.

Hâlbuki İsrail, 2011 yılında sadece bir askeri için cezaevlerinde tuttuğu 1027 Filistinli mahkûmu serbest bırakmıştı. İsrail, tüm dünyaya bir askerine verdiği değeri bu kadar Filistinliyi serbest bırakarak göstermişti. Biz ise bugün 49 insanın çocuklarına, eşlerine, ailelerine kavuşması üzerinden polemikler üretiyoruz.
Şüphesiz bu başarı, Türkiye’deki tüm kurumların (Dışişleri, MİT, Emniyet...) koordineli çalışmalarının bir ürünüdür. Rehinelerin kurtarılmasından sonra, bölgedeki mevcut şartlar, AK Parti iktidarını IŞİD’e karşı daha cesur kararlar verecek duruma getirir diye düşünüyorum.

Uluslararası camianın, Türkiye'den IŞİD'e katılımları engellenmesi talep etmesi, bölgenin gerçekleriyle uyuşmuyor. Türkiye, yıllardır bölgeden PKK'ya katılımları engelleyebildi mi ki IŞİD'e katılımları da engelleyebilsin? Oysa IŞİD'e en yoğun katılım Rusya'dan, İngiltere'den, Almanya'dan ve Belçika'dan oluyor. Emin olun, Türkiye bu konuda da "Batı"dan çok daha masum...

Uzun zamandır, Türkiye Orta Doğu’daki savaş bataklığına çekilmek isteniyor. Her ne saikle olursa olsun, Türkiye bu yönlü bir oyuna gelmemelidir, bu tür provokasyonların dışında kalmalıdır.

Gündemin bir başka önemli konusu ise Suriye’deki yerlerinden, yurtlarından edilerek Türkiye’ye sığınan insanlar.

Konuya ilişkin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş; IŞİD saldırılarından kaçarak Türkiye’ye gelen Suriyelilere ilişkin yapmış olduğu açıklamada, net sayının 130 bin civarında olduğunu belirtti. Kurtulmuş; “Çok zor bir iş başarılıyor. Bu bir doğal afet değil. Sel olsa, deprem olsa olur biter ve sonraları yaraları sarmaya başlarsınız… Karşı karşıya kaldığımız şey maalesef insan eliyle yarılan bir felakettir. Dolayısıyla daha kaç köyün basılacağı, daha kaç kişinin göçmen haline getirileceğini bilmiyoruz… Afetin boyutu, doğal bir afetin boyutundan daha riskli, daha bilinmezleri içeren bir durumdur. Bunların hepsine hazırlıklıyız.”  dedi.

Batı dünyası, Orta Doğu'da mülteci durumuna düşen milyonlarca Müslümanın menfaatlerini değil, kendi menfaatlerini düşünüyor.

Türkiye’nin ise artık Kürt fobisinden bir an önce kurtulması gerekmektedir. Kendi sorunu çözmüş, ama komşu Kürtler ile problemli bir Türkiye hedeflenmemelidir. Bugün Öcalan’ın bir sözü Suriye’deki (PYD kontrolündeki) Kürtler arasında “nas”(kutsal öğreti) olarak kabul ediliyorsa, Türkiye bunu sorgulamalıdır. Türkiye, Kürtleri potansiyel tehlike olarak görmekten vazgeçmelidir. Günümüzdeki konjonktürel gelişmeler Türkiye’ye bunu dayatmaktadır. Türkiye geçmişte olduğu gibi Kürtler ile bir kez ittifak ederek, bölgede huzuru ve refahı tesis edebilecek politikalar belirlenmelidir.

Kimden iyilik görürseniz, ona minnettar kalırsınız. Bu konuda Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) "İnsanlar iyiliğin kölesidir." buyurmaktadır. Suriye Kobani Kürtlerine biz yardımcı olmalıyız. Biz sahiplenmezsek, bir başkası sahip çıkar ve yarın çok geç olabilir...

IŞİD’in Suriye’deki Kürt bölgelerini kontrol etmesi demek, Türkiye’nin uzun zamandan beri zor ve zahmetli bir uğraş ile belli bir olgunluğa eriştirdiği “Çözüm Süreci”nin tehlikeye girmesi demektir.


Sözün özü: Bugün dünya üzerinde açlıktan ölen bir Müslüman varsa bunun müsebbibi tüm İslam âlemidir…

21 Eylül 2014 Pazar

ABD ve TÜRKİYE’NİN KÜRT POLİTİKALARI

 
   Suriye’de devam eden iç çatışmalar nedeniyle, ülke genelinde oluşan otorite boşluğunu en doğru Kürtler kullandı. (kendileri açısından) 

Kürt oluşumunun başını çektiği PYD, Esed yönetimi ile hiçbir çatışmaya girmedi, bekledi. Esed ordusu ile ÖSO güçlerinin çatışmalarından faydalanarak Türkiye sınırındaki Kürt Bölgesi’nin kontrolünü eline geçirdi. Türkiye’nin;  gerçekte beklenen bu gelişmeye verdiği tepki bize 20 yıl öncesini hatırlattı. 

       ABD’nin birinci Irak işgalinden sonra Irak’ın kuzeyinde kontrolü eline geçiren Kürtlere (Talabani ve Barzani) karşı, Türkiye çok sert tepki göstermiş, kendi sınırındaki bir Kürt devletine müsaade etmeyeceğini açıklamış, hatta dönemin güvenlikçi politikaları sonucu olarak, askeri bir harekâtı bile gündeme getirmişti.

          Sonuçta Irak’ın kuzeyinde federal bir Kürdistan oluştu.

          Peki, Türkiye ne yaptı?
 
     20 yılda Irak’ın Kürt Bölgesi’ni inşa etti. Dememiz o ki Kuzey Irak’taki büyük inşaat şirketlerinin neredeyse tamamını Türkiye’den giden firmalar oluşturuyor. Bununla da yetinmeyen Türkiye ilişkilerini Bölgesel Kürt Yönetimi ile petrol anlaşmaları yapabilecek düzeye kadar çıkarmıştır.Hâlihazırda PYD özerkliğini ilan etse bile ABD ve batıya rağmen,  Türkiye ne yapabilecek?

         Suriye’ye müdahale mi edecek? Hayır. Böyle bir ihtimal hiç ama hiç gerçeklemeyecek. Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi demek, PKK ile var olan cepheyi daha da genişletmek demek olur. 
         Yeniden bugüne dönersek:
 
         Türkiye; yıllardır Esed’den kimlik dahi alamayan Suriye Kürtlerini kendi safına çekebilirdi. Kaldı ki PKK’nın Türkiye’deki tüm Kürtleri temsil etmediği gibi, PYD’de nin de Suriye’deki tüm Kütleri temsil etmediği gerçeği ortada iken.

         20 yıl önce, Irak’ın Kürt bölgesinde meydana gelen federe Kürt devletinin ve bugün Suriye Kürt bölgesinde meydana gelen oluşumun, mihenk noktasını ABD politikaları oluşturuyor. 

        Yani ABD’nin onayı  olmadan Suriye’deki gelişmelerin seyri böyle sonuçlanamazdı.  Daha net bir ifade ile PYD’nin tüm faaliyetleri ABD onaylıdır. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki: “…Kürt Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) Suriye’de bağımsız Kürt bölgesi ilan edeceklerine dair basında yer alan haberlerden dolayı çok kaygılıyız…” şeklindeki açıklaması, diplomasi dilinde örtülü olarak “evet bu gelişmeleri onaylıyorum” anlamına gelmektedir.

    Diğer yandan, ABD Kongresinin Temsilciler Meclisi ve Senato kanadı, İstihbarat Komitesinin, Suriyeli muhaliflere silah göndermesini onayladı. 

         ABD’nin kendi çıkarları açısından Suriye muhalefeti içerisinde yer alan, El-Kaide destekli El-Nusra’yı desteklemesi beklenemez. ABD, buna rağmen Suriye konusunda izlediği politikalarla kafaları karıştırmaya devam ediyor…

       (Bu yazı ilk olarak 24 Temmuz 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)

19 Eylül 2014 Cuma

KİTAP İNCELEMESİ (Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması)

Değerli Dostlar!
Bu hafta, Tunceli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlilerinden Serkan Gündoğdu’nun, “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması” adlı kitabımız ile ilgili hazırladığı inceleme yazısını sizlerle paylaşmak istedik.
Bir akademisyenin gözünden, “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması”nın tahlili…

KÜRT SORUNU ÇÖZÜM ÖNERİLERİ VE 2009- 2011 PANORAMASI
KİTAP İNCELEMESİ
Serkan GÜNDOĞDU*

Araştırmacı-Yazar Mehmet MEMDOĞLU tarafından siyasi/politik-inceleme türünde kaleme alınan “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009- 2011 Panoraması” adlı kitabı Fanos Yayınları tarafından 2011 yılında yayınlanmıştır. İçişleri Bakanlığı’nda basın-yayın birimlerinde göreve başlayan yazar, halen yayıncılık sektöründe çalışma hayatına devam etmektedir.
Günümüz Türkiye’sini ilgilendiren toplumsal ve sosyal araştırmalarına bir yenisini daha katan MEMDOĞLU, bu eserinde yıllarca değinilmekten çekinilen, Türkiye’nin gündemine alınmasından korkulan Kürt sorunu ve soruna ilişkin çözüm önerileri üzerinde durmuştur. Özellikle Kürt sorununu, Kürt halkının yoğun yaşadığı bölgede faaliyet gösteren terör örgütü PKK sorunundan ayrı değerlendirmek gerektiğini belirtmiştir.
Cumhuriyetle neredeyse yaşıt bir sorun olduğunu belirten yazar, bu sorunun ertelenmesi, görmezden gelinmesi şimdiye kadar yaşanılan sosyal, ekonomik, siyasi ve insani açıdan doğurduğu neticeler de dikkate alındığında; gelecekte belki telafisi güç sorunlarla Türkiye’yi baş başa bırakacağı, dahası eğer kendi sorunumuza çözüm üretmememiz halinde dış güçlere dışarıdan müdahalelerle çözüm önerileri adı altında ülkemizin iç sorunlarına müdahil olma şansı sunmuş olacağımızı belirtmektedir. Haliyle kendi sorununu çözemeyen bir ülkenin prestijinin çok iyi görünmeyeceği, bölgede ve dünyada “lider ülke” olma iddiasının gerçekçi olmayacağını savunmaktadır. 
Kürt sorunun sadece devletin ya da bir siyasi partinin sorunu olmadığını, aksine tüm Türkiye’nin sorunu olduğunu belirten yazar,  terörün veya Kürtlerin/ Kürt sorunu bir bölgenin sorunu olmaktan çıktığını, bu problemin çözümünün ertelenmesinin ise Kürt vatandaşlarının Devletten uzaklaşmasına neden olmanın yanı sıra, diğer halkları da oluşan kaos ortamından dolayı huzursuz ve güvensiz kılacağını belirtip kalıcı çözüm için uygulanan stratejilere alternatif stratejiler geliştirmek gerektiği üzerinde durmuştur.
 Altı bölüm ve sonuç kısmından oluşan eserde, Kürt sorununun tanımı ve tarihi süreci üzerinde durulmuştur. Malazgirt Zaferi’nden tutun da kurtuluş mücadelesine dek birçok mücadeleye destek olan Kürt aşiretlerinin ve halkının, yıllar sonra devlet yönetiminde baskın olmaya başlayan merkeziyetçi politikalara maruz kaldığını, bu baskıların en belirgin refleksi olarak ise Kürt milliyetçiliğinin tavan yaptığı Şeyh Said isyanını göstermiştir. Cumhuriyetin kurulması ile milliyetçi ve merkeziyetçi baskıların devam etmesini sorunun miladı olarak gören yazar, uzun yıllar boyunca böyle bir sorunun varlığının kabul edilmemesinin sorunun derinlik kazanmasına neden olduğunu belirtmektedir. 12 Eylül darbesiyle Kürtçe isimler değiştirilip yerine Türkçe isimlerin koydurulması, Kürtçe konuşmanın yasaklanması şeklindeki uygulamalar sorunun büyümesine neden olmakla birlikte, PKK’nın nemalanıp bu konular üzerine propagandalar yapmasına olanak verdiğini savunmaktadır. Bu bağlamda, eğer özellikle 90’lı yıllarda Kürtçe yayın yapan herhangi bir TV açılmış olsaydı (TRT 6 gibi) sorunun büyümesine ve yapılan terör propagandalarına engel olunabileceğinin altını çizmektedir.
Bugün tüm toplumda Kürt sorununun barışçıl yollarla çözüme ulaştırılması fikrinin hakim olduğunu, bunun en güzel kanıtı olarak ise TRT 6 ve Kürtçe yayın yapan özel kanalların açılmasını, YÖK’ün üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerinin açılmasını göstermektedir.
Yazarın bir diğer bölümde ele aldığı konulardan biri de Kürt sorunuyla özdeşleşmiş olan Anadilde Eğitim sorunudur.  Kürt sorununun temel noktasının anadilde eğitim olduğunu savunan yazar, özellikle uzun vadede ne getirip, ne götüreceği analizinin iyi yapılması gerektiğini belirtmektedir.  Çeşitli etnik ve kültürel farlılığa sahip ülkelerden örneklemeler ile kullanılan dil çeşitliliği ve eğitim dilleri analizi yapılmıştır. Memdoğlu ayrıca bu bölümde, etnik ayrımcılık yapılmasındansa tüm kültür ve kimliklerin sahiplenilip, kültürel yapıların korunup varlıklarının sürdürülmesi gerekliliğine, bunu yapabilmek için ise dillerin yaşatılması gerektiğine değinmiştir. Yazar, başlangıçta seçmeli de olsa Kürtçe eğitime yer verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Kürt sorunu, ekonomik sorunlar, siyasi vb sorunların varlığının hiçbir şekilde silahlı mücadeleyi haklı kılmadığı gibi çözüm sürecini olumsuz etkilediğini de savunan yazar, mevcut eksikliğin, sorunun demokratik haklar ve hukuk normları çerçevesinde konuşarak, tartışarak çözüme ulaştırılması gerektiğini savunmaktadır.  Bu bağlamda, Türkiye’nin PKK, KCK ve benzeri terörist yapılanma ile mücadeleye tüm gücüyle devam etmesinin gerekliliğini savunurken, insan haklarını ihlal etmeme konusuna da dikkat çekmektedir.
Mehmet Memdoğlu, terörle mücadele eden birimlerimizin PKK’nın stratejilerini, ne yapmaya çalıştığını çok iyi okumaları, analiz etmeleri gerektiğini belirtmiştir. Özellikle PKK’ya katılımın en az düzeye indiği bir dönemde, KCK operasyonları neticesinde, tutuklanması muhtemel kişilerin belediye başkanlıklarına aday gösterilmesi gibi stratejik planlar ile “Kürt halkının siyasetçileri tutuklanıyor, Kürtlerin siyaset yapmasına izin verilmiyor” gibi propagandalar ile PKK ve KCK’nın yeni argümanlar oluşturduğunu, bunun sonucu olarak da 14- 15 yaşlarındaki gençlerin dağa çıkışını hızlandırdığı, dağa dönüşleri bu şekilde stratejik bir hamle ile sağladığı gerçeğine ışık tutmuştur. Bu nedenle güvenlik birimlerimizin yerinde ve zamanında yapmış olduğu askeri müdahalelere ek olarak, demokratik reformlar ile geçmişte terörist faaliyetlerde bulunan örgütlerin varlığının sonlandırıldığı gibi günümüzde faaliyetlerini sürdüren PKK ve şehir içi yapılanmalarının da bu şekilde bir mücadele ile ellerindeki argümanların azaltılabileceğini ve varlıklarının bu şekilde sonlandırılacağı fikrini savunmaktadır. Ayrıca Kürtlerin tek temsilcisi olduğunu benimsetmeye çalışan PKK’nın muhatap alınarak meşru hakların verilmesi, hem bu fikrin Kürt halkı tarafından benimsenmesini hızlandıracağı gibi hem de örgütün bir başarısı şeklinde lanse ettirilip, kitlelerin farklı stratejilere ve oyunlara alet edilebileceği, çözümü zorlaştıracağı tehlikesine de dikkat çekmektedir.
Yazar, kitabının bir diğer bölümünde Barış ve Demokrasi Partisi’ni (BDP) ele almıştır. Kürt sorununun çözümünü kolaylaştıracak muhatabın BDP olduğunu savunan yazar, BDP’nin sorunun muhatabı benim demesi gerektiğini düşünmektedir ve bu konuyla ilgi yazarların görüşlerini paylaşmıştır.  BDP’nin etnik milliyetçiliğe dayalı politikalarından vazgeçmesi gerektiğini, belli bir kesime değil tüm ülkeye hitap etmesi gerektiğini, silaha ve silahlı mücadeleye sığınmaması gerektiğini, ancak bu şekilde sorunun çözümüne destek sağlayacağını, aksi halde Kürt halkına ve Türkiye’ye daha çok zararlar vereceği fikrini savunmaktadır.
PKK ve faaliyetleri üzerine değerlendirmelerde de bulunan yazar, PKK’nın terör ve şiddeti kullanarak, masum insanları katlederek varlığından dünyayı haberdar ettiğini belirtmiştir. PKK ve terörün temelde haklar ve özgürlükler sorunu olarak tanımladıkları Kürt sorunundan doğduğunu belirtmiştir. Gafletimiz ve ihmallerimizin yanı sıra, batının istismarı ve desteği ile sorunun büyümesine yol açıldığı savunulmaktadır.  PKK ile mücadelede izlenen yanlış politikaların da sürece olumsuz katkıda bulunduğu dile getirilmektedir.  Bölgede yaşayan ve Kürtçe konuşan herkese PKK’lı muamelesinin yapılması, gece dağ köylerinde yaşayan halktan zorla erzak toplayan PKK’nın çekilmesi ile bölgeye gelen güvenlik güçlerinin köylüyü PKK destekçisi olup olmadığı hakkında yeterli bilgiye sahibi olmadan PKK mensubu ilan etmesi, köylerin boşaltılması gibi müdahaleler bölgede yaşayan Kürtler ile Devletin arasını iyice açmakla birlikte, halkı örgütün kucağına ittiğini, otorite boşluğu oluşturulduğunu belirtmektedir.  Bu durumu fırsat bilen PKK’nın ise bölge halkına bu vesile ile daha sempatik görünmeye başladığını, halkın nezdinde değer kazanmaya başladığını ifade edilmektedir.
“Kürt Sorunu Çözüm Önerileri” başlıklı son bölümünde ise sorunun çözümüne ilişkin önerilerde bulunan araştırmacı- yazar, kanaat önderlerinin ve siyasi partilerin görüşlerine yer vermiştir. Yazar bu görüşler çerçevesinde, devletin çözümün sadece güvenlikçi politikalar ile sağlanacağı beklentisi içinde olması, Kürt halkının ise çözüm olarak PKK ve uzantılarından umut beklemesi halinde çözümün sağlanmasının zor olduğu görüşündedir.  Bunun yerine yıllarca bölgede yürütülen askeri, ekonomik, kültürel ve sosyal politikaların tam tersi yapılarak, “öldürmek yerine yaşam vaadi verilerek, kardeşim-vatandaşım denilerek, yakılan ormanların yerine yenileri dikilerek, boşaltılan köylere geri dönmek isteyenlere destekler verilerek, yapılacak yeni anayasada bütün yurttaşların güvenini kazanması gerektiği” ve böylece daha az maliyetle çözüme ulaşılabileceği önerisinde bulunmuştur. Türkiye’nin bu problemi çözebilecek dinamiklere ve birlikte yaşama geleneğine sahip olduğu da belirtilmektedir.

* Öğr.Gör.Serkan GÜNDOĞDU
Tunceli Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü
gserkang@gmail.com
(Bu yazı ilk olarak 18 Şubat 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)

18 Eylül 2014 Perşembe

ABD IŞİ(D)’İ

Türkiye’nin, bugünkü süreçte IŞİD’e karşı ABD’nin başını çektiği koalisyonda bulunmayacağını beyan etmesi, doğru bir karardır. Sonuçta, IŞİD’in elinde 49 Türk rehine var. Her gün bir rehinenin kafasının kesilerek öldürülmesini gösteren görüntülerin yayınlanacak olması,   Türkiye’de büyük bir infiale sebebiyet verecektir. IŞİD’in, bu rehineleri Türkiye’ye karşı pazarlık konusu olarak kullanacağını, 15 Haziran 2014 tarihli “ORTA DOĞU’DAKİ YENİ VİRÜS: IŞİD” başlıklı yazımızda dile getirmiştik.

Türkiye böyle bir gerçek ile yüz yüzeyken, son dönemlerde Türkiye’yi sıkıştırmaya yönelik ortaya atılan bir başka iddia, (Türkiye’nin IŞİD’e destek verdiği propagandası) Türkiye’yi, sıkıntıya düşürebilecek türden bir iftira.  Türkiye’ye yönelik böyle bir karalamayı maalesef hem Batı medyası, (özellikle de ABD) hem de PKK medyası dillendiriyor.

Türkiye, Suriye’de YPG’nin, Kuzey Irak’ta ise PKK’nın, IŞİD ile girdiği silahlı çatışmalar nedeniyle bir anda “Batı”nın sempatisini kazanmasından rahatsız. IŞİD’in elindeki Türk vatandaşı rehineler, iktidarının elini kulunu bağlamış, Türkiye’nin doğru ve yerinde hamleler yapması engellemiş durumda.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken, Batı medyasının IŞİD’e karşı silahlı mücadele veren PKK’ya övgü üstüne övgü yağdırması, Türkiye’nin başını ağrıtacak ikinci bir gelişme. Yani PKK, bir anda, ABD ve Batı için bölgedeki güvenilir müttefik adayı oluverdi.

ABD,  Orta Doğu’da hep kendi menfaatlerine göre politikalar belirler ve uygular.  “ABD, 1980’lerin ortasına gelindiğinde bölgeye yönelik iki başlı bir politika izlemeye başladı. Bir yandan İran-Irak savaşında Bağdat açık bir şekilde kayırılıyordu. Ancak öbür yandan da ABD’yi düşündüren bölgede bulunan Amerikalı rehinelerdi. Bu yüzden İran’a da ihtiyaçları vardı. İrangate Skandalı kahramanlarından olan Manucher Gorbanifar gibiler CIA ile temasa geçerek İran’ın, rehinelerin bırakılmasında Hizbullah örgütü nezdinde önemli bir rol oynayabileceği sinyalini yolluyordu. İran,  bu hizmetin karşılığında, Irak’a karşı giderek zayıflayan ordusuna Hawk füzeleri gibi askeri malzemeler istiyordu.

ABD,  bir yandan Irak’a yardım ederken, diğer yandan da Ulusal Güvenlik dairesinden Yarbay Oliver North gibi yetkilileri devreye sokuyor ve rehinelere karşı Hawk füzeleri müzakerelerini başlatıyordu.”(*)

ABD bugün de bölgede benzer bir politikayı sürdürüyor. Bir yandan kendisini Kürtlerin hamisi olarak göstermeye çalışıyor ama yeterli desteği ve silahı vermiyor. (Oysaki aynı ABD’nin, yıllardır PKK’ya silah verdiği bilinmektedir.) Diğer yandan, Kürtler ve Sünni Arapları katleden IŞİD’in silahlanmasına göz yumuyor. Akıllara şu soru geliyor.  ABD, sahip olduğu yüksek uzay teknolojisi ile bölgedeki en küçük hareketleri bile kontrol edebiliyorken, IŞİD’e bu silahlar nerede, nasıl, ne zaman ve kimler tarafından verildi? 

Türkiye’nin IŞİD konusundaki politika belirsizliği, Irak Bölgesel Kürt Hükümeti’ni de hayal kırıklığına uğrattı. Bölgesel Kürt Hükümeti yetkililerinden Fuad Hüseyin, zor günlerden geçtiklerini; “Amerika dünyanın diğer ucundan yardımımıza geldi. Ancak yanı başımızdaki Türkiye hiçbir şey yapmadı. Yardım talebimizi ilettik, gene gelmediler. Ankara ile konuşup, bu konuyu açık seçik ele almamız lazım. Böyle ilişki olur mu?” diyerek, Türkiye konusundaki hayal kırıklığını açıkça dile getiriyordu.

Türkiye, IŞİD ile ilgili olarak uluslararası kamuoyu ve bölge halklarında, hakkında oluşmuş olan olumsuz imajı giderebilir mi? Evet giderebilir. Türkiye,  Irak Bölgesel Kürt Hükümeti ile “Kürt Sorunu”nun çözümünde olduğu gibi, IŞİD ile mücadelede de işbirliğine gitmeli. Bunu gerçekleştirebildiği an, özellikle bölgede ve uluslararası kamuoyundaki oluşmuş olan olumsuz imajı kendi lehine çevirebilecektir.

Bölgede dikkat çeken bir başka konu ise PKK’nın IŞİD ile mücadelede sadece kendisini ön plana çıkarmaya çalışıyor olması. Böyle bir hamle PKK tarafından bilinçli olarak yapılmış,  stratejik bir hamledir. Kandil’in, Peşmerge güçlerine Batı tarafından verilecek silahları engellemeye çalışması ve bu hususta demeçler vermesi nasıl açıklanabilir? Hâlbuki Peşmerge güçlerine silah vermemek, IŞİD’in bölgedeki katliamlarını sürdürmesiyle sonuçlanacaktır.

Başta ABD olmak üzere Batı dünyası,  IŞİD marifetiyle radikalleşeme eğilimindeki Müslümanlardan kurtulmayı ve Orta Doğu’yu bir kez daha dizayn etmek istiyorlar.

Senaryo belli: Düne kadar Türkiye ile çatışan bir PKK'dan, Orta Doğu'da korku salan IŞİD'e kalkan olan Batı’nın yeni müttefiki bir PKK ve mutlu son…


*Turan Yavuz. ABD’NİN KÜRT KARTI, s. 99, Milliyet Yayınları.

15 Eylül 2014 Pazartesi

KIŞANAK NE YAPIYOR?

30 Mart seçimleri öncesinde, seçimlerden sonra demokratik özerkliği ilan edeceğini söyleyen kimi BDP temsilcileri şimdi de “Çözüm Süreci”ni tehlikeye düşürebilecek açıklamalarıyla gündeme gelmeye başladılar. Önce Diyarbakır Belediye Başkanlığı’na seçilen Gülten Kışanak, ardından Demir Çelik.

Gülten Kışanak, geçtiğimiz günlerde, Al Jazeera Türk’e yaptığı açıklamada;”Bölgede çıkan petrolden kesinlikle pay istiyoruz. Yereldeki tüm enerji kaynaklarından, yer altı, yer üstü zenginliklerinden, ekonomik varlıklardan yerelin pay alması lazım… Petrol ekonominin ana dinamosudur ama oraya enerji gidiyor, bize kirliliği kalıyor. Elektrik gidiyor borç kalıyor; petrol gidiyor, sularımız kirleniyor. Bunu ne Allah kabul eder, ne kul kabul eder, ne demokrasi kabul eder. Kaynaklarını ver, ben götüreyim, ne kadar ağır faturası varsa kalsın, bunu kimse kabul etmez.”  diyerek, yeni bir tartışmanın ve bölünüyoruz paranoyası ile yatıp kalkanların âdeta sözcülüğüne soyunmuştur.

Böyle bir açıklama, sorumsuzca yapılmış, şov amaçlı, kendi başarısızlığını örtmek için Kandil’e gönderilmiş bir mesajdır.

Kışanak’ın bu açıklamasından sonra BDP’nin Yerel Yönetimlerden Sorumlu Eşbaşkanı ve Muş Milletvekili Demir Çelik; “Yer altı ve yer üstü zenginliklerinden asgari yüzde 20’lere tekabül eden bir payın bölgeye aktarılması gerekir. Geriye dönüşümü sağlıkta, eğitimde ya da yer altı ve üstü hizmetlerde kullanıma aktarmalıdır. Eğitimde sağlıkta, yer altı yer üstü hizmetlerin edinilmesi amacıyla bölgeye aktarılmalıdır.”  diyerek, başta petrol ve enerji olmak üzere yer altı ve yer üstü kaynaklarından belediyeler için yüzde 20 oranında pay istediklerini belirtti.

Gazeteci Gülay Göktürk, Kışanak’a yönelik tepkisini; “Gültan Kışanak ne yapmaya çalışıyor, anlamıyorum. Türk milliyetçilerini azdırıp çözüm sürecini sekteye uğratmak mı; yoksa çözüm sürecinden baştan beri memnun olmayan şahin PKK’lıların gazını almak mı? Yoksa yeni yerleştiği koltukta biraz hava basmak mı?” diyerek dile getiriyor.

Siyasi parti temsilcilerinin zaman zaman buna benzer amaçsız ve ölçüsüz açıklamalar yaptıklarına kamuoyu şahit olmuştur.

Gülten Kışanak’ın böyle bir açıklama yapmasının arkasında, kendi seçim başarısızlığını perdelemek vardır. Son seçim sonuçlarına bakıldığında BDP’nin Diyarbakır’daki oy oranında  %10 gibi ciddi bir düşüşün olduğu görülmektedir. Kışanak, BDP’nin şahin kanadı ile Kandil’den gelen tepkileri hafifletmek için böyle bir açıklamaya ihtiyaç duymuştur.

Kışanak, nefreti körükleyecek bu tür söylemleri yerine,  Diyarbakır halkını kaçak elektrik kullanmamaya, vergilerini düzenli olarak ödemeye davet etsin, daha hayırlı bir iş yapmış olur.

Türkiye’deki vergi gelirlerine göre bir pay dağıtımı söz konusu olsa, başkanı olduğu Diyarbakır nerede kalır? Kışanak bunun hesabını yaptı mı? Yapmadıysa kendisine bunu hatırlatalım.

Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü’nün açıkladığı verilere göre, Ocak-Ekim dönemindeki 323 milyar 904 milyon 963 bin liralık vergi gelirleri tahakkukunun 266 milyar 840 bin lirasının tahsil edildiği görülmektedir.

Her zaman olduğu gibi, bu gelirdeki aslan payı yine İstanbul’a ait.  266 milyar lirayı aşan vergi tahsilâtının 115 milyar 962 milyon lirası İstanbul’dan. Yani, vergi tahsilâtlarında İstanbul tek başına yüzde 45′lik katkıda bulunmuş vaziyette.

Ankara’dan 35 milyar 825 milyon, Kocaeli’nden 33 milyar 413 milyon ve İzmir’den de 29 milyar 509 milyon liralık gelir vergisi tahsilatı yapılmış.

İstanbul, Ankara, Kocaeli ve İzmir’in toplam vergi gelirleri içindeki payı %80,63.Bu dört ilimiz böylesine büyük bir ağırlığa sahip.

2013 yılı ilk çeyreği itibariyle bütçe açığı sıralamasında en fazla açığı Diyarbakır verdi. 2013’ün ilk çeyreğinde Diyarbakır’ın bütçe gelirleri 289.8 milyon TL, bütçe gideri 953.8 milyon TL olurken, bütçe açığı ise 664 milyon TL düzeyinde gerçekleşti. Bu veriler göz önündeyken, G. Kışanak’ın “petrolden pay istiyoruz” açıklamasının, muhtemelen Kandil’deki KCK yönetimine vereceği özeleştiri sonucunda, hakkında verilecek kararı etkilemeye yönelik olduğu söyleyebiliriz.

G. Kışanak, bu tür provokatif ifadeler yerine, Diyarbakır’a vaat ettiği hizmetleri yerine getirsin.

G. Kışanak, Türkiye’yi bölmek isteyenlere malzeme olabilecek açıklamalar yerine, Diyarbakır’ın birikmiş belediyecilik sorunlarıyla ilgilensin.

G. Kışanak, büyük söz yutacağına,  birlik ve beraberlik ile kardeşliği hedefleyen mesajlar versin.

Bugün BDP içerisindeki ırkçı ve Kürtçü cenah ile Türkiye’deki ırkçı Türkçü kesim,  birbirlerinden beslenen iki aşırı uçturlar. Bu iki aşırı uç, etki-tepki bağlamında, sürekli gerginliği beslemekte; toplum ve ülke olarak normalize olmamızı engellemektedirler.

Her iki kesimin de söylemleri, birbirini imhaya ve yok etmeye yöneliktir. Yıllardır bu dili ve söylemi ağızlarına pelesenk edenler! Türkiye’ye ne kazandırdınız?


İnsanlar maşa olunca, istikameti de maşayı tutanlar belirliyor…

(Bu yazı ilk olarak 15 Nisan 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)



14 Eylül 2014 Pazar

HANGİ CHP?

Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk siyasi partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi, 1923'ten 1950'ye kadar aralıksız 27 yıl iktidarda kalmıştır.

30 Mart yerel seçimlerinden sonra, 10 Ağustos’taki Çankaya seçiminde de ağır bir yenilgi alan CHP,  geçtiğimiz günlerde 18. Olağanüstü Kurultayı’nı gerçekleştirdi. Kemal Kılıçdaroğlu ve Muharrem İnce’nin Genel Başkanlık için yarıştığı kongre sonucunda Kılıçdaroğlu,  delegelerden 740 oy alarak bir kez daha genel başkan seçildi. Diğer genel başkan adayı Muharrem İnce ise delegelerden 415 ol alabildi. 415 oy küçümsenmeyecek bir rakam. Bu rakam,  “CHP’deki iç muhalefet giderek güçleniyor”  yorumlarını da teyit etmiş oldu.

Türkiye'nin en köklü, en modern ve en demokratik partisi olduğunu iddia eden CHP, bu iddiasının aksine bugün seçkin jakoben-elitlerin partisi olmaktan kendisini kurtaramamıştır. CHP yönetiminde halk tabanından gelen kaç kişi mevcuttur?

Kürt sorunu ve iki yıldır devam eden “Çözüm Süreci”ne verdiği katkılar ile tanınan Murat Özçelik’in PM’ye girememesi, CHP’nin Kürt sorununun çözümü yönündeki çözümsüzlüğünü bir kez daha ortaya koymuştur.

Türkiye’de zihniyet değişiyor ama CHP değişmiyor.

Demokrasi diyen, demokrasinin aracı olan seçimle seçilmiş cumhurbaşkanının TBMM'deki yemin törenine katılmayan bir CHP…

Demokrasinin çatısı olan TBMM’de, Meclis Başkanı’na kitap fırlatan bir CHP… Son kongrede terfi ettirilerek CHP Grup Başkanlığına getirilen Engin Altay'ın, TBMM Başkanı Cemil Çiçek'e Anayasa kitapçığını atması, CHP'nin demokrasi kültürünü yansıtan tarihi bir eylemdir.

CHP, yedi yıl önce Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesini de TBMM’yi terk ederek protesto etmişti. CHP bu alışkanlığından vazgeçmediğini, halktan %52 oy almış, Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yemini esnasında da TBMM’yi terk ederek protesto etti. Diğer muhalefet partileri MHP ve HDP, TBMM’de hazır bulundu.

Türkiye muhalefeti değişiyor, ama CHP değişmiyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın TBMM’deki yemin töreninde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel ile birlikte tüm kuvvet komutanları da TBMM’de hazır bulundular.  Hatırlanacağı üzere 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2007’deki yemin töreninde dönemin genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları TBMM’ye gelmemişlerdi.

Türk Silahlı Kuvvetleri değişiyor ama CHP değişemiyor.

Kendi söylem ve politikalarıyla çelişen bir CHP değil,

Söylem olarak "sol", zihniyet olarak " totaliter-burjuva" sınıfına teslim olan bir CHP değil,

 Sadece muhalefet etmek için, muhalefet eden bir CHP değil,

Her seçim hezimetinden sonra yönetimi değişen, ama yönetim mantalitesi değişmeyen bir CHP değil,

“Dersim” faciasını unutan, buna karşılık Gezi olayları ve Soma faciası üzerinden siyaset yapmaya çalışan bir CHP değil,

Eski alışkanlıklarından kurtulamamış, siyaseten kendisini yenilemeyen bir CHP değil,

İsminde “halk” olan ama Türkiye halkının çoğunluğuna yabancı olan bir CHP değil,

"Bana rakı içen adam değil, çalışan adam gerek" diyerek, rakı içenlerle arasına mesafe koyan, Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu olan bir CHP değil…

CHP’nin Türkiye’ye, Türkiye’nin de CHP’ye ihtiyacı var.

İktidar olmak için siyaset yapan, bunun için çalışan ve üreten bir CHP…


Huzurla kalın efendim.

13 Eylül 2014 Cumartesi

KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK!

         Bir milleti tarihten silmek için önce o milletin dilini yok etmek gerekir. Bugün hangimiz tarihimizi orijinal kaynaklarından okuyabiliyoruz? 1990’lı yıllarda Türkiye’yi ziyaret eden bir Japon bilim adamı, Japonya’yı anlatırken şu değerlendirmeleri yapar: “Japonya yıllarca Çin ile savaşmış bir imparatorluktur. Bu düşmanca politikalar bugün de devam etmektedir. 

       Ama  Çin alfabesi kullanan Japonya bu düşmanlık nedeniyle alfabesini  değiştirmeyi düşünmemiştir. Başka bir alfabeyi kabul etmek demek, geçmiş ile gelecek arasındaki bağı koparmak; bir millet için yok olmak demektir.” Halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti yeni bir ulus-devlet teşkili için sosyal hayatın tamamına müdahale etmeye başladı.Nasıl mı?
        Abidin Özmen’in raporlarından okuyalım: 

     “Türk camiası içinde kaynaştırmak istediğimiz kimseleri Kürtçe yerine Türkçe ile konuşur hale getirmek icap eder. Bu söz götürmez bir gerçektir.
  
     Bunun için, yemesi, köyünde köylüsünün, anasının, babasının yediğinden ayrılmak, yatağını basit tahta kerevetini kendilerine temin ettirmek suretiyle devşirme ile köy çocuklarını alıp yatılı mektepler kurmak icap eder. Bu mekteplerin binası geniş, hastanesi,eczanesi yerinde müstakil veya tez tez uğrayan bir doktorun kontrolünde, Türklük aşılamak kabiliyetiyle yetişmiş azimli, çalışkan öğretmenlerin idaresinde olmalıdır. Bu yapıyı ve teşkilatı hükümet kurmalıdır.” (S. Öztürk, Kasadaki Dosyalar; s. 104-105)
      Kürtler için dini yaşam alanlarından olan tarikat ve medreseler kapatılmış, bölge insanının ana dili olan Kürtçe, hayatın her alanında yasaklanmıştı… Devlet dairelerindenbütün memur ve hizmetlilerin, özellikle görev başında Kürtçe konuşmasına kesinlikle izin verilmemesi de önlemler arasında yer alıyor. Peki, orada işi olan köylü ne yapacak?

           Umum Müfettiş Abidin Özmen, bu konuyu raporunda şöyle açıklıyor: 

        “İşi olan köylü, Türkçe bilmiyorsa bile memur derhal onunla Kürtçe anlaşmaya başlamamalı, memur olmayandan bir tercüman getirmeye mecbur tutulmalıdır. Bu suretle yaratılacak zorluk onu meramını Türkçe anlatmaya zorlayacaktır. Memurlardan Kürtçe konuşanlar, birincisinde yazılı ihtar, tekrarında maaş kesilmesi, Kürtçe konuşmaya devam ederse memuriyetten çıkarılmalıdır… Her yıl yaklaşık 3 bin kişinin batı illerine alınması uygulamasına geçilmeli, böylece 15-20 yıllık düzenli bir programla halkı ortadan kaldırmış,kalanları da Türk kültürüne yönelmiş bir hale getirmiş olacaktır.” (S. Öztürk, Kasadaki

          4. Umum Müfettişi Hüseyin Abdullah Alpdoğan Raporu:

       “Türkçe bilmeyen çocuklara bu mekteplerde Türkçe öğretiliyor, Türk duygusu aşılanıyor. Bu mekteplere heves ziyadedir. Tunceli içerisinde dilini unutmuş Türk soyundan olan insanların kasaba ve nahiyelerle civarına iskânları düşünülüyor. Bu hususta hazırlık yapıyoruz. Tunceli içerisinde bulunan Türk soyundan ve Türkçe konuşan, dağ Türkçesi bilmeyen yersiz yurtsuz, şunun bunun yanında marabalık eden insanları, yeni kurulan kaza merkezlerinde ve civarlarındaki araziye nakil ve iskân ederek toplamak istiyoruz. Toplu bir Türk camiası vücuda getirecek olan bu hususta da hazırlıklıyız.” (SETA Rapor- H. Yayman:
 
        Şark Meselesinden Demokratik Açılıma Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası s. 122)
      Abdullah Alpdoğan’a göre yörede yaşayan insanlar Türk’tü ve dağ Türkçesi konuşuyorlardı. Yine bunlar Kürt değil, Kürtçe diye bir dil de yoktu. İnsanın aklına şu soru geliyor. Hadi bu insanlar Türk’tü, konuştukları dil de dağ Türkçesiydi. Peki, neden bunca yıl dağ Türkçesi de olsa, bu dili yasakladınız. Bu yetmiyormuş gibi bu insanları yerinden Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin çoğunun dinden uzak seküler bir anlayışa sahip olması,Cumhuriyet yöneticileri ile Anadolu halkı arasındaki uçurumu daha da açmıştır. Bu dönemde, Anadolu insanının Ankara Garı’ndan Ulus’a (şehir merkezine) girişinin yasaklanması, bir kast sistemi oluşturulmuş olması, devlet ile halk arasında bir duvarın örülmesine sebebiyet vermiştir.
   
      Tarihini bilmeyen toplumlar, güdük toplumlar olmaya mahkûmdurlar. Tarihinden korkan değil, tarihiyle yüzleşen bir millet, toplum olmalıyız. Tarihe hissiyatla, önyargılarla,ön kabullerle, taassupla yaklaşmak, tarihi katletmektir. “Beşer” olmamız hasebiyle elbette ki yanlışlarımız olacaktır. Tarihimizden korkmadan, tarihsel başarılarımız kadar,başarısızlıklarımızın da olabileceğini kabullenerek, gelecek nesillere doğru ve objektif bir tarihi miras bırakmamız gerekir.

    İnsaf ve hakkaniyet ölçülerini aşındırmamak kaydıyla, kişiler, toplumlar, milletler ve devletler sorgulanabilmeli; eleştirilebilmelidir. Eleştiri ve özeleştiri olduğu sürece, doğruyu bulmak daha da kolaylaşacaktır. Bizler de tarihimizle barışık olmalı, tarihi şahsiyetlerimizi her yönüyle inceleyebilmeliyiz. Tarihi ve tarihi kişilikleri tabulaştırmamalıyız. Elbette ki her insanın doğru ve yanlışları olacaktır. Bu doğru ve yanlışları yorumlarken (aşırılıklara kaçmadan) yorum ve eleştirilerde bulunabilmeliyiz. Yeter ki hakaret içeren ifadelere sapmayalım. Duygusallıktan uzak, objektif anlatımlarla birbirimize tahammül etmeyi öğrenmeliyiz. Farklılıklarımızı ayrılık ve aykırılık değil, zenginliklerimiz olarak görmeliyiz.

       Unutmamak gerekir ki hayatta hiçbir şey alternatifsiz değildir. Uluslararası ilişkilerde de alternatif politikalar geliştirmeli, diplomasiyi iyi kullanmalıyız. Diplomasi bir sanattır, diplomasiyi iyi bilen ülkeler hep kazanmışlardır. Diplomasiyi iyi bilmeyen asker kökenli İnönü karşısında, diplomasi geleneğine dayanan İngiltere ve Fransa’nın Lozan görüşmelerindeki üstünlükleri, diplomasi için iyi bir örnektir.

     Sonuç? Kimilerine göre zafer, kimilerine göre hezimet…

     Tarih bir milletin geçmişi değil, geleceğidir…

      Geleceği aydınlık dolu günlere…

      (Bu yazı ilk olarak 08 Aralık 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)