30 Eylül 2015 Çarşamba

Sistematik Dezenformasyon ve PKK!...

     İki hafta önce kaleme aldığımız “PKK’nın Kara Propagandası” başlıklı yazımızda: “PKK, başta Cizre olmak üzere Silopi, Nusaybin, Hakkâri, Silvan, Lice ve Yüksekova’daki  “demokratik özerklik” ilanlarını birer “özgürlük direnişi” olarak görüyor.  Bu il ve ilçelerdeki hendek kazma, resmi kurumlar ile polis ve askere yönelik saldırıların diğer bölge, il ve ilçelerde de gerçekleştirilebileceği algısı oluşturmaya çalışarak, çoluk çocuk, kadın ihtiyar demeden sivilleri açıkça ölüme mahkûm etmek istiyor” tespitinde bulunmuştuk.

TSK’nın hava operasyonlarından ağır bir darbe alan PKK-Kandil, şehir yapılanması YDG-H’nin çatışmaları yerleşim bölgelerine indirmeye çalışmasına, asker, polisve sivil demeden çok sayıda insanın ölmesine sebebiyet vermesine, hâlâ ve ısrarla “Kürtlerin özgürlüğü ve demokratik özerkliğin inşaası” olarak görüyor ve kirli propagandasını bu yönde yapmaya devam ediyor.

28 Eylül’de PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’ne açıklamalarda bulunan örgütün silahlı kanadı HPG’ninAna Karargâh Komutanı Murat Karayılan’ın, Hakkâri ve Şırnak başta olmak üzere bölge illerindeki kırsal alanların birçoğunun PKK’nın denetiminde olduğunu, Hakkâri Dağlıca bölgesindeki çatışmaların günlerce devam ettiğini, çatışmalarda şehit düşen 16 askerin cenazelerin izinleri dâhilinde siviller eliyle devlete teslim edildiğini iddia etmesi, kamuoyu nezdinde akıllarda soru işaretleri bırakmış ve aynı zamanda birçok soruyu da beraberinde getirmiştir.

Murat Karayılan’ın: “Halen bir cenaze de (Tolga Artuğ) gerilla alanında duruyor. Ama bu uzman çavuşun cenaze töreninin yapıldığı basına yansıdı. Hâlbuki cenazesi burada, en azından üzerinden çıkan evraklar Tolga Artuk’a ait. Biz bunu kamuoyuna da açıkladık ama cenazeye sahip çıkan olmadı. Bazı STK’ler gelirse bu cenazeyi verebiliriz; götürüp ailesine teslim edebilirler ve DNA tespiti yapılabilir. Ama Türk devleti Artuk’un cenaze töreninin yapıldığını basına yansıttı. Demek ki gömülen ya başka birinin cenazesi, ya da boş tabutu gömdüler. Zaten o çatışmada çok sayıda ölü vardı ama sadece kendilerine verdiğimiz 16 kişiyi ilan ettiler”  açıklaması, iddiadan ibaret olsa dahi, devlet bu iddiaları cevaplamak ve boşa çıkarmak zorundadır.

Karayılan’ın iddiasına konu olan şehidin babası Ercan Artuğ, defin işlemleri sırasında oğlunun yüzünü gördüğünü belirterek, “Neden böyle yapıyorlar bilmiyorum. Acımız hâlâ taze bize bunları yapmasınlar. Konuşacak halim yok. Hepsi yalan” ifadeleriyle terör örgütünü yalanlamıştır. Baba Ercan Artuğ’un açıklamasından şunu çıkarabiliriz. PKK-KCK, kendi amaçları ve hedefleri için her yolu meşru görüyor ve toplumu manipüle etmek için kirli oyunlarını devam ettirecektir.

Bu iddiaların muğlak kalması,  başta şehit aileleri olmak üzere,  Türkiye kamuoyu tarafından devlete biçilen itibar ve saygınlık zarar görecektir.  İktidar, kamuoyunu anında ve zamanında doğru bilgilendirerek bu ve benzeri algı operasyonları ile siyasi toplum mühendislik faaliyetlerini boşa çıkartmalıdır.

Öcalan’ın “silahlar sussun, siyaset konuşsun, silahlı unsurlar Türkiye sınırlarını dışına çıksın” çağrılarına -ağababalarının da yönlendirmesiyle-  kulak tıkayan Kandil’in, “Öcalan ile görüşme ve müzakere şartıyla ateşkese hazır olduğunu” açıklaması, PKK’nın alan hâkimiyeti için beklenilen taktiksel bir manevrasıdır. Türkiye’ye yönelik silahlı faaliyetlerine son vermeden ve silahlı unsurlarını Türkiye dışına çıkartmadan, devletin PKK’ya yönelik operasyonlarını sonlandıracağını düşünmek, bölgeyi ve alanı PKK’ya teslim etmek demektir.

Çok değil bundan birkaç ay önce bölge insanının yüzünü güldüren gelişmeler yaşanıyorken, PKK’nın, çözüm sürecini sonlandıran eylemleri ve ne idüğü belirsiz “özyönetim” dayatması ile birlikte şehir merkezlerine indirgemeye çalıştığı çatışmalar sonucunda,  komşu komşuya gidemez, esnaf siftah yapamaz oldu, turizm tamamen durdu. “Çözüm Süreci”yle birlikte yeşeren barış umutları, yerini korku ve endişeyle birlikte, büyük bir hayal kırıklığına bırakmıştır.

KCK-Kandil şunu iyi bilmelidir. 70. Dönem BM Genel Kurul toplantılarında Suriye’de devam eden iç savaşın sonlandırılması için “Esedli geçiş süreci” formülünün ön plana çıkmasıyla birlikte, Suriye’deki yapılanması PYD’nin kontrolünde bulunan kantonlardaki etkinliğinin sürekliliği, PKK’nın Türkiye’ye yönelik silahlı faaliyetlerini sonlandırmasıyla ilişkilidir.  

21 Eylül 2015 Pazartesi

7 Haziran’dan Çıkarılacak Dersler ve 1 Kasım!...

İstanbul Yenikapı’da düzenlenen “Teröre Karşı Tek Ses”  mitingine Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan, TBMM Başkanı İsmet Yılmaz ve Başbakan Ahmet Davutoğlu katıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın teröre ilişkin birlik ve beraberlik mesajları içeren konuşması alandakiler tarafından coşkuyla karşılandı. Erdoğan konuşması esnasında isim belirtmeden bir kez daha HDP’ye yönelik sert eleştirilerde bulundu.

Başbakan Davutoğlu da“1 Kasım’da çok çalışacaksınız, onları baraj altında bırakacaksınız” sözleriyle HDP’yi hedef aldı.  Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nun HDP’yi hedef alan sözleri, (siyasi parti ve liderlerinin siyaseten birbirlerine yönelik makul eleştiriler demokrasinin gereğidir, bu manadaki eleştirileri kast etmiyoruz) ne Türkiye’ye,  ne de AK Parti’ye bir şey kazandırmaz, aksine kaybettirir.

7 Haziran seçimi öncesi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti yöneticilerinin,  HDP ve Selahattin Demirtaş aleyhine söyledikleri her söz, tabir yerinde ise AK Parti’ye yol, su ve elektrik faturası olarak geri dönmüştür. Bu yönlü söylemler, geçmişte AK Parti’ye oy vermiş inançlı Kürtlerin büyük bir kesiminin ya HDP’ye oy vermesine, ya da sandığa gitmemesine neden olmuştu. 

Zaman zaman, bölgenin önde gelen bazı kanaat önderleri ve STK temsilcileriyle yapmış olduğumuz görüşmelerde, bölge insanının geçmişte Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti ile kurmuş olduğu “gönül köprüsünde” büyük bir tahribatın oluştuğunu gözlemliyoruz. Bölgenin önde gelen isimleri, bu tahribatın kırılma noktasının Sayın Erdoğan’ın Kobani’ye ilişkin sözleriyle başladığı, Çözüm Süreci ve Kürt Sorunu’na yönelik açıklamalarıyla devam ettiği,  Diyanet tartışmalarına ilişkin sözleriyle sonuçlandığı dile getiriyorlar. Bölgedeki baskın algının ve anlayışın, Sayın Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçildikten sonra bölgeye yönelik politika ve söylemlerinin değiştiği yönünde olduğuna da dikkat çekiyorlar.

Bölge kanaat önderleri ve STK temsilcilerin bir başka kaygısı;  lisans mezunu, 2014-2015 yıl KPSS P-3 türünden en az elli ve üzeri puan almış, yalnızca özel harekat biriminde çalıştırılmak üzere beş bin özel harekat polis memuru ile Doğu ve Güneydoğu’da bulunan 22 ilde beş bine yakın korucu kadrosunun istihdam edilecek olması. İstihdam edilecek korucu kadrolarının bölgedeki işsizliğin azaltılması noktasında kısmi bir rahatlatma getireceği ifade edilmekle beraber, devletin istihdam için ekonomik yatırımları arttırması gerektiği noktasında hemfikirler. Kendilerini kaygılandıran en önemli nokta ise istihdam edilecek yeni özel harekat ve korucu kadrolarıyla birlikte, devletin terörle mücadelede yeniden güvenlikçi politikalara dönmesi. Bunun sonucu olarak ülkeye ve bölgeye barışın uzun yıllar gelemeyecek olmasından endişe duyuyorlar.

Özetle: Seçim çalışmalarında kullanılacak dil ve üslubun, 7 Haziran seçimi öncesinde kullanılan dil ve üslup ile aynı olması durumunda, 2 Kasım sabahı, mevcut siyasi tabloda beklenilen değişiklikler olmayabilir.

Devletin geçmişte bölge ile kurmuş olduğu “gönül köprüsü”ndeki tahribatı giderecek yeni söylem ve politikalar geliştirmesi gerekiyor.

Terörle mücadelede hep tartışma konusu olmuş "koruculuğa" -revize edilmeden- yeni alımların olmasının, koruculuk sistemini ve korucuları bir kez daha tartışmanın odak noktasına oturtacaktır.

1 Kasım seçiminin sonucunu "kararsız" seçmenlerden ziyade, sandığa gitmek istemeyen veya gitmeyecek seçmen belirleyecektir.

Diğer partilerin aksine, 1 Kasım seçimi için milletvekili aday listelerinde yüzde kırka yakın bir değişikliğe giden AK Parti’nin aday listelerindeki tercihlerinin, sandık sonuçlarına  olumlu bir etkisi olabilecek midir?

7 Haziran secimi öncesinde yazmış olduğumuz bir yazıda AK Parti için: “AK Parti’nin, 7 Haziran’da ‘Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olma’ riskiyle karşılaşabileceği endişesini taşıyanlardanım” öngörüsünde bulunmuştuk.

Söylem ve üslup değişmediği takdirde korkarım ki benzer bir akıbet ile bir kez daha karşılaşabiliriz.

Sonuçta, önümüzdeki yıllarda neyi hedeflerse hedeflesin, kendi iç sorunlarını çözememiş, iç barışı tesis edememiş bir Türkiye’nin tüm hedefleri söylemlerde kalır.

Niyet hayır, akıbet hayır...

16 Eylül 2015 Çarşamba

PKK’nın Kara Propagandası!...

PKK, başta Cizre olmak üzere Silopi, Nusaybin, Hakkâri, Silvan, Lice ve Yüksekova’daki  “demokratik özerklik” ilanlarını birer “özgürlük direnişi” olarak görüyor.  Bu il ve ilçelerdeki hendek kazma, resmi kurumlar ile polis ve askere yönelik saldırıların diğer bölge, il ve ilçelerde de gerçekleştirilebileceği algısı oluşturmaya çalışarak, çoluk çocuk, kadın ihtiyar demeden sivilleri açıkça ölüme mahkûm etmek istiyor.

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika’da Selahattin Erdem mahlasıyla yazı yazan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan buna yönelik amaçlarını;  “Cizre direniyor, bütün Kürdistan direniyor. 1990’ların başındaki ulusal diriliş serhildanına öncülük eden Cizre, şimdi de demokratik özyönetim inşasına ve savunulmasına öncülük ediyor… 2014 Eylül’ünde Kobani’de DAİŞ faşizmine karşı kahramanca direnen Kürtler, 2015 Eylül'ünde de Cizre’de AKP faşizmine karşı kahramanca direniyor. 2014 Yılında Kobanê direnişiyle kendilerini insanlığa mal eden Kürtler, şimdi Gever ve Cizre direnişleriyle de yine demokratik insanlığın ruhu ve öncüsü olmaya devam ediyor… O halde demokratik özyönetim ilanlarını bazı kasaba ve kentlerle sınırlı tutmamak ve her alana yaymak gerekli ve önemlidir” diyerek dile getiriyor.

PKK, kamu düzenini hiçe sayarak, “demokratik özerklik” ilan ettiği ve güvenlik güçleri ile çatışmaya girdiği bölgelerde, sivil vatandaşları tehditle ve zorla kendilerine kalkan yapmaktadır. Arkasından, kontrolü altındaki medya araçları üzerinden, hem iç, hem de dış kamuoyuna Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın baskıcı, otoriter, totaliter ve diktatör bir lider olduğu propagandasını yaymaktadır. Bununla yetinmeyen Kandil, özelde Erdoğan’ın genelde Türkiye’nin, Türkiye’deki Kürtlere yönelik gerçekleştirdiği katliamların Beşer Esed’in Suriye’deki katliamlarından daha büyük olduğunu -Türkiye’nin Suriye’den kaçan yüz binlerce sığınmacıya kucak açtığını görmezden gelerek- iddia ediyor.

PKK-KCK’nın bir başka hedefi ve iddiası ise özyönetim ilan edilen yerlerin Kürtlere demokrasi getireceği, bu vesileyle Türkiye’deki tüm muhalif grupları (sol, sosyalist, ulusalcı, emekçi, demokrat…) kendi çıkarlarını da gözeterek, “demokratik özerklik” ilan edilen bölgelere destek vermelerine ikna etmektir. Ve en nihayetinde 2013 Mayıs’ındaki Taksim-Gezi benzeri olayları tüm Türkiye’ye yayarak -sözüm ona- Türkiye’deki demokratik devrimi gerçekleştirerek,  bin yıllık Türk-Kürt kardeşliğini bozmaktır.

Kandil’in sözcüleri, mevcut sorunları siyaset ile çözmek istediklerini, devletin sivil siyasetin önünü kapattığını iddia ediyorlar. Oysaki silahı elinde bir güç ve tehdit unsuru olarak bulundurmaya devam eden ve yeniden silahlı eylemlere müracaat ederek, sivil siyasetin önünü tıkayan KCK-Kandil’in kendisidir.

Suruç’taki bombalı saldırının ardından çatışmasızlığı sonlandıran KCK, o günden sonra sürekli olarak “serhildan” çağrılarıyla halkı sokağa çıkartmayı hedeflemiştir. Bu noktada amacına ulaşamadığını gören PKK, bir kez daha “Öcalan” kozuna sarılmıştır. KCK’nın Kandil’deki üst düzey yöneticileri, bölge halkının önüne “Devlet’in Öcalan üzerindeki tecridi devam ediyor, Öcalan’a tecrit uygulanırken halkın sessiz kalması mümkün değildir? Öcalan ile neden görüşülmüyor? Bugün yapılması gereken şey direnişi yükseltmektir.” propagandası ile çıkmaya başladılar. Kandil’in bu manevrası karşılık bulur mu? Manevranın nirengi noktasında “Öcalan” ismi varsa, biraz daha ihtiyatlı olmakta fayda mülahaza edilmelidir. Devlet bu kozun kullanılmasına müsaade etmemelidir. PKK’nın Öcalan’a dair gündeme getirdiği “tecrit” iddialarını boşa çıkarmalıdır. 

Bu ülke, bu millet “izm”lerden çektiğini, an azılı düşmanlarından çekmemiştir. Kürtler de iradelerini “Apo-izm”  ve Kandil’e teslim etmemeli, kendilerini “Apo-izm”in ve PKK’nın vesayetinden kurtarmalıdırlar.

Demokrasi ve özgürlükler, demokratik olmayan yol ve yöntemlerle elde edilemez. Silah, kan, acı ve gözyaşı üzerinden demokrasi getireceğini iddia etmek, demokratik taleplerle çelişir ve demokrasinin varlık sebebine zıt bir teşebbüstür. Buna ancak PKK diktatoryası denilebilir.  

14 Eylül 2015 Pazartesi

Hani Biz Kardeştik!...


Hani, aynı kaptan yemek yemiş, aynı bardaktan su içmiş,
Beraber üşümüş, beraber ıslanmıştık?
Hani, birlikte gülmüş, birlikte ağlamış,
Fırtınalı günleri el ele, sırt sırta vererek geçirmiştik?
Hani, zor günlerde, lokmamızı paylaşmış,
“Acımız bir, hüznümüz bir,
Mutluluğumuz bir, sevincimiz bir” diye sözleşmiştik?
Hani, kardeş kardeşe haset etmez, zulmetmez,  
Kardeşi hakkında kötü zan beslemez,
Kardeşine sırtını dönmezdi?
Hani, kardeş kardeşi arayıp sorar,
İhtiyaç duyduğunda, kardeşinin yardımına koşardı?
Hani, kardeş kardeşi çekiştirmez, sırrını saklar,
Hatalarını bağışlar, kusurlarını görmez,
Kardeşini hayırla yâd eder, onu sevdiğini belli ederdi?
Kardeşlik Allah’ın (C.C) emri,
Peygamberin (s.a.v) sünneti değil miydi?
Hani biz kardeştik!
Ne oldu kardeşliğimize, kardeşlik hukukumuza?

Memdoğlu...

9 Eylül 2015 Çarşamba

Şehitlere Saygı, Teröre Lanet Yürüyüşleri!

      Tırmanan terör olayları ile birlikte, Hakkâri Dağlıca’da 16 askerin PKK’lı teröristler tarafından şehit edilmesinden ardından,  Iğdır ve Cizre’de toplam 17 polisin şehit olması, toplumda büyük bir infiale sebebiyet vermiştir.
Bu vesile ile Türkiye’nin birçok yerinde  “Şehitlere Saygı, Teröre Lanet Yürüyüşleri” adı altında protesto yürüyüşleri düzenlendi. Terörü lanetlemek için elbette yürüyüşler düzenlenebilir/düzenlenmelidir. Hatta bu yürüyüşlerle birlikte, şehitler için mevlitler okutulmalı, hatimler indirilmelidir. Ama anayasal hak olan bu yürüyüşler,  karşıt görüşlü parti,  medya, grup ve şahıslara ait bina ve işyerlerine zarar verilerek kirletilmemelidir.
Terör örgütlerini, terörü ve şiddeti meşrulaştırmaya çalışmak ne kadar “terör” ise terörü kınamak adına yapılan gösterilerde çevreye “zarar” vermek, de bir terördür. Terörü lanetleyebilirsiniz ama sizin gibi düşünmeyenlerin evlerine ve işyerlerine zarar veremezsiniz.
Maalesef, geçtiğimiz yıl meydana gelen Kobani’yi protesto olaylarındaki görüntülere benzer görüntüler yaşandı. Cadde ve sokaklar bir kez daha vandalların vandalizmine şahit oldu. Sokaklarda -sözüm ona- terörü lanetlediğini zannederek çevrelerine terör estirenlerin, Gezi olayları ve Kobani’yi protesto adına terör estirenlerden (ölümler haricinde) ne farkları vardı?
Dünden itibaren Türkiye’nin birçok il, ilçe ve beldesinde, HDP parti binalarına yönelik yürekleri ağızlara getiren saldırılar gerçekleştirildi. Kırşehir’de HDP’li olduğu gerekçesiyle bir esnafın dükkânının camları kırılarak, içeride bulunan kitapların ateşe verilmesi -itfaiyenin zamanında müdahalesi büyük bir faciayı önlemiştir- nasıl açıklanabilir?
Muğla’nın Seydikemer ilçesinde bir Kürt vatandaşın giydiği yerel giysiler nedeniyle, mahallelilerce dövülmesinin ardından, kendisine ilçe merkezinde bulunan Atatürk büstünün öptürülmesi olayı, hangi zihniyetin ürünüdür? İnsanlık onurunu ayaklar altına alan bu olayın,  Kuzey Kore’deki faşist yönetim uygulamalarından bir farkı var mıydı?
Bölge illerine yolcu taşıyan otobüslere saldıranların, bölgedeki kamu ve sivil vatandaşlara ait araçları yakanlardan bir farkı var mı?
Ankara Beypazarı’nda çoğunlukla bölgedeki mevsimlik işçilerin kaldığı ev ve araçlarını ateşe verenler ne tür bir zihniyetin ürünü olabilirler?
Toplumun bir kesimi tarafından HDP’ye karşı gösterilen fevri ve hukuksuz tepkiler, barışa ve kardeşliğe değil; kin, nefret ve bölünmeye hizmet eder. Kin ve nefret Müslümanın şiarı değildir, en çok sahibine zarar verir. HDP’ye oy vermezsiniz, vermeyebilirsiniz, eleştirebilir, sevmeyebilirsiniz ama parti bina ve ofislerine zarar veremezsiniz. Bu ve benzeri saldırılar en çok da iktidarı sıkıntıya düşürür. PKK’nın terör ve şiddetini meşrulaştırmaya çalışma aracı olur. Saldırıların devamı, PKK’nın üç aydır serhildan/ayaklanma çağrılarını reddederek kulak asmayan,  bölge insanını tahrik edebilir. Lütfen sağduyu!
Terör örgütleri ve terörizmle mücadele bir siyasi partinin değil, tüm siyasilerin, milletin ve devletin sorunudur. Ve terör örgütleriyle mücadelede, yöntem olarak sosyal ve psikolojik mücadeleyi ön plana çıkartacak yeni strateji ve politikalar belirlemek gerekir.
Unutmayın!
Şiddet şiddeti doğurur. Çatışma ve şiddet üzerinden ne Kürt sorunu, ne de PKK şiddetinden kaynaklı terör sorunu çözülemez. Siyasi parti binalarının karşıt görüşlü parti taraftarları tarafından basılarak ateşe verilmesi, 1980 öncesinin anarşi ortamını, anarşi ortamı da darbelere zemin hazırlar. İşte bugün yapılmak istenen şey budur. Terör ve şiddet üzerinden ülkede bir kaos ortamı oluşturarak, Türkiye’ye müdahaleyi (iç, ya da dış) meşru hale getirmeye çalışmaktır. Lütfen feraset.
Şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, aklıselimi ve itidali kaybetmemeliyiz.
İtidal, itidal, itidal…

8 Eylül 2015 Salı

Şehitlere Ağıt!..

Ah Dağlıca!..

Ah Çukurca!..

Sözün bittiği anlar.

Sel gibi akıyor gözyaşlarım.

 

Ey bu aziz vatan için toprağa düşen şehit!

Bugün de ağlıyorum

Ocağına ateş düşen babalara,

Yavrularını yitiren acılı annelere,

Yetim kalan yavrulara ağlıyorum.

Okunuyor minarelerden ezanlar,

Sesim titrek, boğazım düğüm düğüm.

Konuşmakta zorlanıyor ve semaya uzatıyorum ellerimi.

 

Nefes alışlarım hızlanmış, paramparça kalbim.

Canlanıyor gözlerimde o manzara.

Sabah evlerinden çıkarken, eşleriyle helalleşen,

Çocuklarıyla koklaşarak vedalaşan,

Anadolu’nun yiğit evlatları, şehitlere,

Kim bilir “Baba akşama oyuncak alır mısın?” diyen evladına,

“İnşallah” diyerek cevap veren yüreği sevgi dolu babalara,

“Bismillah” diyerek, servis aracına binen fidanlara ağlıyorum.

 

Bir önceki nöbetten uykusuz kalmış,

Gözleri mahmur ve manalı bakan kardeşlerime!

Bayramlarını baba evlerinde geçirsinler diye,

Çocukları ve eşlerinden uzaklarda

Sabah akşam, kahvaltı sofrasıyla karın doyuran

Ülkem evlatları şehit yiğitlere,

İnsanlığa kast eden,

Zalimlerin kurşunlarıyla can veren kardeşlerime,

Şehitlerime ağlıyorum…


Memdoğlu...

4 Eylül 2015 Cuma

Ödül mü, İhbarcılık mı (!)?...

Terör örgütleriyle mücadele başlı başına bir sanattır. Strateji ve sabır gerektirir. Ve terör örgütleri ile mücadelede, hedef örgütün üst düzey yöneticileri ve teorisyenleri bertaraf edilmediği/edilemediği sürece, bu örgütler hayatiyetlerini devam ettirirler.

Öcalan’ın 1999 yılında yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmesinden sonra PKK’da ciddi bir otorite ve yönetim boşluğu oluşmuştu. Dönemin devlet aklı, Öcalan’ın yakalanmasıyla “PKK dağılıyor,  PKK bitti” rehavetine kapılmış,  PKK ise yabancı istihbarat örgütlerinin de desteği ile kongre ve konferanslar düzenleyerek yeniden toparlanmıştı.

7 Nisan 2004 tarihli Avukat Görüşme Notları’nda Öcalan’ın; “Ben hukuk nedir bilirim. Siyaseti de bilirim. Arkadaşlara söyleyin siz karar verin. Savaşabiliyorsanız savaşın! Ama Şemdin tarzı çetecilikle olmaz.”  talimatıyla birlikte PKK, 27 Nisan 2004 tarihli kongre kararıyla yeniden silahlı eylemlere başlama kararı almış, (Kongrede yaşanan ayrışma nedeniyle Osman Öcalan ve Nizamettin Taş’ın öncülüğündeki bir grup, PKK’dan ayrılarak Yurtsever Demokrat Partisi-PWD’yi kurmuşlardı) 1999’da başlayan ateşkes, 1 Haziran 2004’te bozulmuş, bir kez daha çatışmalı ortama geri dönülmüştü.

Barzani’ye bağlı Peşmerge güçlerinin paketleyip Türkiye’ye teslim ettiği Şemdin Sakık’ı hesaba katmazsak, bugüne kadar PKK’nın üst düzey yönetim kadrosuna yönelik bir operasyon düzenlenmemiştir -1996 yılında Öcalan’a yönelik Şam’da gerçekleştirilen Mercedes operasyonunu istisna tutarsak- Bu büyük bir eksikliktir.  Hâlbuki Türkiye’nin bu ve benzeri operasyonlar gerçekleştirebilecek gücü ve kudreti vardır.

Yeni Şafak Gazetesi Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi’nin, “Türkiye 30 yıldır PKK ile mücadele ediyor ama örgüt liderlerine yönelik bir stratejisi olmaması büyük bir zaaftı. Şimdi bu eksiklik gideriliyor. İsrail'in kullandığı etkili bir yöntem. Cemil Bayık, Duran Kalkan ya da Mustafa Karasu'nun ele geçirilmesinin örgütte yol açacağı moral bozukluğu birkaç sınır ötesi operasyona bedel olabilir. PKK yöneticilerine operasyon teklifi 4 yıl önce gündeme getiriliyor. Ancak karar yeni çıkıyor.” diyerek gündeme getirdiği konunun,  toplum nezdinde -özellikle de bölgedeki- algılanış şekline değinmek istiyorum.

Bölge halkı, 3713 Sayılı TMK kapsamına giren suç faillerinin yakalanmasına yardımcı olacaklara verilecek ödül hakkında yeterince bilgilendirilmediği için bunu yine ispiyonculuk olarak algıladı. Bunda, HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, "Terörle Mücadele Kanunu Kapsamına Giren Suçların Faillerinin Yakalanmasına Yardımcı Olanlara Verilecek Ödül Hakkında Yönetmeliğe”  ilişkin “Benim bütün yurttaşlarına tavsiyem, sakın ola ki para için komşularınızı ihbar etmeyin. İspiyonculuk onursuzluktur. Suçla mücadele başka bir şeydir. Yurttaşını ihbarcılığa, onursuzluğa teşvik etmek başka bir şeydir. ‘Size para vereceğim, mahallenizdekileri ispiyon edin’ demek onursuzluğa teşviktir” açıklaması da bölge insanının algısını önemli oranda etkilemiş ve değiştirmiştir.

Hatırlanacağı üzere, Pişmanlık Yasası, Eve Dönüş Yasası, Topluma Kazandırma Yasası, Ektin Pişmanlık Düzenlemesi gibi isimlerle, 1985’ten bugüne toplamda sekiz kez çıkartılan ve terör örgütü mensuplarının eve dönüşlerini hedefleyen yasalar, maalesef beklenilen şekilde sonuçlanmadı. Yapılan bu düzenlemelerden; 1985’te 157, 1988’de 359, 1990’da 152, 1992’de 393, 1995’te 409, 1999’da 562, 2000’de (99’daki yasanın süresi uzatıldı) 8, 2003’te 1654’ü cezaevlerinden, 1258’i de dışarıda olmak üzere toplam 2912 kişi faydalanmıştı.

Sosyolog değilim ama bölge insanı olmam ve bölge insanını iyi tanıyan biri olarak, bu yönetmeliğin beklentilerin aksi yönünde sonuçlar doğuracağı endişesini taşıyanlardanım.  Bölge kültüründe şöyle bir uygulama mevcuttur: Herhangi birinin ikametgâhına düşmanı dahi gelse/sığınsa, onu misafir eder, her türlü hizmetini görür, kesinlikle fiziki bir zarar vermez ve ihbar da etmez. Evine sığınmış olan hasmına yapılabilecek bir saldırıyı, kendisine yapılmış saldırı olarak addeder. Ta ki evinden çıkıp gidene kadar bu durum böyle devam eder. Düzenlemeyi hazırlayanlar, herhalde bu ihtimali de göz ardı etmemişlerdir.

Genelde bütün terör örgütlerini, özelde PKK’yı bitirmek için, toplum nezdinde “ihbarcılık ve ispiyonculuk” olarak değerlendirilen yasalarla kesin ve kati bir sonuç elde edilemez. Silahlı mücadeleden ziyade, sosyal ve psikolojik mücadeleyi ön plana çıkartacak yeni strateji ve politikalar belirlemek gerekir. 

1 Eylül 2015 Salı

Kürtler Bir Tercih Yapmak Zorunda!...

Eski Doğu Bloku ülkeleri, Hitler’in 1939 yılında Polonya’yı işgal ederek II. Dünya Savaşı’nı başlattığı tarih olan 1 Eylül’ü “Dünya Barış Günü” olarak ilan etmiştir. Ve bugün Türkiye dâhil dünyanın birçok ülkesinde, 1 Eylül’e ilişkin temenni ve etkinlikler düzenlenmektedir.

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, PKK-KCK, eğer barış konusunda samimi ise çatışmaların başlamasından sonra alıkoyduğu sivil ve resmi devlet görevlilerini derhal serbest bırakması gerekir. PKK-KCK’nın, bölgedeki huzur ve güvenin yeniden tesis edilmesi için Türkiye’ye karşı silahlı eylemlerinden vazgeçerek, silahlı unsurlarını sınır dışına çıkacakları garantisini vermesi temennisi ve çağrısında bulunuyorum.

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika’da Selahattin Erdem mahlasıyla yazı yazan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan ise  “En başta içine girilmiş olunan yeni süreci doğru anlamak ve buna göre doğru bir mücadele içine girmek önemli ve gereklidir. Bu nedenle içine girdiğimiz yeni çatışma sürecini geçici görmemek, 1 Kasım'da seçim olacak ve dolayısıyla sadece seçim çalışması yürütürsek yeterlidir yanılgısına düşmemek, tersine uzun vadeli bir varlık ve özgürlük savaşı içine girilmiş olunduğunun bilinciyle hareket edilerek topyekûn devrimci-demokratik direnişi geliştirmek gerekir” diyerek, savaş ve ölüm talimatları vermeye devam etmektedir.

28 Temmuz tarihli “HDP Bir Tercih Yapmak Zorunda” başlıklı yazımızda HDP için,  “Ya kendi iradeleri doğrultusunda sivil siyaset,  ya da eli silahlı Kandil’in gölgesinde siyaset. Yok, eğer silahın gölgesinde siyaset yapmayı tercih ederlerse, Türkiyelileşemeyecekleri gibi; siyaseten de kendi sonlarını hazırlamış olacaklardır” tespitinde bulunmuştuk.

Son günlerde Selahattin Demirtaş ile PKK-KCK arasında karşılıklı sözlü atışmalar yaşanıyor olsa da HDP’nin kendisini Kandil’in vesayetinden kurtardıklarını gösterecek bir emareye rastlanılmamıştır. Demirtaş’ın “silahla özerklik olmaz”, "PKK'nın 'amasız, ancaksız' silahlı, bombalı şiddet eylemlerini, şehirlerde, dağlarda durdurması lazım" açıklamalarının 05 Ağustos 2015 tarihindeki Brüksel ziyareti dönüşünde dile getirmesi oldukça manidardır.

Bugün dünyadaki savaş kararlarını halklar vermiyor olsa da barış tesis etmek, barışı getirmek halkın/halkların talebi, kararı ve iradesine bağlıdır. Bölge halkı yıllardır PKK vesayeti altındadırlar. Geçmiş yıllarda bu vesayeti kabullenmenin bir açıklaması olabilir ancak bugün geldiğimiz noktada böyle bir bahaneye sığınmanın açıklanabilir bir yanı kalmamıştır. Çünkü geçmiş yıllarda PKK’nın kendi siyasi propagandasına alet ettiği argümanların tamamına yakını devlet tarafından boşa çıkartılmıştır. Kürtçe’nin seçmeli ders olarak ilköğretimde okutulmasından tutun, Kürtçe propaganda yapmanın serbest edilmesine varıncaya kadarki birçok düzenleme… (Bunları devletin birer lütfu olarak görmek doğru değildir, en başta olması gereken haklardı)

Bir başka önemli kazanım, 7 Haziran seçiminde Türkiye’nin hem doğusundan hem batısından oy alarak 80 milletvekili çıkaran sivil siyaset temsilci HDP. Ve ne acıdır ki bölge insanı/insanları siyaseten bu kadar güçlü oldukları bir dönemde bir kez daha PKK ve silahın vesayetine “evet” dediler. Çeşitli siyasi mühendisliklerle Türkiyelileştirilmeye çalışılan HDP, Kandil’in yeniden silahı devreye sokmasıyla 7 Haziran seçiminde elde ettiği demokratik meşruiyeti kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.

Bölge halkı karar vermek zorunda: Ya barış, ya da kan ve gözyaşının hâkim olacağı savaş ortamı. STK’lar başta olmak üzere, bölge halkı, PKK’nın silahlı faaliyetlerine, sivilleri de hedef alan silahlı eylemlerine “hayır” diyebilmelidir. Huzurlu ve güvenli bir gelecek için bunu yapmak zorundadırlar. Aksi halde,  yaşananlar,  bölgede yapımı devam eden yol, baraj ve havaalanı şantiyelerindeki araçların yakılmasını kabullenmek demektir. Bölgeye gelecek olan hizmetlerin kabullenmemek, reddetmek demektir.

Son söz: HDP ile birlikte, bölgede yaşayan Kürtler de bir tercih yapmak zorundadırlar. “Ya barış, ya da uzun yıllar sürebilecek derinlikli bir savaş.” PKK şiddetine “hayır” diyememe durumunda, HDP Milletvekili Altan Tan’ın "Eğer PKK bu meseleyi silahla çözmeye çalışacaksa o zaman bize ne gerek var. Biz de evimize döneriz” sözü, doğrulanmış olacaktır.

ABD’li düşünür ve yazar Ralp Waldo Emerson’nun dediği gibi,  “Kendinizden başka hiç kimse size barışı getiremez” 

Barış ile kalın…