27 Ekim 2015 Salı

Medine Sözleşmesi ve HDP!...

Medine sözleşmesi: 622 yılında Hz.Muhammed (s.a.v) tarafından huzur ve barışı temin etmek adına, Medine’deki Hazreç ve Evs kabileleri arasındaki iç çatışmayı sonlandırarak, şehirde yaşayan Yahudi, Pagan ve Müslümanları “ümmet” çatısı altında toplayan mukavelenin adıdır. Sözleşmeden amaç, şehirde bulunan her topluluğun özgür ve huzur içinde yaşamasını sağlamaktı.
“Medine Sözleşmesi” ilk olarak, doksanlı yıllarda “Yeni Zemin” dergisi tarafından bir dosya şeklinde hazırlanarak kamuoyunun dikkatine sunulmuştur. Sonraki yıllarda ise Ali Bulaç’ın birkaç yazısına konu olmuştur.
PKK cenahından ise ilk olarak Abdullah Öcalan tarafından 15 Nisan 2011 tarihli avukat görüşme notunda konu edilmiştir. Öcalan, o dönemde devam eden “sivil itaatsizlik” ve “sivil cuma namazları” eylemlerine ilişkin: “Sivil cuma namazlarına ilişkin de şunları belirtmek istiyorum; Bu sivil itaatsizlik eylemlerini destekliyorum ve onları selamlıyorum. Gerçek İslam işte budur. Bu Medine İslam'ıdır. İktidara bulaşmamış Hz. Muhammed'in İslam’ı budur” değerlendirmesinde bulunmuştu. 3 Haziran 2011 tarihli avukat görüşmesinde ise: “Gerçek İslam, Medine İslam’ıdır. Medine sözleşmesi diyoruz buna. Medine Sözleşmesi, Medine'de yaşayan tüm toplulukların, toplum birimlerinin üzerinde anlaştığı bir toplumsal sözleşmedir” demişti.
1 Kasım seçimine katılacak olan siyasi partiler, seçim çalışmalarını sürdürüyor. Kimi siyasi parti liderleri seçim mitingleri düzenleyerek, kimileri de sohbet toplantıları tertipleyerek seçmene ulaşmaya çalışıyor. HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş -izlediğim ve takip edebildiğim kadarıyla- bu seçim döneminde de kendi iradesi doğrultusunda bir çalışma yürütememektedir. Açıklama ve beyanatlarındaki derin çelişkiler, “İmralı ile Kandil” arasına sıkışmış olmasının bir sonucudur.
HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, 23 Ekim’de, seçim çalışmaları için bulunduğu Bitlis’in Güroymak (Norşin) ilçesinde yapmış olduğu konuşmada: "Hz. Peygamberimizin Medine sözleşmesi referanslarımızdan biridir. Çok önemli tarihsel bir belgedir. Eşitlik, birlikte yaşama, kardeşlik hukuku adına bir şey inşa edeceklerse Medine sözleşmesini göz ardı ederek davranamayız" dedi.
HDP ya da bir başka partinin “Medine Sözleşmesi”ni referans alabilmesi için, “Medine Sözleşmesi”ni hiçe sayan politika ve siyaset tarzını terk etmesi gerekir. Partilerin bu konuda samimi olduklarını göstermeleri için “Medine Sözleşmesi”ni temel olan bir toplum modeli vadetmeleri gerekmez mi?
Demirtaş, konuşmasının devamında, Bediüzzaman’a -benzer ifadeleri var ise de- mal ettiği ancak Bediüzzaman’ın kendisine ait olmayan "Sevdası büyük insanların, imtihanı da büyük olur" sözü üzerinden bölge halkından oy talep etti.
Selahattin Demirtaş bu konuşmayı Norşin’de değil de İzmir’de, Tekirdağ’da, Kocaeli’de, Eskişehir'de hatta ve hatta Diyarbakır’da yapar mıydı? Kanaatimce yapmaz, yapamazdı.
Peki, neden Norşin?
-Norşin ilim yuvasıdır ve Üstad Bediüzzaman’ın ilmi tedrisatını devam ettirdiği bir yerdir. Demirtaş, Bediüzzaman Said Nursi ile özdeşleşmiş bir bölgeden, böyle bir konuşma ile Risale-i Nur talebeleri başta olmak üzere, birçok kesime mesaj vermek istemiştir.
 -Demirtaş'ın amacı; geçmişte AK Parti’ye oy vermiş ancak 7 Haziran seçiminde “Çözüm Süreci”nin selameti ve çatışmasızlık ortamının devamı adına seçim barajını aşması için HDP’ye oy vermiş inançlı-dindar Kürtleri 1 Kasım’da bir kez daha HDP’ye oy vermeye ikna etmektir.
-Demirtaş, son günlerde sıkça dillendirilen “Kandil, Demirtaş üzerinden Öcalan’ı tasfiye etmeye çalışıyor” iddialarını boşa çıkartmak adına, Öcalan’ın; 3 Haziran 2011 tarihli avukat görüşme notunda dile getirdiği “Medine Sözleşmesi” modeline sahip çıkarak, PKK tabanına Öcalan’a bağlı olduğu mesajını vermeye çalışmıştır.
Din ve dine ait kutsal değerler, siyasete malzeme edilmemelidir, dini değerleri kendi siyasi çıkarlarına alet ederek halktan oy talep etmek yanlıştır.
“Medine Sözleşmesi”, siyasete ve seçimlere malzeme edilecek kadar sıradan bir metin değildir.

22 Ekim 2015 Perşembe

PKK’nın Eylem(sizlik) Kararı ve 1 Kasım!...

Ankara’nın kalbine bombalı saldırıların yapıldığı 10 Ekim 2015 günü KCK-Kandil, eylemsizlik kararı aldığını açıkladı(!) PKK, eylemsizlik kararına rağmen dün Hakkâri'ninYüksekova ilçesi Dağlıca bölgesinde üç askeri şehit etti, biri ağır; yedi askeri de yaraladı. Eylemsizlik kararı almasına rağmen, şehit haberlerinin geliyor olması, PKK’nın barış konusundaki samimiyetsizliğini ve ikiyüzlülüğünü bir kez daha açığı çıkarmıştır.

Alınan eylemsizlik kararına rağmen, PKK’nın silahlı faaliyetlerine devam etmesinin izahatı nedir?

-Uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolünde bulunan Kandil’deki güç çatışması olanca hızıyla devam etmektedir.

-Geçmişte bu tür taktiksel manevralar yapan PKK, kış örgütlenmesi hazırlıklarını tamamlamaya çalışmaktadır.

-Türkiye kamuoyuna 1 Kasım seçimi öncesi şirin görünerek, çatışmaların tarafı olmadığı algısını oluşturmak istemektedir.

KCK’nın eylemsizlik ilanı, 1 Kasım seçimine yönelik stratejik bir manevradır. 7 Haziran seçimi öncesi ev ev dolaşarak (özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde) bölge insanını HDP’ye oy vermesi için tehdit eden PKK, 1 Kasım seçiminde de aynı başarıyı elde etmek için bir kez daha eylemsizlik kararı almıştır.

Yurt dışındaolan birçok seçmenin, seçmen listelerinde yer aldığı, bölgeden gelen iddialar arasında. Bir başka iddia ise eylemsizlik kararından hemen sonra, PKK’nın halkı baskı ve tehdit ile HDP’ye oy vermeye zorladığı yönündedir. (7 Haziran’da çok sayıda mükerrer oyun kullanıldığı ve çok sayıda seçmenin PKK tehdidi nedeniyle açık oy kullandığı bilinmektedir.)

PKK’nın silahlı eylemlerine başlamasıyla birlikte huzur ve güven ortamını kaybeden ve ekonomik olarak tükenme noktasına gelen bölge, “Çözüm Süreci”nin devam ettiği günleri mumla aramaktadır. Bölgede büyük bir karamsarlık yaşanmaktadır. Korku, ümit ve beklentiler, kısaca her şey 1 Kasım’a endekslenmiş durumda. 1 Kasım’da bölgenin seçim tercihlerinde bir değişiklik olur mu? 7 Haziran seçimi öncesi gibi olmasa da 7 Haziran sonrası gibi olmayacağı kesin. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte:

1- PKK’nın yeniden silahlı eylemlere yönelmesi,

2- Hüda-Par’ın seçime girmeyeceğini açıklaması,

3- AK Parti’nin aday listelerinde büyük bir değişikliğe gitmesi,

4- 7 Haziran’da AK Parti’den uzaklaşan inançlı Kürtlerin büyük bir kesiminin 1 Kasım’da tercihini bir kez daha AK Parti’den yana kullanacak olması gibi sebepler ön plana çıkmaktadır.

Türkiye’nin gündemi ve beklentisi PKK’nın eylemsizlik kararı alması değil, PKK’nın Türkiye’ye yönelik silahlı faaliyetlerine son verdiğini açıklaması ve Türkiye içerisindeki silahlı unsurlarını sınır dışına çıkarmasıdır. PKK’nın bu yönde alacağı bir karar sonrası, önce askıya alınan, daha sonra buzdolabına konulan “Çözüm Süreci” yeniden gündeme gelebilir.

Beklenti ve temennimiz, 2 Kasım sabahı tek başına bir iktidar yönünde. Ama göstergeler 7 Haziran sonra bir tabloyu da göstermiyor değil. 1 Kasım seçiminde AK Parti’nin  yüzde 43.5-44.5, CHP’nin yüzde  27-28, MHP’nin yüzde 15-16, HDP’nin yüzde 11.5-12.5 oranlarında bir oy alabileceklerini öngörmekteyim.

1 Kasım seçiminin ülkemize istikrar, huzur ve güven getirmesini temenni ediyorum.

Barış ile kalın.

(Bu yazı ilk olarak, 18 Ekim 2015 tarihinde yayınlanmıştır.)   

Başka Bir Türkiye Yok!...

Gündemi iç siyasi çekişmeler, seçimlere endekslenmiş iktidarsız bir hükumet ile idare edilmeye çalışılan bir Türkiye ve kayıp koca bir yıl…

Defaatle dile getirmeye çalıştık, bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum. Terör, etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terörün ne dini, ne de kimliği vardır. Terör her yerde terördür.

Türkiye’nin kalbi Ankara’da, Cumhuriyet tarihinin en acı ve en kanlı bilançosu ile yüz yüze kaldık. KESK, DİSK, TMMOB ve TTB tarafından düzenlenmek istenen “Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi”  öncesi gerçekleşen bombalı iki saldırıda 100'den fazla insanımız öldü, yüzlerce insanımız da yaralandı. Ankara’daki bu saldırıyı kınıyor ve lanetliyorum. Alçakça ve zalimane bir şekilde gerçekleştirilen bu saldırıda hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifa, milletimize başsağlığı diliyorum.

Olayın yaşandığı ilk andan itibaren, miting tertip komitesinde oldukları iddia edilen kimi şahıslar ile gerçekleştirilen canlı telefon görüşmelerinde, devleti ve polisi saldırılardan sorumlu tutarak hedef tahtasına konulmasını hayret ve ibretle izledim.

Türkiye’yi kaos ve kargaşa ortamına sürüklemek isteyen odaklara fırsat vermemeliyiz. Karşılıklı birbirimizi suçlayarak ne olayın faillerini bulabiliriz, ne de yapılmak istenen benzer saldırıları engelleyebiliriz. Zaten bu tür saldırılar ile yapılmak istenen de bu. Birbirimizi suçlayarak bizleri farklı kutuplara ayırmaya çalışmak ve sonrasında bir iç çatışma.

Daha vahim olanı ise sorumluluk sahibi olmaları gereken sorumlu düzeydeki siyasetçilerin, olayın hemen sonrasında sorumsuzca hareket ederek toplumu daha da gerecek açıklama ve beyanatlarda bulunmaları idi. Bilanço bu kadar ağır iken, bundan siyasi kazanç elde etmeye çalışmak alçaklıktır, namertliktir.

Beyler!

Farkında mısınız, başka bir Türkiye yok?

Olayın faili ya da failleri ile ilgili araştırma ve soruşturmanın devam ettiği bir ortamda, saldırının failleri konusunda bir açıklama ve değerlendirmede bulunmak, olayın gerçek faillerinin bulunmasına engel olur. Ancak şöyle de bir hakikat var. Ankara’daki saldırı, 5 Haziran’da Diyarbakır’daki HDP mitingi ile 20 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyelerine yönelik bombalı saldırı ile benzerlikler taşımaktadır.Bu bombalı saldırı eylemleri, kim ya da kimlere fayda getirmiştir, ona bakmak lazım? Bu sorunun cevabı bulunduğu anda, saldırının arkasındaki derin odaklar ile bunların Türkiye’deki uzantıları hakkında daha geniş bir değerlendirme yapılabilir.

1 Kasım seçimine yaklaştığımız bu günlerde, seçime katılacak tüm siyasi partilerden, benzer saldırılara -Allah muhafaza- hedef olabilecek açık alan mitinglerini iptal etmelerini teklif ediyorum.

Bir başka önemli soru: Bu olayda bir güvenlik ve istihbarat zafiyet var mıdır? Maalesef evet. İstihbarat zafiyetinin derinliği ayrı bir değerlendirme ve yazı konusunu teşkil edebilecek kadar uzun analizler gerektirmektedir. Ancak günler öncesinden yapılacağı ilan edilen açık alandaki bir miting, derin odaklar ile terör örgütlerinin hedefi olacağı ihtimali var iken, buna göre tedbir almamak elbette bir zafiyettir. İç ve dış istihbarattaki koordinesizlik giderilmediği sürece, benzer saldırılar ile bir kez daha karşı karşıya kalabiliriz.

Geçtiğimiz Ocak ayında Paris'te "Charlie Hebdo" dergisine yönelik düzenlenen terör saldırısına gerekli hassasiyeti ve tepkiyi gösteren dünya kamuoyunun; Ankara'daki saldırılara yeterli  tepkiyi göstermemelerini kınıyorum.

(Bu yazı ilk olarak, 11 Ekim 2015 tarihinde yayınlanmıştır.)

7 Ekim 2015 Çarşamba

Benim Babam!...


Her çocuğun kahramanı gibi,
Benim de ilk kahramanımdın babam.
Huzur, güven ve umut ışığımız…
Arkamızda ki dayanağımızdın be babam.

Senden ayrı geçen koca yirmi yıl…
Çaresiz kaldığımda sığınacağım bir liman,
Derdimi anlatacak kimseyi bulamıyorum.
Ve gözlerim hep seni arıyor be babam!

Emaneti Sahibi’ne teslim ederken de…
Etrafında kimsecikler yoktu.
Tek başına, garip ve yapayalnızdın, boyun bükmedin.
Bu dünyada hiç kimseye mihnet etmedin be babam.

Seni teneşire yatırdıklarında yanında olamadım.
Ayaklarına bir tas su dökemedim,
Seni, kalbim kadar pak ve temiz olan beyaz örtüye saramadım.
Tabutunu omuzlayamadım…
Mezarına bir kürek toprak atamadım ya!…
O günü hatırladıkça,
Yüreğime ateşten bir ok saplanıyor be koca adam!

Sana sarılmayı, seninle sohbet etmeyi, ellerinden öpmeyi,
O nurani yüzüne son kez bir daha bakmayı,
Cennetsi kokunu doya doya içime çekmeyi,
Ne çok isterdim be babam!

Çocuklar büyüdü.
Fotoğraflarına bakıp seni soruyorlar.
Her anlatışımda, çocukların gözlerinde seni görüyorum.
Onların kahramanı ben değil, sen oluyorsun ya babam!
En çok da buna mutlu oluyorum.

Hatıralarında sana yer verenlerin,
İsmini andıklarında sana duydukları saygıyı gördüğümde,
Bir kez daha
Hayırla ve rahmetle anıyorum seni babam.

Zenginliği, kanaatkârlığı, alçak gönüllülüğü,
Korkusuzluğu, yiğitliği, edebi ve terbiyeyi,
Özce insan olmayı senden öğrendik.
Kabrin nur, mekânın cennet olsun babam.

Memdoğlu...

4 Ekim 2015 Pazar

Türkiye’nin Suriye Çıkmazı!...

Beş yıldır iç savaşın sürdüğü Suriye’de yüzbinlerce insan yaşamını yitirdi, milyonlarca insan işini, evini, sevdiklerini ve yurdunu kaybetti.  Hâlihazırda fiili olarak dörde bölünmüş ve her geçen gün durumun daha da kötüye gittiği Suriye’de, savaşın sona ermesi en büyük temennimizdir.

Geçtiğimiz hafta içerisinde Rusya’nın IŞİD’e ait hedefleri vurduğunu açıklamasıyla (Rusya’nın “vurduk” dediği hedeflerin çoğunluğu, muhaliflere ait askeri hedeflerdi) Suriye’deki iç savaşa alenen müdahil olması, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikasını yeniden gözden geçirmesi gerektiği gerçeğini bir kez daha ortaya çıkardı.

Yine geçtiğimiz hafta düzenlenen Birleşmiş Milletler zirvesinde, Obama ve Putin’in “horoz dövüşü”nü andıran sözlü atışmaları, “tribünlere” oynamaktan başka bir şey değildi. Suriye’deki son gelişmelere bakıldığında, dünyanın iki süper gücü ABD ve Rusya birçok konuda anlaşamazken,  Suriye konusunda “örtülü” bir anlaşmaya vardıkları görülüyor.

Türkiye, birçok konuda olduğu gibi,  Suriye konusunda da -en başından beri- Batılı ülkeler tarafından yalnız bırakıldı. Türkiye,  beklenildiğinden daha kısa bir süre içerisinde Libya’daki Kaddafi iktidarının Batılı ülkelerce sonlandırılmasının, Suriye’deki Esed rejimi için de gerçekleşebileceği beklentisine girdi ve Suriye politikasını bu minval üzerine oturttu. Libya konusunda Batı Bloku ülkelerine (ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa) karşı büyük bir mağlubiyet yaşayan Doğu Bloku ülkeleri, (Rusya, İran ve Çin) Suriye’de aynı başarıyı Batılı ülkelere yaşatmadılar.

Suriye’de beş yıldır devam eden iç savaşın -bölge ülkeleri açısından- en büyük kaybedeni Türkiye olmuştur.  Türkiye’nin Suriye muhalefetine destek vermesi, -Erdoğan ve AK Parti karşıtlarının karşı propagandasıyla- dünyanın birçok ülkesinde, Türkiye’nin IŞİD’e desteği olarak algılandı. Ve bu anlayış, Türkiye’nin IŞİD hedeflerine kara ve hava operasyonları düzenlediği tarihe kadar devam etti.

Suriye’de devam eden iç savaşın ve belirsizliğin Türkiye yansımalarını gelince:

-Yıllardır terör örgütü PKK ile mücadele eden Türkiye, Suriye’deki iç savaşın bölgede oluşturduğu otorite boşluğu -ki bu boşluğu PKK’nın Suriye yapılanması PYD doldurdu- nedeniyle, fiili olarak PKK ile sınır komşusu olmuştur.

-PYD’nin Suriye’de kontrolünü elinde bulundurduğu kanton bölgeler, PKK’nın iştahını kabartmış, bu oluşumlar PKK için bir model oluşturmuş ve Türkiye’ye karşı başlattığı silahlı faaliyetlerini kırsal alandan şehir merkezlerine indirgemeye çalışmıştır.

-Suriye’de IŞİD’e karşı verdiği silahlı mücadele ile Batı’nın takdirini kazanan PYD’ye Suriye’de kullanması için Batı’nın gönderdiği silah ve mühimmatın büyük bir kısmımın -ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin IŞİD’e yönelik hava operasyonlarını da fırsat bilerek- PKK-KCK’ya aktardığı anlaşılmaktadır.

-Türkiye, son aylarına girdiğimiz 2015 yılında, enerjisinin büyük çoğunluğunu iç politikadaki gelişmelerle meşgul olmak için kullandığından -7 Haziran öncesi seçim çalışmalarındaki kutuplaşma, 7 Haziran sonrası hükümet kurma çalışmaları, 1 Kasım erken seçimi ve sonrasındaki beklentiler nedeniyle- dış politikada planladığı hedeflere ulaşamamıştır. 

Yaşanan bunca acıdan sonra, Suriye eski Suriye olmayacaktır. Birleşmiş Milletler gözetiminde, Suriye’nin geleceği konusunda alınacak bir kararda Türkiye’ye söz hakkı verilmeyecektir. Oysaki Türkiye bölgede, savaşın ilk başladığı günlerden bugüne, yüzbinlerce mülteciye kucak açmış tek ülke idi.

Kendi içinde iç savaşların hüküm sürdüğü, istikrarsız bir Orta Doğu, Batı için her zaman ideal bir sonuçtur. Neticede Batı, yıllardır kanını emdiği bir coğrafyayı, daha uzun yıllar kendine muhtaç bırakmayı, bölgenin tüm zenginliğinden faydalanmaya devam etmeyi istemektedir.

Söz konusu İslam coğrafyası olduğunda, kapitalist ve emperyalist ülkelerin ortak bir noktada buluştukları bir kez daha hakikat bulmuştur.

Meşru hedeflere, gayrı meşru yollar üzerinden ulaşmak/ulaşmaya çalışmak, varılan sonuçlara hiçbir zaman meşruiyet kazandırmaz.