19 Kasım 2019 Salı

Göç!...


Ansızın çıkıp gittiğin gün!...
Karardı  ruhum, tükendi can özüm.
Denizde  savrulan başıboş bir sandal gibi
Sahilden sahile savruldum…
Ve bilinmeyene başladı göçüm…

İzlerini aradım koca âlemde…
Ne bir ses, ne bir nefes…
Yürüdüm yürüdüğün yollardan.
Düşlerken o heybetini…
Kalbimdeki “acı”yı hafifleten
Amberin kokun ile huzur buldum…

Hayallerim tavan aralıklarına gizlenmiş…
Ruhum, beyaz kelebeğin kanadında asılı.
Yaşarken ölmeyene, ölmek zor…
Yürek pare, pare…
Esaretim devam ediyorken…
Göçüm, son-suz-lu-ğa….


Memdoğlu…










12 Kasım 2019 Salı

Gaz Lambası!...



Paylaşmayı bilmeyen bir toplum, başkaları tarafından paylaşılır.


Sonbaharın son günleri…

Yeryüzündeki tüm canlılar, söz birliği etmişçesine ayrılık türkülerini terennüm etmeye başlamışlardı. Muhteşem bir düzen içeresinde gurbete kanat çırpan kuşların gökyüzündeki raksı, baş döndürücüydü…

Sarının tüm tonlarını üzerinde barındıran dut ağacının yere düşen yaprakları, yayladan dönen; kırağı yemiş koyun ve kuzuları karşılama telaşındaydılar…

Akrobasinin ilham kaynağı sincaplar, ceviz ağacının gövdesine ceviz stoklama derdindeydiler.

Havalar soğumuş, meşe palamutları toprak ile buluşmuş, dağlar beyaz örtüyle örtülmüştü.  Sözün özü; Cenabı Mevla ilahi sanatını bir kez daha tüm mahlûkatın hizmetine sunmuştu.

Evin kapısına uzanan merdiven basamaklarının yüzünde, yılların yorgunluğu, acı ve hüzün saklıydı. “Hol” tabir edilen avlunun ocağında akşam yemeği için çorba kaynıyordu. Bir yandan ocakta kaynayan mercimek çorbasının kokusu, diğer yandan sönmemesi için ocağın altına sürülen nemli çam ve meşe ağaçlarının kokusu ve holün tavanında asılı duran ayvaların o muhteşem kokusu…

Hol geçildikten sonra, evin sola açılan bir kapısı vardı. Odaya girildiğinde göze ilk, karşı duvarda asılı duran gaz lambası, altında büyüklerin ve misafirlerin buyur edildiği divan, hemen solunda kadife kılıf içerisindeki rehber Mushaf, kıble istikametinde; üzerinde Kâbe’nin işlendiği duvar halısı ve kırma tabir edilen eski bir tüfek bulunmaktaydı. Yerdeki kilimler ve minderler ile onları çepeçevre çevreleyen rengârenk yastıklar, odaya otantik bir hava katıyordu. Kapı girişinde, yöre insanının “kuzine” diye tabir ettiği soba ve üzerindeki çinko çaydanda kaynayan suyun fokurdayışı, insana farklı bir mutluluk ve rehavet veriyordu. Kuzinenin alt bölümünde, yine çay ile yenmek için buğday ve çavdar unları karışımı hamurdan pişen pastanın kokusu.

Evin emektarı gaz lambası, odanın en yüksek yerinde asılıydı. Yorgundu, iç çekişlerini kimse duymadı. “Ah ah, kimlere ışık olmadık ki?” dedi içinden. Yaşlanmıştı, can yoldaşı kelebek de yoktu artık. Düşününce can yoldaşını, öksürük tutardı kendisini. Yine öyle olmuş, öksürük tutmuştu. Hasret, onun da yüreğini yakmıştı. Öksürdüğünde, üzerine konulan şişenin bir bölümünü is kaplıyordu. Yayılan ışık, odayı aydınlatmaya yetmese de tek tesellisi; baba başta olmak üzere, hane halkının yüzlerinden ve kalplerinden süzülen “sevgi” ışığının, evi aydınlatmaya yetiyor olmasıydı.

Yemek için yer sofrası serilmiş, tahta sofra da her zamanki gibi yer sofrasının üstündeki yerini almıştı. Tahta sofranın üstüne bir bakır leğen konur, odun ateşinde kaynamış mercimek çorbası anne tarafından bakır leğene boşaltılırdı. Ebeveynlerle birlikte sekiz kişiden oluşuyordu aile. Bakır leğenin etrafına sekiz kaşık dağıtılır, o gün sabah pişirilmiş olan sac ekmeği de sofradaki yerini aldıktan sonra sofra büyüğünün:

“Bismillahirrahmanirrahim!”

Demesiyle, kaşıklar usulca çorbaya daldırılır ve afiyetle yenmeye başlanırdı. Herkes önünden yese de sofradaki küçüklerin bakışları, başıboş bir sandalın suda salınarak dolanması gibi, bakır leğendeki çorbada bulunan ve bir o köşeye, bir bu köşeye savrulan kavurma etlerine takılır dururdu. Bu konuda da sözü yine büyükler söyler, kavurma etlerini kaşıklarının arkasıyla sofradaki küçüklere doğru iterlerdi.

Sofradan dağılmadan kısa da olsa sofranın büyüğü tarafından günün sohbeti yapılırdı. O günkü sohbetin konusu kardeşlikti.

“Çocuklar, unutmayın! Kardeşlik paylaşmayı gerektirir. Paylaşıldıkça, nimetin lezzeti daha da artar. Paylaşmayı bilmeyen bir toplum, başkaları tarafından paylaşılır.” 

Sözleriyle, aile fertlerine “kardeşlik ve paylaşmanın” ehemmiyeti anlatılmıştı.

Çaydanlıktaki kaynamış su sadece çay için değil, evin diğer ihtiyaçları için de kullanılırdı. Günümüzdeki gibi, ayrı demliklerde çay demlenmezdi. Yüz gramlık çay kutusu usulca açılır, demlenmesi için bir avuç çay atılırdı. Çinko çaydanlıkta demlenirdi çay. Ve çinko çaydanlıkta demlenen çay, çok lezzetli olurdu.

Çayın yanına, hazırlıkları yaz aylarında yapılan kurutulmuş meyve kakları, dut pestili, badem ve ceviz konurdu. O da ne? Fiziki büyüklüğü ve gösterişli halinden olsa gerek, tahta sofranın üzerinde duran çinko çaydanlık, kibirli kibirli sofradaki arkadaşlarını süzüyordu. Bir ara gözü bardağa ilişti.

“İçi boş bir bardak ile nasıl yan yana getirirler beni?” dedi. Bardak tefekkür halindeydi tevazu ile içinin dolmasını bekliyordu ki bardaklara çay doldurmaya başlayan anne: “Kibirli insan, kendisini bir başkasından büyük görse de en nihayet, tevâzunun önünde eğilmeye mahkûmdur” dedi.

Çaydanlık; “sadece içimden geçirmiştim” diyerek, mahcubiyetini saklamaya çalışsa da kibri, kendi içinin boşalmasına, boş diye gördüğü bardakların ise dolmasına neden olmuştu.

Başını kaldırdı. Gözü, odanın en yüksek yerinde asılı duran ve yıllardır bulunduğu ortamı tevazu ile aydınlatmaya çalışan gaz lambasına ilişti.

Kibir, beşerin kendisinin, başkalarından daha büyük olduğunu düşünmesi, tekebbür ise bu düşünceyi hâl ile ortaya koymasıdır.

Cenabı Allah:

“Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisa 4/36) buyurmamış mıydı?

Oysaki tevazu, alçak gönüllü olmak, kendini ve Rabbini bilmekti.

Tevazu Allah’a itaat, kibir ise Allah’a isyandır.

Memdoğlu...


8 Kasım 2019 Cuma

Areste!...


Kömür karasıydı gözleri!...
Yaprağından yaş damlayan
Goncagül misali ıslatıyordu toprağı…

Öyle bir bakış ki!...
Gökyüzü kadar aydınlık…
Nilüfer çiçeği kadar saf ve temiz…


Hüzün ki!...
Örtü olmuş, ilmek ilmek dokumuş
Ruhundaki o derin yaraları…

Bir ümit ki!..
Kafdağı’nı mesken tutan
Zümrüdü Anka kuşunun kanatlarında saklı…

Bir özlem ki tutunuşları!...
Hasretin yağmurdan ıslanmış ipine,
Acının yakıcı ateşine uzanırdı elleri…

Gül rahiyasından farksızdı sözleri!...
Dokununca, yeşertiyordu…
Susuz kalmış çorak yürekleri…

Memdoğlu…