19 Aralık 2018 Çarşamba

Sen Olmayınca!...


Söyleyin, pencereme konmasın bülbül!...
Gönlümün dermanı gül açmayınca.
Ellerimi kelepçeleyip atın zindana,
Ömrümün fermanı yâr gelmeyince…

Verdiğim sözden dön(e)mem asla!...
Zincirlere vurup, ateşe atsan da.
İçimdeki fırtına dinmedi hâlâ,
Ücra bir liman şehrinde, sen olmayınca…

Mevsimler geçse de yine yalnızım!…
Turnalar gurbetten selam getirmeyince.
Kalbimde yaktığın ateşi söndüremedim,
Ok oldu kirpiklerin, göz vefa bilmeyince…

Kalem yas tutup, kâğıt feryat ediyor!...
Adına yazdığım şiir okunmayınca.
Döktüğüm gözyaşları dinmesin artık.
Lâleler baharda çiçek açmayınca...

Unut(a)mam o güzellikleri, hep duamdasın!...
Kardelenler üşüyüp boyun bükmedikçe.
Geldik gidiyoruz, gelip de kalan yok,
Konduğum mezarda, sen olmayınca…

Memdoğlu…

3 Aralık 2018 Pazartesi

Radde!...


Acı, acıyan yanım, çaresizlik haykırışım,
Sükût "lâl" halim, sessizlik çığlığım,
Samimiyet şiarım, doğruluk yolum,
Gönüldür evim, “sevgi”dir mirasım…

Yalnızlık sırdaşım, kitap arkadaşım,
Kalem feryadım, şiir yüreğim,
Hüzün ortağım, tespih silahım,
Hasret ilacım, imtihan hayatım…

Fitne ateşim, masumiyet kimliğim,
Hakkaniyet derdim, vuslat ümidim,
Adalet terazim, mizan tek tesellim,
Dua yakarışım, O; (C.C) sığınağımdır...

Memdoğlu…

18 Ekim 2018 Perşembe

“Şiir Yürekli”ler!...


Şiiri herkes okuyabilir ancak şiiri herkes sev(e)mez. Oysaki şiiri sevmek, hayatı sevmektir. Duyguyu, hissi, acıyı, gurbeti, yalnızlığı, özlemi, sevgiyi, âşkı… okuyabilmektir.

Şiir okumak ayrı, dinlemek ayrı, anlamak ayrıdır. Şiirde kendini bulmak ise apayrıdır. Aslolan,, şiir de kendini bulmaktır...

Ve şiir okumayı, okunan şiiri dinlemeyi sevmeyen bir insanın, tabir yerindeyse bir yanı eksiktir.

Aramızda şiirle o kadar hemhal olan insanlar vardır ki biz onları “şiir yürekli” insanlar diye tarif ederiz. Bu “şiir yürekli”ler öyle çok uzaklarda, ulaşılamaz değillerdir. Çoğunlukla kendilerini gizlemeye çalışır, fark edilmek istenmezler. Çünkü o “şiir yürek”lerde saklı duran şiirden kurulu dünyalarında yaşamaktan haz alırlar.

Şiir yürekli dedik ya…

Dokunmayıverin! Yürekleri okyanus misali geniştir. Sessiz ve durgun göründüklerine aldanmayın. Dokunduğunuz an o “şiir yürek”lerden gözyaşı misali şiir dökülüverir. Antolojilere sığ(a)mayacak o şiirlerde yalnızlık, acı ve hüzün ile karşılaşırsınız. “Hüzün nedir?” dedi şiir yürekli…

“Kişinin haddini bilerek yaşamaya çalışmasıdır” diye tarif edebildik…

“Şiir yürekli”lerin dünyalarında tabi ki mutluluğa da yer vardır. Düşünebiliyor musunuz? Onlar, hüzünlü oldukları anlarda bile mutlu olabilmeyi başarabiliyorlar.

Ne kışın lapa lapa yağan karı, ne de zemherinin soğuk ayazı üşütmez şiir yüreklileri. Üşüdüklerinde, üşütüldüklerinde kolay kolay ısınamaz, ısıtılamazlar. Çünkü bedenleri değil, ruhları üşür “şiir yürekli”lerin.

Her şeye müsamaha gösterirler lakin “vefa-sızlığa” asla. Zira vefasız değil, vefalıdırlar; “vefa”nın adına destan yazar  “şiir yürekli”ler…

Zengindirler…

Bu dünyadan bir beklentileri yoktur, uhrevi bir zenginliktir istedikleri, Yüreklerinde biriktirdikleri sermayelerinin değeri ne tartılır, ne de ölçülür. En çok da insan kazanır ve biriktirir “şiir yürekli”ler. Çünkü onlara göre hakikat de fakir, dünyası zengin olup da kalbi fukara olanlardır…

Sabırlıdırlar…

İftiraya uğrasalar da müfteriye değil, Yaradan’a boyun eğerler. Çünkü hiçbir yükün “sabrın” ağırlığı kadar ağır olmadığını bilir, “Ya Sabır” der “şiir yürekli”ler…

Duygusaldırlar...

Birçoğunun ortak yönü, “Karakoç”ların (Sezai, Bahattin ve Abdurrahim) şiirlerine olan hayranlıklarıdır. “Mona Roza”, “Ihlamur Çiçek Açtığı Zaman”  ve “Mihriban” şiirlerini dinledikleri an, âlemden âleme geçer “şiir yürekli”ler…

“Şiir yürekli”lerden dostlar edinmeye çalışın. Onlar dostluklarını hem “kâl”, hem de “hâl” ile gösterir ve yaşatırlar. Hamdolsun, “şiir yürekli” dostlarımız var. Özel olarak da “ihtiyar” biri var. O; “Çirkin! Seni sevmiyorum” (!) dese de biz “şiir yürekli” ihtiyarı çok seviyoruz.

Ey “şiir yürekli” güzel insan!...

Düşler sahnesinde yağmurla büyüttük  “Mona Roza”yı…
“Mihriban” da lambada titreyen alevlerle öğrendik üşümeyi…
“Ihlamur Çiçek Açtığında” bekledik visale ermeyi…

Memdoğlu…

15 Ekim 2018 Pazartesi

Sürgün Yedim Dün Gece!...


Sürgün yedim dün gece…
Önce düşüncelerim, sonra haykırışlarım
Kırık kalemimden yırtık kâğıda süzülen umutlarımla birlikte…
Yâr’e ulaşmaya çalışan hayallerim de sürgün yedi…

Soğuğun içimi titrettiği ıssız ve karanlık saatlerde
Şehrin cadde ve sokaklarını aydınlatan…
Ay da yıldızlar da sürgün yedi dün gece.

Dalgakıranları yorgun, gemileri firarda,
Kuğu ve kazların uğramayıp,
Martıların uçmadığı limanlar da sürgün yedi dün gece

Okyanusa vurgun deniz fenerine inat,
Gece ayaza bürünürken gökyüzünü aydınlatan
Şimşekler de sürgün yedi

Direkleri sevgiden kurulu gönül köprüsü üzerinden yürüyüp,
Yeşile kuşanmış derin vadilere kanat çırptığım,
O masum rüyalarım da sürgün yedi dün gece…

Memdoğlu…

3 Eylül 2018 Pazartesi

Vuslata Umudumuz Var!...


Dün gece,
Yâr’in yakınına düşerim diyerek…
Ay ışığında kayan yıldızlara tutundum.
Fakat…!
Yorgun düşen yıldızlar,
Bizi Yâr’e ulaştır(a)madılar…

Sabahın ilk ışıkları
Ve rüzgârın da eşlik ettiği kuşlar ile birlikte,
Süzüldüm gökyüzünden,
Yâr’in bulunduğu şehrin sokaklarına…
Sokaklar ıssızdı ama her yer Yâr kokuyordu…
Tabelalarda hep onun ismi yazılıydı.
Kokusu ve ismi var, ne yazık ki Yâr yoktu.

Hazan mevsimi gelip, Yâr göç ettiğinde,
Şehri bir hüzün kapladı.
Sadece söğüt dallarının değil,
İçerisinde gökkuşağının renklerini barındıran laleler,
Renk renk menekşeler, mis kokulu fesleğenler,
Karanfiller, hatta!…
Onu gören güllerin de boynu bükük kaldı…

Uzaklaştıkça Yâr, vuslata umudumuz var…
Ey Yâr!...
Bil ki hasretin ruhumu yakar…
Öyle bir ateş ki bu,
Yandığım ateşi de yakar,
Yanar, yanar; tâ mahşere kadar…

Memdoğlu…

26 Haziran 2018 Salı

Sadece Bir Hayal!...



Gün ağardığında!…
Gecenin bütün karanlığına inat, her şey güzel olacaktı…
Çünkü atılan her adım, umudun yolculuğuydu.
Görülen her yeşil, dokunulan her yaprak,
Koklanan her leylak huzur penceresini aralayıp, 
Ruhumuzu saracak, kokusunu bırakacaktı…

Rengârenk kuşların dillendirdiği şarkılar,
Dilimizden dökülen nağmelere heyecan katacaktı…
Kapanan göz kapakları aralandığında!...
Hayat yeni güne yelken açacak, her şey güzel olacaktı…
Çünkü hayat, paylaşılabildiği kadar güzel.
Irmaklardan denizlere dökülen suyun seslendirdiği şiir,

Sisli bir ilkbahar sabahında,
Sonsuzluğa yayılan taze ekmek kokusu,
Rüzgârla birlikte, kokunun en saf halini yeryüzüne yayacaktı.
O ruhta saklı duran!...
Sonu gelmez hayallerimiz gerçekleşecek…
Yaşanan mutluluk, gerçek mutluluk olacaktı...

Yağmur dindiğinde!...
Her damlası dünyamızı temizleyecek…
Temiz bir dünya, aydınlık yarınlar demekti.
Toprağa düşen yağmur damlalarının rayihası,
Bulutların izlerini sürecek…
Gökkuşağına, yıldızlara uzanan bir köprü kuracaktı…

Kuşların göç mevsiminde!...
Umutlarımız vuslata kanat çırpacak…
Olmadı, olmayacak, olamayacak…
“Adaletin” bizden uzak bırakıldığı bu âlemde,
Mutluluktan beslenen bir dünya beklemek!...
Belki de bir hayaldi…
Sadece bir hayal…

Memdoğlu...

1 Haziran 2018 Cuma

Dilrûba!...


Ne gecenin derin sessizliğinde,
Ne gündüzün kalabalık sokaklarında!..
Ne de denizlerin çekildiği kimsesiz sahillerde arama hüznünü?
Çünkü hüznün hep benimle,
Yüreğimdeki saklı evde Dilrûba!...


Taşlarda hayat bulduk ya!...
Sen lâl, ben kehribar…
Lâl sabrın olurken, kehribar şükrüm oldu…
Çaresizlik mi?
İki taşın ortak haykırışıydı Dilrûba!…

Gönül, “Yâr!” diyerek inler ah û zar ile
Dil lâl olup sükût eder, sabr-ı sebat ile…
Yakamoz misali parlarken gözlerin karanlıkta…
Bir nazar-ı takdirin,
Kalbimi mecruh, ruhumu esir etti Dilrûba!...

Özlemin bu cana ateşler saçarken,
Sensiz ama seninle konuştum dün gece…
O selvi boyunu, o mah yüzünü…
Uzaklarda ararken yaşlı gözlerim,
Hayalimden bir an gitmez oldu Dilrûba!...

Memdoğlu…

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Elveda Gökkuşağı!...


Güneşe perde olan bulutlar,
Bir kez daha çatmış kaşlarını…
Baharın doğum sancısı,
Zaten hüzünlü olan gökyüzünün
Rahmet gözyaşlarını dökmesine,…
Rahmet gözyaşları da
Dünyayı sarmalamaya hazırlanan
Altın kemerin oluşmasına vesile…

Yağmur damlalarının çığlığı olsa da
Gökkuşağı, çocuklar ile dans ediyor.
Masumiyetin nişanesi olan çocuklar,
Kuş seslerini andıran cıvıltılarıyla,
Gökkuşağının altından geçmek için
Koşuyor, gülüyor, eğleniyor,
Âleme renk katıyorlar...

Dünyanın farklı bölgelerinde,
Gökyüzüne kucak açan çocuklar,
Ya bir kör kurşuna kurban ediliyor…
Ya da kalbi körelmiş,
İnsan suretindeki canavarların kullandığı,
“Elma kokulu” gazları tadarak;
“Elveda Gökkuşağı!” diyemeden!...
Derin bir uykuya dalıyorlar…

Elveda masumiyetin sembolü çocuklar!
Elveda yağmurla gelen gelinlik!
Elveda gökkuşağı!
Elveda dünya!...

Memdoğlu...

6 Nisan 2018 Cuma

Ey Lâl!...


Taşın “lâl” hali derler sana!…
Derler, evet…
Çünkü taşların sultanısın.
Rengin kan kırmızısı,
Derdime eşlik eden, yâranımsın…

Ey Lâl!...
Bir gönüle “sultan” olmak için,
“Lâl” mi olmak gerek?
Ya da; “lal” olmak için,
Bir gönüle “sultan” mı?
İsmin taş lakin yüreğin lal…
Fıtratın taş ama sıfatın lâl…
Hadi! Susma konuş!...
Sen değil, kalbi “taş” olanlar utansın…

Ey Lâl!...
Yar’dan bana kalansın…
Tenime değip, yüreğime dokunan…
Sırdaşım, gönüldaşımsın…
Her taneni ayrı, ayrı sevip anlamlandırdığım…
Özlemimi giderensin.
Radyoda, “Ömrümüzün son demi,
Son baharıdır artık” şarkısını dinlerken hüzünlenip,
Döktüğüm gözyaşımsın…

Ey Lâl!...
Benimlesin ve hep benimle kal!...
“Olur da bir gün seni yitirirsem!...
Canım acıyacak, yüreğim yanacak” diyordum ki…
Ansızın, kaybolup gittin…
Bir daha dönmemek üzere gitmiş olsan da!
Kalbimin içindesin…
Çünkü?...
Sen benim lâl’im, hâl’im…
Ve ahh-valimsin…

Memdoğlu…

2 Nisan 2018 Pazartesi

Ninemin Duası!...



Anne ve babaların çocuklarına en büyük armağanı ve tükenmeyen mirasıdır dua…


Ninemin Duası

Hani, bazen hayatta unutamadığımız anlar olur. İşte, her hatırladığımda bizi o güzel günlerin büyülü dünyasına alıp götüren güzel bir hatıram.

Yıl 1985…

Liseyi yeni bitirmiş, genç ve delikanlı çağlarım. Yaz dönemi Elazığ’da kalıyor ve diğer arkadaşlarım gibi inşaat işçiliği yapıyorum. Yaz aylarında gündelik işler de olsa, iş bulup çalışabiliyoruz. Tüm arkadaşlarım gibi benim de endişem kış ayları.

Nasip bu ya, o kış Elazığ’da çalışabilecek bir iş bulduk. Rabbim cümlesine ve o kış bize ustalık eden Rahmi Usta’ya da rahmet etsin inşallah. Rahmi Usta’nın marketi andıran genişçe bir bakkaliye dükkânı vardı. Yetmiş yaşlarındaydı ve gözleri çok iyi görmüyordu. Alışveriş yapan müşterilerine para üstü verirken, kimi zaman fazla para verdiği de oluyordu. Bu sebeple dükkânda yanında çalışmamı istemiş, ben de kabul etmiştim.

O yıl, çok sert ve soğuk bir kış yaşanmıştı. Kaldığımız evler, kerpiçten eski evlerdi. Bu sebepledir ki evleri ısıtmakta güçlük çekiyorduk. Yaşlı annem ve babam, Elazığ merkeze otuz kilometre uzaklıktaki Mollasorik köyünde ikamet ediyorlardı. Çalıştığım dükkânın işleri hafta sonlarında daha da yoğunlaştığından, ben de her hafta değil de on beş günde bir ancak köye, anne ve babamı ziyaret edebiliyor, ihtiyaçlarını karşılayabiliyordum.

Zor ve zahmetli bir kışı geride bırakmış, baharın tüm canlılığının yaşandığı Nisan ayındaydık. Köydeki anne ve babamı ziyarete gideceğim hafta sonu öncesi, “Annemi bir arayayım da ne tür ihtiyaçları var, temin edeyim” düşüncesiyle, köye telefon ettim. Tabi o dönem köydeki her evde telefon bulunmuyordu. Var olan tek telefon, muhtarın evindeydi. Köyün telefonunu aradım, telefona çıkan köy muhtarının kızına:

“Zahmet olmazsa annemi telefona çağırabilir misiniz?” dedikten beş dakika sonra yeniden telefonu aradığımda, rahmetli annem cevap verdi. Tüm ihtiyaçlarını not ettiğimde annemin: 

“Oğlum, ninen de misafirimizdir, sakın nineni unutma” hatırlatması üzerine: “Baş üstüne annem, merak etme sen” diyerek telefonu kapattım.

Rahmetli ninem çok cesur bir kadındı. Otuz üç yaşında dul kalmış, altı çocuğunu bizatihi kendisi bakıp büyütmüştü. Düşünün; 1960’lı yıllarda kaçak olarak Suriye’ye gidip, getirdikleri malları zorlukla da olsa satarak, geçimlerini temin edenleri.

O ninem ki ticaret için Suriye’ye giden ve karıştığı bir kavga nedeniyle Suriye’de alıkonan dayım Osman’ı getirmek için silah kuşanmış, Suriye’ye gitmiş, dayım ile birlikte geri dönmüş cesur ve yiğit bir kadındı.

“O dönemlerde bir kadın Suriye’ye tek başına nasıl gidebildi?” dediğinizi duyar gibiyim. Müsaade ederseniz, ninemin bu yolculuğunu sizinle paylaşmak isterim.

Köyümüz, “Şefkat” namıyla, demiryolu tren istasyonuna ev sahipliği yapmaktadır. Bizim istasyon, sadece bizim köyümüz için değil, çevredeki diğer köyler için de hayati bir önem arz etmekteydi.

Mollasorik’in, Karaali’nin, Günbağı’nın, Çekemen’in, Karagedik’in yolu, durağı bizim İstasyon…

Trenlerin gelişini dört gözle bekleyen annelerin, babaların, eşlerin, çocukların özlemlerinin sonlandığı yer, her yolcu trenini misafir ettiğinde, kuşların cıvıltısını andıran köy çocuklarının; “armut, armut, armut” diye cıvıldadıkları alanın adı bizim istasyon.

Askere gidecek gençler için ayrılıkların başlangıcı olan, tezkere almışlar için ise hasretin bittiği yer…

Kimi zaman düğün, kimi zaman bayram, kimi zaman da cenazelerin güzergâhı…

“Şefkat”i sadece isminde barındırmayan, o şefkati, bağrını açtığın misafirlerine de sunan, kimsesizlerin uğrak yeri bizim istasyon…

Gecenin karanlığında çevremizi aydınlatan, korkularımızı yenmemize vesile tren seslerinin bize cesaret verdiği ışığın kaynağı…

Bir efsane olmuş, bölgedeki tek ama uzun tünelin nuru, trenlerin, manevra yaparken soluklandığı, dinlendiği vadiydi bizim istasyon…

Abdullah’ın, Hasan’ın, Mehmet’in, Mustafa’nın, Adem’in Kemal’in Aziz’in, Hüseyin’in, kısacası bölgenin “Ekmek Teknesi”  olan bizim istasyon…

Yolcuların soğuk kış günlerindeki sığınağı, kalesi. Her gördüğümde, yüreğimi sızlatıp hatıralarımı canlandıran, çocukluğumun, gençliğimin nişanesi bizim istasyon…

Evet, bir coğrafyaya umut olan bizim istasyon, ninemin umutlarına vesile olur bu kez…

Ninem de sabah erken saatlerde bizim istasyondan Adana istikametine giden Adana Ekspresi’ne biner. İstikamet Gaziantep, İslâhiye Fevzi Paşa İstasyonu. Kendisi söylemekten hayâ etse de giderken silah kuşandığını görenler, onun inanç ve cesaretine şahitlik ederdi.

Kendisini Suriye’nin Afrin şehrine götürecek bir mihmandar ile sabah namazı vakti sınırı geçer ninem. Mihmandar, Şahide ninemi aynı zamanda tüccar da olan dönemin ileri gelenlerinden birine götürür. Her şeyi anlatır, içini döker ve oğlunu almadan geri dönmeyeceğini bir kez daha haykırır ninem.

O gece misafir edilir. Uyku girmez gözlerine. Sabah olduğunda karşısında görür oğlunu.

İşte!...

O ninem ki gece saat on ikide kalkar, sabah namazına kadar vaktini ibadet ve zikir ile geçirirdi.

Anne ve babamın ihtiyaçlarını hazırladıktan sonra, nineme ne alsam acaba diye düşünmeye başladım. Nihayetinde, ninem için kışlık bir çorap ve bir tülbent aldım. İkisini güzelce paketledikten sonra, köye gitmek için ilçe belediye otobüsüne bindim, köye en yakın ve on kilometre mesafede bulunan Belhan Geçidi’nde indim. Belhan’da bizi çisil, çisil yağan yağmur karşılamıştı.

Otuz kilo yük ile yağmur eşliğinde bir saat yürüdükten sonra, nihayet köye varabilmiştim. Eve girdiğinde iliklerime kadar ıslandığımdan yan odaya geçtim.  Üzerimi değiştirdim, ninemi, babamı ve annemi ziyaret edip ellerini öptüm. Isınmak için sobaya yaklaştım, tabi her zaman olduğu gibi, çay yine hazırdı.

Arka salona giden annem nineme seslendi: 

“Anne buraya kadar gelir misin? Torunun senin için bir hediye almış” dedi.

Ninem diğer odaya gidince, ben de arkasında gittim. Yetmiş beş yaşındaki ninem oturmuş ağlıyor. “Ne oldu nine, yanlış bir şey mi yaptım?” dediğimde; rahmetli bana doğru döndü ve gözlerimin içine bakarak: 

“Oğlum! Bu yaşıma kadar hiçbir torunumdan hediye almış değilim, çok sevindim ve duygulandığım. Onun için ağlıyorum” dedi.

Doğrusu biz de hem duygulanmış, hem de çok sevinmiştik.

Ninem, iki elini açarak:

“Yarabbi! Sen, Rahman ve Rahim’sin. Torunumun üzerine rahmetini ve bereketini yağdır” diyerek dua etti. Ben odadan ayrılana kadar da o dua etmeye devam ediyordu.

Keyifliydim, mutluydum.  Yemek yiyip, çay içtikten sonra, Elazığ’a dönmek için yola koyuldum.

Öyle inanıyorum ki, bu gün helal bir kazanç elde edebiliyorsak, bu; o ruhları şad olası yaşlılarımızın, dedelerimizin, ninelerimizin, annelerimizin ve babalarımızın ettikleri dualar hürmetinedir. Şüphesiz ki onların duaları, Allah’ın bize bahşettiği birer lütuftur.

İnsanın haddini ve acizliğini bilerek, Allah’tan (c.c) talepte bulunmasıdır dua...

Yolda kalmışların, masum ve mazlumların Rabbine iltica ettiği en güvenilir yol, en sağlam kaledir dua…

Mazlumun ahı, Müslümanın kalkanı ve silahıdır dua…

Zikir olmakla birlikte, anne ve babaların çocuklarına en büyük armağanı ve tükenmeyen mirasıdır dua…

Duayla kalın…

Memdoğlu...