26 Temmuz 2016 Salı

"Sen de mi Brutus?!"

Manevi temizliğe, bedeninin merkezi olan kalpte başlanır. Kalp, günah kirlerinden ve malayani şeylerden temizlendikçe, insanda “kemalat” tecelli eder ve kişi Allah’ın izniyle “insani kâmil” derecesine ulaşır. İnsanoğlu zahiri temizliğe de öncelikle bedeninden, ikamet ettiği, yerden ve bölgesinden başlar.

Devlet içerisinde bir ihanet varsa, -15 Temmuz’daki ihanet şebekesinin kalkışması buna delildir- temizliğe, devletin “merkezi”, merkezi konumundaki kurum ve kuruluşlardan başlanmalıdır. Başbakan Binali Yıldırım’ın darbe girişimi sonrası, "MİT Müsteşarı'na, Genelkurmay Başkanımıza 'Neden önceden haber vermediniz?' diye sordum, tatmin edici cevap alamadım" ifadesi, darbe girişimi öncesindeki çok sayıda “karanlık” noktanın varlığını göstermektedir.

15 Temmuz gecesi kalkışması içerisinde yer alan hainler, çok sayıdaki darbeci rütbeli asker görünümlü terörist de -maalesef- başta Cumhurbaşkanı, (bu konudaki hassasiyeti bilinmesin rağmen) Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlıkları olmak üzere, TSK komuta kademesinde yer alan komutanlara en yakın isimler olan şahıslar, yani emir subaylarıydı. Şahsi kanaatim, bu ihanet şebekesinin sadece TSK ile sınırlı olmadığı yönündedir. İhanetin, siyasi, bürokratik ve finansal ayaklarının da olduğu/olabileceği tartışma götürmez bir gerçektir. Cuntacı hainlerin basına yansıyan ifadelerine bakıldığında, yirmi milyon insanın bunlar tarafından fişlenmiş olması, ihanetin sadece TSK ile sınırlı olmadığı şüphesini güçlendirmektedir.

Türkiye’deki darbeler tarihine bakıldığında, bütün darbe ve darbe girişimlerinin ABD ve Batı destekli olduğuna şahit oluyoruz. 15 Temmuz ihanet şebekesi kalkışmasının da ABD’nin bilgisi dâhilinde olmadığını düşünmek, saflık hatta ötesinde; ahmaklık olur. Hatırlanacağı üzere, 12 Eylül darbesini, dönemin ABD Başkanı Carter’a "Bizim çocuklar başardı" sözleriyle, o dönem CIA’nın Türkiye Şefi olan Paul Henze müjdelemişti.(!) 1919’daki işgal günlerinde, İngiliz Ordu Karargâhı olarak kullanılan İstanbul Büyükada’daki Splendin Otel’in; 15 Temmuz’da CIA bağlantılı olan ABD’li Profesör Henri Barkey’in de aralarında bulunduğu çoğu yabancı 17 ismin yer aldığı toplantılara ev sahipliği yaptığı ortaya çıktı. Asker üniformalı teröristlerinden Tuğgenaral Hasan Polat’ın darbe öncesinde İncirlik’te Amerikalılarla 12 kez görüştüğü basına yansıdı. Ve yine, 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılması sonrası, "Eğer darbe başarılı olsaydı, İslamcılar kaybedecek, biz kazanacaktık" diyen ABD'li emekli asker Ralph Peters’ın ifadesi, ABD’nin bu darbe girişimindeki direkt ya da endirekt müdahalesi gösteriyor.

Tüm Türkiye’yi bir gecede karanlığa gömecek olan 15 Temmuz kaos planının, yakın bir zamanda hazırlanmış olması mümkün değildir. Bu darbe girişiminin kodları 17 ve 25 Aralık (2013) operasyonlarında aranmalıdır. Devleti ele geçirmeye yönelik 17-25 Aralık operasyonları akamete uğratıldığı gün, bugünkü hain darbenin fitili ateşlenmiştir.

AK Parti dahil, siyasi partilerin merkez ve taşra teşkilatları içerisindeki "kripto" FETÖ'cüler bir an önce tasfiye edilmelidirler. Siyasetin içerisine (özellikle Ak Parti’ye) yerleşmiş bu “ur”un temizlenmemesi, devletin kılcal damarlarına ve kurumlarına sızmış hainlerin tasfiye edilmesini güçlendirmektedir.

15 Temmuz sonrasında (darbeye iştirak eden asker görünümlü teröristleri kast etmiyorum)  kamu kurumlarında çok sayıda personel, FETÖ terör örgütü ile ilişkili olabileceği şüphesiyle gözaltına alındı. Devletin ani bir refleksle gözaltına aldığı kamu personeli içerisinde az da olsa, FETÖ ile ilişkisi olmayan memurlar da bulunmaktadır. Bu noktada devletin, çalıştığı kurumdaki görevi nedeniyle, FETÖ’cülerin hedefi olmuş ve FETÖ’cüler tarafından bilinçli olarak itibarsızlaştırılmak istenen memurların da bulunabileceğini göz ardı etmemesi gerekir. Anayasa’nın 38. Maddesi “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz” hükmü gereği, her gözaltına alınan kamu personelinin potansiyel FETÖ ‘cü olarak görülmesi, toplumda büyük bir travmanın yaşanmasına sebebiyet verecektir. Dolayısıyla, gözaltındaki (çıkarılan KHK ile 30 güne çıkarıldı) kamu personelinin mahkemeye çıkarılış anına kadar kötü muamele görmemesi, tüm işlemlerin hukuk kuralları çerçevesinde yapılması hukuk devletinin bir gereğidir.  

15 Temmuz darbe kalkışması, başta TSK olmak üzere, kritik konuma sahip hassas kurumların ivedilikle yapısal düzenleme ve değişikliklere gidilmesini zorunlu kılmıştır.

Darbeci eşkıyalar ajandalarına "Milleti" not etmemişlerdi. Halkın darbe girişimine bu kadar mukavemet göstereceklerini düşünemediler. 15 Temmuz ihanetini geri püskürten güç, halkın "iradesi" olmuş ve bu güç, kırılgan yapıdaki "sosyal fay" hatlarını ortadan kaldırarak insanımıza "millet" olma bilincini bir kez daha hatırlatmıştır.

İnancın olduğu yerde umut ve zafer vardır...

17 Temmuz 2016 Pazar

İkinci Kurtuluş Zaferi!...

Kimi okuyucular, yazının başlığına bakıp da abartılı bir isimlendirme yaptığımızı düşünebilirler.  Ankara’da ikamet eden ve olayları anbean takip ederek yaşayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, 15 Temmuz gecesini ve sonrasında yaşananları “İkinci Kurtuluş Zaferi” olarak adlandırmakta bir beis görmüyorum.

15 Temmuz gecesi, saat 22.00 Ankara Sıhhiye civarı.

Savaş uçaklarının defaatle ve alçaktan uçmalarına şahit olduk. Haber kanalları İstanbul’daki Boğaziçi ve FSM köprülerinin bir grup asker tarafından kapatıldığını altyazı olarak geçmeye başladılar. Ve bu saatteki savaş uçaklarından kaynaklı yoğun hava trafiğinin sonucunun hayra alâmet olması için dua ettik. (Küresel terör saldırılarının hedefinde yer alan bir ülkemiz vardı ve devlet kurumlarına ciddi saldırı ihbarlarının alınmış olabileceği, olası muhtemel terör saldırılarına yönelik tedbirlerin alındığı/alınmaya çalışıldığı şeklinde yorumladık.) Uçaklar o kadar alçaktan uçuyorlardı ki bulunduğumuz hastanenin kapı ve camları sallanıyordu.

Tam da bu olağan dışılık için yetkililerin bir açıklama yapması gerekmez mi diye düşünüyorduk ki Başbakan Binali Yıldırım, NTV aracılığıyla bunun "bir kalkışma, bir darbe girişimi" olduğunu açıkladı. TRT Genel Müdürlüğü’nün yine bir grup asker tarafından basıldığı haberleri de gelince, Türkiye’nin bir ihanet çetesiyle karşı karşıya kaldığını öğrendik. Bu millet meydanı üç-beş çapulcu haine bırakmayarak, yollara ve alanlara çıkmalıydı. Öyle de oldu ve her şey, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın görüntülü olarak NTV aracığıyla millete yapmış olduğu “Milletimizi illerimizin meydanlarına davet ediyorum, havalimanlarına davet ediyorum ve milletçe meydanlara…” çağrısıyla şekillenmeye başladı. Evet, bu darbe girişimini engelleyecek tek irade HALK’tı. Halk, hemen alanlara ve meydanlara çıkarak, askeri kışlasına döndürmeye zorlamalıydı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, bulunduğu Marmaris’ten ayrılmasının hemen ardından, kaldığı otelin İzmir’den havalanan Skorsky helikopterleri tarafından ateş altına alınması ve isyancı bir grup askerin otele operasyon düzenlemesi, (çatışmada Erdoğan’ın koruma ekibinden iki polis şehit edildi)  şahsının hedef alınması, bu hain-isyancı-darbeci kalkışmanın uluslararası boyutunu gözler önüne seriyordu.

Gözlerini kan bürüyen bu ihanet şebekesi, yollara, alanlara ve meydanlara çıkan halkın üzerine acımadan rahatlıkla ateş edebiliyordu. İsyancı hainler, Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı, Gölbaşı'ndaki Özel Harekât Daire Başkanlığı, Ankara Emniyet Müdürlüğü ve MİT binasıyla birlikte, halk iradesinin tecelligâhı olan TBMM'yi de F-16 savaş uçaklarıyla bombalanmaya başlandılar.  Bu nasıl bir zihniyetti ki milletin uçaklarıyla, milletin kurumları ve iradesi bombalanıyordu. Milletin meclisini bombalayanlar, bu milletin evlatları olamazdı. Bu zihniyete mensup olanların, DAEŞ militanlarından ne farkları vardı?...

İsyancıların hazırladığı ve TRT ekranlarından okuttuğu metin (http://t24.com.tr/haber/tsk-yonetime-el-koyuldu,350149) “…Çağdaş, demokratik, sosyal, laik hukuk ilkelerine dayalı anayasal düzen tesis edilene kadar ‘Yurtta Sulh Konseyi’ ulusumuz adına her türlü tedbiri alacaktır.Tüm vatandaşlarımıza saygıyla duyurulur” sözleriyle son buldu.

Değerli okuyucular! İsimlendirmeye bakar mısınız? "Yurtta Sulh Konseyi” Bu İsyancı caniler utanmadan "sulh" adına, bu memleketin evlatlarını acımadan katlettiler.

Bu ülke toprakları, bir Kurtuluş Savaşı'nda, bir de dün gece isyancı hainlerin kontrolündeki savaş uçakları tarafından bombalanmıştı. Kurtuluş Savaşı'nda yedi düvel tarafından bombalanan bu topraklar, ne acıdır ki 15 Temmuz gecesi bu ülkenin savaş uçakları tarafından bombalandı. Doğrudur, Türkiye'de birçok askeri darbe yaşandı. Ancak hiçbirisinin bilançosu 15 Temmuz isyanı kadar ağır olmadı.

İsyancı-darbeci kalkışmanın, ilk etapta İstanbul ve Ankara ile sınırlı olduğu düşünülse de sonrasındaki gelişmelere bakıldığında, (Bölge bölge, il il sıkıyönetim komutanı olacakların isim listeleri bulundu ve isyanla ilişkisi olduğu tespit edilen çok sayıda asker gözaltına alındı)  isyancıların tüm Türkiye’yi hedeflediklerine milletçe olarak şahit olduk.

Eğer isyancıların Ankara ve İstanbul kalkışmaları başarılı olmuş olsaydı, bunu sırasıyla büyükşehirler ve diğer iller takip edecekti. Ancak bir şeyi hesap edemediler! Allah'ın (C.C) da bir hesabının olduğunu unuttular.

Ey darbeci odaklar ve zihniyetliler! Milletin eski millet, Türkiye'nin de eski Türkiye olmadığına bizzat şahit oldunuz. "Su uyur, düşman uyumaz" mış, millet olarak biz de bunu bir kez daha tecrübe ettik. Allah, düşmanın da merdiyle karşılaştırsın. Rabbim bu millete, bu memlekette zeval vermesin.

Bu darbe girişimi bir kez daha göstermiştir ki acilen yeni, sivil bir Anayasaya ihtiyaç vardır.

15 Temmuz gecesi, Türkiye'nin "İkinci Kurtuluş Savaşını" kazandığı gecedir.

Bu böyle biline...

Ve son söz: İsyancılar hakkında “akıl tutulması” yaşayan zavallılar! 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar'ın Genelkurmay Başkanı Vekili sıfatıyla TSK'nın demokrasiye bağlı olduğunu açıkladığı  o basın açıklamasını bir kez daha izlesinler.

Memdoğlu...

6 Temmuz 2016 Çarşamba

“Milli” Vesayetçiler!

“Tarih tekerrürden ibarettir” mealinde bir deyim vardır. Bu iddiayı ortaya atanların, kendi hata ve yanlışlarını meşrulaştırmak için bu ifadeyi kullandıklarını düşünüyorum.

Aslında hepimiz de biliyoruz ki “tarih tekerrürden ibaret” değildir. Yanlışta ve hata da ısrar tekerrürden ibarettir. Yanlışta ve hata da ısrar bireysel olduğu/olabileceği gibi, toplumsal da olabiliyor, oluyor.

Osmanlı’nın yıkılışını hazırlayan/hızlandıran nedenlerden biri de son dönemlerindeki yanlış politikalardı. Osmanlı’nın kötü gidişini sona erdirmek için yönetime talip olan İttihat ve Terakki Cemiyeti kısa zamanda kuruluş ilkesine aykırı politikalar -Turancı- benimsemiş, bu politikalar sonucu öncelikle Balkanlar’ı kaybetmişti.

İttihatçılar bu emellerine ulaşmak için Osmanlı’daki yönetim boşluklarından faydalanarak Bab-ı Ali’ye sızmış, padişahın ve sadrazamın -sadrazamın tayinini çoğunlukla kendileri belirliyorlardı- etrafını kuşatmış, kendi müntesiplerinden başka hiç kimsenin padişaha ulaşmasına izin vermemişlerdi.  Nihayetinde taassupçu politikalar ve “yanlışta ısrar” Osmanlı’nın yıkılışını hızlandırmıştı.

O dönemki İttihatçı zihniyetin mimarları, Osmanlı tebası içerisinde faaliyet gösteren mason localar ve teşkilatlardı. Ve o günkü komitacı zihniyet, her iktidar döneminde bir nevi mutasyona uğrayarak, farklı şahıslarca, farklı isimler altındaki teşkilatlanmalar üzerinden günümüze kadar hayatiyetini devam ettirmiştir.

Sadece Ak Parti iktidarları dönemine bakıldığında, bu komitacı ve vesayetçi kliğin, günün şartlarına uygun olarak, iktidarı kontrol etmek adına farklı yapılanmalar üzerinden faaliyet gösterdikleri görülebilecektir. 1980 askeri darbesinin devamı olan askeri vesayeti ortadan kaldırmak için, dini kisveli bir yapılanmayı kullandıkları gibi, bu yapının devletin damarlarından temizlenmesi adına, devletin başlatmış olduğu operasyonlar üzerinden; “Milli Damar” (!) adlı yapılanma marifetiyle, devleti ele geçirmeye çalışmaktadırlar.

Medyada, devletin kimi kurumlarında -özellikle emniyet- “millilik, milli damar” adı altında ortaya çıkan, kaynağını İT’en alan; aslında yeni olmayan bu anlayış, kendileri gibi düşünmeyen, kendilerine muhalif tüm kişi ve kurumları komitacılıkla suçlayan bu komitacı teşkilatın, kendilerini korumak adına büründükleri zırh ise maalesef, Cumhurbaşkanlığı makamı ve Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’dır. AK Parti içerisinde de örgütlenen bu klik, karşıtlarını ve kendilerini eleştirenleri “Beştepe’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a saldırıyor” suçlamasıyla suçlayarak, medyadaki ayakları üzerinden toplumdan tecrit ediyorlar. Hakikat de Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti’ye en büyük kötülüğü ve zararı “millileşme” (!) adına ortaya çıkan bu “Turancı kilik” yapmaktadır.

“Devletin ve AK Parti’nin içini boşaltıp, tüm kadrolara milli isimler yerleştireceğiz” diyebilecek kadar pervasızlaşan bu damarın, ne kadar milli (!) olduklarını kamuoyunun takdirine bırakıyorum.

Millilik demek, ülkenin tüm fertlerinin ortak çıkarlarını kendi şahsi çıkarları üzerinde görüp, bu doğrultuda çalışabilmektir.

Milli olmak demek, her türlü taassupçuluktan uzak; “halka hizmeti, Hakk’a hizmet” olarak  görmek demektir.

Bu damarın samimiyetini ve milliliği test edecek çıkış, beklemedikleri bir yerden, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi. Türkiye’nin İsrail ve Rusya ile olan ilişkilerinin normalleşmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın: “Türkiye, Suriye’den gelenlerin de vatanıdır. Kardeşlerimizin içerisinde inanıyorum ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak isteyenler de var. Konuyla ilgili olarak İçişleri Bakanlığımız attığı adımlar var. Ellerinden geleni bakanlığımız oluşturduğu ofisle takip etmek sureyitle kardeşlerimize, bu yardımı, bu desteği yaparak onlara vatandaşlık imkanı vereceğiz.” açıklamasına, kendilerine Beştepe’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kalkan ederek devleti ele geçirmeye çalışan, sözüm ona “milli” (!) damarcıların nasıl bir tutum takınacakları merak konusudur.

Buyurun samimiyet testine… 

1 Temmuz 2016 Cuma

Sen Gidince!...


Sevgili’nin yokluğu,
Hasretle işlenmiş, karanlık ve kör kuyu misali…
Güneşin batışı kadar kızıl, bir o kadar da yakıcı.

Eğer Rabbim kısmet eder de…
Bir sonraki bahara yetişirse kalbim.
Turnalardan uçmayı öğrenecek,
Diyar diyar değil…
Gönül meskenine doğru hızla yol alacaktı.
Ah ne çare ki bitap durumdayım.
Çünkü bedenim, kanatlarım, gönül evim…
Hatta mevsimler de yorgun…

Sabah akşamı, gece sabahı kovalıyor.
Takvimlerden her gün bir yaprak…
O yaprakla birlikte, sen de gidiyorsun.
Gidişini izleyen gözler yorgun,
“Gitme!” diye seslenecek dil yorgun,
Arkandan koşacak ayaklar yorgun,
Tenine dokunacak ruh yorgun
En acısı da!
Önümden akıp giden zaman yorgun…

Memdoğlu