8 Ekim 2014 Çarşamba

YENİ BİR HİZBULLAH-PKK ÇATIŞMASI MI?

Yakın tarihimizin en karanlık yılları 1990’lı yıllardır. Cumhuriyet Türkiye’sinin en çok faili meçhul olayı bu yıllarda yaşanmıştı. 1990’ların başından 2002’ye kadar, tamamı koalisyon hükümetleri ile yönetilen Türkiye, bir türlü istikrarı yakalayamamıştı.  Bölgedeki terör ve şiddet ortamı yetmiyormuş gibi, Hizbullah ile PKK arasındaki kanlı çatışmalar, yüzlerce insanın ölümüne, yüzlercesinin de yaralanmasına neden olmuştu.
Bölgede bir türlü devlet otoritesini sağlayamayan siyasiler, PKK ile çatışmaya giren Hizbullah’ın neden olduğu şiddeti de maalesef görmezden gelmişlerdir.  Devlet otoritesinin olmadığı yerde anarşi oluşur. Anarşinin olduğu bölgeler ise uluslararası derin yapılanmaların iştahını kabartır. Nitekim uluslararası derin yapılanmaların Türkiye bağlantıları; o dönem hem Hizbullah’ı, hem de PKK’yı istedikleri gibi kullanmışlardır.
Hizbullah’ın PKK’ya karşı alternatif bir örgüt olarak JİTEM tarafından kurulduğu ve desteklendiği iddia edilmektedir. Hizbullah’a yönelik operasyonlar 1990’ların sonlarında Türkiye genelini kapsayacak şekilde yürütülmüştü. 17 Ocak 2000 tarihinde Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu’nun Beykoz’da bir villada ölü ele geçirilmesi ile bu yapılanma Türkiye gündemine oturmuştu.
 28 Şubat döneminin Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı olan ve Ergenekon operasyonları sürecinde de gizli tanıklık yapan Bülent Orakoğlu’nun: "Ben Hatay'da görev yaparken Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz ile Hatay İl Jandarma Alay Komutanı Vicdan Başaran olduğu hâlde şehir kulübünde yemek yedik. Bu yemekte bölge komutanının yanında bulunan ve önceleri emir eri olduğunu zannettiğim sivil giyimli şahsın daha sonra İstanbul'da Hizbullah operasyonunda ölü ele geçirilen Hüseyin Velioğlu olduğunu öğrendim." şeklindeki ifadesi, o dönemdeki ilişkilerinin karmaşıklığını, kirliliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi'nde tanık sıfatıyla ifadesi alınan emekli Albay Arif Doğan'ın,   14 Kasım 2013 günü Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen 16 sanıklı JİTEM davasının mahkemeye ulaşan; “JİTEM'in içinde itirafçı ve asker yoktur. Ama Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı ve Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Grup Komutanlığı içerisinde hem itirafçı, hem asker bulunmaktadır. İtirafçılardan pratik olarak değil, teorik olarak faydalanılmıştır. JİTEM 1990 yılından sonra donmaya bırakılmıştır. Şu anda bile JİTEM'in 10 bin elemanı, 5 tane arşiv sorumlusu vardır. Arşivde 10 bin kişinin kod adları kayıtlıdır.” ifadesi de yıllarca inkâr edilen JİTEM gerçeğini bir kez daha açığa çıkarmıştır.
Fırat’ın doğusu ile Fırat’ın batısında örgütlenen ve bugüne kadar ancak %30’u deşifre edilebilen derin yapılanmaların, Fırat’ın doğusundaki kolu; faaliyetlerini hiçbir zaman kesmemiş, bir nevi mutasyona uğrayarak, varlığını sürdürebilmiştir. Bunun sebebi de bölgede yıllardır devam eden terör ve şiddet ortamıdır. Bu ve benzeri derin yapılanmalar, Türkiye demokrasisi için her zaman tehlike unsurudur.
 2000 yılındaki bu operasyonlardan sonra, Mustazaf-Der etrafında toplanan Hizbullah tabanı,  Mustazaf-Der’in kapatılmasının ardından, 19 Aralık 2012 tarihinde Hür Dava Partisi (HÜDA-PAR)’ı kurarak, faaliyetlerine devam etmiştir.
1990’lı yıllardan sonra yaşanmayan (kimi lokal gerilimleri saymazsak) PKK-Hizbullah çatışması,  2011 yılında Mustazaf-Der Şube Başkanı Ubeydullah Durna’nın PKK tarafından öldürülmesi ile yeniden gündeme geldi. 2012 yılının sonlarında, devlet ile İmralı arasında başlayan çözüm sürecinin olgunlaşma devresi olarak adlandırılan ve Öcalan’ın 21 Mart Nevruz’unda okunan mesajından 20 gün sonra, 08 Nisan 2013 günü Diyarbakır Dicle Üniversitesi Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi önünde, BDP’li öğrencilerle HÜDA-PAR’lı öğrenciler arasında başlayan tartışma, daha sonra çatışmaya dönüşmüştür.
Üniversitede eğitim ve öğretime ara verilmesine neden bu olaylar zinciri, Cizre’de Şeyh Abdulbaki Haşimi'nin evine bomba atılması,  Silopi'de Hizbullah'a yakın olduğu iddia edilen bir öğrenci yurduna molotof kokteylli saldırıda bulunulması ve en nihayetinde Batman’da bir düğüne açılan ateş sonucu bir kişinin ölmesiyle sonuçlandı. Yaşanan olaylardan sonra her iki taraf da birbirlerini suçlayan açıklamalar yaptı. Özellikle HÜDA-PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu’nun “PKK-Hizbullah çatışması güçlü bir ihtimal değil ama sıfır ihtimal de değil. Hizbullah adına konuşmaya yetkili değilim ama mütemadiyen biri saldırırsa Hizbullah’ın buna cevap vermeyeceğinin garantisi yok” açıklaması, demokratik sivil siyaseti tercih etmiş bir partinin, sivil siyasetten kastını anlamaya yeterlidir.
2012 sonbaharında başlatılan çözüm süreci ile birlikte, 2013 yaz aylarında Türkiye ve bölgede çatışmalar olmamıştır. Kendi tabanındaki zemin kaymasından endişe eden BDP/PKK cenahı, AK Parti hükümetini; HÜDA-PAR/Hizbullah saldırılarına sessiz kalmakla suçlarken, diğer yandan da HÜDA-PAR’a yönelik; ortamı gerecek sert açıklamalarda bulunması var olan gerginliği daha da tırmandırmıştır. Eğer her iki cenah da demokratik kurallar içerisinde, siyaset yapmak amacı güdüyorlarsa, “kan davası”nı andıran, hak ve hakkaniyet dışı söylemleri, yöntemleri terk etmek zorundadırlar.
Bölgede yeniden başlayacak bir PKK-Hizbullah çatışması kime yarar sağlar?
Böyle bir çatışma ne PKK’ya, ne Hizbullah’a ne de Kürtlere bir fayda getirir. Aksine başta Türkiye olmak üzere, tüm bölge, çatışmalardan zarar görecektir. Bu durumdan kazançlı çıkacak olanlar; 1990’lı yıllarda olduğu gibi, uluslararası bağlantılı derin yapılanmalar ve bunların Türkiye’deki taşeronları olacaktır.
Yine son dönemlerde, özellikle Cizre-Silopi-Batman hattında ki adliye binalarına yönelik düzenlenen saldırıların nedeni, (binalara yönelik saldırılara, maalesef anında müdahale edilemiyor?) acaba geçmiş yıllarda PKK’nın ve Hizbullah’ın bölgedeki derin yapılanmalarla olan kirli ilişkilerini ortaya çıkartacak bilgi ve belgelerin bu adliye binalarının arşivlerinde bulunma ihtimali olmasın?
HÜDA-PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu’nun 16 Kasım’da yaptığı “PKK ve Hizbullah çatışmasının devletin hesabına geldiği, bazı kamu görevlilerinin bunu istediği hatta bu ateşi körüklemek için gayri meşru yollara saptığı bir vaka” açıklaması, sisli havayı seven kurtlara bir çağrı niteliğindedir.
Devletin, bölgedeki taraflarca birbirlerine yönelik gerçekleştirilen saldırıların faillerini bulup, acilen adalete teslim etmesi gerekir. Faili meçhul, karanlıkta kalacak olan her olay, bölgede oluşmuş devlet otoritesini bir kez daha zafiyete uğratacaktır.  
Gemiye su sızdıracak küçük bir kaçak, tamir edilmediği takdirde, zamanla geminin batmasına sebebiyet verebilir.
Hayırla kalın efendim...
(Bu yazı, ilk olarak 18 Kasım 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder