ışid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ışid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2016 Perşembe

“AKP’li Kürtler! Ya İtaat, Ya Terk!”…

Defaatle dile getirdik, getiriyoruz, getirmeye de devam edeceğiz. Terör, etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terör her yerde terördür. Terörün ne dini, ne de kimliği vardır. Yıllardır terörle mücadele eden Türkiye’nin bir vatandaşı olarak, Belçika’nın Başkenti Brüksel’deki saldırıyı kınıyor ve lanetliyorum. Başkalarının acıları üzerinden siyaset yapmak bize yakışmaz. Bu, insani de değildir, İslami de değildir.

Yazımızın konusuna dönecek olursak:

HDP’li siyasetçiler, Diyarbakır’daki Nevruz etkinliklerinde bekledikleri kalabalığın çok çok altında bir insan topluluğuyla karşılaşınca, var olan akıllarını da yitirdiler. Ve bu ruh hallerini söylemlerine yansıtmaya başladılar.

İradesini Kandil’e teslim etmiş, aklınca politika yaptığını ve siyaset ürettiğini zanneden HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Diyarbakır’daki Nevruz etkinlikleri sonrası katıldığı bir televizyon programında “Başkanlık sistemine evet deseydik, AKP’li Kürtlerin sorunları çözülürdü ancak halkın sorunu çözülemezdi” diyerek, “bölücü” zihniyetini bir kez daha kamuoyu ile paylaşmış oldu.

Allah aşkına bu nasıl bir zihniyet, bu nasıl bir düşünce şekli?

AKP’li Kürtler de ne demek oluyor?

Kendileri gibi düşünmeyen Kürtlere hayat hakkı tanımayan bu ifade, faşist bir söylem değil midir?

AKP’li Kürtler derken kimleri kast ediyor, halk derken kimleri kast ediyorsun Demirtaş?

Bu söylem ve düşünce şekli “Kandilvari” bir söylemdir.  Kütler adına sivil siyaset yaptığını iddia eden (!) biri, Kürtlere ne verebilir? Merak edenler, Kandil’deki PKK baronlarının geçmişteki söylemlerine bakabilirler.

Ey Demirtaş?

İradeni teslim ettiğin PKK’nın hendek ve barikat fantezisi yaşanmamış olsaydı, tüm Türkiye bu kadar acı yaşar mıydı?

Özyönetim dediğiniz ve devlet olmayan,  devlet yapılanması “demokratik, özgür siyasal örgütletme” saçmalığıyla tarif ettiğiniz, “özyıkım” fantastik stratejisiyle bu ülkeye yıkımdan başka ne kazandırdınız?

“Biz Nevruz’dan çıkan mesajı aldık” diyorsun ve  “Savaş büyüsün diye değil, savaşa karşı barış umudu büyüsün” diyen insanların Nevruz meydanını doldurduğunu söylüyorsun da, “Bazıları PKK’nin şehir savaşına başladığını söylüyor. Hayır, PKK şehir savaşına henüz başlamış değil” diyen Kandil sözcüsüne ve PKK’nın “hendekistan” stratejisine neden söyleyecek söz bulamıyorsunuz?

“Devleti yöneten akıl ferasetsiz kalmışsa kinle öfkeyle hareket ediyorsa, devlet aklı partizanca davranırsa kendi halkını felakete sürükler” diyorsunuz ama Diyarbakır Bağlar esnafının HDP Milletvekili Ziya Pir’e, “Bunu devlet bize yapmadı sayın vekil bakın eve roket girmiş. Devlet hangi eve şimdiye kadar roket atmış. Böyle değil. Yani hak arayışı böyle değil. Kendi halkına sahip çıkmak böyle değil şimdi bu hal midir? Eğer polise karşı savaşıyorsan git dağda savaş. Ama sen buraya gelmişsin. Halkın içine. Burada ne var. Benim evime roket girmiş. Ne yapman gerekiyorsa onu yap. Bu halka sahip çık. Bu pislikleri topla, bu belediye bizim belediye değil mi? HDP belediyesi değil mi? HDP milletvekili değil misiniz gelin kaldırın bu pisliğinizi" diyerek âdeta ders veren çığlığını neden görmezden geliyorsunuz?

“Demokratik siyasetin alanını genişletmeliyiz. Bizler bütün arkadaşlarımızla birlikte yeniden çözüm masasına dönülmesi gerektiğine inanıyoruz” diyorsun da YPS’li teröristlerin Diyarbakır'ın Kayapınar ilçesine bağlı Medya Mahallesi’nde evlerin boşaltılmasına yönelik bildiriler dağıtmasına, Valilik tarafından yasak olmasına rağmen, medarı iftiharınız HDP’li Büyükşehir Belediyesince mahallenin sokaklarında barikat kurulması için parke taşlarının hazır hale getirmesine sessiz kalıyorsunuz.

Aslında HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Başkanlık sistemine evet deseydik, AKP’li Kürtlerin sorunları çözülürdü ancak halkın sorunu çözülemezdi” sözü ile PKK’lı Murat Karayılan’ın “Bazıları PKK’nin şehir savaşına başladığını söylüyor. Hayır, PKK şehir savaşına henüz başlamış değil”  ifadesi, bir bitişin itirafıdır.

Söyleyecek sözü olmayanlar, toplumu manipüle etmek için her türlü yalanı meşrulaştırma gayreti içerisindeler. Nitekim Murat Karayılan denen aklı evvel, Brüksel’deki saldırıya ilişkin olarak,  “Erdoğan gerçekten DAİŞ’e karşı tutum almazsa, DAİŞ’in Avrupa’daki saldırıları da durmayacaktır. Araştırılsa, Brüksel’de eylem yapan kişilerin neresi üzeri Avrupa’ya gitmiş olduğu görülecektir. Bir biçimde mutlaka Türkiye’yle bir bağı vardır” diyebilecek kadar seviyesizleşebiliyor.  Geçmişte Karayılan’ın "Evleri, okulları, hastaneleri yerle bir edin. Ambulansları hedef alın vurun"  (Geniş bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/12/karaylann-hezeyanlar.html) dediği hezeyan dolu açıklamalarına şahit olmuş Kürtler, Karayılan’ın Brüksel saldırılarını Türkiye ile ilişkilendirmesine inanır mı?

HDP olarak, “barış” (!) diye diye Kürtlere hayatı zehir ettiğinizi,  anaların ve babaların evlatsız, genç kadınların eşsiz, çocukların babasız kalmalarına neden olan bu fitne ateşine benzin taşıdığınızın farkında mısınız? 

El İnsaf…

3 Mart 2016 Perşembe

“Devlet Kürtleri Katlediyor” Propagandası!...

Bahar aylarının yaklaşmasıyla birlikte Kandil ve HDP, eşzamanlı olarak,  sürekli gündemlerinde tutmaya çalıştıkları “devlet Kürt düşmanlığı yapıyor”  propagandasını bir kez daha dillendirmeye başladılar. Hatta “Cumhuriyetin kuruluş tarihinden günümüze, bugünkü kadar büyük bir Kürt düşmanlığı yapılmamıştır” artı teziyle (Hâlbuki Cumhuriyet kurulurken Kürtlerin, analarının ak sütü gibi helal olan kültürel hakları verilmemiş, kimlikleri yok sayılmış, bu hakların tamamına yakını ‘Kürt düşmanı’ dedikleri AK Parti iktidarları döneminde verilmiştir.) sadece Türkiye içerisindeki Kürtler için değil, bölgedeki tüm Kürtlere yönelik olduğunu iddia ederek gündeme getirmeyi hedeflemektedirler. Tabi bu propagandalarına ana kaynak olarak da “Öcalan tecrit altında tutuluyor” malzemesi gösteriliyor.

Kandil, silahlı mücadele yöntemleriyle halk üzerinde istediği psikolojik üstünlüğü kuramadı. Bu da PKK’nın bölge halkı nezdindeki desteğini kaybetmesi manasını taşımaktadır. Halk desteğinin azaldığı gören PKK, bu desteği yeniden elde etmek adına her türlü yolu kendileri için meşru görmektedir. Bunun sonucu olarak da Kandil,  günlük stratejiler belirlemek ve üretmek zorunda kalmıştır.  İşte bu stratejilerinden biri de halkı sokaklara indirip, güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmektir. Amaçları; sokağa çıkan halkın üzerine kendi silahlı militanlarının ateş açması sonrası oluşacak arbede ortamında, güvenlik güçlerini karşılık vermeye zorlayarak, silah kullandırtmak ve  “devlet Kürtleri katlediyor” propagandasını hayata geçirmektir.

Yaklaşık bir haftadır “Çarşamba günü saat 16.00’da herkes yönünü Sur’a çevirmeli” diyerek büyük bir provokasyonun mimarı olmak isteyen HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’a en güzel cevabı, yine Diyarbakır halkı vermiştir. Halk, Demirtaş’ın çağrısına karşılık vermeyerek KCK’ya ve KCK’nın kuyruğuna takılan HDP’ye; “êdî bese, -artık yeter- sokak eylemi istemiyoruz” mesajını vermiştir.

Kandil’in sürekli olarak Türkiye’yi IŞİD virüsü ile birlikte anması ve IŞİD’in gerek Irak, gerek Suriye ve gerekse Avrupa’da (özellikle Fransa) gerçekleştirdiği cinayetlerle ilişkilendirme çabası da bu projesinin bir ürünüdür. KCK, Barzani’nin Türkiye ile olan ilişkilerini de PKK’ya karşı sürdürülen taktiksel bir ilişki olarak görüyor. Ve Kandil, kontrolleri altındaki medya üzerinden sürdürdükleri propaganda ve değerlendirmelerinde, PKK’nın etkisizleştirilmesi durumunda, Türkiye’nin Barzani ve KDP’ye yöneleceğini dile getirmektedirler. Oysa yıllardır Kandil’i mesken tutarak Türkiye’deki iç huzura mani olan PKK, Şengal bölgesine yerleşmeye çalışarak, Irak’taki Kürt yönetimine de huzur vermeyecektir.

Nihayet Kandil’deki KCK yönetimi gerçek amacını, Mustafa Karasu üzerinden deklare etmiştir. Mustafa Karasu: “Yine Şengal halk meclisini kurarak, Şengal’i kendilerinin yönetmek istediklerini ortaya koymuşlardır. KDP Şengal’in özerkliğini, öz yönetimini ve öz savunmasını kabul etmiyor” diyerek, Irak’taki mevcut Kürt yönetimini de bölmeye çalışmış,  meşru yönetime karşı “özyönetim” saçmalığı adı altında, kendi ideolojilerine uygun kanton oluşumlar oluşturma isteğini beyan etmiştir. Türkiye’de de meşru bir devlet idaresi ve yerel yönetimler olduğu -ki KCK’nın “özyönetim” adı altında kazdıkları hendek ve oluşturdukları barikatlar HDP’li belediyelerin yönetimi altındadır- HDP’de meşru bir siyasi parti olduğuna göre, Kürtlere acı ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen “özyönetim” adı altındaki tüm faaliyetler gayri meşru değil midir?

Hatırlanacağı üzere Mustafa Karasu, Mesut Barzani’nin geçtiğimiz yılın Aralık ayında Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyareti: “Mesut Barzani Türkiye'yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaretin ilk önce MİT’le görüşmeyle başlaması, bu gidişin amacı ve içeriğini ortaya koymaktadır. Ziyaretin MİT’le görüşmeyle başlatılması ise Güney Kürdistan ve Kürt gerçeğine gösterilen yaklaşımla ilgilidir. Bu, bilinçli bir ayarlamadır. MİT’in şu anda en fazla uğraştığı, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin tasfiyesi konusudur. Bu açıdan MİT görüşmesinin yüzde 80’i PKK'ye karşı nasıl mücadele verileceği üzerinedir” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/12/pkknn-barzani-sancs.html) şeklinde değerlendirerek Mesut Barzani ve KDP sancısını ortaya koymuştu.

Kandil kendisine yönelik bu olumsuz bakış ve yaklaşımı; “eğer PKK’nın Türkiye’deki mücadelesi başarıya ulaşmazsa, Irak, Suriye ve İran’daki hiçbir Kürt hareketi başarıya ulaşamayacaktır” tehdidiyle aşmayı düşünmektedir.

KCK, içinde bulunduğumuz Mart ayında, öncelikli olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinliklerini fırsat bilerek halkı provoke etmeye çalışacaktır. Nihai hedef olarak da 21 Mart’taki Nevroz kutlamalarını, 1992-93 yıllarına benzer şekilde provoke etmeyi planlamaktadır.

PKK, havaların ısınmasıyla beraber, bölgedeki halkın direncini kırmak için, hem kırsal, hem de şehir merkezlerine yönelik yeni saldırılar gerçekleştirerek, şiddetin dozunu arttırmak isteyecektir.

Allah fırsat vermesin…

13 Ocak 2016 Çarşamba

AİHM’in Son Kararı ve Kandil’in Öcalan Kozu!...

PKK’nın silahlı mücadeleyi şehir merkezlerine indirgeme projesi olan “hendek ve barikat” stratejisi sonrasında, kamu düzeninin tesis edilmesi adına, devlet tarafından yer yer ilan edilen sokağa çıkma yasaklarının kaldırılması için Diyarbakır merkez Sur ilçesi ve Şırnak Cizre’de yaşayan beş vatandaş adına, avukatları tarafından AİHM’e bireysel başvuruda bulunuldu. AİHM, sokağa çıkma yasağının kaldırılması için ihtiyatı tedbir kararı verilmesi istemiyle yapılan başvuruları reddetti.

AİHM red kararında, “Bölgedeki aşikâr olan vahim durum dikkate alındığında, mahkeme; vücut bütünlükleri bakımından korumasız durumda olan başvuranların talep etmeleri halinde gerekli bakıma, yardıma erişebilmelerini sağlamak üzere tüm makul adımların hükümet tarafından atılacağına güvendiğini dile getirmektedir” sonucuna vardı.

AİHM’in ihtiyatı tedbir kararı verilmesi istemiyle yapılan başvuruları kabul etmesi durumunda, bu karar, Avrupa ülkeleri için de emsal teşkil edecekti.Redkararının verilmesinde, (Almanya’nın 21 Aralık 2014’te Hamburg’da meydana gelen olayları bastırmak için kısmi olağanüstü hâl ve sokağa çıkma kararı ile Fransa’nın 13 Kasım 2015’te Paris’teki eş zamanlı terör saldırıları sonrası ilan ettiği olağanüstü hâl uygulamasının üç ay uzatılması kararları da dikkate alındığında)Avrupa’nın terör tehdidi altında bulunmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, karar Türkiye’yi değil, Avrupa’yı koruma amaçlıdır.

12 Ağustos 2015 tarihinde kaleme aldığımız, “ ‘Özerklik Hedefleyen PKK Eylemleri” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/ozerklik-hedefleyen-pkk-eylemleri.html) başlıklı yazımızda: “Nihai hedefleri için ise uluslararası kamuoyuna son olayların bir halk hareketi olduğu algısı oluşturarak, uluslararası hukuku devreye sokabilmek,  ilk etapta oluşturulacak kanton bölgeler üzerinden,  demokratik özerkliklerini ilan etmektir”değerlendirmesinde bulunmuştuk. Gelinen aşamada, PKK’nın “özyönetim ve özerklik” hedefine ulaşmak adına, kara propaganda da dâhil; uluslararası hukuku devreye sokabilmek için, tüm imkânlarını kullanacaktır ve hâlihazırda, bölge halkının sokağa çıkışına en büyük engel Kandil’in “hendek ve barikat” stratejisidir.

Türkiye’nin, IŞİD’in İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda masum sivilleri hedef alan ve 10 kişinin ölümü, 15 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı saldırının şokunu yaşadığı bir ortamda Kandil, her zaman olduğu gibi Türkiye’yi IŞİD ile ilişkilendirmeye çalışmaktadır. O kadar ki KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, “IŞİD'in tüm saldırıları AKP hükümeti ve MİT’in bilgisi dâhilinde yapılmıştır” iddiasını ortaya atacak kadar pervasızlaştırmıştır. Türkiye’yi itibarsızlaştırmak ve terörle ilişkilendirmek için gündemde tutulmaya çalışılan bu iddia,  Kandil’in planladığı bir projedir.   Hâlbuki Türkiye’ninIŞİD’le mücadelede İncirlik Üssü’nü ABD’ye açması ve koalisyonun güçleri içerisinde bulunmasınamisilleme olarak IŞİD,  Türkiye’ye yönelik, (Musul Başkonsolosu ve çalışanlarının rehin alınması, Suruç, Diyarbakır, Ankara ve İstanbul’daki eylemler vb.)  çok sayıda eylem gerçekleştirmiştir.

Hendek stratejisinde kitleleri savaşa ikna edemeyerek bir türlü istediği sonucu elde edemeyen Kandil, (ki KCK üst düzey yöneticilerinin halka yönelik bu yönlü serzenişleri basına yansımaktadır) Diyarbakır Sur, Şırnak Cizre ve Silopi ile Mardin Nusaybin’deki direncini bahar aylarına kadar devam ettirmeyi planlamaktadır.

Geçtiğimiz yılın Temmuz ayında, Ceylanpınar’da iki polisi şehit ederek çözüm sürecini sonlandıran Kandil; “devrimci halk savaşı stratejisi ve serhildan” çağrılarıyla halkı sokağa çıkartmayı hedeflemişse de bunda başarılı olamamıştır. PKK’nın bu başarısızlığında en büyük pay, bu çağrılara itibar etmeyen bölge halkıdır. Devlet bunu iyi okumalıdır.

Öcalan’ın “silahlar sussun, siyaset konuşsun, silahlı unsurlar Türkiye sınırlarını dışına çıksın” çağrılarına kulak tıkayan Kandil, son dönemlerdeki başarısızlığını perdelemek için, yine “Öcalan” kozuna sarılmıştır.  “Devlet’in Öcalan üzerindeki tecridi devam ediyor? Öcalan ile neden görüşülmüyor?” propagandası kendi tabanlarını harekete geçirmeye çalışıyor. Kandil’in bu manevrası karşılık bulur mu? Manevranın nirengi noktasında “Öcalan” ismi varsa, biraz daha ihtiyatlı olmakta fayda görüyoruz. PKK’nın Öcalan’a dair gündeme getirdiği “tecrit” iddiaları boşa çıkartılmalıdır.

14 Aralık 2015 Pazartesi

PKK’nın Barzani Sancısı!...

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’ne Hüseyin Ali mahlasıyla yazı yazan, KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Mesut Barzani’nin Türkiye’ye yaptığı ziyarete ilişkin değerlendirmelerin de yer aldığı "Sur'a  Saldırı, Amed’in Ruhuna Saldırıdır” başlıklı yazısında, PKK’nın “hendek” stratejisiyle sürdürdüğü terörizmi perdelemek için akla ziyan iddialarda bulunuyor. 

Mustafa Karasu, “Polisler, askerler, özel harekâtçılar, Esadullah timi denilen JİTEM artıkları Amed’de şehrin en eski yerleşim yeri olan Sur içinde cami, minare, han hamam demeden yakıyor ve yıkıyor ama basın ‘teröristler yıktı’ diye yalan propaganda yapıyor” diyerek, ifsatçılıkta yeni bir çığır açıyor. PKK bunu -kara propaganda ve dezenformasyonla toplumu manipüle ermeyi-  hep yapmıştır ve yapacaktır da. Çünkü PKK’nın beslendiği ana kaynak bu yöntemdir.

Emperyalist devletlerin Orta Doğu’yu kan gölüne çevirdikleri, yüz binlerce insanın öldürüldüğü, milyonlarcasının evinden ve yurdundan edildiği, bölgenin yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı bir ortamda Barzani’nin Türkiye ziyaretini; “Mesud Barzani Türkiye'yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaretin ilk önce MİT’le görüşmeyle başlaması, bu gidişin amacı ve içeriğini ortaya koymaktadır. Ziyaretin MİT’le görüşmeyle başlatılması ise Güney Kürdistan ve Kürt gerçeğine gösterilen yaklaşımla ilgilidir. Bu, bilinçli bir ayarlamadır. MİT’in şu anda en fazla uğraştığı, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin tasfiyesi konusudur. Bu açıdan MİT görüşmesinin yüzde 80’i PKK'ye karşı nasıl mücadele verileceği üzerinedir”diyerek değerlendirmeye çalışan Karasu;  örgüt merkezli pragmatizmi esas almıştır. PKK'nın   geçtiğimiz yıl da Barzani için “Sünni Araplar, IŞİD ve diğer terörist gruplarla Musul’un işgali için Ürdün’de toplantı yaptı” iftirasında bulunduğunu hatırlatalım.

Mesut Barzani Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ile birlikte, aralarında Eş Başkan Figen Yüksekdağ, Leyla Zana, Osman Baydemir, Dengir Mir Mehmet Fırat, Ahmet Türk ve Nazmi Gür’ün yer aldığı HDP heyetiyle de bir görüşme gerçekleştirmiş, görüşmede; şiddetin azaltılarak hendeklerin kapatılması gerektiğini ifade etmişti.  Mustafa Karasu, Barzani’nin bölgenin geleceğini ilgilendiren görüşmelerin yapıldığı temaslarını görememiş, PKK faşizmini yansıtan bakışını bir kez daha kamuoyuna yansıtmıştır. 

PKK’nın katı Stalinist anlayışına karşılık, Barzani’nin “hiçbir Kürde karşı silah kullanmayız, kan dökülmesine izin vermeyiz” anlayışı yan yana getirildiğinde, PKK’nın gerçek profili bir kez daha ortaya çıkarmaktadır.

Bir yandan, kan ve gözyaşından nemalanan uluslararsı istihbarat örgütlerinin kontrolündeki PKK, diğer yandan Irak bataklığında kendisini halkına adamış KDP lideri Mesut Barzani.

PKK’nın Barzani karşıtlığının nedenleri incelendiğinde akla ilk olarak Türkiye ile olan dostane ilişkileri, bölge petrolü ile Kürtler üzerindeki güç ve iktidar mücadelesi gelse de ana neden Barzani'nin İslami kimliği ve geçmişten kaynaklı Kürtler nezdindeki misyonudur.

Bugüne kadar yüz bin Kürdün ölümüne sebebiyet vermiş olan PKK; katı, totaliter ve örgütsel oligarşizmi hedef almış silahlı bir yapılanmadır. PKK bu kimliğe, ziyadesiyle gerçekleştirdiği örgüt içi infazlarıyla ulaşmıştır.

Türkiye’nin, son dönemlerde Rusya-İran ve Irak ile yaşadığı sorunlar ve bölgede oluşabilecek muhtemel yeni krizler öncesinde, Barzani’nin Türkiye ziyareti oldukça manidardır. Türkiye’nin doğalgaz konusunda Rusya ve İran’a olan bağımlılığı göz önüne alındığında, enerji alanındaki işbirliği ile birlikte, ziyaretinin önemi daha iyi anlaşılacaktır.

Tarihte bölgenin barışı ve kardeşliği adına İdris-i Bitlisi ve Said Nursi’nin yüklendiği rolü, bugün Mesut Barzani sürdürmektedir. Barzani’nin son Türkiye ziyaretiyle birlikte,  Orta Doğu başta olmak üzere tüm dünyaya yeni bir Türk-Kürt ittifakının temellerinin atıldığı mesajı  verilmiştir.

12 Ağustos 2015 Çarşamba

“Özerklik” Hedefleyen PKK Eylemleri!...

7 Haziran seçimi öncesinde askıya alınan “Çözüm Süreci”,  KCK’nın 11 Temmuz’da “çatışmasızlığın sona erdiğini” açıklamasıyla son buldu. PKK’nın 22 Temmuz’da Ceylanpınar’da evlerinde uyurlarken şehit ettiği iki polis memurunun ardından yeniden başlayan çatışmalar sonrasında şehit sayısı 30’u, yaralı sayısı ise 100’ü aşmış durumda.

PKK’nın son eylemlerine bakıldığında:

- Kırsal alanlardaki askeri hedeflerden ziyade, şehir merkezlerinde polis noktaları hedef alınmaktadır. PKK, “Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemde, cephe faaliyetleri olarak adlandırılan şehir faaliyetlerine ağırlık vermişti.

 - Bölgedeki enerji kaynakları ve iletişim hatlarına yönelik sabotaj eylemleriyle kamu idaresini zayıflatmaya çalışmak. Bölge il ve ilçelerinde kazdıkları hendekler, imha ettikleri köprüler devleti zayıf göstermeye yönelik eylemlerdir.

- Kendi kontrolündeki medya üzerinden “Devlet topyekûn Kürtlere savaş açtı” propagandasını yaymaya çalışarak, Kürtleri devletten uzaklaştırmaktır. Oysaki devletin namuslu ve masum Kürtlerle hiçbir meselesi olmamıştır. Devletin meselesi, kendisine silah doğrultan PKK çetesiyledir.

- PKK, saldırılarıyla ilk anda çatışmaları derinleştirmeyi ve halkı sokağa çıkartmayı (PKK jargonunda demokratik serhildan olarak adlandırılıyor)  hedefliyor. HDP’nin “PKK çatışmasızlık konumuna dönmeli” açıklamasından sonra, KCK Yürütme Konseyi tarafından yapılan açıklamada: ''2013 Nevrozundan bu yana tutuklanan tüm siyasi tutuklular serbest bırakılarak tahkim edilmiş ateşkes yapılmalıdır. Bu müzakereyi gözetleyecek üçüncü bir gözle tahkim edilmiş çatışmasızlığı izleyecek, çatışmasızlık kurallarına uymayan eylem ve tutumları ortaya çıkaracak bir izleme komitesine de ihtiyaç vardır. Böyle bir çatışmasızlık yolu ve yöntemi müzakere yolu ve çözüm süreci ortaya konulmazsa çatışmasızlık ve barış istemleri bir sonuç alamaz. Halklarımızı beklenti ve oyalama içinde tutan büyük hayal kırıklıkları öfke patlamaları ortaya çıkararak daha büyük çatışmaların yolunu döşeyecektir'' ifadesi, PKK’nın “Devrimci halk savaşı” ilanının davetiyesi niteliğindedir. 23 yıl önce (1992 Nevrozu) Şırnak, Cizre, Nusaybin ve Kızıltepe’de yaşanan ve PKK’nın büyük bir “serhildan” olarak adlandırdığı olaylar için Öcalan (yakalandıktan sonra); “İsyan yanlıştı, Kürtler açısından silahlı mücadeleyi gerektiren bir durum kalmamıştı" diyerek dile getirmişti. İleriki yıllarda, başta Cemil Bayık olmak üzere, KCK üyelerinin büyük bir çoğunluğunun da “Çözüm Sürecini” sonlandıran eylemlerinin yanlışlığını itiraf edeceklerini umuyorum.

- Nihai hedefleri için ise uluslararası kamuoyuna son olayların bir halk hareketi olduğu algısı oluşturarak, uluslararası hukuku devreye sokabilmek,  ilk etapta oluşturulacak kanton bölgeler üzerinden,  demokratik özerkliklerini ilan etmektir. Geçtiğimiz hafta içerisinde, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Şırnak İl Başkanı Salih Gülenç’in: "Kentte bulunan devletin tüm kurumları bizim için meşrutiyetini kaybetmiştir. Bu şekliyle devletin hiçbir atanmışı bizi yönetemeyecektir. Bundan sonra halk olarak öz yönetimimizi esas alarak, demokratik temelde yaşamımızı inşa edeceğiz. Bundan sonrada gelişecek tüm saldırılar karşısında demokratik öz savunmamızı gerçekleştireceğiz. Bundan sonra kentimizde kendimizi de bizler yöneteceğiz. Başkalarına yönettirmeyeceğiz" açıklaması, PKK’nın bu manadaki hedefini ifşa etmektedir.

- PKK, Suriye’deki yapılanması PYD üzerinden IŞİD’e karşı verdiği mücadele ile uluslararası aktörler tarafından meşru görünmeye çalışmaktadır. Hatırlanacağı üzere ABD yapmış olduğu açıklamayla PYD’nin terör örgütü listesinde yer almadığını açıklamıştı.  Hâlbuki Rojava’dan gelen -teyide muhtaç- bilgilere göre PYD,  kontrolü altında bulundurduğu bölgelerde, kendisi gibi düşünmeyen Suriyeli Kürtler üzerinde IŞİD terörünü aratmayan büyük bir zulüm uygulamaktadır. PYD asayiş timleri olarak adlandırılan grupların, mesnetsizce keyfi gözaltılar yaptığı, gözaltına aldığı şahıslara ağır işkenceler uyguladıkları, kimilerini hukuksuzca yargıladıktan sonra hücre tipi cezaevlerine attıkları, kimilerini de Suriye dışına (Türkiye ve Irak’taki kamplara) çıkarmaya zorladıkları iddia edilmektedir.

Sözün özü: Bölge değişti, Türkiye değişti, devlet değişti, Türkiye'nin Kürtlere bakışı değişti, devletin Kürtlere ve bölgeye bakışı değişti ama kan ve gözyaşı üzerinden nemalanan PKK değişmedi/değişemedi.

Peki, bu durumun kaybedeni kim/kimler? Tüm Türkiye, yani biz, yani hepimiz. Kazananı kim/kimler? İç barışımızı ve huzurumuzu istemeyen ve bölgeyi yeniden dizayn etmeye çalışan küresel güçler, yani silah tüccarları, yani emperyalizm…

Kaldı ki barış, Türkiye’ye karşı elinde silahı bir güç ve tehdit unsuru olarak bulundurmakla, asker ve polis şehit etmekle gelmez. Barışı istiyorsanız eğer, öncelikli olarak Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerinize son verdiğinizi açıklayacak ve silahlı unsurlarınızı yurt dışına çıkartacaksınız ki Türkiye kamuoyu barış taleplerinizi samimi bulabilsin.

28 Temmuz 2015 Salı

HDP Bir Tercih Yapmak Zorunda...

2012’nin son aylarında devlet tarafından Öcalan ile başlatılan, ilk dönemlerde “İmralı Süreci” sonraki dönemlerde “Çözüm Süreci” olarak adlandırılan ve Türkiye toplumunun büyük bir çoğunluğu tarafından desteklenen süreç, IŞİD’in Suruç’taki bombalı saldırısına misilleme olarak, Ceylanpınar’da iki polisin uykudayken şehit edilmesinin HPG tarafından üstlenilmesi ile yeni bir evreye girmiş oldu.

Hatırlanacağı üzere, İmralı ile görüşmeler başlandığı andan itibaren, süreci sekteye uğratmaya ve engellemeye yönelik çok sayıda provokasyon girişimleri olmuştu. Zorlu bir süreç olacağı belli olan, inişli çıkışlı aşamalardan geçen “Çözüm Süreci”nde, Kürtler önemli kazanımlar elde ettiler.

Bu iki yıllık süre zarfı içerisinde HDP’nin (BDP) bir türlü inisiyatif belirleyememiş olması Kandil’i cesaretlendirmiş ve bu süreçte sadece HDP’yi değil Öcalan’ı da devre dışı bırakmaya çalışmıştır. (Daha geniş bilgi için http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2014/10/ocalanin-sarsilan-otoritesi.html?spref=tw) Kandil, Orta Doğu’daki IŞİD virüsünün vahşetinden sonra, IŞİD’e karşı verdiği mücadele nedeniyle Batı nezdinde elde ettiği prestiji Türkiye’ye karşı kullanmaya çalıştı. Bununla da yetinmeyerek, en küçük bir olayda Türkiye’yi suçlayarak “Çözüm Süreci’ni sonlandırmakla tehdit etti.

Son üç yıldaki Nevruz mesajlarında PKK’ya “Silahlar sussun, fikirler konuşsun... barış savaştan daha zordur ama her savaşın da mutlaka bir barışı vardır... Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırma kongresi toplansın...” çağrıları yapan Öcalan’a rağmen, elinde silahı bir güç ve tehdit unsuru olarak bulundurmaya devam eden bir PKK var olduğu sürece, “Dolmabahçe Deklarasyonu”nun bir hükmü olur muydu?

 “Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemlerde, KCK’nın hem kırsal için eleman temin ettiği, hem de yerleşim yerlerindeki cephe faaliyetlerine hız verdiği anlaşılmaktadır. HPG-Basın ve İrtibat Merkezi (BİM)’in, Şanlıurfa Ceylanpınar’da şehit edilen iki polisin kendilerine mensup “fedai timi” tarafından gerçekleştirildiği açıklaması. Yine, Diyarbakır’da kaza ihbarında giden trafik polislerinin şehit edilmesi ve Muş Malazgirt’de eşi ve çocuğunun da bulunduğu araçta Malazgirt İlçe Jandarma Komutanı Binbaşı Arslan Kulaksız’ın şehit edilmesi,  bunun açık kanıtıdır.

Bugünkü şartlarda, IŞİD Türkiye için ne kadar tehditse, her fırsatta “Türkiye’yi savaş alanına çevireceğiz” diyen PKK da o kadar tehdittir. KCK Yürütme Konseyi Duran Kalkan’ın “Halk bizden intikam bekliyor, elbette intikam alacağız. En büyük intikam zaferdir, Kürdistan’ın özgürlüğüdür”  ifadesi, PKK tehdidinin delilidir.

Çatışma ve şiddet üzerinden ne Kürt sorununu, ne de PKK şiddetinden kaynaklı terör sorununu çözemezsiniz (35 yıllık silahlı çatışma dönemi buna örnektir). Elinde silah, Türkiye’ye yönelik terör eylemlerini sürdüren PKK’nın varlığı ile de kalıcı bir  “çözüm” elde edemezsiniz.

PKK, her fırsatta “Türkiye partisi olacağız, Türkiyelileşeceğiz” diyen HDP’nin önündeki en büyük engeldir. (TBMM Başkanlık Divanı üyelerinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yaptığı ziyarete HDP’li divan üyelerinin katılmaması, HDP’nin bugünkü tercihinin sivil siyaset olmayacağının bir göstergesidir.)

HDP, Türkiye partisi olma iddiası noktasında eğer samimi olmuş olsaydı, Kandil’e (silaha) karşı net bir tavır alırdı/almalıydı. HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Kandil ile anlaşamadığımız noktalar var” (http://www.ilkehaber.com/haber/demirtas-kandil-ile-anlasmadigimiz-noktalar-var-33183.htm)  açıklaması, HDP’nin Kandil çizgisinde siyaset yaptığının itirafıdır.

HDP, seçim barajını geçmek için “Çözüm Süreci”ni günlük siyasi çıkarlarına kurban etti.

HDP, Kandil’in kendilerini PKK’nın siyasi alternatifi ve uzantısı olarak göstermesine engel olamadı.

Çatışma, kan, acı ve gözyaşı üzerinden siyasi menfaat hesapları yapmak da bir nevi terördür, terörizmdir.

Savaş demek, kan ve gözyaşı demektir, ölüm demektir. Ölümler üzerinden siyaset üretmek, politika belirlemek fırsatçılıktır, acizliktir, zayıflıktır, alçaklıktır.

Hak arama yolları demokratik ve adil yöntemler olmalıdır. Silah ile hak aramanın hiç bir haklı yanı olamaz. Türkiye’deki Kürtler demokratik kazanımlarının çoğunu çatışmaların yaşanmadığı “Çözüm Süreci” döneminde (2013-2015) elde etmişlerdir.

HDP’nin bir karar vermesi gerekiyor (!)

Ya kendi iradeleri doğrultusunda sivil siyaset,  ya da eli silahlı Kandil’in gölgesinde siyaset. Yok, eğer silahın gölgesinde siyaset yapmayı tercih ederlerse, Türkiyelileşemeyecekleri gibi; siyaseten de kendi sonlarını hazırlamış olacaklardır.

21 Temmuz 2015 Salı

Terörün Kanlı Yüzü!...

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun AK Parti teşkilatlarına “Seçime hazırlıklı olun” talimatıyla birlikte, Türkiye gündemini ilk sırasına yeni hükümet kurma arayışları değil, olası muhtemel bir erken seçim meşgul etmeye başlamışken Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde sivilleri hedef alan bombalı saldırıyla, yıllardır yüz yüze kaldığımız terörün acı ve kanlı yüzüyle maalesef bir kez daha yüzleştik. Suruç’taki menfur saldırıda 31 vatandaşımız öldü 100’den fazla vatandaşımız da yaralandı.

Terör, etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terörün ne dini, ne de kimliği vardır. Terör her yerde terördür. Bu vesile ile Suruç’ta sivillere yönelik düzenlenen bombalı saldırıyı kınıyor ve lanetliyorum.  Bu saldırı ile Türkiye, Orta Doğu’daki savaş ortamına sürüklenmek isteniyor.

9 Temmuz 2015 tarihli, "Erken Seçim Gerekli mi?" başlıklı yazımızda, "Türkiye’nin “Yeni anayasa, Çözüm Süreci, Suriye ve Orta Doğu, AB ile ilişkiler ve ekonomik istikrar gibi çözüm gerektiren sorunları varken... yakın zamanda yapılacak bir erken seçim lüksü yoktur…" derken, bu ve benzeri olaylara dikkat çekmeye çalışmıştık.

19 Temmuz 2015 günü, Fırat Haber Ajansı ANF’ye verdiği demeçte: "Halkımız meşru savunma örgütlenmesini ve bilincini de geliştirmeli. Bu sadece askeri güçlerin büyütülmesi temelinde değil, halk olarak meşru savunmasını geliştirmeli. Tüm halkımız silah almalı, bu temelde kendini eğitmeli ve örgütlemeli..." diyen KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın açıklamasından bir gün sonra PKK, Adıyaman Kömür beldesi Kurk ve Derinsu mevkilerinde arama tarama faaliyeti yapan güvenlik güçlerine yönelik düzenlediği silahlı saldırıda bir askeri şehit etmiş, iki askeri de yaralamıştır. “Barış” kelimesini ağızlarından düşürmeyen, “Halkımız meşru savunma örgütlenmesini ve bilincini geliştirmeli” diyen Cemil Bayık’ın düşünce yapısı ile bu ülkeye “çözüm” gelmez.

Suruç’ta meydana gelen patlamadan hemen sonra, Orta Doğu’da emperyal güçlerin taşeronluğunu yapan KCK, “Bu katliamdan birinci derecede IŞİD'i destekleyip büyüten AKP Hükümeti sorumludur. Bu gençlerin katili doğrudan AKP hükümetidir. AKP'nin Kürt düşmanlığı temelinde IŞİD’le kurduğu ilişkiler ve ittifak bu katliamı ortaya çıkarmıştır” diyerek, her zaman yaptığı gibi kolaycılığa kaçmış,  Türkiye’ye yönelik düşmanlığını bir kez daha tescil ettirmiştir.

Bir hafta önce katıldığı bir televizyon programında “PKK silah bırakmalıdır” diyen  HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş, Suruç’taki patlamaya ilişkin yapmış olduğu yazılı açıklamada, “Halkımız, siyasi kurumlarımız, sivil toplum örgütleri, belediyeler, meslek örgütleri gibi bütün toplumsal yapılar kendi güvenlik tedbirlerini de geliştirmelidir. Parti binalarımıza giriş çıkışlar, toplu eylem ve etkinliklerin yapıldığı yerler mutlaka özel olarak güvenliği sağlanan yerler haline getirilmelidir”  akıllara ziyan sözleriyle, provokasyonlara zemin hazırlamıştır. Nitekim 20 Temmuz gecesi, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde polis noktalarına yönelik saldırılar düzenlenmiştir.

IŞİD, Orta Doğu’yu yeniden şekillendirmek isteyen Batı’nın bir projesidir. Batı’nın Orta Doğu’da PKK ile kurduğu stratejik ortaklık da bu projenin devamı olan bir projedir. Türkiye Orta Doğu’daki ateş çemberine çekilmek istenmektedir.

Ortada bir facia varken, kan ile beslenen kimi çevreler, acı üzerinden siyasi kazanç elde etmeye çalışıyorlar. Suruç'ta yaşanan bu acı üzerinden siyasi hesap gütmek namertliktir, alçaklıktır. Bu nasıl bir halet-i ruhaniyedir ki ortak acılarımız bile "ötekileştirilmeye" çalışılıyor, yazık, çok yazık...

Suruç’taki bu elim olay, 11 Mayıs 2013’te Reyhanlı’da meydana gelen ve 52 vatandaşımız ölümüne, 146 vatandaşımızın yaralanmasına neden olan patlamalar öncesindeki istihbarat zafiyetini bir kez daha açığa çıkarmıştır.

Suruç'taki olay partiler üstü bir vakıadır. Provokasyonlara mahal vermemek adına, TBMM'de temsil edilen siyasi partiler, vakit kaybetmeden bir an önce ortak bir kınama metni yayınlamalıdır.

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Yalnız Ülke: Türkiye!...

Türkiye, dış politikanın iç politikaya malzeme edildiği çok hassas bir süreçten geçiyor. “Suriye’ye girelim mi, girmeyelim mi?” tartışmaları gündemin öncelikli konusu… Ankara’da konu ile ilgili toplantı üstüne toplantı yapılıyor, tüm detaylar görüşülüyor, her şey en ince ayrıntısına kadar değerlendirilmeye çalışıyor.

Suriye konusunda Doğu (Rusya, Çin ve İran) ve Batı (ABD, AB ve İsrail) bloku ülkelerinin politikaları ve siyasi hamleleriyle yalnızlaştırılan Türkiye, çareyi kendi politikalarına uygun bir çözüm modelinde bulmaya çalışıyor. “Suriye’ye askeri bir müdahalenin getirisinin ne olacağı, muhtemel bir askeri müdahaleye dünyanın nasıl tepki vereceği, Türkiye’nin nasıl bir sonuçla karşılaşacağı” gibi konular en ince ayrıntılarına kadar hesaplanmalıdır.

Askeri seçeneğin, Türkiye’nin uluslararası politikaları açısından olumsuz sonuçlar doğuracağı muhakkaktır. Haklı sebeplerle bile olsa tampon bölge olarak kurulması planlanan yerin Orta Doğu bataklığındaki Suriye olması ve bunu yapacak ülkenin de Türkiye olması,  olumsuz sonuçların doğması için yeterlidir. İngiltere’nin Daily Telegraph gazetesinin daha şimdiden “Türkiye IŞİD ve Kürtleri durdurmak için Suriye işgaline hazırlanıyor” manşeti buna en güzel örnektir.

“Sözlük anlamıyla “Tampon Bölge” (Buffer Zone), düşman birlikleri, grupları ya da milletleri birbirinden ayırmak için oluşturulmuş ara bölgeye denmektedir. Tampon bölgeler, genellikle askerden arındırılmış bölgelerdir ve tarafsızdırlar. Tampon bölgeler, karşıt gruplar arasında şiddet eylemlerini engellemek, göç akınını önlemek suretiyle emniyet ve asayişi tesis etmek, terörist saldırıların ve sızmaların önüne geçmek, doğal çevreyi korumak, yerleşim birimlerini sınai kazalardan ve felaketlerden korumak gibi çeşitli amaçlarla oluşturulabilir. Ancak bu yöntemi kullanmanın hukuki şartları ve yolları üzerinde genel bir düzenleme olmadığı gibi, yerleşik bir teamül de bulunmamakta.”*

Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde oluşturmak istediği tampon bölgeyi kendi güvenliği için oluşturacak ama iç politikadaki yansımaları çok farklı olabilecektir. Türkiye’yi IŞİD terör örgütüne yardım etmekle suçlayan içimizdeki İrlandalılar, Brütüsler bu kez yapılan ya da yapılacak olan operasyonun PYD’ye yönelik olduğu yaygarası ile halkı sokaklara çıkaracak ve bir kez daha 6-8 Ekim olaylarına benzer olayların meydana gelmesine sebebiyet vereceklerdir.

ABD -Orta Doğu’daki çıkarları için Türkiye’ye ihtiyacı olması nedeniyle- Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik muhtemel bir askeri operasyonuna karşı çıkmayacaktır. Oysa aynı ABD, PKK ile mücadelesinin etkin olduğu yıllarda Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde bir tampon bölge oluşturma isteğine onay vermemişti.

Suriye muhalefetine (ÖSO) yardım konusunda bahane üstüne bahane üreten ABD, değişen şartlara göre PYD’yi ve IŞİD’i kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. IŞİD ile mücadele adı altında PKK’nın Suriye yapılanması PYD’yi silahlandıran ABD, Esed güçleriyle çatışan IŞİD militanlarına ise göz yummaktadır.

Peki, Suriye bir tuzak mı? Bence evet. Türkiye bu noktada çok daha dikkatli davranmak zorundadır.  Suriye’ye girecek olan Türkiye askerini, Esed ajanları, IŞİD ve PYD militanlarıyla diğer yerel güçler karşılayacaktır. Yıllardır Irak ve Suriye sınır hatlarının güvenliğini sağlayamamış olmamız,  oluşturulması düşünülen tampon bölgenin nasıl ve ne şekilde korunacağı sorularını da akıllara getiriyor.

Murat Karayılan’ın, “Açıkça söyleyelim. Eğer onlar Rojava’ya müdahale ederlerse biz de onlara müdahale ederiz. O zaman Türkiye’nin tümü bir savaş sahasına dönüşür” tehdidi de göz önünde bulundurulursa; Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi demek, PKK ile var olan cepheyi daha da genişletmesi demektir. Askıya alınmış olmasına rağmen, “Çözüm Süreci”nin tamamen sona ermesi demektir. Türkiye’nin Orta Doğu’daki bataklığa bulaşması demektir. Türkiye’nin Suriye’deki ateş çemberine müdahil olması demektir.

Türkiye, son dönemlerde Irak Kürtleriyle gerçekleştirdiği ekonomik ve ticari entegrasyonu Suriye Kürtleriyle de gerçekleştirmelidir. Konjonktürel şartlar, Türkiye’nin komşuları olan Kürtlerle her alanda entegrasyonunu zorunlu kılmaktadır.

Sözün özü: ABD hâlâ Türkiye’nin onay vermediği 1 Mart tezkeresinin faturasını kesiyor.

*http://sahipkiran.org/2014/10/07/tampon-bolge/

24 Haziran 2015 Çarşamba

Orta Doğu’da Değişen Dengeler ve Çözüm Süreci!...

Son günlerde PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde oluşturduğu koridorun, Ceyhun Bozkurt'un "İmralı Tutanakları" kitabında yer verdiği, Öcalan ile BDP heyeti arasında 3 Nisan 2013 tarihinde gerçekleşen görüşmede, Öcalan’ın PYD'den Haseke'yi bırakmamalarını istediği,  "Sonra Hatay'a, Afrin'e doğru ilerleme olabilir" dediği iddiaları, gündemin yeni tartışma konusu oldu.

Öcalan, Suriye’den çıkartılmadan önce, PKK’nın eyalet teşkilatlanmalarından sözde Güneybatı Eyaleti (Gaziantep'in -İslâhiye hariç- tamamı, Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya'nın Hekimhan, Arguvan, Arapkir ilçelerinin bir kısmı, Kilis) ile Toros-Akdeniz Eyaleti (Hatay, Adana, İçel, Antalya, Osmaniye, Gaziantep'in İslâhiye ve Nurdağı)  kendisine direkt bağlı olan, örgütün üs kurmak ve taban edinmek için en ağırlık verdiği yerler arasında idi. Yani Öcalan Suriye’de bulunduğu dönemlerde de Türkiye üzerinden Akdeniz’e bir koridor açmayı hedeflemişti. Dolayısıyla Ceyhun Bozkurt’un kitabında yer verdiği iddianın doğru olma ihtimali yüksektir.

Yıllardır, Türkiye kendi iç sorununu -Kürt Sorunu- kendi iç dinamikleriyle çözmek zorunda olduğunu, sürece dışarıdan yapılmak istenen her türlü müdahaleye engel olması gerektiğini dile getirdik.

Oslo Görüşmeleri’nden sonra, Kürt sorununu kendi iç dinamikleriyle çözme gayreti olumlu sonuçlar vermeye başlamışken, (Türkiye süreci sonuçlandırma konusunda ağır hareket etti ve süreçteki inisiyatifi maalesef kaybetti) Suriye’de başlayan karışıklık ve beraberinde meydana gelen iç savaş, Türkiye’nin iç siyasi dengelerini bozmakla kalmamış, dış politikadaki dengelerini de derinden etkilemiştir.

KCK Yürütme Konseyi üyelerinin son on gündeki açıklamalarına bakıldığında,  bölgenin geleceği açısından izlenecek politikaların ipuçlarını görmek mümkün olabilmektedir.    Önce Duran Kalkan’ın Irak Kürt Bölgesi Başkanı Barzani’nin KDP’sine ilişkin,  “Eski dengeler değişti, ilişkiler tükendi. Yeni ilişkiler ortaya çıkacak. Kürt siyasetinde kendisini merkezi gören Güney yönetimi tükendi. Güney Kürdistan siyaseti de KDP-PKK ilişkileri de yeniden şekillenecek”ifadeleri.

Ardından KCK Eşbaşkanı Bese Hozat’ın “PKK bir Kuzey Kürdistan örgütü değil, PKK ulusal kurtuluş mücadelesi veren bir partidir, bir örgüttür. Kürtler sadece Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’de yaşamıyor. Kürtler Suriye’de de yaşıyor, Rojava’da da yaşıyor, Irak’ta da yaşıyor, İran’da da yaşıyor, dünyanın dört bir tarafında da yaşıyor. Özelde de Kuzey Kürdistan dışında Irak, İran, Suriye Kürdistanı’nda da Kürtler ciddi bir katliam ve soykırım politikaları altında”açıklaması.

Ve KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın, “KDP 13 yıldır olduğu gibi Kürt demokratik hareketini, Kürtlerin Türkiye’deki siyasi temsilcisi olan güçleri, ya da bu siyasi temsili yapan partiyi değil de, Kürtler üzerinde yeni koşullarda inkâr ve imha sürecini sürdüren, Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Kürt halkına karşı bir özel savaş yürüterek kültürel soykırımı zaman içinde tamamlamak isteyen AKP’yi destekledi. Bu politikasını 7 Haziran seçimlerinde de sürdürdü” beyanı, ABD’den aldığı destekle, Peşmerge güçleriyle bir çatışmayı göze alabilecek kadar şımarıklaşan PKK-KCK’nın bölgenin yeniden şekillendirilmesinde Barzani’yi devre dışı bırakmaya çalıştığı görülmektedir.  Böyle bir ihtimal Türkiye’yi hem iç politikada, hem dış politikada sıkıntılı bir duruma düşürecektir.

Orta Doğu’nun yeniden şekillendiriliyor olması elbette ki bizi doğrudan ilgilendiriyor. Yeniden çizilecek sınırlar dış politikadaki tercihlerimizle birlikte, büyük emekler vererek seçim öncesi askıya aldığımız Çözüm Süreci’ni de farklı bir mecraya taşıyacaktır.

Bölgede IŞİD’e karşı savaşan, ABD ve Batı’nın bölgedeki stratejik ortağı olarak hareket eden, Suriye’de defakto bir Kürt bölgesi oluşturan, uluslararası kamuoyunun sempatiyle baktığı bir PKK-KCK gerçeği varken, Türkiye’nin bu saatten sonra bölge ve konjonktürel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak “Çözüm Süreci” konusunda yeni bir yol haritası çizmesi gerekmektedir.

-ABD’nin Peşmerge’ye doğrudan silah yardımından vazgeçtiğini açıklamasının ardından (Savunma Bakanı Carter’in, Senato Çalışma Komitesi’ne bir mektup gönderdiği, mektubunda Peşmerge’nin hiçbir eksiğinin olmadığını ve gerekli desteğin kendilerine verildiğini belirterek, “Kürtler’in ve diğer muhalif grupların doğrudan silahlandırılması, Irak’ın toprak bütünlüğü ve güvenliği konusunda ABD’nin dış stratejisinin altüst olmasına neden olacaktır” dediği.) PKK-KCK-Kandil, Orta Doğu’da ABD’nin belirlediği politikalara paralel hareket etmektedir.

-PKK-KCK’nin hedefi, ABD ile Orta Doğu’daki stratejik ortaklığını uzun vadeye yayarak (askıya alınmadan önce Cemil Bayık’ın ABD’nin gözlemci ülke olarak “Çözüm Süreci”ne müdahil olmasını istemesinin nedeni de anlaşılmıştır.) kazanımlarını genişletmek.

-ABD, Orta Doğu petrolünü Akdeniz’e bağlayacak yeni bir koridor açmak için Suriye’nin kuzeyinde otonom bir Kürt devleti kurulmasına destek verecektir.

-Kendi menfaatleri nihayete erdikten sonra, ABD; her zaman yaptığı gibi PKK-KCK’yı da Orta Doğu bataklığında yüzüstü bırakacaktır.


17 Mayıs 2015 Pazar

Öcalan ile Kandil’in Samimiyeti!...

PKK kuruluş bildirisinde PKK’nın kuruluş amaçlarından bahsederken, “PKK, Kürdistan halkı için sürekli ulusal baskı ve sömürü çağının geçtiğini, bunun yerine proletarya önderliğinde direnme döneminin başladığını ilan etmekle, sadece gecikmiş bir görevi yerine getirdiği inancındadır. Disiplin, fedakârlığı, alçak gönüllülüğü, Marksizm-Leninizm ve devrimin zaferine sonsuz inancı, örgüte, göreve ve kolektif güce bağlılığı, emperyalizme, sömürgeciliğe ve işbirlikçilerine karşı savaşmayı kendi yaşamı haline getirir”  der.

İki buçuk yıldır devam eden çatışmasızlık ortamı ve devlet ile İmralı arasında başlayan süreçle beraber, Türkiye’de barış ümidi bir kez daha yeşermeye başlamıştır. “Çözüm Süreci” seçimlerden ötürü askıya alınmış olsa da Türkiye’nin büyük bir çoğunluğu bu ümidini hâlâ korumaktadır.

AK Parti süreç konusunda hiçbir dönem aceleci davranmadı. Kamuoyunda oluşabilecek olumsuz tepkileri de göz önünde tutarak, süreci geniş bir zaman dilimine yaymaya çalıştı. Dönemin şartlarına bakıldığında doğru bir yaklaşım olmasına rağmen PKK’nın “bakın devlet bizi oyalıyor, samimi değil” propagandasını boşa çıkaramadı. Süreci ağır yürütmenin bedeli ise biraz ağır oldu. Suriye’de devam eden iç savaş ve Rojava’da PKK’nın Suriye yapılanması PYD tarafından oluşturulan Kanton yapılanmalar ile IŞİD terörü, Orta Doğu’daki tüm dengeleri bozdu. Devletin Kürt soruna bakış açısının ve mantalitesinin değişmesi önemliydi ama PYD’nin Rojava’daki başarısı ve IŞİD’in Kobani’ye saldırması,  “Çözüm Süreci”nde PKK’nın elini güçlendirmekle neticelendi.

 İki buçuk yıllık süre içerisinde Öcalan ile KCK ne yaptı? Buyrun samimiyet testine.

13 Mart 2013: PKK, bir iyi niyet göstergesi olarak, farklı tarih ve yerlerde kaçırdığı, aralarında kaymakam adayı Kenan Erenoğlu’nun da bulunduğu 8 kamu görevlisini serbest bıraktı.

21 Mart 2013:  Diyarbakır Nevroz alanında Öcalan’ın “artık silahlar sussun, siyaset konuşsun, silahlı unsurlar yurtdışına çekilsin” dediği mesajı okundu.

23 Mart 2013:  KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, “Resmi ve açık bir şekilde ateşkes ilan ediyoruz” dedi.

2 Nisan 2013: KCK Yürütme Konseyi üyesi Cemil Bayık: “Gerilla yasal güvenceyi görmeden tek bir adım geri atamaz” dedi.

3 Nisan 2013: Öcalan PKK’ya sınır dışına çıkma talimatına uyması için bir mektup gönderdi.

28 Haziran 2013: Diyarbakır Lice’de karakol yapımı bahanesiyle meydana gelen olaylarda bir kişi yaşamını yitirdi.

10 Temmuz 2013:  30 Haziran-5 Temmuz tarihleri arasında Kandil’de gerçekleştirilen PKK 9. Kongresi’nde eşbaşkanlık sistemine geçildi. Cemil Bayık ve Bese Hozat KCK Eşbaşkanları seçildiler.

26 Temmuz 2013:  İmralı heyetiyle görüşen Öcalan, hükümetin Ekim ayına kadar gerekli adımları atmaması halinde ateşkesin bozulacağını açıkladı.

9 Eylül 2013: Kandil, devletin gerekli adımları atmadığını bahane ederek, geri çekilmeyi durdurduğunu açıkladı. (Açıklanan tarihe kadar yurtiçindeki PKK militanlarının ancak %10-15 geri çekilmişti) 

29 Ekim 2013: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık sürecin devamı için Öcalan’ın cezaevi koşullarının değiştirilmesini, sürecin yasal zemine oturtulmasını ve müzakerelere “üçüncü” bir gözün dâhil etmesini istedi.

3 Aralık 2013: Cemil Bayık, 2014 baharına kadar süre tanıdıklarını, gerekli adımların atılmaması halinde çatışmaların yeniden başlayabileceğini söyledi.

8 Aralık 2013: Diyarbakır-Bingöl karayolunda dört rütbeli askeri kaçıran PKK, daha sonra askerleri serbest bıraktı.

11 Ocak 2014: HDP heyetiyle görüşen Öcalan 17-25 Aralık operasyonlarına ilişkin olarak; “Ülkeyi bir darbe ateşiyle yeniden yangın yerine çevirmek isteyenler bizim bu ateşe benzin taşımayacağımızı bilmelidir. Her darbe teşebbüsü bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da karşısında bizi bulacaktır” dedi.

17 Mart 2014: PKK’nın silahlı yapılanması HPG Başkanı Murat Karayılan, Öcalan cezaevinde olduğu sürece PKK’nin silah bırakmayacağını açıkladı.

21 Mart 2014: Diyarbakır Nevruz alanında okunan mesajında; “Şu ana kadar yürütülen bir diyalog süreciydi ve önemliydi. Bu süreçte iki taraf da birbirlerinin iyi niyetini, gerçekçiliğini, yeterliliğini test etmiştir” dedi.

10 Temmuz2014: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık, PKK’nın tamamen silah bırakmasının  "Öcalan’a özgürlük" ve "sürecin anayasal güvence" altına alınması şartlarına bağlı olduğunu açıkladı.

18 Ağustos 2014: Diyarbakır-Lice'de PKK’nın kurucularından Mahsum Korkmaz’ın heykeli dikildi. Heykelin kaldırılması sırasında çıkan olaylarda bir kişi yaşamını yitirdi.

26 Eylül 2014: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık: “Öcalan bizim önderimiz. Biz bir önderlik hareketiyiz. Önderimize bağlıyız. Ama Türkiye adım atmadan önderlik ‘hayır savaşmayın’ nasıl diyecek ki? Diyemez. Dese bile savaşçılar bunu kabul etmezler. Biz savaşçıları zor tutuyoruz”  dedi.

6 Ekim 2014: İmralı heyetiyle görüşen Öcalan, çözüm sürecinde yeni adımlar atılması için hükümete 15 Ekim 2014'e kadar süre verdi.

6-8 Ekim 2014: KCK ve HDP’nin çağrısıyla Diyarbakır’da başlayıp, Türkiye’nin birçok iline sıçrayan Kobani’yi protesto eylemlerinde 50 kişi hayatını kaybetti.

11 Ekim 2014: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık Kobani ve Türkiye'de yaşananlardan Hükümet’i sorumlu tuttu ve TBMM’den geçen tezkerenin bir savaş ilanı olduğunu, sınır dışına çıkarttıkları tüm silahlı birliklerini Türkiye'ye geri gönderdiklerini söyledi.

25 Ekim 2014: Hakkâri-Yüksekova’da, PKK’nın saldırı emrini vermediğini açıkladığı olayda, sivil giyimli üç asker çarşı merkezinde yüzü maskeli kişiler tarafından şehit edildi.

23 Kasım 2014: KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok, “Hiç kimsenin silah iradesi elinde olan bizler adına konuşması doğru değildir” dedi.

27 Aralık 2014: Şırnak-Cizre’de PKK yandaşlarının Hüda-Par üyelerine saldırmasıyla başlayan çatışmalarda üç kişi öldü, üç kişi de yaralandı.

06 Ocak 2015: Şırnak’ın Cizre ilçesindeki İç Güvenlik Yasa Tasarısı’nı protesto gösterilerinde çıkan olaylarda bir kişi öldü, bir kişi yaralandı.

21 Mart 2015: Öcalan’ın Diyarbakır’da okunan Nevruz mesajında: “PKK’nın Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yaklaşık 40 yıldır yürüttüğü silahlı mücadeleyi sonlandırmak ve yeni dönemin ruhuna uymak için bir kongre yapmalarını gerekli ve tarihi görmekteyim” diyerek, Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerine son vermesi için PKK’ya kongre çağrısında bulundu.

11 Nisan 2015: Ağrı’nın Diyadin ilçesinde çıkan çatışmada 4 asker yaralandı, devam eden operasyonlarda ise 5 PKK’lı öldü, biri ise yaralı olarak yakalandı.

30 Nisan 2015: HDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, "Çözüm süreci bizim açımızdan yolun sonuna geldik, artık bunu toparlama görevi hükümetindir. O da ne şartla olur? Hükümetin bize verdiği sözlere ve mutabakatlara sahip çıkacağını deklare etmesiyle olur" dedi.

05 Mayıs 2015: KCK Eşbaşkanı Bese Hozat: “Silahsızlanma kongresini toplamayı gündemden çıkardık” dedi.

Her şey 7 Haziran seçimlerine endekslenmiş görünüyor. Seçimlerinden sonra PKK, Türkiye yönelik silahlı eylemler başlatır mı? İhtimal vermiyorum. Neden derseniz? IŞİD’in Kobani ve Şengal’e saldırması sonrası, PKK-PYD ile Batı dünyası -özellikle ABD ve Almanya- arasında bir yakınlaşma meydana geldi. PKK, ABD başta olmak üzere; Batı’nın bölgedeki yeni stratejik ortağı olarak görülmeye başlandı. PKK, Batı nezdinde kazandığı bu prestiji berheva etme riskini göze alamaz. 

(Bu yazı ilk olarak 11 Mayıs 2015 tarihinde yysam.org sitesinde yayınlanmıştır.)