suruç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suruç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2015 Çarşamba

PKK’nın Kara Propagandası!...

PKK, başta Cizre olmak üzere Silopi, Nusaybin, Hakkâri, Silvan, Lice ve Yüksekova’daki  “demokratik özerklik” ilanlarını birer “özgürlük direnişi” olarak görüyor.  Bu il ve ilçelerdeki hendek kazma, resmi kurumlar ile polis ve askere yönelik saldırıların diğer bölge, il ve ilçelerde de gerçekleştirilebileceği algısı oluşturmaya çalışarak, çoluk çocuk, kadın ihtiyar demeden sivilleri açıkça ölüme mahkûm etmek istiyor.

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika’da Selahattin Erdem mahlasıyla yazı yazan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan buna yönelik amaçlarını;  “Cizre direniyor, bütün Kürdistan direniyor. 1990’ların başındaki ulusal diriliş serhildanına öncülük eden Cizre, şimdi de demokratik özyönetim inşasına ve savunulmasına öncülük ediyor… 2014 Eylül’ünde Kobani’de DAİŞ faşizmine karşı kahramanca direnen Kürtler, 2015 Eylül'ünde de Cizre’de AKP faşizmine karşı kahramanca direniyor. 2014 Yılında Kobanê direnişiyle kendilerini insanlığa mal eden Kürtler, şimdi Gever ve Cizre direnişleriyle de yine demokratik insanlığın ruhu ve öncüsü olmaya devam ediyor… O halde demokratik özyönetim ilanlarını bazı kasaba ve kentlerle sınırlı tutmamak ve her alana yaymak gerekli ve önemlidir” diyerek dile getiriyor.

PKK, kamu düzenini hiçe sayarak, “demokratik özerklik” ilan ettiği ve güvenlik güçleri ile çatışmaya girdiği bölgelerde, sivil vatandaşları tehditle ve zorla kendilerine kalkan yapmaktadır. Arkasından, kontrolü altındaki medya araçları üzerinden, hem iç, hem de dış kamuoyuna Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın baskıcı, otoriter, totaliter ve diktatör bir lider olduğu propagandasını yaymaktadır. Bununla yetinmeyen Kandil, özelde Erdoğan’ın genelde Türkiye’nin, Türkiye’deki Kürtlere yönelik gerçekleştirdiği katliamların Beşer Esed’in Suriye’deki katliamlarından daha büyük olduğunu -Türkiye’nin Suriye’den kaçan yüz binlerce sığınmacıya kucak açtığını görmezden gelerek- iddia ediyor.

PKK-KCK’nın bir başka hedefi ve iddiası ise özyönetim ilan edilen yerlerin Kürtlere demokrasi getireceği, bu vesileyle Türkiye’deki tüm muhalif grupları (sol, sosyalist, ulusalcı, emekçi, demokrat…) kendi çıkarlarını da gözeterek, “demokratik özerklik” ilan edilen bölgelere destek vermelerine ikna etmektir. Ve en nihayetinde 2013 Mayıs’ındaki Taksim-Gezi benzeri olayları tüm Türkiye’ye yayarak -sözüm ona- Türkiye’deki demokratik devrimi gerçekleştirerek,  bin yıllık Türk-Kürt kardeşliğini bozmaktır.

Kandil’in sözcüleri, mevcut sorunları siyaset ile çözmek istediklerini, devletin sivil siyasetin önünü kapattığını iddia ediyorlar. Oysaki silahı elinde bir güç ve tehdit unsuru olarak bulundurmaya devam eden ve yeniden silahlı eylemlere müracaat ederek, sivil siyasetin önünü tıkayan KCK-Kandil’in kendisidir.

Suruç’taki bombalı saldırının ardından çatışmasızlığı sonlandıran KCK, o günden sonra sürekli olarak “serhildan” çağrılarıyla halkı sokağa çıkartmayı hedeflemiştir. Bu noktada amacına ulaşamadığını gören PKK, bir kez daha “Öcalan” kozuna sarılmıştır. KCK’nın Kandil’deki üst düzey yöneticileri, bölge halkının önüne “Devlet’in Öcalan üzerindeki tecridi devam ediyor, Öcalan’a tecrit uygulanırken halkın sessiz kalması mümkün değildir? Öcalan ile neden görüşülmüyor? Bugün yapılması gereken şey direnişi yükseltmektir.” propagandası ile çıkmaya başladılar. Kandil’in bu manevrası karşılık bulur mu? Manevranın nirengi noktasında “Öcalan” ismi varsa, biraz daha ihtiyatlı olmakta fayda mülahaza edilmelidir. Devlet bu kozun kullanılmasına müsaade etmemelidir. PKK’nın Öcalan’a dair gündeme getirdiği “tecrit” iddialarını boşa çıkarmalıdır. 

Bu ülke, bu millet “izm”lerden çektiğini, an azılı düşmanlarından çekmemiştir. Kürtler de iradelerini “Apo-izm”  ve Kandil’e teslim etmemeli, kendilerini “Apo-izm”in ve PKK’nın vesayetinden kurtarmalıdırlar.

Demokrasi ve özgürlükler, demokratik olmayan yol ve yöntemlerle elde edilemez. Silah, kan, acı ve gözyaşı üzerinden demokrasi getireceğini iddia etmek, demokratik taleplerle çelişir ve demokrasinin varlık sebebine zıt bir teşebbüstür. Buna ancak PKK diktatoryası denilebilir.  

21 Temmuz 2015 Salı

Terörün Kanlı Yüzü!...

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun AK Parti teşkilatlarına “Seçime hazırlıklı olun” talimatıyla birlikte, Türkiye gündemini ilk sırasına yeni hükümet kurma arayışları değil, olası muhtemel bir erken seçim meşgul etmeye başlamışken Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde sivilleri hedef alan bombalı saldırıyla, yıllardır yüz yüze kaldığımız terörün acı ve kanlı yüzüyle maalesef bir kez daha yüzleştik. Suruç’taki menfur saldırıda 31 vatandaşımız öldü 100’den fazla vatandaşımız da yaralandı.

Terör, etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terörün ne dini, ne de kimliği vardır. Terör her yerde terördür. Bu vesile ile Suruç’ta sivillere yönelik düzenlenen bombalı saldırıyı kınıyor ve lanetliyorum.  Bu saldırı ile Türkiye, Orta Doğu’daki savaş ortamına sürüklenmek isteniyor.

9 Temmuz 2015 tarihli, "Erken Seçim Gerekli mi?" başlıklı yazımızda, "Türkiye’nin “Yeni anayasa, Çözüm Süreci, Suriye ve Orta Doğu, AB ile ilişkiler ve ekonomik istikrar gibi çözüm gerektiren sorunları varken... yakın zamanda yapılacak bir erken seçim lüksü yoktur…" derken, bu ve benzeri olaylara dikkat çekmeye çalışmıştık.

19 Temmuz 2015 günü, Fırat Haber Ajansı ANF’ye verdiği demeçte: "Halkımız meşru savunma örgütlenmesini ve bilincini de geliştirmeli. Bu sadece askeri güçlerin büyütülmesi temelinde değil, halk olarak meşru savunmasını geliştirmeli. Tüm halkımız silah almalı, bu temelde kendini eğitmeli ve örgütlemeli..." diyen KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın açıklamasından bir gün sonra PKK, Adıyaman Kömür beldesi Kurk ve Derinsu mevkilerinde arama tarama faaliyeti yapan güvenlik güçlerine yönelik düzenlediği silahlı saldırıda bir askeri şehit etmiş, iki askeri de yaralamıştır. “Barış” kelimesini ağızlarından düşürmeyen, “Halkımız meşru savunma örgütlenmesini ve bilincini geliştirmeli” diyen Cemil Bayık’ın düşünce yapısı ile bu ülkeye “çözüm” gelmez.

Suruç’ta meydana gelen patlamadan hemen sonra, Orta Doğu’da emperyal güçlerin taşeronluğunu yapan KCK, “Bu katliamdan birinci derecede IŞİD'i destekleyip büyüten AKP Hükümeti sorumludur. Bu gençlerin katili doğrudan AKP hükümetidir. AKP'nin Kürt düşmanlığı temelinde IŞİD’le kurduğu ilişkiler ve ittifak bu katliamı ortaya çıkarmıştır” diyerek, her zaman yaptığı gibi kolaycılığa kaçmış,  Türkiye’ye yönelik düşmanlığını bir kez daha tescil ettirmiştir.

Bir hafta önce katıldığı bir televizyon programında “PKK silah bırakmalıdır” diyen  HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş, Suruç’taki patlamaya ilişkin yapmış olduğu yazılı açıklamada, “Halkımız, siyasi kurumlarımız, sivil toplum örgütleri, belediyeler, meslek örgütleri gibi bütün toplumsal yapılar kendi güvenlik tedbirlerini de geliştirmelidir. Parti binalarımıza giriş çıkışlar, toplu eylem ve etkinliklerin yapıldığı yerler mutlaka özel olarak güvenliği sağlanan yerler haline getirilmelidir”  akıllara ziyan sözleriyle, provokasyonlara zemin hazırlamıştır. Nitekim 20 Temmuz gecesi, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde polis noktalarına yönelik saldırılar düzenlenmiştir.

IŞİD, Orta Doğu’yu yeniden şekillendirmek isteyen Batı’nın bir projesidir. Batı’nın Orta Doğu’da PKK ile kurduğu stratejik ortaklık da bu projenin devamı olan bir projedir. Türkiye Orta Doğu’daki ateş çemberine çekilmek istenmektedir.

Ortada bir facia varken, kan ile beslenen kimi çevreler, acı üzerinden siyasi kazanç elde etmeye çalışıyorlar. Suruç'ta yaşanan bu acı üzerinden siyasi hesap gütmek namertliktir, alçaklıktır. Bu nasıl bir halet-i ruhaniyedir ki ortak acılarımız bile "ötekileştirilmeye" çalışılıyor, yazık, çok yazık...

Suruç’taki bu elim olay, 11 Mayıs 2013’te Reyhanlı’da meydana gelen ve 52 vatandaşımız ölümüne, 146 vatandaşımızın yaralanmasına neden olan patlamalar öncesindeki istihbarat zafiyetini bir kez daha açığa çıkarmıştır.

Suruç'taki olay partiler üstü bir vakıadır. Provokasyonlara mahal vermemek adına, TBMM'de temsil edilen siyasi partiler, vakit kaybetmeden bir an önce ortak bir kınama metni yayınlamalıdır.