Terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2016 Perşembe

Hangi Demirtaş?...

HDP ve geldiği gelenekteki tüm partiler, yıllarca Kürtler adına siyaset yaptıklarını iddia etmelerine rağmen, kendi iradelerini PKK ve Kandil’e teslim ederek, Türkiye’yi tehdit eden bu yapıdan ve silahtan medet umdular. Hatta HDP daha da ileri giderek, değiştiğini, Türkiyelileştiğini (!) ve Türkiye partisi olduğu söyledi. Ne yazık ki bunların hepsi söylemde kaldı. 

HDP; Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin, İdil ve Yüksekova’daki hendek ve barikat stratejisiyle Kürtlere hayatı zehir eden uluslararası üst aklın ürünü PKK’nın, başta bölge insanı olmak üzere Türkiye’ye verdiği zararın büyüklüğünü nihayet görmeye başladı.   Ve Umarız Demirtaş bir kez daha takiye yapmıyordur.

Halkların Demokratik Partisi Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş, Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlenen bir toplantıdaki açıklamalarıyla bir kez daha Türkiye gündemine oturdu. Demirtaş: “Barış Süreci’ne Türkiye’nin doğusunda ve batısında büyük destek vardı. Bizim hatamız barış görüşmelerini şeffaf şekilde topluma mal edememek oldu. Aynı şekilde Parlamento’nun da sürecin arkasında olması gerekiyordu. Barış Süreci’ni bir kişinin inisiyatifine bırakmış olmak da bir hataydı… PKK neden strateji değiştirdi; bunu onlara sormak lazım. Biz demokratik bir partiyiz ve şiddetin her türlüsünü reddediyoruz. Hendek savaşları kamu güvenliğini tehdit etti ve şiddeti tırmandırdı. Fakat bunlar diyalogla çözülmeli. Tankla, topla tüfekle değil" dedikten sonra “Özerklik ilan edilerek bir sonuç elde edilemeyeceğine” dikkat çekmiş.

Selahattin Demirtaş bu açıklamayı yapmadan önce neler söylemişti?

Demirtaş, 22 Aralık 2015 tarihinde: “‘Suriye’de halkına karşı tank kullanan yönetim meşru değil’ diyen hükümet bugün kendi ilçelerine tank sokmuş halkına tank atışı havan topu atışı yapıyor… Cizre’de, Silopi’de mesele gerçekten 10-20-30 PKK’lı olsaydı şimdiye kadar çözülmüş olmaz mıydı? Halk bu özyönetimin arkasında olduğu için hepsi hedef haline getirilmiş. Ortada 3-5 çapulcu terörist yok. Ortada halk olarak kabul edilmemiş bir topluluğun hak talebi var. Devletin bu hak talebine karşı tankla topla saldırısı var. Hendekler ondan sonra ortaya çıktı… Bugün Kürtlerin küçümsediğiniz barikat, hendek dediğiniz şey darbeye karşı direniştir. Darbe yapılmıştır”  sözleriyle, PKK’nın hendek ve barikat stratejisini meşru görmüştü.

01 Ocak 2016 tarihinde “Burada önemli olan Kürtlerin kendi öz güçleriyle ne kadar ayakta kalacaklarıdır… Uluslararası dengelere güvenerek Kürtlerin kendiliğinden statü elde etmesini beklemek saflık olur. Kürtlerin böyle bir saflık içinde olmadığını görüyorum ve buna güvenerek diyorum ki, Kürtler açısından hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır” ifadesiyle, KCK’nın Suriye yapılanması PYD’nın Suriye’de elde ettiği statü ve oluşturduğu kantonların benzerlerini Türkiye’de de oluşturma beklentisi içerisine girmişti.

06 Ocak 2016 tarihinde:  "Başbakan güvenlik güçlerinin alnından öptüğünü söyledi. Ben de bu zulmün karşısında dik duranların alnından değil ellerinden öpüyorum" sözüyle, hendek stratejisine sahip çıkmış, kamu düzenini ve halkın huzurunu ifsat eden YPS’lileri yüceltmişti.

31 Ocak 2016 tarihinde: “Kürtler çaresiz ve perişan olduğundan değil. Beni bağışlasınlar ama şu anda çaresizliği ve umutsuzluğu yaşayan Türkiye'nin batısıdır. Hep birlikte direniş umudunu büyütmemiz lazım" diyerek, Kandil’in “devrimci halk savaşı” stratejisi saçmalığına  “Kandilvari” bir ifadeyle desteklemişti.

03 Şubat 2016 tahinde: "10 Ekim'de Ankara’nın göbeğinde mitingimizde bomba patlattılar ve 104 kardeşimizi orada katlettiler. Şimdi bütün bu acılara rağmen Diyarbakır, Suruç, Ankara patlamalarına ve katliamlarına rağmen asla dilimizden barış mesajlarını düşürmedik. 'Ahlaken, vicdanen, siyaseten doğru olan çözüm yolu masadır' dedik. Hendekmiş, barikatmış inanın ki bunlar bahane, bir günde çözülür. Altı aydır kapatamadığınız hendekler bir günde Sayın Öcalan’ın mesajıyla çözülür. Bir barış mesajıyla onların hepsi kapanır. Müzakere, diyalog kapısıyla onların hepsi çözülür"  diyerek, barışın önündeki engelin devlet olduğunu ima etmiş, halkın seçmiş olduğu ve legal alanda siyaset yapan bir partinin genel başkanı sıfatıyla, çözümün adresi olarak bir kez daha Öcalan’ı göstermişti.

Ey Demirtaş!

Almanya’daki açıklamalarını, bölgenin zengin ve kadim tarihinin yok edilmesine sebep olan PKK’nın özyönetim saçmalığı ilanından önce, şehirleri cephaneliğe dönüştürmesine seyirci kalmadan önce yapsaydınız ya.

Bu ifadelerinizi Türkiye’nin barışını hendeklere gömen PKK’nın ateşine, su yerine benzin taşımadan önce dile getirseydiniz ya.

Bu duruşunuzu, yüz binlerce insanın yerlerinden ve yurtlarından göç ederek, PKK’nın oluşturduğu hendek anaforunda kaybolmasına seyirci kalmadan önce sergileseydiniz ya.

Yine, uluslararası kurumlardan Türkiye’ye baskı yapmalarını istemek yerine,  silah bırakması için PKK’ya baskı yapmalarını talep etseydiniz ya.

Bu açıklamanızı, Kürtleri “seküler” bir anlayışın çizgisine dönüştürmeyi hedeflemiş Türk solunun fosilleşmiş artıklarına teslim etmeden önce yapsaydınız.

Şimdiye kadar aklınız neredeydi? Eskilerin “Bade harab ul basra” demesi gibi,  yaşanan bunca ölüm ve yıkımlardan sonra mı aklınız başınıza geldi?

Siyasi hayatınız, hep çelişkiler yumağı mı olacak?... 

12 Nisan 2016 Salı

PKK’nın “Kürt ve Alevi Soykırımı” Yalanı!...

2015 Temmuz ayında yeniden çatışmalı süreci başlatan PKK, gün geçmiyor ki akıllara ziyan dezenformasyon içerikli yalan haber ve yorumlar üzerinden toplum algısını manipüle etmeyi hedefleyen haberler yapmasın.

Türkiye’nin “eski Türkiye” olmadığını göremeyen PKK, (Yeni Türkiye, PKK’nın geçmişte kendi propagandasına alet ettiği argümanların tamamına yakınını boşa çıkarmıştır) kendisine yeni propaganda malzemesi oluşturmak adına, kontrolündeki medya organları üzerinden her türlü dezenformasyonu yapmaktadır.

PKK’nın son günlerdeki hedef kitlesi-PKK her dönemde Alevileri istismar etmiştir- yine Alevi vatandaşlarımız.

Terör örgütünün Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde Baki Gül (B.Gül, İlkokulu Elazığ’da, üniversiteyi İstanbul’da okumuş, PKK’nın yurt içindeki haber ajansı olan Dicle Haber Ajansı’nın kuruluşunda yer almıştır. Özellikle Kandil’de KCK Yürütme Konseyi üyeleri ile yaptığı program ve söyleşilerle gündeme gelmiş olan Baki Gül,  kapatılan Roj TV’ ile halen yayında olan Med Nuçe ve Sterk TV’lerde programlar yapmış/yapan Tuncelili bir Alevidir.) imzasıyla yayınlanan yazıda: “Yalçın Akdoğan; AFAD’dan sorumlu, Yurt dışı Türklerinden sorumluydu. Şimdi ise ‘Legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten yapılarla mücadelenin koordinasyonu’ ve ‘Suriyeli sığınmacılarla ilgili koordinasyon’ görevleri var. Yani DAİŞ çetelerinin nerede nasıl ve hangi hedefe yöneleceğini de Yalçın Akdoğan belirleyecek. Kimin tutuklanacağı; hangi Kürt ve Alevi kentlerinin göç ettirileceğini de yine o belirleyecek. Bu nedenle herkesin Yalçın Akdoğan’ın Kürt ve Alevi soykırımının mühendisliği görevi yürüttüğünü bilmesi gerekiyor. Bütün yıkımlarda, ölümlerde, tutuklamalarda, göç ettirmelerde, yargısız infazlarda Yalçın Akdoğan ismini daha fazla duyacağız”  denilerek, Yalçın Akdoğan şahsında devlete yönelik karalama kampanyasına devam edilmektedir.

16 Haziran 2015 tarihli “Çözüm Bekleyen Çözüm Süreci!” başlıklı yazımızda: Yalçın Akdoğan’a yönelik, “‘HDP'nin barajı geçeceğini ben düşünmüyorum, şu anda yüzde 7 civarlarında görünüyorlar. Bunu ittirme, şantajlarla ya tutarsa diye oynuyorlar ama bu çok sağlıklı bir anlayış değil’ diyen ve HDP’nin yüzde 13 oy almasıyla siyasi bir fiyaskoya imza atan Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan; ‘HDP, PKK'ya silah bırakma çağrısı yapsın’ diyerek ‘Çözüm Süreci’nden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak, ikinci bir fiyaskonun mimarı olmuştur. Bir siyasetçi, siyaseten rakibi olan partiye ilişkin yüzde yüz yanılacak bir öngörüde bulunabiliyorsa, ülke ve millet için neler öngörmez ki. Sayın Akdoğan, HDP’nin PKK’ya silah bıraktıracak güç ve iradesinin olamayacağını bilmiyor mu?” eleştirisinde bulunmuş bir yazar olarak bu yazıyı yazıyorum.

Statükonun hüküm sürdüğü eski Türkiye yönetimlerinin mimarı olan 1938-1939 Dersim trajedisini görmezden gelen ve bu trajedi için başbakanlığı döneminde “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa ben özür dilerim ve diliyorum''diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı diktatörlükle itham eden PKK ve medyası, yeni Türkiye’yi de “Kürt ve Alevi soykırımı” yapma iftirasıyla karalamaya çalışmaktadır.

Göç İdaresi Genel Müdürlüğü verilerine göre, Şanlıurfa, Hatay, Kilis, Malatya, Kahramanmaraş, Gaziantep ve İstanbul başta olmak üzere üç milyona yakın Suriyelinin misafir edildiği Türkiye’yi görmezden gelen terör örgütü, her seferinde Türkiye’yi DAİŞ virüsü çetecileriyle bir araya getirmeye gayret etmektedir. Bunu yapan PKK, hendek ve barikat stratejisiyle Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin ve Yüksekova gibi ilçeler başta olmak üzere, şehir merkezlerindeki Kürtlere hayatı zindan etmeyi hedef almıştır. Bununla da yetinmeyen uluslararası güç odaklarının kontrolündeki Kandil merkezli PKK, kendisi gibi düşünmeyen Kürtlere hayat hakkı tanımamış, onları yerlerinden ve yurtlarından göç etmelerine sebep olmuştur.

“Devlet Kürtleri katlediyor” propagandasıyla Türkiye’nin itibarını zedelemeye çalışan PKK, bu kez “Devlet hem Kürtleri, hem de Alevileri katlediyor” yalanının arkasına sığınarak, Kürtlere yaptığı kötülüğü ve verdiği zararı perdelemeye amaçlıyor.

PKK medyasının hedefi, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan değil, Akdoğan’ın sorumluluğunda bulunan ve son yıllardaki başarılı hizmetleriyle gündeme gelmiş olan AFAD ve TİKA gibi devlet kurumlarıdır.

Terör örgütlerine yönelik psikolojik üstünlük elde edilememiş bir mücadelenin başarılı olması mümkün değildir. Ülke olarak psikolojik mücadele manasında maalesef terör örgütü PKK’ya karşı henüz yeterli bir üstünlük kurabilmiş değiliz.

Her anlamda (siyasi, askeri, ekonomik, politik…) uluslararası güçlerce desteklenen ve hücresel bir sistemle kendisini yenileyebilen -kırsal alanda kaybedince, çatışmaları şehir merkezlerine indirgeyerek yaymaya çalışan bir yapı- bir terör örgütüne karşı, duvar edebiyatı sloganları ve propagandasıyla psikolojik üstünlük sağlanamaz.

31 Mart 2016 Perşembe

Topyekûn Mücadele!...

29 Mart Salı günü, PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde, KCK’nın silahlı kanadı HPG sorumlusu Murat Karayılan’ın: “Bahara girdik; eyaletler de artık destek sunmalıdır. HPG artık devreye girmeli. Ancak bu devreye giriş HPG’nin şehirlere girmesi biçiminde olmamalı. HPG, Kürt gençlerinin YPS adıyla örgütlenip şehirlerde yürüttüğü öz savunma direnişini dağdan destekleyecek" açıklamasına yer verildi.

Geçmiş yazılarımızda yapmış olduğumuz analizlerimizde,  bahar ile birlikte PKK’nın şehir merkezlerindeki hendek ve barikat stratejisine ek olarak, kırsalda bulunan militanlarının da bölgedeki askeri üs ve karakollara yönelik eylemlere yönelebileceklerini dile getirmiştik. Çatışmaları şehir merkezlerine indirgeme stratejisiyle hendeklere gömüldüğünü Murat Karayılan’ın “Hâlbuki bu şehirlerde bu düzeyde bir savaş yaşanmasına gerek yoktu”  (Aynı Karayılan,  21 Aralık 2015 tarihli, yine Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde yayınlanan bir açıklamasında: ‘HPG’nin resmi bölük ve takımları şehre inmemiştir; böyle bir karar da yoktur. Fakat bu noktada uyarı yapıyoruz: Bu biçimde devam ederse, artık HPG’nin de dâhil olma durumu söz konusu olabilir. Hareketimizin yönetimi bugün bunu gündemine almıştır; tartışıyor... Çünkü eğer bu biçimde zulüm gelişir katliama dönüşürse, o zaman HPG de devreye girebilir’ diyerek HPG’nin şehir merkezlerindeki çatışmalara müdahil olabileceğini ima etmiştik ki 29 Mart’taki açıklamasıyla kıyaslandığında PKK’nın Karayılan şahsında düştüğü çelişkiyi de ortaya çıkarmıştır.) sözüyle itiraf eden PKK, 2016’daki ilk kırsal eylemini Diyarbakır-Bingöl karayolu üzerinde bulunan Mermer Jandarma Karakolu’na bomba yüklü araçla düzenlediği saldırıyla gerçekleştirmiş, saldırıda üç asker şehit oluş, 23 asker de yaralanmıştı.

Suriye’yi Türkiye ile kıyaslayarak büyük bir strateji hatası yapan KCK, iç savaşın devam ettiği Suriye’de,  uzantısı PYD üzerinden elde ettiği kanton oluşumlara benzer oluşumlar hayali ve fantezisiyle başlattığı hendek ve barikat çatışmalarında darbe yemiştir. Halk nezdindeki desteğini de büyük bir oranda kaybeden PKK üst düzey yetkilileri, çatışmaları yeniden kırsal bölgelere yayarak kaybettiği prestiji elde etme uğraşındalar. Karayılan’ın 15 Ağustos 1984 Eruh baskını gerçekleştiren Agit kod Mahsun Korkmaz üzerinden “Egîd yoldaş, bir ruhtu, bir duruştu, bir komutanlaşma tarzıydı. Her şeyden önce başarı ve saldırı ruhunun sembolüydü. Bundan 32 yıl önce, 1984 yılının 15 Ağustosu’nda Egîd yoldaş komutasında 32 kişiyle bir yürüyüş başlatıldı. O zaman başlatılan bu mücadele, bir tarih yaratmış durumda. Bugün Egîd yoldaşın on binlerce askeri vardır. Milyonlarca insan onun çizgisini esas almaktadır” diyerek, terör örgütünü motive etmeye çalışması, PKK’daki çöküşün göstergesidir.

Yıllardır bir yandan terörle mücadele ederek bugünlere gelen Türkiye, bir yandan da eskiden kalma ırkçı-faşist zihniyetle de mücadele etmektedir, etmelidir de. 23-27 Mart tarihleri arasında Konya’da düzenlenen 14. Tarla Teknolojileri Fuarı’na davetli olarak katılan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Ziraat Bakanı Abdussettar Mecid, fuarda Kürtçe konuşacağı için tertip komitesi tarafından engellenmişti.

Olay sonrasında bir açıklama yapan Abdussettar Mecid, “Öncelikle protokol iyiydi ve biz gayet iyi karşılandık. Gümrük ve Ticaret Bakanı, Konya Valisi ile Tarım Bakanı yardımcısıyla daha öncesinden bir toplantı yapmıştık. O toplantıda Kürtçe konuştum. Konuşmam orada bulunan tercüman aracılığıyla Türkçe’ye çevrildi. Gerçekleşen toplantıda herhangi bir sıkıntı yaşanmadı ve verimli bir toplantı oldu. Aynı zaman da protokole uygun da bir karşılama da vardı” dedi. Olayı daha da vahimleştiren nokta; Gümrük ve Ticaret Bakanı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakan Yardımcısı ve Konya Valisi ile gerçekleştirilen toplantıda Kürtçe konuşan Mecid’in, fuar tertip komitesi tarafından engellenmiş olmasıdır. Fuar tertip komitesinin bu tavrı, -hükümetin de temsil edildiği bir organizasyonda- neticesi itibariyle, hükümeti bypass ettirmiştir.

Seçmeli de olsa Kürtçe eğitim verilen, TRT KURDÎ kanalı üzerinden 24 saat Kürtçe yayın yapılan Türkiye’de, bir organizasyon için davet edilen yabancı bir yetkilinin anadili olan Kürtçeyle konuşmasına izin verilmemesi, devletin kendi uygulamalarıyla çelişmiyor mu?

Bugün Türkiye’nin güneyi Irak sınırları içerisinde, “Kürdistan Bölge Yönetimi” adıyla bir hükümet var ve bu hükümetle ilişkilerine -siyasi ve ekonomik özellikle de enerji alanında yapılan anlaşmalar- bakıldığında, resmen olmasa da Türkiye mevcut hükümeti tanıyor denilebilir.

Demokrasi ve insan hakları noktasında hatırı sayılır ilerleme kaydeden Türkiye ne yazık ki eskiden kalma bu sakıncalı zihniyet ile zorda bırakılmıştır. (PKK ve medyası, bu fırsatı kaçırmayacak, önümüzdeki günlerde bu olayı kendileri için bir propaganda malzemesi olarak kullanacaklardır.) Bu zihniyet, devlet kurumlarında hayatiyetini devam ettirmektedir. Türkiye’nin bu ve benzeri zihniyetlere fırsat vermemesi gerekir. 

23 Mart 2016 Çarşamba

Brüksel’deki Saldırının Hedefi…

Terör, etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terör her yerde terördür. Terörün ne dini, ne de kimliği vardır. Belçika’nın başkenti Brüksel’de gerçekleştirilen saldırılarda 34 kişi öldü, çok sayıda insan yaralandı. Terörün her türlüsünü ve insanlığa yapılmış bu saldırıyı kınıyor ve lanetliyorum.

Brüksel’deki saldırıya yönelik farklı değerlendirme ve yorumlar yapılıyor. Saldırının arka planında, muhtemel oluşturulmak istenen algıya bakmak gerek. Bu saldırı ile Türkiye karşıtlarının ülkemize yönelik oluşturulmak istedikleri algı nedir?

Geçtiğimiz hafta içerisinde Taksim İstiklal Caddesi’ndeki canlı bomba saldırısında 4 kişi öldü, yedisi ağır 39 kişi yaralandı. Ve bu eylemin faili olduğu belirtilen Mehmet Öztürk’ün IŞİD ile bağlantılı Gaziantep’teki Durmaz grubu içesinde yer aldığı iddia edildi.

Ardından, PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmesine rağmen Belçika hükümeti, AB’nin de başkenti konumunda olan Brüksel’de PKK’nın çadır açmasına izin verdi.

18 Mart Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi’nin 101. yılı dolayısıyla Çanakkale’de düzenlenen törenlere katılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yapmış olduğu konuşmada haklı olarak “Terör örgütlerine doğrudan veya dolaylı kucak açan ülkelere sesleniyorum. Koynunuzda yılan besliyorsunuz. Beslediğiniz o yılan her an sizi de sokabilir.” sözleriyle terör ve terörizme dikkat çekmişti.

Başbakan Davutoğlu’nun Türkiye-AB Zirvesi sonrasında düzenlediği basın açakalmasında AB’nin önümüzdeki Haziran ayında vizesiz dolaşımını uygulamaya geçeceğini taahhüt ettiğini de göz önünde bulundurursak:

-Saldırının şekline bakıldığında, saldırının profesyonelce hazırlanıp icra edildiği görülmektedir.

-Saldırı sadece Belçika’ya yönelik değil, AB’nin başkenti konumunda olması nedeniyle AB’ye yapıldığı manasına da geliyor.

-Saldırının 13 Kasım 2015 tarihinde 130 kişinin öldüğü Paris’teki bombalı eylemlerin faili olarak aranan ve geçtiğimiz hafta içerisinde Brüksel’de ele geçirilen Belçika vatandaşı Salah Abdeslam’ın yakalanmasına misilleme olarak yapılmış olabileceği ihtimal dâhilindedir. Ve Salah Abdeslam’ın IŞİD militanı olması, saldırının arkasında IŞİD’in olabileceğini işaret etmektedir.

Şimdi:

-Saldırının Türkiye AB’ne tam üyelik görüşmelerini ve Türkiye-AB ilişkilerini sekteye uğratmak isteyen, en başından beri Türkiye’nin IŞİD ile ortak hareket ettiği iddialarıyla “Türkiye’nin teröre destek veren bir ülke” olduğu algısını yaymak isteyen derin odaklar ve hücreler tarafından planlanmadığı ne malum?

-Nitekim başta PKK medyası olmak üzere, Türkiye karşıtı tüm odaklar; Brüksel’deki saldırıların hemen arkasından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın teröre destek veren ülkelere ithafen Çanakkale’de dile getirdiği “Dürüst olun. Bunun adı teröre teslim olmaktır. İşte Ankara'da patlayan bombanın, şehrin göbeğinde terör örgütü yandaşlarına şov yapma imkânının sağlandığı Brüksel'de veya Avrupa'nın herhangi bir şehrinde patlamaması için hiçbir sebep yok. Bu açık gerçeğe rağmen Avrupa ülkelerinin hâlâ aymazlık içinde hareket ediyor olmaları, mayın tarlasında dans etmek gibidir. Ne zaman mayına basacağınızı asla bilemezsiniz. Ama bunun kaçınılmaz bir son olduğu ortada” açıklamalarını servis etmeye başladılar.    Ve kendilerince Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklaması üzerinden Türkiye’yi terörle ilişkilendirip, mahkûm etmeye çalışıyorlar.

-Türkiye karşıtı şer odaklarının hazırlayıp gündeme getirdikleri bu “algı operasyonu”nun Türkiye açısından olumsuz sonuçları olacağı muhakkaktır. Taksim İstiklal Caddesi’ndeki saldırıda dikkate alındığında önümüzdeki yaz döneminde Avrupa’dan gelecek turist sayısında kısmi bir azalma olabilir.

Brüksel’deki saldırı bir insanlık suçudur.

Saldırının hedefinde Türkiye’nin olduğunu düşünüyorum. Ve bu saldırıların kaybedeni korkarım ki yine Türkiye ve Müslümanlar olacaktır.

Avrupa’da son dönemde gittikçe körüklenen İslamofobi unutulmamalıdır!

19 Mart 2016 Cumartesi

Nevruz'un Kendisi Barıştır. Ama!...

Terör, Türkiye’nin kalbi Ankara'da kanlı ve acı yüzünü bir kez daha gösterdi. 37 ölü, 125 yaralı, bir ay içerisinde ikinci saldırı ve acı üstüne acı yaşayan Türkiye. Ankara'daki bombalı saldırıda hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah'tan rahmet,  yaralılara acil şifa ve milletimize sabrı cemil diliyorum.  Uluslararası şer güçler, Türkiye'deki maşaları üzerinden Türkiye'ye"Dünya beşten büyük değildir"mesajı vermeye çalışıyorlar. Rabbim, fitne ve fesat odaklarına fırsat vermesin inşallah.

Yaklaşan Nevruz Bayramı öncesi Kandil’deki KCK baronları, 21 Mart’ı kendilerine göre “Özgür Önderlik, Özerk Kürdistan ve Demokratik Türkiye” diye tarif ettikleri formülle adlandırıyorlar. 21 Mart’ta yeni bir aşamaya geçeceklerini ve bundan sonra yeni bir sürecin gelişip başlamasının ancak Türkiye’nin KCK’nın özerkliğini müzakere etmesiyle mümkün olabileceğini dile getiriyorlar.

Kandil’in açıklamasını talimat olarak gören HDP ise “Direnerek kazanacağız” -Bir yandan zavallı Kürtleri direniş adı altında ölüme gönderirlerken, diğer yandan kendileri sıcak evlerinde ve katlarında keyif çatmaya devam ediyorlar- sloganıyla 82 merkezde kutlama yapmayı planladıklarını, yine tüm dikkatlerin çevrildiği Diyarbakır’daki etkinliğin, 21 Mart’ta düzenleneceğini açıkladı.

Gündemdeki bir başka beklenti de bu yılki Nevruz’da Öcalan’ın mesajının okunup okunmayacağı yönünde. Öcalan’ın, geçmiş yıllarda okunan mesajlarını boşa çıkaran Kandil karşısında, yeni bir mesaj göndereceğini sanmıyorum. Devletin de böyle bir talebinin olacağını ya da buna izin vereceğini zannetmiyorum.

 2013 Nevruz’unda Diyarbakır’da okunan mesajında Öcalan: “Artık silahlar sussun fikirler konuşsun noktasına geldik… Ben bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğine diyorum ki, artık yeni bir dönem başlıyor. Silah değil, siyaset öne çıkıyor” mesajı vermiş ancak PKK silahlı unsurlarını yurt dışına çıkarmayarak, “Çözüm Süreci”ndeacaba dedirten kafa karışıklığına neden olmuştu.

Öcalan, 2014 Nevruz mesajında, “Diyalog süreçleri önemli olmakla birlikte bir bağlayıcılık içermezler. Bundan dolayı da kalıcı bir barış için yeterli güvence oluşturamazlar. Gelinen noktada müzakere sistematiği için yasal bir çerçeve kaçınılmaz olmuştur” demiş,  devlet de çıkardığı bir kanunla, “Çözüm Süreci”ni yasal güvence altına almıştı. Bu yasal güvenceye rağmen, Kandil’in “bizden bağımsız hareket ediyorlar” diye adlandırdığı, PKK’nın gençlik yapılanması olan YDG-H’nin (YPS) şehir merkezlerindeki eylem ve faaliyetleri artarak devam etmişti.

2015 Nevruz’unda ise Öcalan: “Tarihi Dolmabahçe Sarayı’nda, hepimizce resmen ilan edilen on maddelik deklarasyon temelinde yeni bir süreci başlatma görevi ile karşı karşıyayız.Deklarasyon gereği ilkelerde mutabakat oluşmasıyla birlikte PKK'nın Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yaklaşık kırk yıldır yürüttüğü silahlı olan mücadeleyi sonlandırmak ve yeni dönemin ruhuna uygun siyasal ve toplumsal strateji ve taktiklerini belirlemek için bir kongre yapmalarını gerekli ve tarihi görmekteyim” demiş ancak Öcalan’ın 21 Mart’taki mesajı okunmadan önce, yani 09 Mart 2015 tarihinde KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık; "Apo gelip kongreye katılmadan, görüşmeden silah bırakma söz konusu olmaz” açıklamasıyla, “Çözüm Süreci”nin sona ermesine neden olan fitili ateşlemişti.

Bugünkü şartlara bakıldığında: Evet, Öcalan devletin gözetiminde ama tam anlamıyla kontrolünde değil. Kandil, “Öcalan”  kozuna sarılıyor ama Öcalan’ın kontrolünde değil. HDP, “Kürtlerin özgürlüğü” palavrasını sloganlaştırıyor ama Kürtlerin kontrolünde değil. İşte problemin ana kaynağı da bu üç konu.

Yıllarca “Kürt mağduriyeti” üzerinden yaydığı propaganda ve “Olağanüstü Hal”in benzeri yanlış uygulamalar ve güvenlikçi politikaların da etkisi ile her 21 Mart, Türkiye’deki Kürtler için, “kurtuluş” bayramı olarak algılandı. Kutlama etkinlikleri bu minvalde düzenlendi.  Ne zamana kadar? 1990’lı yılların “kanlı” Nevruz kutlamalarına kadar.
1991 Nevruz kutlamalarında Türkiye genelinde çıkan olaylarda 31 kişi öldü.Üç güvenlik görevlisinin şehit olduğu 1992 Nevruz'unda Şırnak, Cizre, Nusaybin'deki kutlamalarda meydana gelen olaylarda resmi kayıtlara göre 73 kişi, yerel kaynaklara göre ise 94 kişi hayatını kaybetmişti. 1993 Nevruz'undaki sağduyu çağrıları, herhangi bir çatışmanın yaşanmamasında etkili oldu. 1994 ve 1995 Nevruzlarında, sokak aralarında lokal çatışmalar yaşanmakla birlikte, ölümlerin olmadığı kutlamalar düzenlenmiştir. 1995’ten günümüze kadar kutlanan nevruzlarda kitle ile güvenlik güçleri arasında zaman zaman gerginlikler ve çatışmalar yaşanmış olsa da ölümler yaşanmamıştır. Nevruz,Türkiye’de 1995 yılından itibaren resmi bayram olarak kabul edilmiştir.

Şehir merkezlerindeki hendek operasyonlarında halkı sokaklara indirmeyi başaramayarak beklediği sonuçları (kısa vadede) elde edemeyen, (çatışmaların uzaması, buna kırsal bölgelerdeki çatışmaların da eklenmesi ve sivil kayıpların artması durumunda, bölgedeki halk da devletten uzaklaşmanın yaşanacağı, batı bölgelerindeki Türk-Kürt ayrışmasını ise derinleştireceği endişesini taşıyorum ve bu endişem zayıf gibi görünse de ihtimal dahilindedir) PKK, sivil halkı güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmek için Nevruz kutlamalarının kendileri için son fırsat olduğunu bildiklerinden, ellerindeki tüm imkânları sonuna kadar kullanacaklardır.  

(Bu yazı ilk olarak 15 Mart 2016 tarihinde yayınlanmıştır.)

29 Şubat 2016 Pazartesi

PKK ile Mücadelenin Psikolojik Boyutu...

Terör örgütleriyle mücadelede önemli bir yer tutan propaganda yöntemleri ve faaliyetleri, yerinde kullanılmadığı zaman olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. PKK’nın 1990’lı yıllarda bu manada öne çıkmasının gerçek nedeni, propaganda faaliyetlerini çok iyi kullanmalarından kaynaklanmamaktadır. Aksine, devletin iyi sonuçlar almayı düşündüğü ama uygulamada yanlış yöntemler kullanıp, olumsuz sonuçlar ile karşı karşıya kaldığı propaganda faaliyetlerinin yetersiz kalmasıydı. Bugün hâlâ PKK’yı konuşuyor ve PKK terörüne karşı silahlı mücadele sürdürülüyorsa, bunda geçmişteki yanlış teşhis ve uygulamaların payı var demektir.

PKK’nın “hendek” stratejisinin devam ettiği bugünlerde, her ne kadar şehir merkezlerindeki psikolojik üstünlük devletin kontrolünde görünüyor olsa da ileriki dönemlerde bu psikolojik üstünlüğün PKK’nın kontrolüne geçme ihtimalini de değerlendirmeliyiz. Uygulamada yapılacak hataların ve yanlış propaganda faaliyetlerinin uzun vadede, PKK’ya yarar sağlama ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Bu ihtimali biraz açacak olursak; PKK, bölgedeki ilk büyük kanlı eylemini sivillere yönelik yaptı. 15 Ağustos 1984’teki Eruh ve Şemdinli baskınlarından bahsediyoruz. Eylemin, büyüklüğü de göz önüne getirildiğinde, bölge genelinde ve tüm Türkiye’de büyük infiale sebebiyet vermişti. Ve o dönemin şartları baz alındığında psikolojik üstünlük devletin elindeydi. Devletin propaganda adına hazırlayıp uçaklardan kırsal alanlara attığı bildiriler -ki bu yöntem ikinci dünya savaşından kalma demode bir yöntemdi- ve içeriğindeki ifadeler, belli bir noktadan sonra vatandaş üzerindeki etkinliğini kaybetmiş, sıradanlaşmış, itici görülmeye başlanmıştı. Bunlara bir de tamamen güvenlikçi politikaların ürünü olan Güntaç Aktan’ın “Anadolu’dan Görünüm” ve Ertürk Yöndem’in “Perde Arkası” programlarında güvenlik güçlerine teslim olan PKK militanlarının, kırsaldaki arkadaşlarına yönelik: “Devletin şefkatli kollarına teslim olun, biz teslim olduk kurtulduk” mizansenlerini de eklersek, netice olarak -Vatandaşa yönelik kötü muamele, psikolojik üstünlüğün PKK’nın eline geçmesinde en önemli etken olmuştur- devletin kontrolünde olan kırsal alandaki psikolojik üstünlük PKK’nın eline geçmişti. Dememiz o ki bu ihtimal, yanlışta ısrar edildiği vakit, bir kez daha tekerrür edebilir.

Genel Kurmay Başkanlığı’nın 24 Şubat günü medyaya servis ettiği görüntülerde -kısmi de olsa- güvenlik güçlerinin bu anlamda hâlâ 1990’lı yılları aratmayan propaganda yöntemlerini kullandığı izlenimi doğmuştur. Diyarbakır Sur’daki bir sokakta operasyonlarını sürdüren güvelik güçlerinin, “Teslim olun kaçacak yeriniz yok” çağrısına, “Ateş etmeyin teslim oluyoruz” çağrısıyla karşılık veren ve sonrasında bir sopaya bağladıkları beyaz mendille açığa çıkan terör örgütü üyelerine, güvenlik güçlerinin “Evet yaklaş, eller havada, çıkart montunu” ikazlarından sonra “Evet gençler artık devletin güvencesi altındasınız, bize emanetsiniz, size kimse zarar vermeyecek” ifadeleriyle muamele etmeleri, bir operasyon için, evet; olması gereken bir yöntemdir, doğrudur. Ancak bu görüntüleri sıcak çatışmaların devam ettiği bir ortamda, psikolojik üstünlük elde etmek adına propaganda aracı olarak kullanırsanız, beklediğiniz sonuçları elde edememe riskiyle karşı karşıya kalırsınız. Bu görüntülerin bölge genelinde devletin imajı adına halk üzerinde olumsuz bir etki bırakabileceği endişesini taşıyorum.

KCK üst düzey liderlerinden Duran Kalkan’ın “Önümüzdeki Mart süreci büyük bir direniş sürecidir. Zafer ve başarı her zamankinden daha yakındır. 2016 baharı Kürdün baharı olacaktır” tehdit içerenifadesi göz önüne alındığında, Kobani’de şehir savaşlarında yeterince tecrübe elde etmiş olan PKK’nın, önümüzdeki bahar aylarıyla birlikte Diyarbakır Sur’daki hendek savaşını, merkezin en büyük ilçesi olan Bağlar’a yayma ihtimali oldukça yüksektir. 

Bununla birlikte PKK, 2016 bahar stratejisi çerçevesinde, hendek savaşlarını Türkiye metropollerine yaymak isteyecektir. Hatta sadece batıdaki metropollere değil, bölgedeki diğer büyükşehirler Van ve Mardin merkezlerine de yaymaya çalışacaktır.

Her anlamda (siyasi, askeri, ekonomik, politik…) uluslararası güçlerce desteklenen ve hücresel bir sistemle kendisini yenileyebilen -kırsal alanda kaybedince, çatışmaları şehir merkezlerine indirgeyerek yaymaya çalışan bir yapı- bir terör örgütüne karşı, duvar edebiyatı sloganları ve propagandasıyla psikolojik üstünlük sağlayamazsınız.

İletişim ve bilişim teknolojisinde çok hızlı yeniliklerin ve değişikliklerin yaşandığı bir dönemde, terörle mücadele yöntemleri bağlamında görsel ve yazılı medya ile birlikte, sosyal medyanın da propaganda faaliyetleri meyanında, yerinde ve etkin bir şekilde  kullanmak; terör örgütlerine karşı psikolojik üstünlüğü getirecektir.

Selam ve dua ile kalın…

(Bu yazı ilk olarak, 26 Şubat 2016 tarihinde http://www.sivildusunce.com sitesinde yayınlanmıştır.)

18 Şubat 2016 Perşembe

Ankara Saldırısı!

Terör, dün akşam Türkiye’nin kalbinde kanlı ve acı yüzünü bir kez daha gösterdi. Mesaisini tamamlayarak servis araçlarına binen, sivil, masum anne ve babalar hedef alındı. Onlar şehadet mertebesine ulaşırken, arkalarında onlarca yetim ve öksüz boynu bükük çocuk kaldı.  Bu vesileyle Ankara'daki bombalı saldırıda hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet,  yaralılara acil şifa ve milletimize sabrı cemil diliyorum.

Güzel ülkemin, güzel insanları!

Terörle mücadele yöntemleri içerisinde, teröre karşı en büyük kalkan ve en etkili mücadele yöntemi iç barıştır, iç huzurdur. Türkiye Cumhuriyeti’nin fertleri olarak, iç huzurumuzu bozmaya yönelik her türlü fitneye mahal vermememiz gerekiyor. Sokaklarımıza hendek kazarak bizi birbirimizden koparmak isteyen uluslararası üst akılların maşalarının, kalplerimize de hendek kazmalarına müsaade etmeyelim. Ülke olarak uluslararası derin odaklarca desteklenen yeni terör şebekelerinin saldırılarıyla karşı karşıyayız.  Artık yüz yüze kaldığımız tehlikenin büyüklüğünün farkına varalım.

Patlamanın Ankara'nın kalbinde -TBMM'ye beş dakikalık mesafede- ve trafiğin yoğun olduğu akşam saatlerinde, Genel Kurmay ve Kuvvet Komutanlıklarının bulunduğu İnönü Bulvarı’nda meydana gelmesi oldukça düşündürücüdür.

Ankara’daki saldırının şekline ve yöntemine bakıldığında, bu saldırının; “hadi, Ankara’ya saldıralım, bomba patlatarak insanları öldürelim” denilecek çapta küçük olmadığı, sadece bir terör örgütünün planından ziyade, uluslararası derin akıllar tarafından uzun bir müddet üzerinde çalışılmış, planlanmış, geniş kapsamlı bir eylem olduğu görülmektedir.  

Eylemin şekline ve zamanlamasına bakıldığında, saldırı öncesinde eylemi planlayan odakların, eylemi gerçekleştirdikleri bölgede günlerce keşif çalışması yaptıkları sonucu ortaya çıkıyor. Saldırının gerçekleştirildiği İnönü Bulvarı üzerinde onlarca mobese kamerası dışında, devlet kurumlarına ait çok sayıda güvenlik kameraları da bulunmaktadır. Buna rağmen, hedef alınan askeri servis araçlarının çıkış saatleri, çıkıştan sonraki trafik ışıkları, güzergâh üzerindeki cadde ve sokak çıkışları çok iyi bir şekilde hesaplanmıştır. Tüm bu bilgiler de günleri, hatta haftaları bulabilen keşif çalışmaları sayesinde ancak elde edilebilir.

Emniyet birimleri, 28 insanımızın öldüğü, 61 vatandaşımızın yaralandığı bu elim saldırıyı gerçekleştiren teröristin Suriye uyruklu Salih Necar olduğunu açıkladı. Suriye’deki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan mültecilerle ülkemize giriş yaptığı anlaşılan teröristin, yalnız başına bu eylemi gerçekleştirmeyeceği herkesin malumudur. Emniyet birimleri tarafından, saldırının aydınlatılmasına yönelik gerekli çalışmaların yapıldığı muhakkaktır. Ancak bu teröristin:

-Hadi, İzmir’den araç kiraladığını kabul edelim. Peki, araca yerleştirilmek üzere bu miktarda patlayıcıyı kim/kimlerden ve nereden temin etti?

-Aracın Ankara’ya getirilmesinde hangi güzergâhı izledi?

-Ankara’da kim ya da kimler ile ilişkiye geçti?

Bu soruların cevaplarının bir an önce bulunması, benzer saldırı planlarını deşifre etmek ve saldırıları engellemek açısından oldukça önemlidir.

Bu saldırıyla:

-Türkiye’nin bölgesinde belirleyici güç olma politikalarının önü kesilmek istenmiştir.

-Türkiye’nin dikkat ve enerjisinin, bölgeden iç politikalara indirgenmesi hesaplanmıştır.  

-Hendek stratejisinden istediklerini elde edemeyen uluslararası üst akıllar, bu ve benzeri saldırılardan medet ummaktadırlar.

-Saldırı faili teröristin, KCK’nın Suriye yapılanması PYD’nin silahlı unsuru YPG ile ilişkisi olabileceği değerlendirildiğinde -ki YPG’nin uluslararası istihbarat teşkilatlarının etkisi altında olduğu da göz önünde bulundurulduğunda- eylemin planlayıcısı olarak Rusya ve gizli haber alma teşkilatı KGB’nin olabileceğini düşünenlerdenim.

Bu ve benzeri saldırıların olabileceği değerlendirilmiş olmasına rağmen, hâlâ birileri, devletin kalbini hedef alabiliyor ve bu kadar büyük çapta bir eylem gerçekleştirebiliyorsa, istihbarat birimleri de ciddi bir özeleştiri yapmalıdırlar.

Saldırının sebebiyet verdiği acı kadar, TBMM'de grubu bulunan siyasi partilerin, (AK Parti, CHP ve MHP) teröre karşı imzaladıkları; "Birlik ve bütünlüğümüze, huzur ve güvenliğimize yönelik insanlık dışı terör saldırılarını şiddetle kınıyoruz. Terör ve şiddet hiçbir zaman hedefine ve amacına ulaşamacayacaktır" ifadelerinin yer aldığı ortak metne HDP’nin imza vermemesi çok daha acı vermiştir.

HDP, hâlâ bir Türkiye partisi midir?

8 Şubat 2016 Pazartesi

HDP’li Siyasetçiler! Siz Ne Yaptınız?

PKK'nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde Hüseyin Ali mahlasıyla yazan, KCK Yürütme Konseyi Üyelerinden Mustafa Karasu, “Türkiye'de sorunların kaynağı demokrasi eksikliği ise, o zaman yapılması gereken, demokratikleşmenin önünde engel olan yürütme gücünü sınırlandırıp genel meclisi, yerel meclisi ve yerel yönetimi güçlendiren adımlar atılmalıdır. Şu anda en temel görev AKP iktidarının ve onun şefi olan Tayyip Erdoğan’ın otoriter ve faşist bir yeni sistem kurma hedefini önlemektir. Demokrasi güçleri açısından tüm çalışmalar böyle bir göreve bağlı biçimde ele alınırsa anlamlıdır.” diyor. Kandil’in temel politikası  “AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı” üzerine kurulu.

Peki ya HDP?

HDP’nin TBMM’deki grup toplantısında konuşan Eş Genel Başkan Selahattin Demirtaş, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Sur’u öyle inşa edeceğiz ki aynı Toledo gibi olacak” ifadesine: “Toledo düştükten sonra Franco faşizmi başlıyor. Başbakan ‘Sur’u düşürüp Franco olmak istiyorum’ diyor. Biri Hitler, biri Franco. Burada yırttınız, orada nasıl kurtaracaksınız?” sözleriyle cevap verdi. HDP’nin de temel politikası Kandil gibi “AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı” üzerine kurulu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da bir başka lideri ölçüsüzce yüceltmek, Türkiye’ye bir şey kazandırmayacağı gibi, Erdoğan ya da bir başka lideri hasım görerek düşman ilan etmek de bu ülkenin sorunlarına bir fayda getirmeyecektir. HDP’li sayesetçilerin Erdoğan’ın diktatörlüğüne (!) itiraz ettikleri kadar, Öcalan’ın ürünü “Apoizm”e de itiraz etmeleri gerekmez mi? 

Ey HDP’li siyasetçiler! “Türkiye tek adam diktatöryasına doğru kayıyor” diyerek Kürtleri oyaladığınızı ve Kürtler üzerinde bir “PKK diktatöryası” oluşturduğunuzun farkında değil misiniz?

Bakın! Kolombiya güvenlik güçleri ile Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) arasında 51 yıldır devam eden ve 220 bin insanın öldüğü çatışmalar sona erdi. FARC lideri Rodrigo Londono, “Silahları bırakıp siyasette yer alacağız”  diyerek, silahsız siyasete gireceklerini ifade etti.

Peki, ey HDP’li siyasetçiler! Siz ne yaptınız?

TBMM’de 7 Haziran sonrası 80, 1 Kasım sonrası ise 59 kişiyle temsil edilmenize rağmen, sivil siyaseti öne çıkaran bir üslup yerine, PKK şiddetini meşru gören, meşrulaştıran bir dil kullandınız.

“Devlet gücü karşısında halkların birleşik gücünün ne anlama geldiğini bir kez daha göstereceğiz" nev’inden militarist açıklamalarınıza devam ettiniz.

“Kürtler çaresiz ve perişan olduğundan değil. Beni bağışlasınlar ama şu anda çaresizliği ve umutsuzluğu yaşayan Türkiye'nin batısıdır. Hep birlikte direniş umudunu büyütmemiz lazım" diyerek,  hala; Kandil’in “devrimci halk savaşı” stratejisi saçmalığına destek vermeye devam ediyorsunuz.

Sur’un zengin ve kadim tarihinin yok edilmesinin baş sorumlusu olan PKK’nın Sur’u cephaneliğe dönüştürmesine sessiz kaldınız. 

Bu ülkenin barışını hendeklere gömen PKK’nın ateşine, su yerine benzin taşıdınız. Ve yüzbinlerce Kürdün evlerinden göç ederek, PKK’nın oluşturduğu hendek anaforunda kaybolmasına timsah gözyaşları dökerek seyirci kaldınız.

Türkiye Cumhuriyet Devleti yasalarına göre kurulmuş bir siyasi parti olarak, iktidarın devletin uygulamalarından memnun olmayabilirsiniz ama bu memnuniyetsizliğinizin aracı silah ve şiddete destek olamaz, olmamalıdır.

Halka rağmen, halk adına siyaset yapılmaz. Ama maalesef siz, inatla halk adına siyaset yaptığınızı iddia ediyorsunuz. Halk adına siyaset yapmak demek, PKK şiddetine ve faşizmine karşı gelip, silaha ve şiddete dur demektir.

Her şeye rağmen, PKK; silahlı unsurlarını Türkiye dışına çektiğini ve Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerini sonlandırdığını açıkladığı, HDP’nin de silah ve şiddet ile arasına mesafe koyan bir siyaset dilini kullanması durumunda, önümüzdeki süreçte HDP ile yeniden diyaloğa geçilebileceğini düşünüyorum.


Türkiye toplumu olarak, hep uçlarda geziniyoruz. “Ya ifrat, ya da tefrit.” Şahıslara endeksli siyaset, bu ülkeye hiçbir şey kazandırmadı aksine kaybettirdi;  kaybetmeye de devam edeceğiz.

(Bu yazı ilk olarak 6 Şubat 2016 tarihinde yayınlanmıştır.)

22 Ekim 2015 Perşembe

Başka Bir Türkiye Yok!...

Gündemi iç siyasi çekişmeler, seçimlere endekslenmiş iktidarsız bir hükumet ile idare edilmeye çalışılan bir Türkiye ve kayıp koca bir yıl…

Defaatle dile getirmeye çalıştık, bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum. Terör, etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terörün ne dini, ne de kimliği vardır. Terör her yerde terördür.

Türkiye’nin kalbi Ankara’da, Cumhuriyet tarihinin en acı ve en kanlı bilançosu ile yüz yüze kaldık. KESK, DİSK, TMMOB ve TTB tarafından düzenlenmek istenen “Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi”  öncesi gerçekleşen bombalı iki saldırıda 100'den fazla insanımız öldü, yüzlerce insanımız da yaralandı. Ankara’daki bu saldırıyı kınıyor ve lanetliyorum. Alçakça ve zalimane bir şekilde gerçekleştirilen bu saldırıda hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifa, milletimize başsağlığı diliyorum.

Olayın yaşandığı ilk andan itibaren, miting tertip komitesinde oldukları iddia edilen kimi şahıslar ile gerçekleştirilen canlı telefon görüşmelerinde, devleti ve polisi saldırılardan sorumlu tutarak hedef tahtasına konulmasını hayret ve ibretle izledim.

Türkiye’yi kaos ve kargaşa ortamına sürüklemek isteyen odaklara fırsat vermemeliyiz. Karşılıklı birbirimizi suçlayarak ne olayın faillerini bulabiliriz, ne de yapılmak istenen benzer saldırıları engelleyebiliriz. Zaten bu tür saldırılar ile yapılmak istenen de bu. Birbirimizi suçlayarak bizleri farklı kutuplara ayırmaya çalışmak ve sonrasında bir iç çatışma.

Daha vahim olanı ise sorumluluk sahibi olmaları gereken sorumlu düzeydeki siyasetçilerin, olayın hemen sonrasında sorumsuzca hareket ederek toplumu daha da gerecek açıklama ve beyanatlarda bulunmaları idi. Bilanço bu kadar ağır iken, bundan siyasi kazanç elde etmeye çalışmak alçaklıktır, namertliktir.

Beyler!

Farkında mısınız, başka bir Türkiye yok?

Olayın faili ya da failleri ile ilgili araştırma ve soruşturmanın devam ettiği bir ortamda, saldırının failleri konusunda bir açıklama ve değerlendirmede bulunmak, olayın gerçek faillerinin bulunmasına engel olur. Ancak şöyle de bir hakikat var. Ankara’daki saldırı, 5 Haziran’da Diyarbakır’daki HDP mitingi ile 20 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyelerine yönelik bombalı saldırı ile benzerlikler taşımaktadır.Bu bombalı saldırı eylemleri, kim ya da kimlere fayda getirmiştir, ona bakmak lazım? Bu sorunun cevabı bulunduğu anda, saldırının arkasındaki derin odaklar ile bunların Türkiye’deki uzantıları hakkında daha geniş bir değerlendirme yapılabilir.

1 Kasım seçimine yaklaştığımız bu günlerde, seçime katılacak tüm siyasi partilerden, benzer saldırılara -Allah muhafaza- hedef olabilecek açık alan mitinglerini iptal etmelerini teklif ediyorum.

Bir başka önemli soru: Bu olayda bir güvenlik ve istihbarat zafiyet var mıdır? Maalesef evet. İstihbarat zafiyetinin derinliği ayrı bir değerlendirme ve yazı konusunu teşkil edebilecek kadar uzun analizler gerektirmektedir. Ancak günler öncesinden yapılacağı ilan edilen açık alandaki bir miting, derin odaklar ile terör örgütlerinin hedefi olacağı ihtimali var iken, buna göre tedbir almamak elbette bir zafiyettir. İç ve dış istihbarattaki koordinesizlik giderilmediği sürece, benzer saldırılar ile bir kez daha karşı karşıya kalabiliriz.

Geçtiğimiz Ocak ayında Paris'te "Charlie Hebdo" dergisine yönelik düzenlenen terör saldırısına gerekli hassasiyeti ve tepkiyi gösteren dünya kamuoyunun; Ankara'daki saldırılara yeterli  tepkiyi göstermemelerini kınıyorum.

(Bu yazı ilk olarak, 11 Ekim 2015 tarihinde yayınlanmıştır.)