ak parti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ak parti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Uyarmıştık!...

Gezi olayları ile başlayıp, 17-25 Aralık operasyonlarıyla devam edip, 15 Temmuz darbe girişimi ile sonuçlanan süreçte, Türkiye’de olası muhtemel gelişmelere farklı tarihlerde kaleme aldığımız yazılarda dikkat çekmeye çalışmıştık. Bunları özetlediğimizde, aşağıdaki uyarılarımızın ülke ve siyasetimiz açısından arz ettiği önem ortaya çıkmaktadır.
             
“Doksan yıllık Cumhuriyet tarihinde, Türkiye toplumunun; ‘toplum mühendisleri’nin müdahalesine maruz kalmadığı hiçbir dönemi yoktur. Türkiye’de karamsar bir tablonun oluşmasında bu mühendisler ile birlikte kimi liberal, muhafazakâr ve demokrat yazarların da, genelde hükümeti, özelde Başbakan’ı yıpratmaya yönelik özel çabalarını da unutmamak gerekir. Bu çabalar, öyle bir hâl aldı ki Başbakan’ı tasfiye uğruna, Türkiye düşmanı mihraklar ile işbirliğine bile ‘evet’ dediler. Bu mühendisler, ‘mühendisliklerini’ önce Gezi, sırasıyla çözüm süreci, dershaneler ve şimdi de Hükümet-Cemaat çatışmasında ustaca sergilemeye başladılar.” (24 Temmuz 2013 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/geziden-ciktim-yola-122568.html)

“Bugün, Türkiye üzerinde uygulanan ‘siyasi mühendislik’, Gezi olaylarındaki mühendislik çalışmasından daha büyüktür. Gezi olayları münferiden başlayıp, marjinal gruplarca sahiplendi. 17 Aralık operasyonu ise kolektif bir mühendislik çalışmasıdır. Türkiye'de bugüne dek üzerine gidilen Ergenekon, ‘Nasyonal-Sosyalist’ yapılanmaydı. Şu anki ise ‘Evangelist-Siyonist’ Ergenekon yapılanmalarıdır. Nihai hedef ise halkı karamsarlığa düşürmek, bir karmaşa ve kaotik ortam oluşturmaktır.” (02 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/yanlisa-yanlisla-mukabele-etmek-122604.html)

“17 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra, operasyonunun ikinci dalgasını oluşturan 25 Aralık operasyonunun ana hedefinin Başbakan Erdoğan olduğu tezi artık yavaş yavaş netleşmeye başlıyor. Söz konusu operasyonlar, uzun zamandır kamuoyunda dillendirilen ‘Erdoğan’sız AK Parti’ senaryolarının hayata geçirilmesi olarak da değerlendirilebilir.” (07 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/pensilvanya-mektubu-122619.html)

“17 Aralık operasyonları bu manada bir milat oldu. Bu kez çok farklı bir mühendislik çalışmasıyla, siyasete ve topluma darbe yapmak isteyen yeni vesayetçi anlayış kendisini deşifre etmiştir. Siyaseten alternatif oluşturamayan kesimler, gerçekleştirmek istedikleri siyasi ve toplumsal kaosla, ekonomiyi zayıflatıp, nihai hedeflerine varmak istiyorlar.” (12 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/vesayet-mi-demokratik-siyaset-mi-122630.html)

“Hükümet-Cemaat savaşının (biz bunu ‘Devlet-Cemaat’ savaşı olarak görüyoruz) başlangıcının dershanelerin kapatılması hamlesi olarak görünüyor olsa da fitilin ateşlendiği tarih, 7 Şubat 2012. Yani “MİT krizi” olarak tarihe geçen, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın KCK operasyonları çerçevesinde ifadeye çağrılması ile başlayan ‘Hükümet-Cemaat’ gerilimi her ne kadar kamuoyundan gizlenilmeye çalışılmış olsa da,  Gezi olaylarıyla grileşen ilişkiler,  dershanelerin kapatılması çalışmalarıyla tamamen aleniyet kazanan bir savaşa dönüşmüştür.

“Unutmamak gerekir ki Gezi ve sonrası meydana gelen olaylar, hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olan Türkiye’nin toplumsal ve sosyal fay hatlarını yerinden oynatmaya yetmiş, toplumsal dokumuzun inceliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Ve Türkiye toplumunda hissedilir derecede kamplaşmaların oluşmasına sebep olmuştur.” (27 Şubat 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/derin-catisma-122788.html)

“Seçimle işbaşına gelmiş bir iktidarın, diktatörlükle suçlanması (Saddam’ı, Esed’i ve Kaddafi’yi unutmuş herhalde) bir mühendislik çalışmasıdır. Halkın tercihiyle iktidara gelmiş bir partiyi ve genel başkanını diktatörlükle suçlamak,  talihsizlik değil, profesyonelce yürütülen siyasal bir algı operasyonudur. Ülkenin kaderi olmuş askeri ve bürokratik vesayeti, demokrasi ile sonlandırmayı diktatörlük olarak yorumlarsak, diktatörlüğü de demokratik mücadele olarak mı kabul etmemiz gerekir? Siyasi ve toplumsal mühendisler genellikle ortak hareket ederler. Hedef olarak seçtikleri konuyu gündeme getirmeden önce,  yönlendirici ve spekülatif haberlerle, algı oluşturmaya ve toplumun algısını yönlendirmeye çalışırlar.” (28 Mart 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/siyasal-muhendislik-122883.html)

“Kısır bir döngü olarak devam eden bu döngü, 17 ve 25 Aralık operasyonları ile alışagelmişin dışında, farklı bir hâl alarak günümüze kadar geldi. 17 ve 25 Aralık operasyonları, uluslararası derin güçlerin F. Gülen cemaati üzerinden Türkiye’ye yönelik yapmış olduğu bir saldırıydı. Bu tartışma götürmez. Rengi, inancı, giyimi ve düşüncesi ne olursa olsun, kim ya da kimler, devletin, milletin birliğine, beraberliğine karşı faaliyetler içerisinde bulunuyor, devleti sabote ediyor veya etmeye kalkışıyorsa bunlar için gerekli yasal işlemler derhal yapılmalıdır.” (22 Mayıs 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/otekilestirme-123022.html)

“AK Parti iktidarının, ‘paralel yapılanma’ ile olan kavgası, esas itibarıyla “Kürt Sorunu”nun çözümü konusundaki yol ve yöntem farklılığından kaynaklanmamış mıydı? Devlet, kendi otoritesine alternatif oluşturabilecek her türlü “paralel-dik” yapıya/yapılanmaya müsaade etmemelidir. Otorite varsa, devlet vardır. Devlet otoritesinin olmadığı durumlarda, farklı yapıdaki yapılanmalar, vatandaş üzerinde otorite kuracaklardır.” (29 Nisan 2015 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/askidaki-cozum-sureci-123681.html)

“İster Ergenekon, ister vesayetçi derin yapılanmalar, isterseniz İTC’den günümüze kadar varlığını devam ettirebilmiş komitacılar, masonik örgütler; adına ne derseniz deyin, Cumhuriyetin ilanından bugüne kadar  ‘Ergenekonvari’ yapılanmalar -buna FETÖ paralel yapılanması dâhildir- halkın iradesini yok hükmünde saymış ve iktidarlarını devam ettirmişlerdir.” (26 Nisan 2016 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/yok-edilen-ergenekon-124431.html)

“Sadece Ak Parti iktidarları dönemine bakıldığında, bu komitacı ve vesayetçi kliğin, günün şartlarına uygun olarak, iktidarı kontrol etmek adına farklı yapılanmalar üzerinden faaliyet gösterdikleri görülebilecektir. 1980 askeri darbesinin devamı olan askeri vesayeti ortadan kaldırmak için, dini kisveli bir yapılanmayı kullandıkları gibi, bu yapının devletin damarlarından temizlenmesi adına, devletin başlatmış olduğu operasyonlar üzerinden; ‘Milli Damar’ (!) adlı yapılanma marifetiyle, devleti ele geçirmeye çalışmaktadırlar.” (06 Temmuz 2016 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/milli-vesayetciler-124503.html)

15 Temmuz darbe girişimi, kamuda yapısal değişikliklere gidilmesini zorunlu kılmıştır. Yeni atamalar bazında yapılacak düzenlemeler, bugün için devrim niteliğinde de olsa, gelecekte sistemin kendisi üzerinde etkin/etkili olamayacaktır. İdareyi kim devralırsa alsın, yapılacak düzenlemeler, sistemin sekteye uğramamasını sağlayacak şekilde yapılmalıdır. Devletteki yapısal değişiklikler, “yönetim ve sistem” odaklı olmalıdır.

26 Temmuz 2016 Salı

"Sen de mi Brutus?!"

Manevi temizliğe, bedeninin merkezi olan kalpte başlanır. Kalp, günah kirlerinden ve malayani şeylerden temizlendikçe, insanda “kemalat” tecelli eder ve kişi Allah’ın izniyle “insani kâmil” derecesine ulaşır. İnsanoğlu zahiri temizliğe de öncelikle bedeninden, ikamet ettiği, yerden ve bölgesinden başlar.

Devlet içerisinde bir ihanet varsa, -15 Temmuz’daki ihanet şebekesinin kalkışması buna delildir- temizliğe, devletin “merkezi”, merkezi konumundaki kurum ve kuruluşlardan başlanmalıdır. Başbakan Binali Yıldırım’ın darbe girişimi sonrası, "MİT Müsteşarı'na, Genelkurmay Başkanımıza 'Neden önceden haber vermediniz?' diye sordum, tatmin edici cevap alamadım" ifadesi, darbe girişimi öncesindeki çok sayıda “karanlık” noktanın varlığını göstermektedir.

15 Temmuz gecesi kalkışması içerisinde yer alan hainler, çok sayıdaki darbeci rütbeli asker görünümlü terörist de -maalesef- başta Cumhurbaşkanı, (bu konudaki hassasiyeti bilinmesin rağmen) Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlıkları olmak üzere, TSK komuta kademesinde yer alan komutanlara en yakın isimler olan şahıslar, yani emir subaylarıydı. Şahsi kanaatim, bu ihanet şebekesinin sadece TSK ile sınırlı olmadığı yönündedir. İhanetin, siyasi, bürokratik ve finansal ayaklarının da olduğu/olabileceği tartışma götürmez bir gerçektir. Cuntacı hainlerin basına yansıyan ifadelerine bakıldığında, yirmi milyon insanın bunlar tarafından fişlenmiş olması, ihanetin sadece TSK ile sınırlı olmadığı şüphesini güçlendirmektedir.

Türkiye’deki darbeler tarihine bakıldığında, bütün darbe ve darbe girişimlerinin ABD ve Batı destekli olduğuna şahit oluyoruz. 15 Temmuz ihanet şebekesi kalkışmasının da ABD’nin bilgisi dâhilinde olmadığını düşünmek, saflık hatta ötesinde; ahmaklık olur. Hatırlanacağı üzere, 12 Eylül darbesini, dönemin ABD Başkanı Carter’a "Bizim çocuklar başardı" sözleriyle, o dönem CIA’nın Türkiye Şefi olan Paul Henze müjdelemişti.(!) 1919’daki işgal günlerinde, İngiliz Ordu Karargâhı olarak kullanılan İstanbul Büyükada’daki Splendin Otel’in; 15 Temmuz’da CIA bağlantılı olan ABD’li Profesör Henri Barkey’in de aralarında bulunduğu çoğu yabancı 17 ismin yer aldığı toplantılara ev sahipliği yaptığı ortaya çıktı. Asker üniformalı teröristlerinden Tuğgenaral Hasan Polat’ın darbe öncesinde İncirlik’te Amerikalılarla 12 kez görüştüğü basına yansıdı. Ve yine, 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılması sonrası, "Eğer darbe başarılı olsaydı, İslamcılar kaybedecek, biz kazanacaktık" diyen ABD'li emekli asker Ralph Peters’ın ifadesi, ABD’nin bu darbe girişimindeki direkt ya da endirekt müdahalesi gösteriyor.

Tüm Türkiye’yi bir gecede karanlığa gömecek olan 15 Temmuz kaos planının, yakın bir zamanda hazırlanmış olması mümkün değildir. Bu darbe girişiminin kodları 17 ve 25 Aralık (2013) operasyonlarında aranmalıdır. Devleti ele geçirmeye yönelik 17-25 Aralık operasyonları akamete uğratıldığı gün, bugünkü hain darbenin fitili ateşlenmiştir.

AK Parti dahil, siyasi partilerin merkez ve taşra teşkilatları içerisindeki "kripto" FETÖ'cüler bir an önce tasfiye edilmelidirler. Siyasetin içerisine (özellikle Ak Parti’ye) yerleşmiş bu “ur”un temizlenmemesi, devletin kılcal damarlarına ve kurumlarına sızmış hainlerin tasfiye edilmesini güçlendirmektedir.

15 Temmuz sonrasında (darbeye iştirak eden asker görünümlü teröristleri kast etmiyorum)  kamu kurumlarında çok sayıda personel, FETÖ terör örgütü ile ilişkili olabileceği şüphesiyle gözaltına alındı. Devletin ani bir refleksle gözaltına aldığı kamu personeli içerisinde az da olsa, FETÖ ile ilişkisi olmayan memurlar da bulunmaktadır. Bu noktada devletin, çalıştığı kurumdaki görevi nedeniyle, FETÖ’cülerin hedefi olmuş ve FETÖ’cüler tarafından bilinçli olarak itibarsızlaştırılmak istenen memurların da bulunabileceğini göz ardı etmemesi gerekir. Anayasa’nın 38. Maddesi “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz” hükmü gereği, her gözaltına alınan kamu personelinin potansiyel FETÖ ‘cü olarak görülmesi, toplumda büyük bir travmanın yaşanmasına sebebiyet verecektir. Dolayısıyla, gözaltındaki (çıkarılan KHK ile 30 güne çıkarıldı) kamu personelinin mahkemeye çıkarılış anına kadar kötü muamele görmemesi, tüm işlemlerin hukuk kuralları çerçevesinde yapılması hukuk devletinin bir gereğidir.  

15 Temmuz darbe kalkışması, başta TSK olmak üzere, kritik konuma sahip hassas kurumların ivedilikle yapısal düzenleme ve değişikliklere gidilmesini zorunlu kılmıştır.

Darbeci eşkıyalar ajandalarına "Milleti" not etmemişlerdi. Halkın darbe girişimine bu kadar mukavemet göstereceklerini düşünemediler. 15 Temmuz ihanetini geri püskürten güç, halkın "iradesi" olmuş ve bu güç, kırılgan yapıdaki "sosyal fay" hatlarını ortadan kaldırarak insanımıza "millet" olma bilincini bir kez daha hatırlatmıştır.

İnancın olduğu yerde umut ve zafer vardır...

6 Temmuz 2016 Çarşamba

“Milli” Vesayetçiler!

“Tarih tekerrürden ibarettir” mealinde bir deyim vardır. Bu iddiayı ortaya atanların, kendi hata ve yanlışlarını meşrulaştırmak için bu ifadeyi kullandıklarını düşünüyorum.

Aslında hepimiz de biliyoruz ki “tarih tekerrürden ibaret” değildir. Yanlışta ve hata da ısrar tekerrürden ibarettir. Yanlışta ve hata da ısrar bireysel olduğu/olabileceği gibi, toplumsal da olabiliyor, oluyor.

Osmanlı’nın yıkılışını hazırlayan/hızlandıran nedenlerden biri de son dönemlerindeki yanlış politikalardı. Osmanlı’nın kötü gidişini sona erdirmek için yönetime talip olan İttihat ve Terakki Cemiyeti kısa zamanda kuruluş ilkesine aykırı politikalar -Turancı- benimsemiş, bu politikalar sonucu öncelikle Balkanlar’ı kaybetmişti.

İttihatçılar bu emellerine ulaşmak için Osmanlı’daki yönetim boşluklarından faydalanarak Bab-ı Ali’ye sızmış, padişahın ve sadrazamın -sadrazamın tayinini çoğunlukla kendileri belirliyorlardı- etrafını kuşatmış, kendi müntesiplerinden başka hiç kimsenin padişaha ulaşmasına izin vermemişlerdi.  Nihayetinde taassupçu politikalar ve “yanlışta ısrar” Osmanlı’nın yıkılışını hızlandırmıştı.

O dönemki İttihatçı zihniyetin mimarları, Osmanlı tebası içerisinde faaliyet gösteren mason localar ve teşkilatlardı. Ve o günkü komitacı zihniyet, her iktidar döneminde bir nevi mutasyona uğrayarak, farklı şahıslarca, farklı isimler altındaki teşkilatlanmalar üzerinden günümüze kadar hayatiyetini devam ettirmiştir.

Sadece Ak Parti iktidarları dönemine bakıldığında, bu komitacı ve vesayetçi kliğin, günün şartlarına uygun olarak, iktidarı kontrol etmek adına farklı yapılanmalar üzerinden faaliyet gösterdikleri görülebilecektir. 1980 askeri darbesinin devamı olan askeri vesayeti ortadan kaldırmak için, dini kisveli bir yapılanmayı kullandıkları gibi, bu yapının devletin damarlarından temizlenmesi adına, devletin başlatmış olduğu operasyonlar üzerinden; “Milli Damar” (!) adlı yapılanma marifetiyle, devleti ele geçirmeye çalışmaktadırlar.

Medyada, devletin kimi kurumlarında -özellikle emniyet- “millilik, milli damar” adı altında ortaya çıkan, kaynağını İT’en alan; aslında yeni olmayan bu anlayış, kendileri gibi düşünmeyen, kendilerine muhalif tüm kişi ve kurumları komitacılıkla suçlayan bu komitacı teşkilatın, kendilerini korumak adına büründükleri zırh ise maalesef, Cumhurbaşkanlığı makamı ve Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’dır. AK Parti içerisinde de örgütlenen bu klik, karşıtlarını ve kendilerini eleştirenleri “Beştepe’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a saldırıyor” suçlamasıyla suçlayarak, medyadaki ayakları üzerinden toplumdan tecrit ediyorlar. Hakikat de Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti’ye en büyük kötülüğü ve zararı “millileşme” (!) adına ortaya çıkan bu “Turancı kilik” yapmaktadır.

“Devletin ve AK Parti’nin içini boşaltıp, tüm kadrolara milli isimler yerleştireceğiz” diyebilecek kadar pervasızlaşan bu damarın, ne kadar milli (!) olduklarını kamuoyunun takdirine bırakıyorum.

Millilik demek, ülkenin tüm fertlerinin ortak çıkarlarını kendi şahsi çıkarları üzerinde görüp, bu doğrultuda çalışabilmektir.

Milli olmak demek, her türlü taassupçuluktan uzak; “halka hizmeti, Hakk’a hizmet” olarak  görmek demektir.

Bu damarın samimiyetini ve milliliği test edecek çıkış, beklemedikleri bir yerden, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi. Türkiye’nin İsrail ve Rusya ile olan ilişkilerinin normalleşmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın: “Türkiye, Suriye’den gelenlerin de vatanıdır. Kardeşlerimizin içerisinde inanıyorum ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak isteyenler de var. Konuyla ilgili olarak İçişleri Bakanlığımız attığı adımlar var. Ellerinden geleni bakanlığımız oluşturduğu ofisle takip etmek sureyitle kardeşlerimize, bu yardımı, bu desteği yaparak onlara vatandaşlık imkanı vereceğiz.” açıklamasına, kendilerine Beştepe’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kalkan ederek devleti ele geçirmeye çalışan, sözüm ona “milli” (!) damarcıların nasıl bir tutum takınacakları merak konusudur.

Buyurun samimiyet testine… 

3 Mayıs 2016 Salı

“Selam Olsun” Operasyonu!..

Hz. Peygamber’in (s.a.v) vefatından sonra Hz. Ömer: “Resulullah ölmemiştir ve sağdır! Ona sadece Hz. Musa’ya arız olan saika gibi bir saika arız olmuştur. Kim ‘Muhammed öldü’ derse onu kılıcımla iki parça ederim”   sözlerini işiten Hz. Ebubekir: “Kim ki Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa, bilsin ki Allah Hayy’dır, ölümsüzdür” sözleriyle cevap vererek sahabe-i kiramı rahatlatmıştı.

Şahısları merkeze almak, Allah’ın (C.C) yaratılış kanunlarına aykırıdır.  Şahıslar fani, davalar bakidir. Baki davalar fani şahıslar üzerine inşa edilmez, edilemez. Şahıslar üzerine inşaa edilen hiçbir dava amacına ulaşamamıştır. Bugün Türkiye’de hayırlı adımlar atılmışsa, hayırlı başarılar elde edilmişse, bütün bunlar; topyekûn halkın verdiği destekle gerçekleşmiştir. Dolayısıyla övülmeye layık olan halkın kendisidir, halkın ferasetli tercihleridir. Şahısları ön plana çıkarmak, o halkın bütün hayırlı teşebbüslerini ve bu yolda atmış oldukları adımları yok saymaktır. İyilikler paylaşılarak çoğalır ve değer bulur. İdarecilerin tekeline indirgenmeye çalışılan güzellikler, kalıcı olmayabilir.

Türkiye’yi “Reis muhalifleri, reis karşıtları” ya da “Reis’in fedaileri, reis muhibbanlığı” diyerek bölmek isteyen ve bu yönde siyasi mühendislik çalışmaları yürüten kesimlerin algı operasyonlarına karşı uyanık olmak zorundayız. Bu çalışmaları yapanlar, bilsinler ki bu ülkeye en büyük düşmanlığı ve kötülüğü yapmaktadırlar.

Bu girizgâhtan sonra asıl konumuza dönecek olursak:

Birileri, Türkiye’yi içerden vurmaya, parçalamaya yönelik kozlarını oynamaya başladı. Özelde AK Parti, genelde Türkiye’yi siyasi bir kaosun içerisine sürükleyecek olan bu oyunu göremez ve bu ve benzeri oyunları sahnelemek isteyen odakları tasfiye edemezsek, ülkemizi zor günler bekleyecektir. Ne acıdır ki sahneye konulmak istenen bu oyun, “Reis” muhibbanlığı üzerinden oynatılmak istenmektedir. https://pelikandosyasi.wordpress.com/” linki üzerinden yayınlanan “Selam Olsun!” başlıklı, her cümlesinden fitne dökülen yazı, Türkiye siyasetini iki farklı kutupta dizayn etme amaçlıdır. AK Parti içerisindeki bir iç çatışma, veya Külliye ile AK Parti arasındaki bir kavga, üçüncü odakların, kesimlerin aradan sıyrılması demektir.

AK Parti, içerisindeki paralel hainleri zamanında tasfiye edememenin bedelini ödüyor. Bugüne kadar kendilerini ustalıkla kamufle edebilmiş olan “kripto paralelciler”, hedeflerine ulaşmak gayreti içerisindedirler.

Bir taşla birden fazla kuş vurmayı hedefleyen bahse konu yazının, paralel ya da paralelle ilişkili bir kalem tarafından yazıldığı şüphe götürmüyor.

-Anti-paralelci bir kalem tarafından yazıldığını varsayacak olursak, bu kalemin; 20 Nisan’da yayın hayatına başlayan ve tamamen Zaman Gazetesi’nin eski yazarlarını bir araya getiren ve  “Yeni Hayat”  Gazetesi’ne değinmemiş olması ne manaya geliyor?

-Yazıda, Mustafa Karaalioğlu, Etyen Mahçupyan, Hakan Albayrak, Yıldıray Oğur, Ceren Kenar gibi gazeteci ve yazarları Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtı olduklarının gösterilmeye çalışılması, yazının kripto paralelci birinin kaleminden çıktığını ele veriyor. Çünkü; yukarıda isimleri geçen gazeteci ve yazarlar, 17 ve 25 Aralık operasyonları sonrasında paralel karşıtı yazılar yazan gazeteci ve yazarların başında gelmektedirler.

-Yazıda İbrahim Karagül’e yönelik iddialar dile getirilirken, Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Salih Tuna, İsmail Kılıçarslan, Leyla İpekçi ve İbrahim Tenekeci gibi isimlerin istisna tutulması   düşündürücüdür. İsmi geçen yazarların geçmişte yazdıkları yazılar göz önünde bulundurulduğunda, "Selam  Olsun" başlıklı yazıyı kaleme alanların “kripto paralelci” olabileceği ihtimalini doğurmuyor mu?

-İslami hassasiyetleriyle öne çıkan ve hükümet içerisinde yer alan bazı siyasileri (Numan Kurtulmuş, Yalçın Akdoğan, Mahir Ünal…) Erdoğan karşıtı gösterme gayreti “parçala-böl” taktiğinin bir tezahürüdür. İsmi geçen siyasilerin Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtı olmadıkları kamuoyunca bilinmektedir.

-17 ve 25 Aralık operasyonları öncesinde, “paralel yapılanma”nın, (komitacıların) Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile ilişkili Bilgi teknolojileri ve İletişim Kurumu’na bağlı Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB)’i kendi amaç ve hedefleri doğrultusunda işlevsizleştirdikleri unutulmamalıdır.

Gizlilik ihanetin en temel özelliklerindendir. Bu yazıyı kaleme alan kişi ya da kişiler neden kimliklerini gizleme ihtiyacı duymaktadırlar. Yazı müellifleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı çok seviyor ve hâlâ kendisini gizliyorsa, demek ki kendileri de gizli hesapların peşinde koşan cenaha hizmet etmektedirler.

İç ve dış politikada çözüm bekleyen sorunlarımız varken, Türkiye'nin enerjisini kısır siyasi çekişmelere kurban etmek isteyen odaklara fırsat vermeyelim, bu odakları sevindirmeyelim.

"Fitne uykudadır. Fitneyi uyandırana Allah lanet etsin!" (Hadisi Şerif)

26 Nisan 2016 Salı

Yok Edilen (!) Ergenekon!...

Geçtiğimiz hafta içerisinde Yargıtay 16. Ceza Dairesi, yerel mahkemenin kararını “delillerin toplanmasında hukuka ayrılık” gerekçesiyle, Ergenekon davasını usül ve esastan bozdu. Yargıtay’ın bu kararıyla dava yeniden görülecektir.

15 Ağustos 2013 tarihli “Ergenekon’un Derin Kökleri” başlıklı yazımızda: “5 Ağustos 2013 günü Türkiye için çok şey ifade eden tarihi bir gündü. Doksan yıldır Türkiye toplumunu dizayn eden derin yapılanmalardan deşifre edilen Ergenekon ayağı davası nihayet sonuçlandı. Açıklanan cezalar bakıldığında, toplum vicdanında karşılığını bulamamıştır. Verilen cezalar bir kısmı, bizim de vicdanlarımızda soru işaretleri bırakmıştır.

Davanın hukuki yönünü ilgilendiren kısmını hukukçulara bırakmak gerekir. Davanın, varsa eğer hukuki boşluklarını artık hukukçular yorumlayıp değerlendirsinler. Türkiye’nin demokrasi tarihinde bir milat olan ETÖ davasının sonuçlanmasıyla, Türkiye’deki derin yapılanmalar tamamen bitirildi mi? Her Türkiye vatandaşı gibi bende bu soruya evet demek isterdim. Ama maalesef hayır” (Geniş bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2014/07/ergenekonun-derin-kokleri.html?spref=fb) diyerek,  Paralel yapı tarafından itibarsızlaştırılan meşru bir davanın, vicdanlarımızda bıraktığı soru işaretlerine dikkat çekmiştik.

İster Ergenekon, ister vesayetçi derin yapılanmalar, isterseniz İTC’den günümüze kadar varlığını devam ettirebilmiş komitacılar, masonik örgütler; adına ne derseniz deyin, Cumhuriyetin ilanından bugüne kadar  “Ergenekonvari” yapılanmalar -buna FETÖ paralel yapılanması dâhildir- halkın iradesini yok hükmünde saymış ve iktidarlarını devam ettirmişlerdir.

Türkiye, her türlü terör ve terör örgütleriyle mücadele ettiği gibi, devlet idaresine ortak olmak isteyen yapılanmalara da fırsat vermemelidir. “Paralel yapı” ile mücadele adına “Ergenekon yoktur, bu dava dosyaları paralel yapı ürünüdür” demek, hakikatleri halı altına süpürmek demektir.  

Yargıtay’ın bozma kararı, yargılama sürecindeki kimi adaletsizlikleri ortadan kaldırsa da dava mağdurların mağduriyetlerini ortadan kaldırmayacaktır.

Ancak:

-Yargıtay, “Ergenekon Davası”nda yerel mahkemenin kararını "delillerin toplanmasında hukuka aykırılık gördüğü için" bozdu diye, 28 Şubatçıların Müslümanları itibarsızlaştırmak adına kurguladıkları A. Kalkan-F. Şahin-M. Gündüz mizansenlerini hiç olmamış mı kabul edeceğiz?

-“Tehlikenin farkında mısınız?” kampanyası adı altında başta Ankara olmak üzere, Türkiye’nin birçok ilinde düzenlenen ve TSK’yı göreve çağıran konuşmaların yer aldığı o meşhur “Cumhuriyet mitinglerini” alkışlamaya devam edecek miyiz?

-1982 Anayasası'na göre 1989'da Özal’ı, 1993'te Demirel’i, 2000'de Sezer’i seçen ve duvarında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”  yazan TBMM’yi hiçe sayan eski Yargıtay Cumhuriyet başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun tarihi  “367 şartı”  içtihadını (!) ve bu içtihadı karara bağlayan dönemin Anayasa Mahkemesi üyelerini hayırla yâd etmeye devam edelim mi?

-“Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir… Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar…” diye devam eden o meşhur 27 Nisan E-muhtırasını siyasi tarihimize altın harflerle mi yazacağız?

-Ve dönemin Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de siyasi yasaklılar listesine dâhil edildiği, AK Parti’nin “laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne kapatılması istemiyle açtığı davayı aklayacak mıyız?

Vesaire, vesaire, vesaire…

Bütün bu yaşanılanlar hafızalarda diriliğini korurken, mahkemenin yeniden yargılama sonrası vereceği karar, geçmişi “yaşanmamış” olarak mı kabul edilecek?!


24 Mart 2016 Perşembe

“AKP’li Kürtler! Ya İtaat, Ya Terk!”…

Defaatle dile getirdik, getiriyoruz, getirmeye de devam edeceğiz. Terör, etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terör her yerde terördür. Terörün ne dini, ne de kimliği vardır. Yıllardır terörle mücadele eden Türkiye’nin bir vatandaşı olarak, Belçika’nın Başkenti Brüksel’deki saldırıyı kınıyor ve lanetliyorum. Başkalarının acıları üzerinden siyaset yapmak bize yakışmaz. Bu, insani de değildir, İslami de değildir.

Yazımızın konusuna dönecek olursak:

HDP’li siyasetçiler, Diyarbakır’daki Nevruz etkinliklerinde bekledikleri kalabalığın çok çok altında bir insan topluluğuyla karşılaşınca, var olan akıllarını da yitirdiler. Ve bu ruh hallerini söylemlerine yansıtmaya başladılar.

İradesini Kandil’e teslim etmiş, aklınca politika yaptığını ve siyaset ürettiğini zanneden HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Diyarbakır’daki Nevruz etkinlikleri sonrası katıldığı bir televizyon programında “Başkanlık sistemine evet deseydik, AKP’li Kürtlerin sorunları çözülürdü ancak halkın sorunu çözülemezdi” diyerek, “bölücü” zihniyetini bir kez daha kamuoyu ile paylaşmış oldu.

Allah aşkına bu nasıl bir zihniyet, bu nasıl bir düşünce şekli?

AKP’li Kürtler de ne demek oluyor?

Kendileri gibi düşünmeyen Kürtlere hayat hakkı tanımayan bu ifade, faşist bir söylem değil midir?

AKP’li Kürtler derken kimleri kast ediyor, halk derken kimleri kast ediyorsun Demirtaş?

Bu söylem ve düşünce şekli “Kandilvari” bir söylemdir.  Kütler adına sivil siyaset yaptığını iddia eden (!) biri, Kürtlere ne verebilir? Merak edenler, Kandil’deki PKK baronlarının geçmişteki söylemlerine bakabilirler.

Ey Demirtaş?

İradeni teslim ettiğin PKK’nın hendek ve barikat fantezisi yaşanmamış olsaydı, tüm Türkiye bu kadar acı yaşar mıydı?

Özyönetim dediğiniz ve devlet olmayan,  devlet yapılanması “demokratik, özgür siyasal örgütletme” saçmalığıyla tarif ettiğiniz, “özyıkım” fantastik stratejisiyle bu ülkeye yıkımdan başka ne kazandırdınız?

“Biz Nevruz’dan çıkan mesajı aldık” diyorsun ve  “Savaş büyüsün diye değil, savaşa karşı barış umudu büyüsün” diyen insanların Nevruz meydanını doldurduğunu söylüyorsun da, “Bazıları PKK’nin şehir savaşına başladığını söylüyor. Hayır, PKK şehir savaşına henüz başlamış değil” diyen Kandil sözcüsüne ve PKK’nın “hendekistan” stratejisine neden söyleyecek söz bulamıyorsunuz?

“Devleti yöneten akıl ferasetsiz kalmışsa kinle öfkeyle hareket ediyorsa, devlet aklı partizanca davranırsa kendi halkını felakete sürükler” diyorsunuz ama Diyarbakır Bağlar esnafının HDP Milletvekili Ziya Pir’e, “Bunu devlet bize yapmadı sayın vekil bakın eve roket girmiş. Devlet hangi eve şimdiye kadar roket atmış. Böyle değil. Yani hak arayışı böyle değil. Kendi halkına sahip çıkmak böyle değil şimdi bu hal midir? Eğer polise karşı savaşıyorsan git dağda savaş. Ama sen buraya gelmişsin. Halkın içine. Burada ne var. Benim evime roket girmiş. Ne yapman gerekiyorsa onu yap. Bu halka sahip çık. Bu pislikleri topla, bu belediye bizim belediye değil mi? HDP belediyesi değil mi? HDP milletvekili değil misiniz gelin kaldırın bu pisliğinizi" diyerek âdeta ders veren çığlığını neden görmezden geliyorsunuz?

“Demokratik siyasetin alanını genişletmeliyiz. Bizler bütün arkadaşlarımızla birlikte yeniden çözüm masasına dönülmesi gerektiğine inanıyoruz” diyorsun da YPS’li teröristlerin Diyarbakır'ın Kayapınar ilçesine bağlı Medya Mahallesi’nde evlerin boşaltılmasına yönelik bildiriler dağıtmasına, Valilik tarafından yasak olmasına rağmen, medarı iftiharınız HDP’li Büyükşehir Belediyesince mahallenin sokaklarında barikat kurulması için parke taşlarının hazır hale getirmesine sessiz kalıyorsunuz.

Aslında HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Başkanlık sistemine evet deseydik, AKP’li Kürtlerin sorunları çözülürdü ancak halkın sorunu çözülemezdi” sözü ile PKK’lı Murat Karayılan’ın “Bazıları PKK’nin şehir savaşına başladığını söylüyor. Hayır, PKK şehir savaşına henüz başlamış değil”  ifadesi, bir bitişin itirafıdır.

Söyleyecek sözü olmayanlar, toplumu manipüle etmek için her türlü yalanı meşrulaştırma gayreti içerisindeler. Nitekim Murat Karayılan denen aklı evvel, Brüksel’deki saldırıya ilişkin olarak,  “Erdoğan gerçekten DAİŞ’e karşı tutum almazsa, DAİŞ’in Avrupa’daki saldırıları da durmayacaktır. Araştırılsa, Brüksel’de eylem yapan kişilerin neresi üzeri Avrupa’ya gitmiş olduğu görülecektir. Bir biçimde mutlaka Türkiye’yle bir bağı vardır” diyebilecek kadar seviyesizleşebiliyor.  Geçmişte Karayılan’ın "Evleri, okulları, hastaneleri yerle bir edin. Ambulansları hedef alın vurun"  (Geniş bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/12/karaylann-hezeyanlar.html) dediği hezeyan dolu açıklamalarına şahit olmuş Kürtler, Karayılan’ın Brüksel saldırılarını Türkiye ile ilişkilendirmesine inanır mı?

HDP olarak, “barış” (!) diye diye Kürtlere hayatı zehir ettiğinizi,  anaların ve babaların evlatsız, genç kadınların eşsiz, çocukların babasız kalmalarına neden olan bu fitne ateşine benzin taşıdığınızın farkında mısınız? 

El İnsaf…

18 Şubat 2016 Perşembe

Ankara Saldırısı!

Terör, dün akşam Türkiye’nin kalbinde kanlı ve acı yüzünü bir kez daha gösterdi. Mesaisini tamamlayarak servis araçlarına binen, sivil, masum anne ve babalar hedef alındı. Onlar şehadet mertebesine ulaşırken, arkalarında onlarca yetim ve öksüz boynu bükük çocuk kaldı.  Bu vesileyle Ankara'daki bombalı saldırıda hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet,  yaralılara acil şifa ve milletimize sabrı cemil diliyorum.

Güzel ülkemin, güzel insanları!

Terörle mücadele yöntemleri içerisinde, teröre karşı en büyük kalkan ve en etkili mücadele yöntemi iç barıştır, iç huzurdur. Türkiye Cumhuriyeti’nin fertleri olarak, iç huzurumuzu bozmaya yönelik her türlü fitneye mahal vermememiz gerekiyor. Sokaklarımıza hendek kazarak bizi birbirimizden koparmak isteyen uluslararası üst akılların maşalarının, kalplerimize de hendek kazmalarına müsaade etmeyelim. Ülke olarak uluslararası derin odaklarca desteklenen yeni terör şebekelerinin saldırılarıyla karşı karşıyayız.  Artık yüz yüze kaldığımız tehlikenin büyüklüğünün farkına varalım.

Patlamanın Ankara'nın kalbinde -TBMM'ye beş dakikalık mesafede- ve trafiğin yoğun olduğu akşam saatlerinde, Genel Kurmay ve Kuvvet Komutanlıklarının bulunduğu İnönü Bulvarı’nda meydana gelmesi oldukça düşündürücüdür.

Ankara’daki saldırının şekline ve yöntemine bakıldığında, bu saldırının; “hadi, Ankara’ya saldıralım, bomba patlatarak insanları öldürelim” denilecek çapta küçük olmadığı, sadece bir terör örgütünün planından ziyade, uluslararası derin akıllar tarafından uzun bir müddet üzerinde çalışılmış, planlanmış, geniş kapsamlı bir eylem olduğu görülmektedir.  

Eylemin şekline ve zamanlamasına bakıldığında, saldırı öncesinde eylemi planlayan odakların, eylemi gerçekleştirdikleri bölgede günlerce keşif çalışması yaptıkları sonucu ortaya çıkıyor. Saldırının gerçekleştirildiği İnönü Bulvarı üzerinde onlarca mobese kamerası dışında, devlet kurumlarına ait çok sayıda güvenlik kameraları da bulunmaktadır. Buna rağmen, hedef alınan askeri servis araçlarının çıkış saatleri, çıkıştan sonraki trafik ışıkları, güzergâh üzerindeki cadde ve sokak çıkışları çok iyi bir şekilde hesaplanmıştır. Tüm bu bilgiler de günleri, hatta haftaları bulabilen keşif çalışmaları sayesinde ancak elde edilebilir.

Emniyet birimleri, 28 insanımızın öldüğü, 61 vatandaşımızın yaralandığı bu elim saldırıyı gerçekleştiren teröristin Suriye uyruklu Salih Necar olduğunu açıkladı. Suriye’deki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan mültecilerle ülkemize giriş yaptığı anlaşılan teröristin, yalnız başına bu eylemi gerçekleştirmeyeceği herkesin malumudur. Emniyet birimleri tarafından, saldırının aydınlatılmasına yönelik gerekli çalışmaların yapıldığı muhakkaktır. Ancak bu teröristin:

-Hadi, İzmir’den araç kiraladığını kabul edelim. Peki, araca yerleştirilmek üzere bu miktarda patlayıcıyı kim/kimlerden ve nereden temin etti?

-Aracın Ankara’ya getirilmesinde hangi güzergâhı izledi?

-Ankara’da kim ya da kimler ile ilişkiye geçti?

Bu soruların cevaplarının bir an önce bulunması, benzer saldırı planlarını deşifre etmek ve saldırıları engellemek açısından oldukça önemlidir.

Bu saldırıyla:

-Türkiye’nin bölgesinde belirleyici güç olma politikalarının önü kesilmek istenmiştir.

-Türkiye’nin dikkat ve enerjisinin, bölgeden iç politikalara indirgenmesi hesaplanmıştır.  

-Hendek stratejisinden istediklerini elde edemeyen uluslararası üst akıllar, bu ve benzeri saldırılardan medet ummaktadırlar.

-Saldırı faili teröristin, KCK’nın Suriye yapılanması PYD’nin silahlı unsuru YPG ile ilişkisi olabileceği değerlendirildiğinde -ki YPG’nin uluslararası istihbarat teşkilatlarının etkisi altında olduğu da göz önünde bulundurulduğunda- eylemin planlayıcısı olarak Rusya ve gizli haber alma teşkilatı KGB’nin olabileceğini düşünenlerdenim.

Bu ve benzeri saldırıların olabileceği değerlendirilmiş olmasına rağmen, hâlâ birileri, devletin kalbini hedef alabiliyor ve bu kadar büyük çapta bir eylem gerçekleştirebiliyorsa, istihbarat birimleri de ciddi bir özeleştiri yapmalıdırlar.

Saldırının sebebiyet verdiği acı kadar, TBMM'de grubu bulunan siyasi partilerin, (AK Parti, CHP ve MHP) teröre karşı imzaladıkları; "Birlik ve bütünlüğümüze, huzur ve güvenliğimize yönelik insanlık dışı terör saldırılarını şiddetle kınıyoruz. Terör ve şiddet hiçbir zaman hedefine ve amacına ulaşamacayacaktır" ifadelerinin yer aldığı ortak metne HDP’nin imza vermemesi çok daha acı vermiştir.

HDP, hâlâ bir Türkiye partisi midir?

8 Şubat 2016 Pazartesi

HDP’li Siyasetçiler! Siz Ne Yaptınız?

PKK'nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde Hüseyin Ali mahlasıyla yazan, KCK Yürütme Konseyi Üyelerinden Mustafa Karasu, “Türkiye'de sorunların kaynağı demokrasi eksikliği ise, o zaman yapılması gereken, demokratikleşmenin önünde engel olan yürütme gücünü sınırlandırıp genel meclisi, yerel meclisi ve yerel yönetimi güçlendiren adımlar atılmalıdır. Şu anda en temel görev AKP iktidarının ve onun şefi olan Tayyip Erdoğan’ın otoriter ve faşist bir yeni sistem kurma hedefini önlemektir. Demokrasi güçleri açısından tüm çalışmalar böyle bir göreve bağlı biçimde ele alınırsa anlamlıdır.” diyor. Kandil’in temel politikası  “AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı” üzerine kurulu.

Peki ya HDP?

HDP’nin TBMM’deki grup toplantısında konuşan Eş Genel Başkan Selahattin Demirtaş, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Sur’u öyle inşa edeceğiz ki aynı Toledo gibi olacak” ifadesine: “Toledo düştükten sonra Franco faşizmi başlıyor. Başbakan ‘Sur’u düşürüp Franco olmak istiyorum’ diyor. Biri Hitler, biri Franco. Burada yırttınız, orada nasıl kurtaracaksınız?” sözleriyle cevap verdi. HDP’nin de temel politikası Kandil gibi “AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı” üzerine kurulu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da bir başka lideri ölçüsüzce yüceltmek, Türkiye’ye bir şey kazandırmayacağı gibi, Erdoğan ya da bir başka lideri hasım görerek düşman ilan etmek de bu ülkenin sorunlarına bir fayda getirmeyecektir. HDP’li sayesetçilerin Erdoğan’ın diktatörlüğüne (!) itiraz ettikleri kadar, Öcalan’ın ürünü “Apoizm”e de itiraz etmeleri gerekmez mi? 

Ey HDP’li siyasetçiler! “Türkiye tek adam diktatöryasına doğru kayıyor” diyerek Kürtleri oyaladığınızı ve Kürtler üzerinde bir “PKK diktatöryası” oluşturduğunuzun farkında değil misiniz?

Bakın! Kolombiya güvenlik güçleri ile Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) arasında 51 yıldır devam eden ve 220 bin insanın öldüğü çatışmalar sona erdi. FARC lideri Rodrigo Londono, “Silahları bırakıp siyasette yer alacağız”  diyerek, silahsız siyasete gireceklerini ifade etti.

Peki, ey HDP’li siyasetçiler! Siz ne yaptınız?

TBMM’de 7 Haziran sonrası 80, 1 Kasım sonrası ise 59 kişiyle temsil edilmenize rağmen, sivil siyaseti öne çıkaran bir üslup yerine, PKK şiddetini meşru gören, meşrulaştıran bir dil kullandınız.

“Devlet gücü karşısında halkların birleşik gücünün ne anlama geldiğini bir kez daha göstereceğiz" nev’inden militarist açıklamalarınıza devam ettiniz.

“Kürtler çaresiz ve perişan olduğundan değil. Beni bağışlasınlar ama şu anda çaresizliği ve umutsuzluğu yaşayan Türkiye'nin batısıdır. Hep birlikte direniş umudunu büyütmemiz lazım" diyerek,  hala; Kandil’in “devrimci halk savaşı” stratejisi saçmalığına destek vermeye devam ediyorsunuz.

Sur’un zengin ve kadim tarihinin yok edilmesinin baş sorumlusu olan PKK’nın Sur’u cephaneliğe dönüştürmesine sessiz kaldınız. 

Bu ülkenin barışını hendeklere gömen PKK’nın ateşine, su yerine benzin taşıdınız. Ve yüzbinlerce Kürdün evlerinden göç ederek, PKK’nın oluşturduğu hendek anaforunda kaybolmasına timsah gözyaşları dökerek seyirci kaldınız.

Türkiye Cumhuriyet Devleti yasalarına göre kurulmuş bir siyasi parti olarak, iktidarın devletin uygulamalarından memnun olmayabilirsiniz ama bu memnuniyetsizliğinizin aracı silah ve şiddete destek olamaz, olmamalıdır.

Halka rağmen, halk adına siyaset yapılmaz. Ama maalesef siz, inatla halk adına siyaset yaptığınızı iddia ediyorsunuz. Halk adına siyaset yapmak demek, PKK şiddetine ve faşizmine karşı gelip, silaha ve şiddete dur demektir.

Her şeye rağmen, PKK; silahlı unsurlarını Türkiye dışına çektiğini ve Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerini sonlandırdığını açıkladığı, HDP’nin de silah ve şiddet ile arasına mesafe koyan bir siyaset dilini kullanması durumunda, önümüzdeki süreçte HDP ile yeniden diyaloğa geçilebileceğini düşünüyorum.


Türkiye toplumu olarak, hep uçlarda geziniyoruz. “Ya ifrat, ya da tefrit.” Şahıslara endeksli siyaset, bu ülkeye hiçbir şey kazandırmadı aksine kaybettirdi;  kaybetmeye de devam edeceğiz.

(Bu yazı ilk olarak 6 Şubat 2016 tarihinde yayınlanmıştır.)