Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Uyarmıştık!...

Gezi olayları ile başlayıp, 17-25 Aralık operasyonlarıyla devam edip, 15 Temmuz darbe girişimi ile sonuçlanan süreçte, Türkiye’de olası muhtemel gelişmelere farklı tarihlerde kaleme aldığımız yazılarda dikkat çekmeye çalışmıştık. Bunları özetlediğimizde, aşağıdaki uyarılarımızın ülke ve siyasetimiz açısından arz ettiği önem ortaya çıkmaktadır.
             
“Doksan yıllık Cumhuriyet tarihinde, Türkiye toplumunun; ‘toplum mühendisleri’nin müdahalesine maruz kalmadığı hiçbir dönemi yoktur. Türkiye’de karamsar bir tablonun oluşmasında bu mühendisler ile birlikte kimi liberal, muhafazakâr ve demokrat yazarların da, genelde hükümeti, özelde Başbakan’ı yıpratmaya yönelik özel çabalarını da unutmamak gerekir. Bu çabalar, öyle bir hâl aldı ki Başbakan’ı tasfiye uğruna, Türkiye düşmanı mihraklar ile işbirliğine bile ‘evet’ dediler. Bu mühendisler, ‘mühendisliklerini’ önce Gezi, sırasıyla çözüm süreci, dershaneler ve şimdi de Hükümet-Cemaat çatışmasında ustaca sergilemeye başladılar.” (24 Temmuz 2013 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/geziden-ciktim-yola-122568.html)

“Bugün, Türkiye üzerinde uygulanan ‘siyasi mühendislik’, Gezi olaylarındaki mühendislik çalışmasından daha büyüktür. Gezi olayları münferiden başlayıp, marjinal gruplarca sahiplendi. 17 Aralık operasyonu ise kolektif bir mühendislik çalışmasıdır. Türkiye'de bugüne dek üzerine gidilen Ergenekon, ‘Nasyonal-Sosyalist’ yapılanmaydı. Şu anki ise ‘Evangelist-Siyonist’ Ergenekon yapılanmalarıdır. Nihai hedef ise halkı karamsarlığa düşürmek, bir karmaşa ve kaotik ortam oluşturmaktır.” (02 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/yanlisa-yanlisla-mukabele-etmek-122604.html)

“17 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra, operasyonunun ikinci dalgasını oluşturan 25 Aralık operasyonunun ana hedefinin Başbakan Erdoğan olduğu tezi artık yavaş yavaş netleşmeye başlıyor. Söz konusu operasyonlar, uzun zamandır kamuoyunda dillendirilen ‘Erdoğan’sız AK Parti’ senaryolarının hayata geçirilmesi olarak da değerlendirilebilir.” (07 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/pensilvanya-mektubu-122619.html)

“17 Aralık operasyonları bu manada bir milat oldu. Bu kez çok farklı bir mühendislik çalışmasıyla, siyasete ve topluma darbe yapmak isteyen yeni vesayetçi anlayış kendisini deşifre etmiştir. Siyaseten alternatif oluşturamayan kesimler, gerçekleştirmek istedikleri siyasi ve toplumsal kaosla, ekonomiyi zayıflatıp, nihai hedeflerine varmak istiyorlar.” (12 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/vesayet-mi-demokratik-siyaset-mi-122630.html)

Hükümet-Cemaat savaşının (biz bunu ‘Devlet-Cemaat’ savaşı olarak görüyoruz) başlangıcının dershanelerin kapatılması hamlesi olarak görünüyor olsa da fitilin ateşlendiği tarih, 7 Şubat 2012. Yani “MİT krizi” olarak tarihe geçen, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın KCK operasyonları çerçevesinde ifadeye çağrılması ile başlayan ‘Hükümet-Cemaat’ gerilimi her ne kadar kamuoyundan gizlenilmeye çalışılmış olsa da,  Gezi olaylarıyla grileşen ilişkiler,  dershanelerin kapatılması çalışmalarıyla tamamen aleniyet kazanan bir savaşa dönüşmüştür.

“Unutmamak gerekir ki Gezi ve sonrası meydana gelen olaylar, hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olan Türkiye’nin toplumsal ve sosyal fay hatlarını yerinden oynatmaya yetmiş, toplumsal dokumuzun inceliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Ve Türkiye toplumunda hissedilir derecede kamplaşmaların oluşmasına sebep olmuştur.” (27 Şubat 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/derin-catisma-122788.html)

“Seçimle işbaşına gelmiş bir iktidarın, diktatörlükle suçlanması (Saddam’ı, Esed’i ve Kaddafi’yi unutmuş herhalde) bir mühendislik çalışmasıdır. Halkın tercihiyle iktidara gelmiş bir partiyi ve genel başkanını diktatörlükle suçlamak,  talihsizlik değil, profesyonelce yürütülen siyasal bir algı operasyonudur. Ülkenin kaderi olmuş askeri ve bürokratik vesayeti, demokrasi ile sonlandırmayı diktatörlük olarak yorumlarsak, diktatörlüğü de demokratik mücadele olarak mı kabul etmemiz gerekir? Siyasi ve toplumsal mühendisler genellikle ortak hareket ederler. Hedef olarak seçtikleri konuyu gündeme getirmeden önce,  yönlendirici ve spekülatif haberlerle, algı oluşturmaya ve toplumun algısını yönlendirmeye çalışırlar.” (28 Mart 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/siyasal-muhendislik-122883.html)

“Kısır bir döngü olarak devam eden bu döngü, 17 ve 25 Aralık operasyonları ile alışagelmişin dışında, farklı bir hâl alarak günümüze kadar geldi. 17 ve 25 Aralık operasyonları, uluslararası derin güçlerin F. Gülen cemaati üzerinden Türkiye’ye yönelik yapmış olduğu bir saldırıydı. Bu tartışma götürmez. Rengi, inancı, giyimi ve düşüncesi ne olursa olsun, kim ya da kimler, devletin, milletin birliğine, beraberliğine karşı faaliyetler içerisinde bulunuyor, devleti sabote ediyor veya etmeye kalkışıyorsa bunlar için gerekli yasal işlemler derhal yapılmalıdır.” (22 Mayıs 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/otekilestirme-123022.html)

“AK Parti iktidarının, ‘paralel yapılanma’ ile olan kavgası, esas itibarıyla “Kürt Sorunu”nun çözümü konusundaki yol ve yöntem farklılığından kaynaklanmamış mıydı? Devlet, kendi otoritesine alternatif oluşturabilecek her türlü “paralel-dik” yapıya/yapılanmaya müsaade etmemelidir. Otorite varsa, devlet vardır. Devlet otoritesinin olmadığı durumlarda, farklı yapıdaki yapılanmalar, vatandaş üzerinde otorite kuracaklardır.” (29 Nisan 2015 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/askidaki-cozum-sureci-123681.html)

“İster Ergenekon, ister vesayetçi derin yapılanmalar, isterseniz İTC’den günümüze kadar varlığını devam ettirebilmiş komitacılar, masonik örgütler; adına ne derseniz deyin, Cumhuriyetin ilanından bugüne kadar  ‘Ergenekonvari’ yapılanmalar -buna FETÖ paralel yapılanması dâhildir- halkın iradesini yok hükmünde saymış ve iktidarlarını devam ettirmişlerdir.” (26 Nisan 2016 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/yok-edilen-ergenekon-124431.html)

“Sadece Ak Parti iktidarları dönemine bakıldığında, bu komitacı ve vesayetçi kliğin, günün şartlarına uygun olarak, iktidarı kontrol etmek adına farklı yapılanmalar üzerinden faaliyet gösterdikleri görülebilecektir. 1980 askeri darbesinin devamı olan askeri vesayeti ortadan kaldırmak için, dini kisveli bir yapılanmayı kullandıkları gibi, bu yapının devletin damarlarından temizlenmesi adına, devletin başlatmış olduğu operasyonlar üzerinden; ‘Milli Damar’ (!) adlı yapılanma marifetiyle, devleti ele geçirmeye çalışmaktadırlar.” (06 Temmuz 2016 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/milli-vesayetciler-124503.html)

15 Temmuz darbe girişimi, kamuda yapısal değişikliklere gidilmesini zorunlu kılmıştır. Yeni atamalar bazında yapılacak düzenlemeler, bugün için devrim niteliğinde de olsa, gelecekte sistemin kendisi üzerinde etkin/etkili olamayacaktır. İdareyi kim devralırsa alsın, yapılacak düzenlemeler, sistemin sekteye uğramamasını sağlayacak şekilde yapılmalıdır. Devletteki yapısal değişiklikler, “yönetim ve sistem” odaklı olmalıdır.

9 Eylül 2015 Çarşamba

Şehitlere Saygı, Teröre Lanet Yürüyüşleri!

      Tırmanan terör olayları ile birlikte, Hakkâri Dağlıca’da 16 askerin PKK’lı teröristler tarafından şehit edilmesinden ardından,  Iğdır ve Cizre’de toplam 17 polisin şehit olması, toplumda büyük bir infiale sebebiyet vermiştir.
Bu vesile ile Türkiye’nin birçok yerinde  “Şehitlere Saygı, Teröre Lanet Yürüyüşleri” adı altında protesto yürüyüşleri düzenlendi. Terörü lanetlemek için elbette yürüyüşler düzenlenebilir/düzenlenmelidir. Hatta bu yürüyüşlerle birlikte, şehitler için mevlitler okutulmalı, hatimler indirilmelidir. Ama anayasal hak olan bu yürüyüşler,  karşıt görüşlü parti,  medya, grup ve şahıslara ait bina ve işyerlerine zarar verilerek kirletilmemelidir.
Terör örgütlerini, terörü ve şiddeti meşrulaştırmaya çalışmak ne kadar “terör” ise terörü kınamak adına yapılan gösterilerde çevreye “zarar” vermek, de bir terördür. Terörü lanetleyebilirsiniz ama sizin gibi düşünmeyenlerin evlerine ve işyerlerine zarar veremezsiniz.
Maalesef, geçtiğimiz yıl meydana gelen Kobani’yi protesto olaylarındaki görüntülere benzer görüntüler yaşandı. Cadde ve sokaklar bir kez daha vandalların vandalizmine şahit oldu. Sokaklarda -sözüm ona- terörü lanetlediğini zannederek çevrelerine terör estirenlerin, Gezi olayları ve Kobani’yi protesto adına terör estirenlerden (ölümler haricinde) ne farkları vardı?
Dünden itibaren Türkiye’nin birçok il, ilçe ve beldesinde, HDP parti binalarına yönelik yürekleri ağızlara getiren saldırılar gerçekleştirildi. Kırşehir’de HDP’li olduğu gerekçesiyle bir esnafın dükkânının camları kırılarak, içeride bulunan kitapların ateşe verilmesi -itfaiyenin zamanında müdahalesi büyük bir faciayı önlemiştir- nasıl açıklanabilir?
Muğla’nın Seydikemer ilçesinde bir Kürt vatandaşın giydiği yerel giysiler nedeniyle, mahallelilerce dövülmesinin ardından, kendisine ilçe merkezinde bulunan Atatürk büstünün öptürülmesi olayı, hangi zihniyetin ürünüdür? İnsanlık onurunu ayaklar altına alan bu olayın,  Kuzey Kore’deki faşist yönetim uygulamalarından bir farkı var mıydı?
Bölge illerine yolcu taşıyan otobüslere saldıranların, bölgedeki kamu ve sivil vatandaşlara ait araçları yakanlardan bir farkı var mı?
Ankara Beypazarı’nda çoğunlukla bölgedeki mevsimlik işçilerin kaldığı ev ve araçlarını ateşe verenler ne tür bir zihniyetin ürünü olabilirler?
Toplumun bir kesimi tarafından HDP’ye karşı gösterilen fevri ve hukuksuz tepkiler, barışa ve kardeşliğe değil; kin, nefret ve bölünmeye hizmet eder. Kin ve nefret Müslümanın şiarı değildir, en çok sahibine zarar verir. HDP’ye oy vermezsiniz, vermeyebilirsiniz, eleştirebilir, sevmeyebilirsiniz ama parti bina ve ofislerine zarar veremezsiniz. Bu ve benzeri saldırılar en çok da iktidarı sıkıntıya düşürür. PKK’nın terör ve şiddetini meşrulaştırmaya çalışma aracı olur. Saldırıların devamı, PKK’nın üç aydır serhildan/ayaklanma çağrılarını reddederek kulak asmayan,  bölge insanını tahrik edebilir. Lütfen sağduyu!
Terör örgütleri ve terörizmle mücadele bir siyasi partinin değil, tüm siyasilerin, milletin ve devletin sorunudur. Ve terör örgütleriyle mücadelede, yöntem olarak sosyal ve psikolojik mücadeleyi ön plana çıkartacak yeni strateji ve politikalar belirlemek gerekir.
Unutmayın!
Şiddet şiddeti doğurur. Çatışma ve şiddet üzerinden ne Kürt sorunu, ne de PKK şiddetinden kaynaklı terör sorunu çözülemez. Siyasi parti binalarının karşıt görüşlü parti taraftarları tarafından basılarak ateşe verilmesi, 1980 öncesinin anarşi ortamını, anarşi ortamı da darbelere zemin hazırlar. İşte bugün yapılmak istenen şey budur. Terör ve şiddet üzerinden ülkede bir kaos ortamı oluşturarak, Türkiye’ye müdahaleyi (iç, ya da dış) meşru hale getirmeye çalışmaktır. Lütfen feraset.
Şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, aklıselimi ve itidali kaybetmemeliyiz.
İtidal, itidal, itidal…

1 Haziran 2015 Pazartesi

Başkanlık, Öcalan ve HDP!...

HDP’nin parti olarak seçimlere katılması, Demirtaş ve parti yönetiminin iradeleri ve kararıyla olmamıştı. Bu konuda çok farklı değerlendirmeler ve yorumlar yapılmış olsa da Öcalan’ın onayı ve rızası olmadan ne Demirtaş, ne de HDP yönetimi böyle bir karar alamazdı. Böyle bir kararın alınması Öcalan’ın onayı sonrası gerçekleşti.

Parti olarak seçimlere katılacakları kesinleştikten sonra, HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş 17 Mart 2015 tarihinde, grup toplantısında yapmış olduğu konuşmada, HDP'nin AK Parti ile herhangi bir pazarlığının ve işbirliğinin olamayacağını belirterek, "Biz bir pazarlık hareketi, pazarlık partisi değiliz. AKP ile aramızda kirli bir pazarlık olmadı, asla olmayacak. Kirli bir alışveriş, işbirliği asla olmadı, asla olmayacak" sözleriyle dile getirmişti.

Başkanlık sistemine parti olarak karşı olduklarına belirten Selahattin Demirtaş; "Sayın Recep Tayyip Erdoğan, HDP var oldukça HDP'liler bu topraklarda nefes aldığı müddetçe sen başkan olamayacaksın. Sayın Recep Tayyip Erdoğan, seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız" demişti.

Demirtaş’ın Meclis grubunda yapmış olduğu bu konuşma günlerce gündemin ana konularından biri olmuştu. Yine hatırlanacağı üzere Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” sözleri o günlerde Twitter’da dünya gündemine bile girmişti.

Demirtaş benzer bir açıklamayı, HDP Batman İl Örgütü’nün 1. Olağan Kongresi’nde; “Biz Başkanlık sistemine destek vermeyeceğiz. Türkiye'nin başkanlık sistemine değil, yerel yönetimleri güçlendirilmesine ihtiyacı var"  diyerek dile getirmişti.

Peki, her şeye rağmen Demirtaş böyle iddialı bir söylemi hangi nedenlerle dile getirdi? Bunda amaç, HDP’nin barajı geçmesi için kendisine lazım olan oylardı. Demirtaş bu ifadelerle kimlerin oyunu almayı hedefliyordu? “Cumhurbaşkanı Erdoğan Başkan olmasın da kim olursa olsun” diyen Taksim-Gezi olayları güruhu ve Erdoğan karşıtlarından tabii ki. Bunda başarılı olur mu? Bunun cevabı ancak 8 Haziran sabahı verilebilir. 

Son değerlendirmeler HDP’nin oy oranının barajı geçme bandında olduğu yönünde. HDP’nin barajı aşması durumunda Selahattin Demirtaş, AK Parti’nin içerisinde başkanlık sistemine de yer veren anayasa değişikliğine hayır diyebilecek mi? Diyemez. Öcalan’ın evet diyeceği bir şeye HDP ve Demirtaş hayır diyemez. Öcalan’ı karşısına aldığı anda da Demirtaş tasfiye edilecektir. PKK ve Kandil üzerindeki otoritesi tartışılmaya başlanan Öcalan’ın, HDP seçmeni üzerindeki etkinliği ve otoritesi devam etmektedir.

Barajı geçmesi halinde Demirtaş ve HDP’in seçim döneminde verdiği sözleri unutacağını, siyaset literatürüne Demirel ile giren “dün dündür, bugün bugündür!”  anlayışının bu kez de HDP’de tezahür edeceğini düşünenlerdenim. Neden derseniz? Bu noktada kilit yine Öcalan’dır derim.  Ve yine “Öcalanistlerin” her kelimesini kutsal bulduğu Öcalan’ın açıklamalarına müracaat ediyoruz.

Sonuç mu? Buyurun “Türkiye Cumhuriyetine, cumhuriyete reform gerekiyor. Bunu tartışmaları için söylüyorum. TBMM yerine iki organ öneriyorum. Aslında geçmişinde de biraz var. Bir Cumhuriyet Senatosu öneriyorum. MGK yerine Güvenlik ve Savunma Konseyi, Anayasa Konseyi kurulmalı. Bir de yarı başkanlık benzeri ve Başkanlığın seçtiği Hükümet…”  (Abdullah Öcalan, 04 Mayıs 2005 Tarihli Avukat Görüşme Notları’ndan)

Sadece seçime parti olarak girme kararı değil, HDP’nin açıkladığı seçim bildirgesi de dikkatlice incelendiğinde, bildirgedeki tüm maddelerin esin kaynağının Öcalan olduğu görülecektir.

Yani, barajı aşması halinde, Selahattin Demirtaş seçimden önce tükürdüğünü, seçimden sonra temizleyecektir. 

17 Aralık 2014 Çarşamba

Gezi'den Çıktım Yola...

Bugün 17 Aralık 2014. 17 Aralık operasyonlarının 1. yıl dönümü. 24 Aralık 2013 tarihli yazımız... 
[Gündem yoğun… Yerel seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte siyasi partilerin aday belirleme telaşı, çözüm süreci, Ergenekon tahliyeleri, Türkiye’nin AB ile ilişkileri, Orta Doğu, Suriye, İran… derken, Hükümet-Cemaat çatışması… (Buna Cemaat-Devlet çatışması demek daha doğru olur.)
Doksan yıllık Cumhuriyet tarihinde, Türkiye toplumunun; “toplum mühendisleri”nin müdahalesine maruz kalmadığı hiçbir dönemi yoktur. 
Türkiye’de karamsar bir tablonun oluşmasında bu mühendisler ile birlikte kimi liberal, muhafazakâr ve demokrat yazarların da, genelde hükümeti, özelde Başbakan’ı yıpratmaya yönelik özel çabalarını da unutmamak gerekir. Bu çabalar, öyle bir hâl aldı ki Başbakan’ı tasfiye uğruna, Türkiye düşmanı mihraklar ile işbirliğine bile “evet” dediler. Bu mühendisler, “mühendisliklerini” önce Gezi, sırasıyla çözüm süreci, dershaneler ve şimdi de Hükümet-Cemaat çatışmasında ustaca sergilemeye başladılar.
Eski bir tabir vardır: “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” Yani insan hafızası unutma ile hastalıklıdır, unutur anlamında…
İşte Hükümet ile Cemaat arasındaki kavganın şifreleri, Taksim Gezi olaylarının başlangıcında gizlidir.
Taksim olaylarının bir provokasyon olduğu  tartışma götürmez bir gerçektir. Yapılmak istenen neydi? Taksim’i yayalaştırma çalışmaları… Düzenlemeyi yapmak isteyenler uygulamalarını halka iyi anlatamadılar ve toplumun algısını iyi yönetilip yönlendirilemedi. Bunu fırsat olarak gören uluslararası derin güçler ve Türkiye’deki bağlantıları, ülkede bir kaos ortamı oluşturmak istediler. İktidardan rahatsızlığı olan, sağcı, solcu, muhafazakâr, milliyetçi, ulusalcı, vb. marjinal gruplar, yerden mantar biter gibi Taksim Meydanı'nda bitiverdiler.
Daha dün (03.06.2013), “Tam Türkiye gelişiyor, kendine geliyor, dünya dengeleri arasında yerini alıyor diye düşünülürken yeni bir iç kargaşaya bu ülkenin dayanacak tahammülü kalmadı. Yıllarımız heba oldu kutuplaşmalar yüzünden. Bir kez daha aynı acıyı yaşamak zorunda değiliz. Basiret lütfen...” diyen Ekrem Dumanlı’dan bugün de aynı basireti biz kendisinden bekliyoruz: Sayın Dumanlı! Basiret lütfen…
Ama ne gezer! Aynı Dumanlı (09 Aralık 2013), “Vesayetin her türlüsüne lanet! Askerî vesayet de, siyaset dışı vesayet de, hükümetler eliyle oluşturulan vesayet de demokrasinin belini kırar, aklını başından alır… Görünen o ki, seçimler yaklaştıkça, her defasında olduğu gibi, atmosfer daha da zehirli hale gelecek. Türkiye’nin şeffaf, katılımcı, hesap verebilen bir demokrasiye ihtiyacı daha da artmıştır. Çözüm, bu ihtiyacı görmezden gelmek, milletle kavga etmek değildir; katılımcı demokrasiye topyekûn sahip çıkmaktan geçiyor...”
Sayın Dumanlı, “Cemaat vesayeti” bu saydığınız vesayetlerden biri mi, yoksa ayrıcalıklı mı?
Dün H. Gülerce “14.06.2013), “Evet, Gezi Parkı’nın daha derinlerde, ‘asıl nerede yanlış yapıyoruz?’ sorusuna cevap arayan ve içe dönük bir durum muhakemesini gerekli kılan hikmetleri olması lazım…” derken, bugün aynı Gülerce (04.12.2013), “Bakanlar Kurulu’nda, kayıtların devam edeceği kararlaştırıldı. Şimdi boğazı sıkan el gevşedi, bir nefes aldık ve makul, sağlıklı bir zeminde yeniden değerlendirme imkânı doğdu.” Ve (18 Aralık 2013), “Başbakan’ın hangi tavrı, kimlerin sessizliği yaralayıcı olmuştur? Vefasızlık hangi boyutlardadır? Pekiyi, bu istifanın (H. Şükür’ün) asıl anlattığı nedir? Birincisi, bu istifa siyasetin bundan sonrasını etkileyecektir. Biri sorsa ki; “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak mı?” olmayacak derim. Bir tehdit olarak da kimse algılamasın.” diyebilmektedir.
Gezi ve sonrası meydana gelen olaylar, hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olan Türkiye’nin toplumsal ve sosyal fay hatlarını yerinden oynatmaya yetmiş, toplumsal dokumuzun inceliğini bir kez daha meydana çıkarmış, Türkiye toplumunda hissedilir derecede kamplaşmaların oluşmasına sebebiyet vermişti.
07 Şubat 2012’de başlayan Hükümet-Cemaat gerilimi; Gezi olaylarıyla devam etmiş, dershanelerin kapatılmasının gündeme gelmesiyle ivme kazanan bu mücadele; yolsuzluk ve ihale operasyonları sonrasında adeta bir hesaplaşmaya dönüşmüştür. Çatışma ne yazık ki inanan kesim arasında bir kırılma, parçalanma ve bölünmeyi gün yüzüne çıkarmıştır.
Bu hesaplaşma seçimlere kadar devam edecek gibi görünüyor. “Sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır. Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. " (Bakara Suresi, 216) ayeti gereği, bu süreçlerin Türkiye için bir hayra dönüşeceğine inanıyorum. Çözüm süreci, Gezi Parkı, dershane ve benzeri süreçler, Türkiye’nin bir nevi temizlenmesi sürecidir. Bu süreç, Türkiye’deki çatışmacı, statükocu, ben-merkezci, jakobenist, hizipçi ve mutlak-egemenci kesimlerle ayrıştığı bir son ile sonlanacaktır.
Emperyalistler ve baronları, Gezi'de yarım bıraktıkları hesaplarını, maalesef ama maalesef, bugün Cemaat üzerinden kesmeye çalışıyorlar. Son operasyonların zamanlamasına bakıldığında, 2014 yerel seçimlerinin hedeflendiği apaçık ortadadır.
Operasyonların asıl amacı; Başbakan Erdoğan'ın Çankaya’ya çıkma ihtimaline karşı, AK Parti'yi toparlayacak tek isim olan Numan Kurtulmuş'u itibarsızlaştırmak. Yani anlayacağız, operasyon direkt iktidar partisine yöneliktir.
Sonuçta iktidar ya da muhalefet, bütün kesimler, Türkiye'nin hassasiyetlerini göz önünde bulundurmalıdırlar. İktidarlar cemaatleşmemeli ve cemaatler de iktidarlaşmamalıdır. Cemaatleşen iktidarlar güvenirliklerini, iktidarlaşan cemaat ve tarikatlar da hizmet gayelerinden uzaklaşırlar.
Hatırlatmakta fayda var.
Basiret: Varlık veya hadiselerin perde arkasını görmek, çabuk kavramak, hükümde isabet etmek demektir.
Lütfen biraz basiret…]
(Bu yazı ilk olarak 24 Aralık 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)

11 Eylül 2014 Perşembe

BİZ VE GENÇLERİMİZ

Dünyanın en mükemmel, en şerefli varlığıdır insan.  Ve insanın en verimli, en hareketli dönemi ise gençlik çağıdır. Bir milletin geleceğinin teminatı gençlerdir, gençliktir.  Temiz bir toplum, sağlıklı bir nesil yetiştirmek için, geleceğimizin teminatı olan gençliğin kıymeti iyi bilinmelidir.

Bir toplumun yaşadığı güzelliklerin temelinde, iyi yetişmiş, yetiştirilmiş gençlerin varlığı önemli bir yer tutar. (Necip Fazıl’ın ifadesiyle ‘Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!’ şuurunda bir gençlik.) Yine, toplumda yaşanan çatışma, facia ve kötülüklerin temelinde de ihmal edilmiş, “izm”lere, “ci-cı-cu”lara alet edilmiş, gençlerin varlığı tartışma götürmez bir gerçektir.

Gençler, bir toplumun geleceğidir. Bugün sahip olunan maddi ve manevi kazanımların tamamı, gelecekte, bugünkü gençliğe emanet edilecektir.

Otuz milyondan fazla bir gençliğe sahip olmak, geleceğimiz için büyük bir zenginliktir. Yeri geldiğinde toplum olarak bununla övünür dururuz. Zenginlik olarak gördüğümüz gençliğimiz, pratikte karşımıza sorunlu bir kitle olarak çıkmaktadır. Aile içi çatışmalardan tutun da eğitim, istihdam, güvenlik ve diğer sorunların çözümsüz kalması, genç nüfusun artmasıyla beraber, maalesef katlanarak büyür ve karşımıza koca bir sorun yumağı olarak çıkar.  Bugün gençliğimizin bir kısmı, birilerinin ellerinde silah olarak kullanılıyorsa, bunun müsebbibi bizleriz.

Aile içi şiddet ve iletişim çatışmalarından bunalan gençler, yalnızlık hissini, bazen bir grup, bazen de bir örgüte katılarak bastırmaya çalışırlar. Kendisi gibi toplumun değer yargılarına güvenmeyenlerin meydana getirdiği karşı güç içerisinde, hayatında daha önce yaşayamadığı hazzı alır, yaşamına anlam kazandırır. Böyle bir anlamlandırma toplumun gerçeklerinden uzak olsa da yalnız olmaktan daha iyi gelir. Dâhil olduğu grubun eğitim ve propagandaları sonucu,  kişinin aynı fikri benimsemesi kolaylaşır ve fanatikleşerek ortak hareket ettiği grubun kontrolüne girer.

Gençlerimize örnek olacak, onları doğru yola sevk edecek olan büyükler olarak ne yapıyoruz? Siyasetin rüzgârına kapılmış, birbirimizi ötekileştirip, kamplara bölünmüş, paramparça olmuş bir vaziyetteyiz.

Yine bir seçim arifesi, yine bir gerginlik, yine bir çatışma. 30 Mart seçimleri, yerel seçimlerinden ziyade, tam bir genel seçim havasına bürünmüştür. Bunda Gezi eylemleri ile başlayıp, 17 Aralık operasyonlarından sonra Türkiye’de yaşanan gelişmelerin büyük etkisi olmuştur.

Tansiyonun giderek yükseldiği, karşıt güçlerin mücadelelerinin ölçüsüzleştiği bir dönemde, önce Berkin Elvan,  ardından Burak Can Karamanoğlu adlı iki genç hayatlarını kaybettiler. Hiçbir şey, insan yaşamından daha kıymetli ve daha değerli değildir.

Peki, bu gençlerin hayatlarının baharında iken yaşamlarını kaybetmelerinde;  fert olarak, aile olarak, toplum olarak, devlet olarak hiç mi kusurumuz yok?

Lütfen hepimiz elimizi vicdanımıza koyalım ve kendi vicdanımızla yüzleşelim. Öyle sanıyorum ki bu soruya her vicdan, vicdani bir cevap vermiştir. Toplum olarak sorumluluklarımızı yerine getirmeli, birbirimizi farklılıklarımızla sevmeli, birbirimizi kucaklamalıyız. Bizim bizden başka tutunacak dalımız mı var?

Altmışlı, yetmişli yılların Türkiye’si, toplumun kamplara bölündüğü, karşılıklı nefret duygularının doruğa çıktığı bu dönemdi. Üniversiteler, kahvehaneler, meydanlar sağ-sol çatışmaların merkeziydi. Sadece bir yıllık süre içerisinde (1979 Kasım ayından 12 Eylül 1980 tarihine kadar) toplam 3 bin 729 kişi hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerin çoğunluğu lise ve üniversite gençliği idi. Maalesef…

Türkiye’de 1980 öncesi sokak çatışmalar yeniden sahneye konulmak istenmiştir. Hedefledikleri sonucu elde edemeyen güçler -nasıl tarif ederseniz edin- istedikleri sonuçlara ulaşıncaya kadar Türkiye halkını sokaklara dökmek için her türlü yolu deneyeceklerdir.

Siyaset de kanaat yoktur, siyaset acımasızdır. Bu durum siyasetçilerin söylem ve ifadelerine yansımıştır. Dünya görüşümüze yakın olan kesimleri kucaklayıp, karşıt fikirleri, düşünceleri ötekileştirmek, toplumu kategorize etmek, Türkiye’ye yapılacak en büyük fenalıklardan biridir.

Sosyal medya üzerinden, provokatif amaçlı, sorumsuzca paylaşımlar yapan hesaplar var ki sormayın. Birçok yenilikte olduğu gibi Türkiye toplumu,  sosyal medyanın olumsuz yanıyla daha fazla meşgul olmakta. Maalesef.

Kendi toplumunu, gençliğini tanımayan siyasetçilerin bol bol nutuk attığı bir ülkedir Türkiye.

Siyasetçiler tarafından, siyasi hırs ve geleceklerine kurban edilmek istenen gençlerin yaşadığı bir ülkedir Türkiye.

Siyaset dili, yumuşamadıkça, toplum ve gençlerdeki kamplaşma her an çatışmalara dönüşebilir. Lütfen gençlik üzerinden kimse siyaset yapmasın.

İktidar ya da muhalefet, bütün kesimler, Türkiye’nin hassasiyetlerini göz önünde bulundurmak zorundadırlar. Türkiye’nin sosyal dokusu, bu kadar büyük kırılmaları kaldırmayabilir.

Her çeşit renk çiçek ve değişik kokulardan oluşan “çiçek bahçesi” (Türkiye) güzel değil mi?

O zaman bu kavga niye?

Polis Memuru Ahmet Küçüktağ da bizimdi, Berkin Elvan da bizimdi, Burak Can Karamanoğlu da.  Nasıl yanmasın ki yürek.

Provokatif amaçlı, sorumsuzca konuşan,  açıklama yapan insanlar! Çocuklarını kaybeden anne ve babaların acılarını hissedebiliyor musunuz? Lütfen biraz empati.

Yarınımız, geleceğimiz dediğimiz gençliği, nefret tohumları ile mi yetiştireceksiniz?

Lütfen biraz sağduyu.

(Bu yazı ilk olarak 15 Mart 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)

4 Temmuz 2014 Cuma

MİSYONER AJANLAR

           Misyon, Latince “missio” sözcüğünden gelip,  Türkçe’de “görev” anlamındadır. En geniş manasıyla “misyon”, İncil’i Hristiyan olmayanlara tanıtmaktır. Bu nedenle, tarihten günümüze kilise, rahipler ve Hristiyan devletlerin birçoğu,  kendilerince kutsal olan bu görevi yerine getirmek için büyük çaba sarf etmişlerdir.  Hristiyanlığı yaymak için görev alan rahip, papaz veya din adamlarına ise misyoner denir.

 İslam’a ve Anadolu’ya yönelik gerçekleştirdikleri Haçlı seferleriyle istediklerini elde edemeyen Batı, misyoner ajan faaliyetleriyle hedeflediklerine ulaşmaya çalışmışlardır.  Osmanlı döneminde Anadolu’ya ilk olarak Fransız Katolik misyonerler gelmiştir. Bu  “misyoner ajan”lar, Anadolu’daki faaliyetlerine her dönem devam etmiştir.  Günümüze gelindiğinde, “misyoner ajanlar”  bazen bir gazeteci,  bazen bir eğitimci,  bazen bir doktor, bazen de bir “barış gönüllüsü” vb. olarak karşımıza çıkabilmektedir.

 Bilindiği üzere Batılı devletlerin;  İslam dünyası ve özellikle de Türkiye üzerindeki emperyalist emelleri hiç bitmemiştir.   Batı, bu amaçlarını gerçekleştirmek için kimi zaman açık, kimi zaman da gizli faaliyetlere yönelmiştir.  Bu amaçla seçilen misyoner ajanlar,  ülkemizin özel ve kamu kuruluşlarına sızabilmekte, hatta bazen yüksek mevkilere kadar çıkabilmektedir. Dünyanın fitne merkezi olan İngiltere, aynı zamanda Londra’daki “misyoner ajanlığın” merkezi olan “Protestan Misyoner Merkezi”ne de ev sahipliği yapmaktadır.

 Misyoner ajanların birincil amaçları:

-Hedef ülkenin halkı arasındaki ihtilafları belirlemek.

-Dinsel, mezhepsel ya da cemaatler arası çekişme ve çatışma zemini hazırlamak.

-Ülke vatandaşları arasında kin, nefret ve ayrılık tohumları ekmek.

-Toplumsal bir mühendislikle, sosyal yapı içerisinde kırılmalara sebebiyet vermek suretiyle,  hedef olarak seçtikleri ülkede kargaşa ve anarşiye neden olmak.

-Ve en nihayet, ülke yöneticilere karşı halkı ayaklandırmak.

 Türkiye’nin stratejik ve jeopolitik konumu, Batı’nın misyonerlik faaliyetlerinde etkin bir rol oynamıştır. ABD’nin I. ve II. Irak işgalinden sonra,  batılı devletler; Orta Doğu ve Asya’ya açılan kapının anahtarının Türkiye olduğunu bir kez daha idrak edebilmişlerdir.

 1980’li yıllardan sonra, ülkemizdeki misyonerlik faaliyetleri artmaya başlamıştır. Misyoner ajanların özellikle Güneydoğu’da Yezidilik, Keldanilik ve Hristiyan Kürtler, Doğu Anadolu’da Ermenilik, Karadeniz’de Pontus, Ege ve İstanbul’da ise Hristiyanlığı yaygınlaştırmaya çalıştıkları görülmüştür. Bu misyonerler aynı zamanda mensup oldukları ülkeler adına ajanlık faaliyetleri de yürütmüştür. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda kolayca çalışma izni alabilen, özellikle basın ve yayın faaliyetlerinde kolayca iş bulan misyoner ajanlar, ülkemiz için büyük tehlike arz etmektedir.

 Misyoner ajanlar, hedef olarak seçtikleri kişiyle arkadaşlıklarını daha samimi hale getirmek için, öncelikle gerçek gayelerini gizlemeye gayret ederler.  Bu ajanlara daha küçük yaşlardayken, gönderilecekleri ülkenin dili, dini, kültürü ve âdetleri öğretilerek,  görev paylaşımları yapılır.

 Diplomatik kimlik ile çalışan misyoner ajanlardan başka, gayrı resmi çalışan misyoner ajanlar da vardır. Bu gruptakiler Türkiye’ye turist olarak gelirler. İyi bir eğitimden geçmiş olan bu misyoner ajanlar, dil kurslarında daha çok kişiye ulaşmayı hedeflediklerinden, yabancı dil eğitimi veren kuruluşlar ile çok rahat anlaşabilmektedir. Düşük bir maaşla çalışmayı kabul ederler. Pasaport sürelerinin dolmasına yakın,  Türkiye’den çıkıp yeniden giriş yapan bu misyonerler,  dil eğitmenliğinin yanında asli görevleri olan ajan faaliyetlerini de kolayca yürütüyorlar.

 Misyoner ajanlar, sebebiyet verdikleri siyasi, dini ve kültürel yozlaşmanın etkisiyle istikrarsız bir ortam oluşturmayı ve küresel güçlerin müdahalesini hedeflemektedirler. Bu ajanlar, sadece Hristiyanlığı yaymakla kalmayarak, Batı dünyasının menfaatlerine uygun Türkiye aleyhindeki her konuyu değerlendirebilmektedirler. Sözün özü, misyoner ajanlar, sadece din ile yetinmeyen, ekonomik, siyasal ve kültürel faaliyetler de yürütebilen profesyonel insanlardır.

 Lütfen dikkat!

 (Bu yazı ilk olarak 18 Ocak 2014 tarihinde yayımlanmıştır.)