siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2015 Cuma

Siyaset ve Feodalite


Feodalizm,  toprakların ve üstünde yaşayan köylülerin derebeyine, yani bir kişiye ait olduğunu kabul eden yönetim şeklidir. Bir başka ifadeyle,  toprak sahibi asillerin kendi topraklarında sürdürdükleri yönetim sistemidir. Avrupa’da 9. yüzyıldan Orta Çağ’ın sonuna kadar sürmüştür.

Osmanlı dönemindeki feodal sistem, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte yapılan reformlara rağmen, bizatihi siyaset ve siyasetçi eliyle günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.

Cumhuriyetin ilanıyla beraber CHP’nin tek parti iktidarından tutun, Demokrat Parti’nin iktidarı geldiği çok partili dönem de dâhil, bugüne kadar siyasi partilerden milletvekili olmuş çok sayıda aşiret reisi, ağa ve şeyh görebilirsiniz.

12 Eylül askeri darbesi ile kesintiye uğrayan Türkiye demokrasi, tam manasıyla işletilememektedir.  6 Kasım 1983 Genel Seçimleri üzerinden 32 yıl geçti.  1983’ten sonraki seçimlerde milletvekili olmuş birçok isim bugün de milletvekili olarak TBMM’de bulunmaktadır. Bunun en büyük nedeni,  seçilmişliğin neden olduğu doyumsuzluktur, hazdır. 1983 ve sonraki seçimlerde, farklı siyasi partilerin listelerinden milletvekili seçilmiş milletvekillerinin bulunduğu bir TBMM çatısı, Türkiye demokrasinin aynası niteliğindedir.

Türkiye’de devlet ve siyaset eliyle kurulmuş feodal bir yapı var. Bu yapıyı “seçilmişlerin seçme özgürlüğü” ismiyle tanımlamak, doğru bir tanımlama olur diye düşünüyorum.

Siyasi partilerin genel seçimlerde aday gösterme şekli ve biçimi buna en güzel örmektir.  Milletvekili adayları ya parti teşkilatları tarafından (merkez yoklama) ya da bizzat parti genel başkanları tarafından belirlenmektedir. Halkın -sözüm ona- demokrasi adına seçtiği vekiller, halkın değil, genel başkanların vekilleri olmaktan öteye gidememişlerdir.  Yani seçilmişlerden değil, atanmışlardan olmuşlardır. Parti içi demokrasinin olmadığı demokrasilerden demokrasi beklemek,  demokrasiye yapılmış büyük bir haksızlıktır.

Siyasi partilerin, mevcut siyası yapı ve teşkilatları tarafından yapılacak ön seçimlerin de tam manasıyla demokratik tercihler olacağı kanısında değilim. Siyasi parti teşkilatlarının çoğunluğu, parti genel merkezlerinin tasarrufu altındadır. Genel merkez tasarrufundaki parti delegelerinin de özgür iradeleriyle aday seçeceklerini düşünmüyorum.

14 Ağustos 2001 tarihinde kurulan AK Parti’nin parti tüzüğünde yer alan “üç dönem” “Madde 132 (Değişik fıkra: 30.09.2012 günlü BKK.m.10) AK Parti listelerinden aday gösterilip seçilmiş olan belediye başkanları ve milletvekilleri, kesintisiz en fazla üç dönem aynı görevi yürütebilir. Ancak, ara veren kimseler tekrar aynı görevlere aday gösterilebilir.”  kuralı, bu siyasi feodalizmi ortadan kaldırmaya yetmiyor maalesef.

Türkiye daha şimdiden seçim atmosferine girmiş bulunuyor. Milletvekilliği için aday adayı olmayı düşünen kamu görevlileri,  parti genel merkezlerinde nabız yoklama turlarına başladılar.

7 Haziran 2015 tarihinde yapılacak milletvekili genel seçiminde aday olmak isteyen kamu kurumu ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlilerinin en geç 10 Şubat 2015 Salı günü saat 17.00'ye kadar 2839 sayılı Kanun'un 18. maddesi uyarınca görevlerinden ayrılmaları gerekiyor.

Gerçek demokrasilerde tahakküm yoktur, hukuk vardır. Töre yoktur, kanun vardır. Gerçek demokrasilerde zorbalık yoktur, eşitlik vardır; seçme ve seçilme hakkı vardır, insan onuru vardır, en önemlisi de “adalet” vardır.

İnsanın, insana (haşa) kulluğu olan feodalitenin sonlandırılma zamanı gelmedi mi?

14 Ekim 2014 Salı

Siyasetin Dili ve Şiddet

Bireylerin anlaşmazlıklarını sağlıklı bir iletişim kurarak çözme yeteneğinden mahrum olmaları, bireyler arası ilişkiler, kızgınlık kontrolü ile kızgınlığın etkin ifadesi ve çatışma çözme becerileri konusunda eğitimsiz olmaları şiddeti arttırır. Toplumun çoğunluğunun nezdinde sorun çözme yöntemi olarak benimsenmesi ise şiddeti arttıran bir başka faktördür.
Genel anlamda şiddet; öfke, korku, kaygı ve duygularının farklı boyutlarıyla dışa vurmasıdır. Şiddet, sadece fiziksel boyutta değil; sosyal, psikolojik, hatta ihmal ve istismar boyutunda da değerlendirilmelidir. Buna bir de siyasetçiler tarafından siyaseten yapılan şiddeti de ekleyebiliriz.
Türkiye’nin demokrasi tarihine bakıldığında, siyaset kurumunu temsil eden siyasetçilerin, genelde sert bir siyasi üslup kullanıldıklarını görüyoruz. Siyasetçilerin kullandıkları bu üslup, zaman zaman toplum arasında şiddet unsuru olmuş,  hatta çatışmalara bile sebebiyet verebilmiştir.
Son bir yıldaki siyaset dili, Türkiye’nin sosyal ve toplumsal dokusunda hissedilir derecede kamplaşmalara neden olmuştur. Bu kamplaşmalar 30 Mart yerel seçimlerinde de net olarak görülmüştür. Son dönemlerde siyasi parti liderlerinin TBMM’deki grup toplantılarında, basına verdikleri beyanlarda kullandıkları dil ve üslup,  maalesef bu kamplaşmaları daha da derinleştirmiştir.
Yenilenen 1 Haziran seçimlerinde hem Yalova’yı hem de Ağrı'yı kaybeden AK Parti için en iyi çözüm, sağlıklı bir özeleştiri yapmak olacaktır.  Ağrılılarca sevilmeyen bir adayda ısrar etmenin,  AK Parti’ye Ağrı’yı kaybetmesinde etkili olduğu iddia edilmektedir.
Siyaseten sert bir dil ve üslup kullanmak, Kürt seçmeni kaybetmekle sonuçlanır. Geçmişte böyleydi, bugün de böyle olur. Başbakan,  Ağrı'yı kaybetmenin verdiği moralsizlik ile sert bir dil ve üslup kullanmaktadır.  Kaybetmek de kazanmak da demokrasinin bir sonucu değil miydi? Başbakan'ın son dönemdeki kimi açıklamaları, PKK'ya;  kendi propagandasına alet edebilecek yeni argümanlar sunmaktadır.
BDP ve HDP cephesinden de yine aynı sertlikte ve dozajda açıklamalar gelmekte. PKK tarafından çocukları alıkonulan annelerin, çocuklarının geri gönderilmesi için başlattıkları eylemler, bugüne kadar bu tür karşı bir eylemle karşılaşmayan BDP-HDP ve KCK-Kandil’in kimyasını değiştirdi.
Eylemlerin başladığı ilk günlerde Diyarbakır’daki anneler ile görüşen ve  “Sorunun çözümü için Kandil'le diyaloga geçeceğim" diyen Selahattin Demirtaş, "Çocuklar kendi isteğiyle gitmiş!", "Bazı aileler istihbarattan aldıkları ücret karşılığında o eylemi yapıyor. Onların çocuğu kaçırılmış değil" yine Başbakan’ı kastederek, "Derdi Cumhurbaşkanlığı seçimlerine giderken anneleri nasıl kullanabilirim" diyebilecek, anneleri satılmışlıkla suçlayabilecek bir hukukçu  kimliğiyle bağdaşmayan sorumsuz açıklamalar yapabilmiştir. Sayın Demirtaş! Bu çelişkinin sebebi nedir? Yoksa birileri (Kandil) kulağınızı mı çekti?
Çatışma ve şiddetin olduğu ortamlarda silahlı örgütlere katılım, her zaman tavan yapmıştır. Çatışma ve şiddetin yaşanmadığı durumlarda silahlı örgütler-yapılar-gruplar,  varlık sebeplerini sorgulamaya başlarlar. Terör örgütlerindeki bu iç sorgulama, beraberinde çözülmeyi getirir, getirecektir. Lokal sokak eylemleri baz alınarak, yeni bir algı operasyonuyla, “PKK şehirleri kontrol etmeye başladı” propagandası yapılmak istenmektedir.
Bir buçuk yıllık çatışmazsızlık ortamı, “Çözüm süreci”  karşıtları gibi,  çatışma ve şiddet üzerinden strateji belirleyen KCK-Kandil cenahını da zor durumda bırakmış görünüyor. Kandil, çözüm sürecinin sadece Öcalan üzerinden yürütülmesinden pek de memnun görünmüyor.  Nitekim KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık, 5 Haziran günü yapmış olduğu açıklamada, “Bir daha vurgulayalım ki, doğru politika ve adımlar kendiliğinden sonuca ulaşmazlar. Doğru politika ve stratejiler ancak doğru taktikler, doğru yol, yöntem ve araçlarla pratikleşirse sonuca ulaşırlar. Bunlar yapılmadan sadece İmralı’daki görüşmelerden sonuç çıkacağını beklemek Kürt Halk Önderine yanlış bir yaklaşım olduğu gibi, büyük bir haksızlığı da ifade etmektedir.” diyerek, bu konudaki rahatsızlığı dile getirmiştir.
Bölgenin hassasiyetleri çok iyi bilen, bölge insanı bir gazeteci dostum, “Okul, öğretmen ve ilimin olduğu yerde PKK yeşermez tersine yok olur, bunu bilen PKK tüm enerjisini Kürtlerin cahil kalması için kullandı.” değerlendirmesiyle, bölgenin acı gerçeğini bir kez daha hatırlattı. 
İnsanoğlunun yaşarken tüketemediği şey, yüzyıllardır bitmeyen eşsiz bir hazinedir ümit…
Ümitvar olun, ümidinizi kaybetmeyin dostlar…
(Bu yazı ilk olarak 7 Haziran 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)

11 Eylül 2014 Perşembe

BİZ VE GENÇLERİMİZ

Dünyanın en mükemmel, en şerefli varlığıdır insan.  Ve insanın en verimli, en hareketli dönemi ise gençlik çağıdır. Bir milletin geleceğinin teminatı gençlerdir, gençliktir.  Temiz bir toplum, sağlıklı bir nesil yetiştirmek için, geleceğimizin teminatı olan gençliğin kıymeti iyi bilinmelidir.

Bir toplumun yaşadığı güzelliklerin temelinde, iyi yetişmiş, yetiştirilmiş gençlerin varlığı önemli bir yer tutar. (Necip Fazıl’ın ifadesiyle ‘Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!’ şuurunda bir gençlik.) Yine, toplumda yaşanan çatışma, facia ve kötülüklerin temelinde de ihmal edilmiş, “izm”lere, “ci-cı-cu”lara alet edilmiş, gençlerin varlığı tartışma götürmez bir gerçektir.

Gençler, bir toplumun geleceğidir. Bugün sahip olunan maddi ve manevi kazanımların tamamı, gelecekte, bugünkü gençliğe emanet edilecektir.

Otuz milyondan fazla bir gençliğe sahip olmak, geleceğimiz için büyük bir zenginliktir. Yeri geldiğinde toplum olarak bununla övünür dururuz. Zenginlik olarak gördüğümüz gençliğimiz, pratikte karşımıza sorunlu bir kitle olarak çıkmaktadır. Aile içi çatışmalardan tutun da eğitim, istihdam, güvenlik ve diğer sorunların çözümsüz kalması, genç nüfusun artmasıyla beraber, maalesef katlanarak büyür ve karşımıza koca bir sorun yumağı olarak çıkar.  Bugün gençliğimizin bir kısmı, birilerinin ellerinde silah olarak kullanılıyorsa, bunun müsebbibi bizleriz.

Aile içi şiddet ve iletişim çatışmalarından bunalan gençler, yalnızlık hissini, bazen bir grup, bazen de bir örgüte katılarak bastırmaya çalışırlar. Kendisi gibi toplumun değer yargılarına güvenmeyenlerin meydana getirdiği karşı güç içerisinde, hayatında daha önce yaşayamadığı hazzı alır, yaşamına anlam kazandırır. Böyle bir anlamlandırma toplumun gerçeklerinden uzak olsa da yalnız olmaktan daha iyi gelir. Dâhil olduğu grubun eğitim ve propagandaları sonucu,  kişinin aynı fikri benimsemesi kolaylaşır ve fanatikleşerek ortak hareket ettiği grubun kontrolüne girer.

Gençlerimize örnek olacak, onları doğru yola sevk edecek olan büyükler olarak ne yapıyoruz? Siyasetin rüzgârına kapılmış, birbirimizi ötekileştirip, kamplara bölünmüş, paramparça olmuş bir vaziyetteyiz.

Yine bir seçim arifesi, yine bir gerginlik, yine bir çatışma. 30 Mart seçimleri, yerel seçimlerinden ziyade, tam bir genel seçim havasına bürünmüştür. Bunda Gezi eylemleri ile başlayıp, 17 Aralık operasyonlarından sonra Türkiye’de yaşanan gelişmelerin büyük etkisi olmuştur.

Tansiyonun giderek yükseldiği, karşıt güçlerin mücadelelerinin ölçüsüzleştiği bir dönemde, önce Berkin Elvan,  ardından Burak Can Karamanoğlu adlı iki genç hayatlarını kaybettiler. Hiçbir şey, insan yaşamından daha kıymetli ve daha değerli değildir.

Peki, bu gençlerin hayatlarının baharında iken yaşamlarını kaybetmelerinde;  fert olarak, aile olarak, toplum olarak, devlet olarak hiç mi kusurumuz yok?

Lütfen hepimiz elimizi vicdanımıza koyalım ve kendi vicdanımızla yüzleşelim. Öyle sanıyorum ki bu soruya her vicdan, vicdani bir cevap vermiştir. Toplum olarak sorumluluklarımızı yerine getirmeli, birbirimizi farklılıklarımızla sevmeli, birbirimizi kucaklamalıyız. Bizim bizden başka tutunacak dalımız mı var?

Altmışlı, yetmişli yılların Türkiye’si, toplumun kamplara bölündüğü, karşılıklı nefret duygularının doruğa çıktığı bu dönemdi. Üniversiteler, kahvehaneler, meydanlar sağ-sol çatışmaların merkeziydi. Sadece bir yıllık süre içerisinde (1979 Kasım ayından 12 Eylül 1980 tarihine kadar) toplam 3 bin 729 kişi hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerin çoğunluğu lise ve üniversite gençliği idi. Maalesef…

Türkiye’de 1980 öncesi sokak çatışmalar yeniden sahneye konulmak istenmiştir. Hedefledikleri sonucu elde edemeyen güçler -nasıl tarif ederseniz edin- istedikleri sonuçlara ulaşıncaya kadar Türkiye halkını sokaklara dökmek için her türlü yolu deneyeceklerdir.

Siyaset de kanaat yoktur, siyaset acımasızdır. Bu durum siyasetçilerin söylem ve ifadelerine yansımıştır. Dünya görüşümüze yakın olan kesimleri kucaklayıp, karşıt fikirleri, düşünceleri ötekileştirmek, toplumu kategorize etmek, Türkiye’ye yapılacak en büyük fenalıklardan biridir.

Sosyal medya üzerinden, provokatif amaçlı, sorumsuzca paylaşımlar yapan hesaplar var ki sormayın. Birçok yenilikte olduğu gibi Türkiye toplumu,  sosyal medyanın olumsuz yanıyla daha fazla meşgul olmakta. Maalesef.

Kendi toplumunu, gençliğini tanımayan siyasetçilerin bol bol nutuk attığı bir ülkedir Türkiye.

Siyasetçiler tarafından, siyasi hırs ve geleceklerine kurban edilmek istenen gençlerin yaşadığı bir ülkedir Türkiye.

Siyaset dili, yumuşamadıkça, toplum ve gençlerdeki kamplaşma her an çatışmalara dönüşebilir. Lütfen gençlik üzerinden kimse siyaset yapmasın.

İktidar ya da muhalefet, bütün kesimler, Türkiye’nin hassasiyetlerini göz önünde bulundurmak zorundadırlar. Türkiye’nin sosyal dokusu, bu kadar büyük kırılmaları kaldırmayabilir.

Her çeşit renk çiçek ve değişik kokulardan oluşan “çiçek bahçesi” (Türkiye) güzel değil mi?

O zaman bu kavga niye?

Polis Memuru Ahmet Küçüktağ da bizimdi, Berkin Elvan da bizimdi, Burak Can Karamanoğlu da.  Nasıl yanmasın ki yürek.

Provokatif amaçlı, sorumsuzca konuşan,  açıklama yapan insanlar! Çocuklarını kaybeden anne ve babaların acılarını hissedebiliyor musunuz? Lütfen biraz empati.

Yarınımız, geleceğimiz dediğimiz gençliği, nefret tohumları ile mi yetiştireceksiniz?

Lütfen biraz sağduyu.

(Bu yazı ilk olarak 15 Mart 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)