Şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2015 Çarşamba

DTK’dan “Teslimiyet” Manifestosu!...

Geçtiğimiz hafta sonu Diyarbakır’da düzenlenen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) olağanüstü kongresinin sonuç bildirgesi açıklandı. Bildirgeden aklı selim yerine, hendek ve barikat siyasetine -ne yazık ki- tam destek çıktı.  Bu da sivil Kürt siyasetinin PKK şiddetine teslim olduğu manasına geliyor. 

Sonuç bildirgesinin “Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan” ile başlayan ifadesine dikkat edildiğinde,  bu tarz bir söylemin Kemalist çevrelerin alışılageldik “ulu önder Atatürk”  şablonunun bir versiyonu olduğu görülecektir. Kemalizm’i örnek alan seküler HDP,  Kandil’i yönlendiren üst akılların plan ve politikalarını gerçekleştirmek için “Apo ve Apoizm’i” kalkan olarak kullanmaya başlamış, bu ve benzeri ifadeleri, kendilerini maskelemek için kullanmaktadır. Bu tür söylemler, tabandan gelen halk tepkisini aza indirgemek için özellikle kullanılan söylemler olarak da değerlendirilebilir. Bu da halk nezdinde kendi meşruiyetini kaybeden HDP'nin gayri meşru söylem ve taleplerini maskelemek için geliştirdiği bir dildir. “Önder” olarak gördükleri Öcalan’ın 2013 Nevruz’unda “silahlar sussun, fikirler konuşsun” çağrısına, “silah, hendek ve barikat” ile karşılık veren bir PKK ve PKK’nın kuyruğuna takılarak bu ortama zemin hazırlayan bir HDP! 

“Kuşkusuz ülkemizin sorunlarının çözümü derinlikli ve güvene dayalı bir müzakere temelinde Türkiye Büyük Millet Meclisi onayı ile gerçekleştirilmelidir” diyen bir akıl. Peki,  TBMM’yi sorunların çözümü için gören bu akıl, neden hâlâ PKK’nın “hendek ve barikat” stratejisine sahip çıkıyor? Ve yine, “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir” cümlesiyle sahiplenilmek istenen hendek siyasetinin, “siyasi statü” ile ne tür bir ilişkisi olabilir?

  -Siyasi statüyü, halk tarafından seçilmiş ve temsil rolünü üstlenmiş siyasetçiler kullanmıyor mu?  

-59 milletvekilli ile TBMM’de temsil edilen parti HDP değil midir?

-Bölgedeki üçü büyükşehir olmak üzere çok sayıdaki il, ilçe ve belde belediye başkanlıkları HDP’nin elinde değil midir?

-Belediye kontrolündeki araç ve gereçlerle hendek kazıp, barikat kurmak mı siyasi temsiliyettir? Kimse boş heveslere kapılmasın.  Tüm “meşru” taleplerin temsil mekânı TBMM’dir.

 “DTK olarak halk meclislerinin ilan ettiği özyönetim ilanlarını ve halkımızın her alanda yürüttüğü bu haklı ve meşru direnişi sahipleniyor; Kürt halkının ve tüm Türkiye halklarının bu direnişlere katılmasını ve destek vermesini demokrasi ve özgürlük mücadelesi gereği olarak görüyoruz.” ifadeleri,  bildirgenin özeti mahiyetindedir. Ülke gündemini meşgul eden ve hâlihazırdaki  mevcut anayasaya aykırı olan; maddi-manevi, telafisi mümkün olamayacak mağduriyetlere yol açan, “şiddeti meşrulaştıran ve şiddete teşvik eden” bu sözler, alenen bir isyan çağrısıdır ve suçtur.  Ve bu çağrıyı “Türkiyelileşme” vaadiyle kurulan HDK-DTK felsefesine dayalı;  HDP içerisinde siyaset yapan, sivil (!) siyasetçiler yapıyor.

Bildirgede maddeler halinde sıralanan son bölüm, merkezi Kandil’de olan, PKK’nın kontrolü altındaki yazılı ve görsel meydanın tamamını sevk ve idare eden, “Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi”nin, Öcalan’ın 18 Ağustos 2010 Tarihli Avukat Görüşme Notu’nda açıklamış olduğu; altı ana maddeden oluşan  (Siyasi Boyut, Hukuki Boyut, Ekonomik Boyut, Kültürel Boyut, Öz Savunma Boyutu, Diplomasi Boyutu) “Demokratik Özerklik” projesinin detaylandırılmış şeklidir.

(Detaylı bilgi için: KCK’nın ‘Demokratik Özerklik’ Aldatmacası-I http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/kcknn-demokratik-ozerklik-aldatmacas-i.html  ve KCK’nın ‘Demokratik Özerklik’ Aldatmacası-II  http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/kcknn-demokratik-ozerklik-aldatmacas-ii.html  linklerine bakılabilir.)

Açıklanan sonuç bildirgesi sonrasında, BBC Türkçe servisine konuşan DTK Eş Başkanı ve HDP Hakkâri Milletvekili Selma Irmak,  bildirgedeki “özerk bölgeler oluşturulması” çağrısının ayrılık anlamına gelmemesi gerektiğini ifade ederek büyük bir çelişkiye düşmüştür.  Irmak, “Şu an hendeklerin arkasında çok büyük bir öfkeyle, kızgınlıkla mücadele eden ve artık kopuşu da tartışmaya başlayan gençler konuşmaya başlayacak” diyerek, Türkiye’yi açıktan tehdit etmekten de geri kalmamıştır. Selma Irmak’ın kimi açıklamaları, “DTK Sonuç Bildirgesi”yle zıtlıklar içermektedir. Dolayısıyla, uluslararası  istihbarat örgütlerinin kontrolünde çok başlı bir yönetim sergileyen Kandil’den sonra, HDK bileşenlerinde de çok başlı bir yönetimin varlığı gün yüzüne çıkmıştır.

DTK’nın sonuç bildirgesi olarak açıkladığı şeyin, aslında KCK tarafından hazırlanan bir metin olduğu aşikârdır. 

Başta HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş olmak üzere, çok sayıda HDP’linin Kandil’in dayattığı “özyönetim, hendek ve barikat” stratejisinin anayasal suç olduğu bile bile meşrulaştırma çabalarına girmesi sonrasında haklarında hazırlanan savcılık iddianameleriyle, “sivil siyasetin de önü kesiliyor” bahanesiyle kendileri için yeni bir mağduriyet söylemi oluşturmayı amaçlamaktadırlar. Devletin, HDP’nin bu kirli oyununa gelmemesi gerekir.

Sonuç olarak, “Özyönetim, hendek ve barikat stratejisi inadı, HDP ve Kandil’de bölünmelere sebebiyet verebilir. Bölünmelerin Türkiye ve Kürtler açısından ne tür sonuçlar doğuracağını şimdiden kestirmek zordur, bekleyip görmek lazım.

28 Temmuz 2015 Salı

HDP Bir Tercih Yapmak Zorunda...

2012’nin son aylarında devlet tarafından Öcalan ile başlatılan, ilk dönemlerde “İmralı Süreci” sonraki dönemlerde “Çözüm Süreci” olarak adlandırılan ve Türkiye toplumunun büyük bir çoğunluğu tarafından desteklenen süreç, IŞİD’in Suruç’taki bombalı saldırısına misilleme olarak, Ceylanpınar’da iki polisin uykudayken şehit edilmesinin HPG tarafından üstlenilmesi ile yeni bir evreye girmiş oldu.

Hatırlanacağı üzere, İmralı ile görüşmeler başlandığı andan itibaren, süreci sekteye uğratmaya ve engellemeye yönelik çok sayıda provokasyon girişimleri olmuştu. Zorlu bir süreç olacağı belli olan, inişli çıkışlı aşamalardan geçen “Çözüm Süreci”nde, Kürtler önemli kazanımlar elde ettiler.

Bu iki yıllık süre zarfı içerisinde HDP’nin (BDP) bir türlü inisiyatif belirleyememiş olması Kandil’i cesaretlendirmiş ve bu süreçte sadece HDP’yi değil Öcalan’ı da devre dışı bırakmaya çalışmıştır. (Daha geniş bilgi için http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2014/10/ocalanin-sarsilan-otoritesi.html?spref=tw) Kandil, Orta Doğu’daki IŞİD virüsünün vahşetinden sonra, IŞİD’e karşı verdiği mücadele nedeniyle Batı nezdinde elde ettiği prestiji Türkiye’ye karşı kullanmaya çalıştı. Bununla da yetinmeyerek, en küçük bir olayda Türkiye’yi suçlayarak “Çözüm Süreci’ni sonlandırmakla tehdit etti.

Son üç yıldaki Nevruz mesajlarında PKK’ya “Silahlar sussun, fikirler konuşsun... barış savaştan daha zordur ama her savaşın da mutlaka bir barışı vardır... Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırma kongresi toplansın...” çağrıları yapan Öcalan’a rağmen, elinde silahı bir güç ve tehdit unsuru olarak bulundurmaya devam eden bir PKK var olduğu sürece, “Dolmabahçe Deklarasyonu”nun bir hükmü olur muydu?

 “Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemlerde, KCK’nın hem kırsal için eleman temin ettiği, hem de yerleşim yerlerindeki cephe faaliyetlerine hız verdiği anlaşılmaktadır. HPG-Basın ve İrtibat Merkezi (BİM)’in, Şanlıurfa Ceylanpınar’da şehit edilen iki polisin kendilerine mensup “fedai timi” tarafından gerçekleştirildiği açıklaması. Yine, Diyarbakır’da kaza ihbarında giden trafik polislerinin şehit edilmesi ve Muş Malazgirt’de eşi ve çocuğunun da bulunduğu araçta Malazgirt İlçe Jandarma Komutanı Binbaşı Arslan Kulaksız’ın şehit edilmesi,  bunun açık kanıtıdır.

Bugünkü şartlarda, IŞİD Türkiye için ne kadar tehditse, her fırsatta “Türkiye’yi savaş alanına çevireceğiz” diyen PKK da o kadar tehdittir. KCK Yürütme Konseyi Duran Kalkan’ın “Halk bizden intikam bekliyor, elbette intikam alacağız. En büyük intikam zaferdir, Kürdistan’ın özgürlüğüdür”  ifadesi, PKK tehdidinin delilidir.

Çatışma ve şiddet üzerinden ne Kürt sorununu, ne de PKK şiddetinden kaynaklı terör sorununu çözemezsiniz (35 yıllık silahlı çatışma dönemi buna örnektir). Elinde silah, Türkiye’ye yönelik terör eylemlerini sürdüren PKK’nın varlığı ile de kalıcı bir  “çözüm” elde edemezsiniz.

PKK, her fırsatta “Türkiye partisi olacağız, Türkiyelileşeceğiz” diyen HDP’nin önündeki en büyük engeldir. (TBMM Başkanlık Divanı üyelerinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yaptığı ziyarete HDP’li divan üyelerinin katılmaması, HDP’nin bugünkü tercihinin sivil siyaset olmayacağının bir göstergesidir.)

HDP, Türkiye partisi olma iddiası noktasında eğer samimi olmuş olsaydı, Kandil’e (silaha) karşı net bir tavır alırdı/almalıydı. HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Kandil ile anlaşamadığımız noktalar var” (http://www.ilkehaber.com/haber/demirtas-kandil-ile-anlasmadigimiz-noktalar-var-33183.htm)  açıklaması, HDP’nin Kandil çizgisinde siyaset yaptığının itirafıdır.

HDP, seçim barajını geçmek için “Çözüm Süreci”ni günlük siyasi çıkarlarına kurban etti.

HDP, Kandil’in kendilerini PKK’nın siyasi alternatifi ve uzantısı olarak göstermesine engel olamadı.

Çatışma, kan, acı ve gözyaşı üzerinden siyasi menfaat hesapları yapmak da bir nevi terördür, terörizmdir.

Savaş demek, kan ve gözyaşı demektir, ölüm demektir. Ölümler üzerinden siyaset üretmek, politika belirlemek fırsatçılıktır, acizliktir, zayıflıktır, alçaklıktır.

Hak arama yolları demokratik ve adil yöntemler olmalıdır. Silah ile hak aramanın hiç bir haklı yanı olamaz. Türkiye’deki Kürtler demokratik kazanımlarının çoğunu çatışmaların yaşanmadığı “Çözüm Süreci” döneminde (2013-2015) elde etmişlerdir.

HDP’nin bir karar vermesi gerekiyor (!)

Ya kendi iradeleri doğrultusunda sivil siyaset,  ya da eli silahlı Kandil’in gölgesinde siyaset. Yok, eğer silahın gölgesinde siyaset yapmayı tercih ederlerse, Türkiyelileşemeyecekleri gibi; siyaseten de kendi sonlarını hazırlamış olacaklardır.

16 Ekim 2014 Perşembe

TOPLUMDAKİ ŞİDDET SARMALI

“Şiddet kelimesinin etimolojik kökeni Arapçadır ve ‘bir gücün derecesi’, ‘sertlik’, ‘peklik’ anlamlarını barındırır. Kelimenin İngilizce ve Almanca kullanımı ise Latince birkaç kavramın birleşiminden oluşmaktadır ve bir yandan ‘ihlal etmek’ ve ‘zarar vermek’ anlamlarını taşırken diğer yandan ‘kuvvet’, ‘hız’ ve ‘aşırılık’ anlamlarını da karşılamaktadır. Bu bağlamda şiddet kavramı, en geniş tanımıyla gücün, kuvvetin, otoritenin ve üstünlüğün kötüye kullanımı ile ortaya çıkan sınır ihlalini ifade eder.”*  

Genel anlamda şiddet; öfke, korku, kaygı ve hislerin farklı boyutlarıyla dışa yansımasıdır. Şiddet, sadece fiziksel boyutta değil; sosyal, psikolojik, hatta ihmal ve istismar boyutunda da değerlendirilmelidir.

İnsanların problemlerini sağlıklı bir iletişim kurarak çözme yeteneğinden mahrum olmaları, bireyler arası ilişkiler, kızgınlık kontrolü ile kızgınlığın etkin ifadesi ve çatışma çözme becerileri konusunda eğitimsiz olmaları şiddeti arttırır. Toplumun çoğunluğunun nezdinde sorun çözme yöntemi olarak benimsenmesi ise şiddeti arttıran bir başka faktördür.

Türkiye’de yeterince şeffaf olmayan kapalı bir toplum yapısı mevcuttur. Bu kapalı toplum yapısında, şiddet; kimi zaman fiziksel, kimi zaman psikolojik, kimi zaman cinsel içerikli olabileceği gibi, bazen de ekonomik nedenlerden kaynaklı olabilmektedir.

 Geçtiğimiz günlerde HDP’nin çağrısıyla sözüm ona Kobani’yi protesto adına, düzenlenen eylemlerde şiddet ve vandallık bir kez daha tavan yaptı. Yaşanan olaylarda maalesef 38 kişi hayatını kaybetti, yüzlercesi de yaralandı. Ev ve işlerleriyle kamuya ait binalar vahşice yakıldı, yıkıldı.  Hatırlanacağı üzere, Türkiye’de bu emsalde bir şiddet, 2013 yılında Taksim-Gezi olaylarında da yaşanmıştı. 

Türkiye kendi gerçeğiyle bir kez daha yüzleşti. Kobani protestoları, Türkiye’deki toplumsal ve sosyal fay hatlarını yerinden oynatmaya yetmiş, toplumsal dokumuzun inceliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Ne yazık ki bu eylemler, Türkiye toplumunda var olan kamplaşmanın, kutuplaşmanın daha da açılmasına, derinleşmesine neden olmuştur. Demokrasi adına siyaset yapan tüm siyasetçileri, bir kez daha sorumlu davranmaya davet ediyoruz.

Tüm Türkiye, Kobani’yi protesto adına yaşanan olaylar karşısında dehşete düştü, şiddete sebebiyet verenleri kınandı. Maalesef yine kolaycılığa kaçılarak bireyi, toplumu şiddete yönelten nedenler yeterince irdelenmedi.

Özeleştiriye hazır mıyız? 

Evde şiddet: Ebeveylerinden şiddet gören çocuk, elbette şiddete meyilli olur. Ebeveylerinin birbirlerine yönelik şiddetini gören çocuk, şüphesiz şiddete yatkın olur ve şiddet içermeyen, şiddet gerektirmeyen bir numayişte bile gördüğü şiddet dışa yansımaya başlar.

Eğitim sistemimizdeki çarpıklıklardan kaynaklı şiddet: Okulda öğretmeninden, arkadaşlarından fiziki ya da psikolojik şiddet gören öğrenci, kendince, kırılan onurunu kurtarmak adına, yaşadığı acıyı hafifletmek için toplumda kendisinden zayıf gördüğü kimi bireylere yönelik şiddet içerikli eylemlere başvurabiliyor. Bu şiddet, bazen öğrencinin öğretmenine yönelik şiddetiyle de karşılık bulabiliyor. 

Şiddeti o kadar özümsemişiz ki, bugün devletin güvenlik gücünün yetiştirildiği askeri okullar (lise ve harp okulları dâhil) ve polis meslek yüksekokullarındaki öğrencilerden kaynaklı “devrecilik” diye tabir edilen psikolojik şiddeti görmezden gelemeyiz. Disiplini tesis etmek adına, insan onurunu ayaklar altına alan bu sistematik işkenceler, kimi okul görevlilerince görmezden gelinebiliyor.  Oysa bu okullardan mezun olacak olanlar, yarın vatandaşın, ülkenin güvenliğini sağlayacak. Baskı ve şiddet ortamında yetişecek görevlilerin en küçük bir toplumsal olayda uygulayabilecekleri şiddeti düşünebiliyor musunuz?  (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM’e dava başvuru sayısında, yıllardır Rusya’nın ardından ikinci gelen Türkiye, 2013 bilançosunda beşinci sıraya geriledi.)

İşyerinde şiddet: İster kamu kurumu, isterse özel sektör olsun; adaletli davranmayarak, mahiyetimiz altındaki personele fiziki ya da psikolojik şiddet uygulayabiliyoruz.

Sporda şiddet: Sporun, dostluk ve kardeşlik olduğunu her fırsatta dile getiririz. Gelin görün ki sadece spor olsun diye yapmış olduğumuz sportif faaliyetlerde, sportif karşılaşmalarda sporu kendi egomuzu tatmin aracına dönüştürebiliyoruz. Hakaret ve küfür yetmiyormuş gibi sporu şiddete alet edebiliyoruz.

Sokakta şiddet:  Sonuçta her türlü baskı ve şiddet ile yoğrulmuş olan toplumumuz, anayasal hakkı olan demokratik bir eylemde bile sokakları ateşe verebiliyor. Hak arama adına, insanların haklarına tecavüz edebiliyor. Bununla da yetinmeyip, kendi kardeşini kolaylıkla öldürebiliyor.

En nihayetinde, toplum içerisindeki ötekileştirme;  kin ve nefreti,  kin ve nefret ise çatışmayı ve şiddeti doğurur.

Amacı sadece şiddet olan birisine, karşı şiddetle mukabele ederseniz,  kalıcı bir çözüm bulamazsınız.

Unutmayın! Şiddet, şiddeti doğurur.


*Y.Dursun  “Şiddet nedir ?”, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 2011, sayı: 12

14 Ekim 2014 Salı

Siyasetin Dili ve Şiddet

Bireylerin anlaşmazlıklarını sağlıklı bir iletişim kurarak çözme yeteneğinden mahrum olmaları, bireyler arası ilişkiler, kızgınlık kontrolü ile kızgınlığın etkin ifadesi ve çatışma çözme becerileri konusunda eğitimsiz olmaları şiddeti arttırır. Toplumun çoğunluğunun nezdinde sorun çözme yöntemi olarak benimsenmesi ise şiddeti arttıran bir başka faktördür.
Genel anlamda şiddet; öfke, korku, kaygı ve duygularının farklı boyutlarıyla dışa vurmasıdır. Şiddet, sadece fiziksel boyutta değil; sosyal, psikolojik, hatta ihmal ve istismar boyutunda da değerlendirilmelidir. Buna bir de siyasetçiler tarafından siyaseten yapılan şiddeti de ekleyebiliriz.
Türkiye’nin demokrasi tarihine bakıldığında, siyaset kurumunu temsil eden siyasetçilerin, genelde sert bir siyasi üslup kullanıldıklarını görüyoruz. Siyasetçilerin kullandıkları bu üslup, zaman zaman toplum arasında şiddet unsuru olmuş,  hatta çatışmalara bile sebebiyet verebilmiştir.
Son bir yıldaki siyaset dili, Türkiye’nin sosyal ve toplumsal dokusunda hissedilir derecede kamplaşmalara neden olmuştur. Bu kamplaşmalar 30 Mart yerel seçimlerinde de net olarak görülmüştür. Son dönemlerde siyasi parti liderlerinin TBMM’deki grup toplantılarında, basına verdikleri beyanlarda kullandıkları dil ve üslup,  maalesef bu kamplaşmaları daha da derinleştirmiştir.
Yenilenen 1 Haziran seçimlerinde hem Yalova’yı hem de Ağrı'yı kaybeden AK Parti için en iyi çözüm, sağlıklı bir özeleştiri yapmak olacaktır.  Ağrılılarca sevilmeyen bir adayda ısrar etmenin,  AK Parti’ye Ağrı’yı kaybetmesinde etkili olduğu iddia edilmektedir.
Siyaseten sert bir dil ve üslup kullanmak, Kürt seçmeni kaybetmekle sonuçlanır. Geçmişte böyleydi, bugün de böyle olur. Başbakan,  Ağrı'yı kaybetmenin verdiği moralsizlik ile sert bir dil ve üslup kullanmaktadır.  Kaybetmek de kazanmak da demokrasinin bir sonucu değil miydi? Başbakan'ın son dönemdeki kimi açıklamaları, PKK'ya;  kendi propagandasına alet edebilecek yeni argümanlar sunmaktadır.
BDP ve HDP cephesinden de yine aynı sertlikte ve dozajda açıklamalar gelmekte. PKK tarafından çocukları alıkonulan annelerin, çocuklarının geri gönderilmesi için başlattıkları eylemler, bugüne kadar bu tür karşı bir eylemle karşılaşmayan BDP-HDP ve KCK-Kandil’in kimyasını değiştirdi.
Eylemlerin başladığı ilk günlerde Diyarbakır’daki anneler ile görüşen ve  “Sorunun çözümü için Kandil'le diyaloga geçeceğim" diyen Selahattin Demirtaş, "Çocuklar kendi isteğiyle gitmiş!", "Bazı aileler istihbarattan aldıkları ücret karşılığında o eylemi yapıyor. Onların çocuğu kaçırılmış değil" yine Başbakan’ı kastederek, "Derdi Cumhurbaşkanlığı seçimlerine giderken anneleri nasıl kullanabilirim" diyebilecek, anneleri satılmışlıkla suçlayabilecek bir hukukçu  kimliğiyle bağdaşmayan sorumsuz açıklamalar yapabilmiştir. Sayın Demirtaş! Bu çelişkinin sebebi nedir? Yoksa birileri (Kandil) kulağınızı mı çekti?
Çatışma ve şiddetin olduğu ortamlarda silahlı örgütlere katılım, her zaman tavan yapmıştır. Çatışma ve şiddetin yaşanmadığı durumlarda silahlı örgütler-yapılar-gruplar,  varlık sebeplerini sorgulamaya başlarlar. Terör örgütlerindeki bu iç sorgulama, beraberinde çözülmeyi getirir, getirecektir. Lokal sokak eylemleri baz alınarak, yeni bir algı operasyonuyla, “PKK şehirleri kontrol etmeye başladı” propagandası yapılmak istenmektedir.
Bir buçuk yıllık çatışmazsızlık ortamı, “Çözüm süreci”  karşıtları gibi,  çatışma ve şiddet üzerinden strateji belirleyen KCK-Kandil cenahını da zor durumda bırakmış görünüyor. Kandil, çözüm sürecinin sadece Öcalan üzerinden yürütülmesinden pek de memnun görünmüyor.  Nitekim KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık, 5 Haziran günü yapmış olduğu açıklamada, “Bir daha vurgulayalım ki, doğru politika ve adımlar kendiliğinden sonuca ulaşmazlar. Doğru politika ve stratejiler ancak doğru taktikler, doğru yol, yöntem ve araçlarla pratikleşirse sonuca ulaşırlar. Bunlar yapılmadan sadece İmralı’daki görüşmelerden sonuç çıkacağını beklemek Kürt Halk Önderine yanlış bir yaklaşım olduğu gibi, büyük bir haksızlığı da ifade etmektedir.” diyerek, bu konudaki rahatsızlığı dile getirmiştir.
Bölgenin hassasiyetleri çok iyi bilen, bölge insanı bir gazeteci dostum, “Okul, öğretmen ve ilimin olduğu yerde PKK yeşermez tersine yok olur, bunu bilen PKK tüm enerjisini Kürtlerin cahil kalması için kullandı.” değerlendirmesiyle, bölgenin acı gerçeğini bir kez daha hatırlattı. 
İnsanoğlunun yaşarken tüketemediği şey, yüzyıllardır bitmeyen eşsiz bir hazinedir ümit…
Ümitvar olun, ümidinizi kaybetmeyin dostlar…
(Bu yazı ilk olarak 7 Haziran 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)

24 Temmuz 2014 Perşembe

SİLAH, PKK VE BARIŞ!


İdris Baluken, Öcalan’ın HDP projesine yönelik çekincelerini “HDP projesinin çok önemli stratejik proje olduğunu ifade etti. Hem Kürt ilkel milliyetçi çevreler hem de bazı Türk sol gruplarının ve sahte aydınların HDP projesinden rahatsız olduğunu kendisinin de takip ettiğini söyledi.” diyerek dile getirmişti. Öcalan’ın HDP karşı gösterilen tepkilere yönelik rahatsızlığı açıklamasından sonra, KCK Üst düzey yöneticilerinden (C. Bayık, D. Kalkan, M. Karasu)  de benzer açıklamalar geldi.  Peki, kendileri için silahı sigorta olarak gören KCK’nın bu açıklamalarını nasıl okumalıyız?

Bir hafta önce, üst düzey yöneticilerinden Mustafa Karasu’nun “Eskiden devlet kurma anlayışı vardı. Bundan vazgeçtik.” diyen bir KCK, bir hafta sonra,  üst düzey yöneticilerinden Duran Kalkan’ın “Eğer gerçekten de çözüm yönünde adım atılmaz, Önder Apo’nun ortaya koyduğu projelere karşılık verilmez, halk üzerindeki bu baskı terör devam ederse Kürdistan’da güya işte her taşın ve her tepeciğin üzerine karakol yaparak tam bir asker hegemonyası sistemi kurulmak isteniyor gerilla da müdahale eder, halk da müdahale eder.” diyen bir KCK.

KCK Üst düzey yöneticilerinin birbiriyle çelişen bu açıklamaları gösteriyor ki, Kandil şu an kendi içerisinde bir birliktelik oluşturabilmiş değil. Öcalan’ın 2013 Nevruz’unda “silahlar sussun, fikirler konuşsun” açıklamasından sonra, PKK içerisinde silahlı mücadele mi, silahsız mücadele mi tartışmalarının sonlanmadığı, örgüt içerisinde “silahlı mücadeleyi devam ettirelim” düşüncesinin, devam ettiğini göstermektedir.

Peki, Duran Kalkan’a bunu söyleten güç nedir? Elbette ki hâlihazırda ellerinde bulundurdukları silah. Duran Kalkan, eski tüfek Maocu ve PKK’nın en karanlık yöneticisidir. Sık sık uluslararası derin yapılanmalar ve Türkiye’deki bağlantılarıyla irtibatlı olduğu iddia edilmektedir.

Duran Kalkan’ın bu açıklamalarından sonra, PKK’nın yerleşim yerlerindeki marjinal  grupları, (özellikle gençlik yapılanması)  yakında yeniden yol kesme, kimlik kontrolü yapma hatta dağa adam kaçırma gibi eylemlere başvurabilirler.

KCK’nın “bağımsız devlet kurma anlayışından” vazgeçtiğini açıklaması, silahı bıraktığı anlamına gelmiyor. Öcalan’ın yakalandığı 1999 yılında da devlet kurma isteklerinden vazgeçtiklerini açıklamalarına rağmen, yıllarca Türkiye’ye silahlı mücadeleyi dayattılar. PKK-KCK-Kandil’in, sığ ifadeler kullanmak yerine, silahı, silahlı mücadeleden vazgeçtiklerini açıklamaları en doğru tercihtir.

Elinde silah bulunduran bir PKK/KCK, sadece Türkiye için değil, tüm Orta Doğu için de bir tehdit unsurudur. Silahı elinde güç olarak bulunduran bir yapılanmayı, Kürt Siyasal Hareketi (KSH) olarak değerlendirmek, bunu kamuoyu ile paylaşmak, silahı legalize etme gayret ve çabalarıdır. PKK ne zaman ki silah bıraktığını ilan eder, tamamen silahtan arınır, silahsız bir mücadeleyi ve siyaseti benimsediğini dünyaya deklare ederse, işte o zaman PKK yasal, siyasi bir hareket olarak tanımlanabilir.

“Yasal, (HDP-BDP. HDK, DTK)  yarı yasal (nasıl bir oluşum olduğunu bilmiyorum),  ve yasa dışı (PKK-KCK-Kandil)  tüm oluşumları Kürt Siyasal Hareketi (KSH) olarak adlandıran yazarlar, kimi gazeteci ve terör uzmanları!”
Peki, HAK-PAR, KADEP, TKDP hatta Hüdapar gibi partiler, bu dâhiyane tanımlamanın neresinde yer alıyorlar? Bunlar da Kürt siyasi partileri değil mi?

Peki,  neden ve ne için?

Benzer bir tanımlamayı İrlanda Cumhuriyet Ordusu (İRA) ya da Bask Vatanı/Yurdu ve Özgürlüğü  (ETA) için yapmıyorsunuz?

Sinn Fein için İRA’nın siyasi kanadı, Batasuna için ETA’nın siyasi kanadı ifadesini kullanırken,  bütünü için,  neden İrlanda Siyasi Hareketi (İSH) veya Bask Vatanı ve Özgürlüğü Siyasi Hareketi (BSH) gibi isimlendirmelerini kullanmıyorsunuz? Muhtemelen bunlarla ilgili talimat almadığınızdandır.

Hukukçularımızdan istirhamımızdır. Üçü bir arada olan, yasal-yarı yasal ve yasa dışı (isterseniz ifadesi, isterseniz tanımlaması deyin ne derseniz deyin artık) ifadesi, hukukun hangi dalının, hangi maddesine göre tanımlanabiliyor?

Sonuç olarak, tüm illegal silahlı yapılanmalar, (PKK ya da bir başkası) insanlık için her zaman bir tehdit unsurudur. Silahlı mücadeleyi hedef almış ve elinde silah bulunduran bir örgüt, nasıl ve ne şekilde yasal kabul edilir, edilebilir? Böyle bir mantıkla dünya üzerinde silahlı mücadele yürüten tüm örgütler, (El-Kaide, Hizbullah, Eş-Şebab vb.) yasal siyasi hareketler olarak mı değerlendirilmelidir?

Amacı, sadece şiddet olan birisine, karşı şiddetle mukabele ederseniz, kalıcı bir çözüm bulamazsınız.

Unutmayın! Şiddet, şiddeti doğurur.

Huzurla kalın efendim…

(Bu yazı ilk olarak 12 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)