Kobani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kobani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2016 Cuma

Suriye’nin Geleceği ve PKK’nın “15 Şubat” Beklentisi!...

Türkiye gündemini uzun zamandan beri işgal eden Suriye’deki iç savaş ve PKK’nın şehir savaşları, uzun bir müddet daha gündemimizin ilk sıralarını işgal edeceğe benziyor. Suriye politikasında Türkiye’yi yalnızlaştıran Batı,  (ABD, AB ve Rusya) PKK konusunda da her zaman olduğu gibi ikiyüzlü politikalar izlemeye devam etmektedir.
 12 Kasım 2015 tarihli “G-20 Zirvesi ve Türkiye” başlıklı yazımızda o günkü konjonktürü,  “Suriye’ye yönelik bir kara harekâtının konuşulduğu bu günlerde, Türkiye’nin ABD ile muhtemel ortak bir kara harekâtına katılması, Türkiye’yi Suriye bataklığına gömecektir. Suriye’ye girmek demek tabir yerinde ise emperyalizmin kucağına düşmek demektir. Dünyanın iki süper gücünün (ABD ve Rusya) Suriye’de kendi menfaatleri çerçevesinde birbiriyle uyumlu hareket etmesi ne anlama geliyor? Rusya’nın Suriye’deki savaşa müdahil olmasından sonra Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsetmek imkânsız hâle gelmiştir. Rusya Suriye’ye Esed iktidarına destek olmaktan öte Akdeniz’e çıkış kapısı olan Lazkiye’deki varlığını devam ettirmek için girmiştir ve bu varlığını devam ettirmek için her türlü riski göze alacaktır. Rusya’nın ‘Esed’li geçiş’ için hazırladığı ve altı aylık süreceği öngören planı, bu tezimizi doğrulamaktadır” diyerek ifade etmiştik.   (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/11/g-20-zirvesi-ve-turkiye.html)

G-20 zirvesi sonrasındaki gelişmelere bakıldığında, hava sahamızı ihlal eden Rus savaş uçağının, savaş uçaklarımız tarafından düşürülmesi, Türkiye’nin; Batı’nın PYD’yi Cenevre toplantıları dâhil etmek istemesini veto etmesi,  Rusya’nın başta Halep olmak üzere hedef gözetmeksizin sivilleri katletmesine karşı BM, ABD ve tüm dünyanın sessiz kalması,  ABD’nin ısrarla “PYD bizim için terör örgütü değildir” demesi ve ABD’nin; PKK’nın Suriye’de yeni Kandilcikler oluşturmasına göz yumması. ABD, Kobani’nin Orta Doğu’nun yeni virüsü olan IŞİD tarafından işgal edilmek istendiği 2014 yılının Eylül ve Ekim aylarında da benzer bir açıklama yapmış ve Türkiye’yi bir kez daha yüzüstü bırakmıştı.

Geldiğimiz noktada, o günkü değerlendirmelerimizin maalesef, bizi bir kez daha haklı çıkardığı görülmektedir. Bölgede yaşanan son gelişmeler, önümüzdeki süreçte de Suriye meselesinin Türkiye açısından çok daha zorlu geçeceğinin habercisi niteliğindedir.

Ve PKK’nın devam ettirdiği hendek savaşları!...

Hatırlanacağı üzere, Öcalan 01 Ekim 2014 tarihinde HDP milletvekilleri ile yapmış olduğu görüşmede, “Kobanê kuşatması, sadece Kürt halkının demokratik kazanımlarını hedeflemekle kalmayıp Türkiye’yi de yeni bir darbe sürecine sokacaktır” sözleriyle,  o dönemki olayların başlangıcı olan fitili ateşleyerek tüm sorumluluğu üstlenmişti.

Kandil, Öcalan’ın bu açıklamasından güç ve destek alarak 6-8 Ekim’de Türkiye’de estirilen terörü planlamış, HDP ise bu olaylarda PKK’nın yaktığı ateşe su yerine, bir kez benzin dökmüştü.

Şehir savaşlarında -hendek ve barikat- sivil halkı bir türlü sokağa indiremeyen, güvenlik güçlerinden de büyük bir darbe yiyen PKK,  son bir hamle olarak Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirildiği tarih olan 15 Şubat’ı hedef aldı. PKK medyası ve KCK üst düzey yöneticileri günlerdir -kendi ifadeleriyle-  “Uluslararası komplonun 18. yılı ve İmralı’da devam eden tecridi protesto için sokaklara inelim” çağrıları yapmaktadır.   

Cemil Bayık, Yeni Özgür Politika’da Kürtçe yayınlanan dünkü ”Ji Îmralî Heta Cizîrê Cîhad-i Ekber” (İmralı’dan Cizre’ye kadar Cihad-ı Ekber) başlıklı yazısında, İmralı sakini Öcalan’ın durumunu Şeyh Sait ile ilişkilendirmeye çalışmaktadır.  Hâlbuki Öcalan Şeyh Sait için; “O dönem Türklerin de işbirlikçi kesimleri var. Şeyh Sait, Kürt ulusal kurtuluşçusu değildir, din ağırlıklı feodal otonomicidir.” ifadesini kullanmıştır.  (29 Eylül 2004 tarihli Avukat Görüşme Notları’ndan) Yine bir başka görüşmesinde, "1806'da Süleymaniye'de Abdurrahman Paşa İngilizlere kapıyı açtı. Abdurrahman Paşa ile başlayan bu süreç Berzenci, Şeyh Sait, 1946'da da Barzanilerle devam etti. Sonra Talabani'ye uzandı. Ve bugün bu devam etmektedir” diyor.  (10 Nisan 2009 tarihli Avukat Görüşme Notları’ndan)

Marksist-Leninist ideoloji temelinde kurulan PKK, İslam’ı; -Öcalan’ın tarifiyle-  “İslamlık, Kürdün beyninde ve yüreğinde milli inkârı hazırlayan ve kaleyi içten fethetme rolü oynayan bir ‘Truva Atı’ gibidir." (A. Öcalan Kürdistan Devriminin Yolu, Manifesto; s.25 ) diye tanımlarken, şehir merkezlerinde devam ettirdikleri hendek savaşlarını Kürtlere Cihad-ı Ekber olarak yutturmaya çalışıyorlar. Anlaşılan Cemil Bayık da din ve dini şahsiyetler üzerinden takiyecilik yapmaya başlamıştır.

Kürtçe yayınlanan yazısında KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Rêber Apo Cîhadi Ekber a li Îmraliyê mîna xwe gihandina rastiya şerê ji bo gelê Kurd îfade kiriye. Rêber Apo, şert û merc çi dibin bila e dixwaze ku gelê Kurd li gund, bajarok û bajarên xwe li ber xwe bidin” Türkçesi:  (Önder Apo, İmralı’daki kendini olgunlaştırma faaliyetini Kürt halkı için bir Cihad-ı Ekber olarak değerlendirmiştir. Şartlar ne olursa olsun, Önder Apo; köy, İlçe ve şehirlerdeki halkımızın direnmesini istemektedir.) Gerçekte Öcalan'ın böyle bir çağrısı bulunmamaktadır. Öcalan’ın son üç yılın Nevruzlarındaki açıklama ve çağrıları herkesçe malumdur. Öcalan, silah ve şiddetin sona ermesi gerektiğini ifade ederek, sivil siyasetin güçlendirilmesi gerektiğini söylememiş miydi?

Şahsımın, Öcalan hakkındaki düşünceleri nettir. Yazı ve kitaplarımız ortadadır. Ama KCK üst düzey yöneticileri, kendi başarısızlıklarını Öcalan savunuculuğu yaparak perdelemeye çalışmaktadırlar. Çünkü Öcalan ismi kendi tabanları üzerindeki en etkili araçtır.

Türkiye’nin, tüm bölgeyi kucaklayacak bir siyaset dili kullanarak,  yeni stratejiler belirlemesi gerekmektedir. Böyle bir strateji bölgede etkinleşmeye başlayan Şii-Selefi-Vehabi tesirini de kıracaktır.  

9 Eylül 2015 Çarşamba

Şehitlere Saygı, Teröre Lanet Yürüyüşleri!

      Tırmanan terör olayları ile birlikte, Hakkâri Dağlıca’da 16 askerin PKK’lı teröristler tarafından şehit edilmesinden ardından,  Iğdır ve Cizre’de toplam 17 polisin şehit olması, toplumda büyük bir infiale sebebiyet vermiştir.
Bu vesile ile Türkiye’nin birçok yerinde  “Şehitlere Saygı, Teröre Lanet Yürüyüşleri” adı altında protesto yürüyüşleri düzenlendi. Terörü lanetlemek için elbette yürüyüşler düzenlenebilir/düzenlenmelidir. Hatta bu yürüyüşlerle birlikte, şehitler için mevlitler okutulmalı, hatimler indirilmelidir. Ama anayasal hak olan bu yürüyüşler,  karşıt görüşlü parti,  medya, grup ve şahıslara ait bina ve işyerlerine zarar verilerek kirletilmemelidir.
Terör örgütlerini, terörü ve şiddeti meşrulaştırmaya çalışmak ne kadar “terör” ise terörü kınamak adına yapılan gösterilerde çevreye “zarar” vermek, de bir terördür. Terörü lanetleyebilirsiniz ama sizin gibi düşünmeyenlerin evlerine ve işyerlerine zarar veremezsiniz.
Maalesef, geçtiğimiz yıl meydana gelen Kobani’yi protesto olaylarındaki görüntülere benzer görüntüler yaşandı. Cadde ve sokaklar bir kez daha vandalların vandalizmine şahit oldu. Sokaklarda -sözüm ona- terörü lanetlediğini zannederek çevrelerine terör estirenlerin, Gezi olayları ve Kobani’yi protesto adına terör estirenlerden (ölümler haricinde) ne farkları vardı?
Dünden itibaren Türkiye’nin birçok il, ilçe ve beldesinde, HDP parti binalarına yönelik yürekleri ağızlara getiren saldırılar gerçekleştirildi. Kırşehir’de HDP’li olduğu gerekçesiyle bir esnafın dükkânının camları kırılarak, içeride bulunan kitapların ateşe verilmesi -itfaiyenin zamanında müdahalesi büyük bir faciayı önlemiştir- nasıl açıklanabilir?
Muğla’nın Seydikemer ilçesinde bir Kürt vatandaşın giydiği yerel giysiler nedeniyle, mahallelilerce dövülmesinin ardından, kendisine ilçe merkezinde bulunan Atatürk büstünün öptürülmesi olayı, hangi zihniyetin ürünüdür? İnsanlık onurunu ayaklar altına alan bu olayın,  Kuzey Kore’deki faşist yönetim uygulamalarından bir farkı var mıydı?
Bölge illerine yolcu taşıyan otobüslere saldıranların, bölgedeki kamu ve sivil vatandaşlara ait araçları yakanlardan bir farkı var mı?
Ankara Beypazarı’nda çoğunlukla bölgedeki mevsimlik işçilerin kaldığı ev ve araçlarını ateşe verenler ne tür bir zihniyetin ürünü olabilirler?
Toplumun bir kesimi tarafından HDP’ye karşı gösterilen fevri ve hukuksuz tepkiler, barışa ve kardeşliğe değil; kin, nefret ve bölünmeye hizmet eder. Kin ve nefret Müslümanın şiarı değildir, en çok sahibine zarar verir. HDP’ye oy vermezsiniz, vermeyebilirsiniz, eleştirebilir, sevmeyebilirsiniz ama parti bina ve ofislerine zarar veremezsiniz. Bu ve benzeri saldırılar en çok da iktidarı sıkıntıya düşürür. PKK’nın terör ve şiddetini meşrulaştırmaya çalışma aracı olur. Saldırıların devamı, PKK’nın üç aydır serhildan/ayaklanma çağrılarını reddederek kulak asmayan,  bölge insanını tahrik edebilir. Lütfen sağduyu!
Terör örgütleri ve terörizmle mücadele bir siyasi partinin değil, tüm siyasilerin, milletin ve devletin sorunudur. Ve terör örgütleriyle mücadelede, yöntem olarak sosyal ve psikolojik mücadeleyi ön plana çıkartacak yeni strateji ve politikalar belirlemek gerekir.
Unutmayın!
Şiddet şiddeti doğurur. Çatışma ve şiddet üzerinden ne Kürt sorunu, ne de PKK şiddetinden kaynaklı terör sorunu çözülemez. Siyasi parti binalarının karşıt görüşlü parti taraftarları tarafından basılarak ateşe verilmesi, 1980 öncesinin anarşi ortamını, anarşi ortamı da darbelere zemin hazırlar. İşte bugün yapılmak istenen şey budur. Terör ve şiddet üzerinden ülkede bir kaos ortamı oluşturarak, Türkiye’ye müdahaleyi (iç, ya da dış) meşru hale getirmeye çalışmaktır. Lütfen feraset.
Şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, aklıselimi ve itidali kaybetmemeliyiz.
İtidal, itidal, itidal…

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Yalnız Ülke: Türkiye!...

Türkiye, dış politikanın iç politikaya malzeme edildiği çok hassas bir süreçten geçiyor. “Suriye’ye girelim mi, girmeyelim mi?” tartışmaları gündemin öncelikli konusu… Ankara’da konu ile ilgili toplantı üstüne toplantı yapılıyor, tüm detaylar görüşülüyor, her şey en ince ayrıntısına kadar değerlendirilmeye çalışıyor.

Suriye konusunda Doğu (Rusya, Çin ve İran) ve Batı (ABD, AB ve İsrail) bloku ülkelerinin politikaları ve siyasi hamleleriyle yalnızlaştırılan Türkiye, çareyi kendi politikalarına uygun bir çözüm modelinde bulmaya çalışıyor. “Suriye’ye askeri bir müdahalenin getirisinin ne olacağı, muhtemel bir askeri müdahaleye dünyanın nasıl tepki vereceği, Türkiye’nin nasıl bir sonuçla karşılaşacağı” gibi konular en ince ayrıntılarına kadar hesaplanmalıdır.

Askeri seçeneğin, Türkiye’nin uluslararası politikaları açısından olumsuz sonuçlar doğuracağı muhakkaktır. Haklı sebeplerle bile olsa tampon bölge olarak kurulması planlanan yerin Orta Doğu bataklığındaki Suriye olması ve bunu yapacak ülkenin de Türkiye olması,  olumsuz sonuçların doğması için yeterlidir. İngiltere’nin Daily Telegraph gazetesinin daha şimdiden “Türkiye IŞİD ve Kürtleri durdurmak için Suriye işgaline hazırlanıyor” manşeti buna en güzel örnektir.

“Sözlük anlamıyla “Tampon Bölge” (Buffer Zone), düşman birlikleri, grupları ya da milletleri birbirinden ayırmak için oluşturulmuş ara bölgeye denmektedir. Tampon bölgeler, genellikle askerden arındırılmış bölgelerdir ve tarafsızdırlar. Tampon bölgeler, karşıt gruplar arasında şiddet eylemlerini engellemek, göç akınını önlemek suretiyle emniyet ve asayişi tesis etmek, terörist saldırıların ve sızmaların önüne geçmek, doğal çevreyi korumak, yerleşim birimlerini sınai kazalardan ve felaketlerden korumak gibi çeşitli amaçlarla oluşturulabilir. Ancak bu yöntemi kullanmanın hukuki şartları ve yolları üzerinde genel bir düzenleme olmadığı gibi, yerleşik bir teamül de bulunmamakta.”*

Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde oluşturmak istediği tampon bölgeyi kendi güvenliği için oluşturacak ama iç politikadaki yansımaları çok farklı olabilecektir. Türkiye’yi IŞİD terör örgütüne yardım etmekle suçlayan içimizdeki İrlandalılar, Brütüsler bu kez yapılan ya da yapılacak olan operasyonun PYD’ye yönelik olduğu yaygarası ile halkı sokaklara çıkaracak ve bir kez daha 6-8 Ekim olaylarına benzer olayların meydana gelmesine sebebiyet vereceklerdir.

ABD -Orta Doğu’daki çıkarları için Türkiye’ye ihtiyacı olması nedeniyle- Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik muhtemel bir askeri operasyonuna karşı çıkmayacaktır. Oysa aynı ABD, PKK ile mücadelesinin etkin olduğu yıllarda Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde bir tampon bölge oluşturma isteğine onay vermemişti.

Suriye muhalefetine (ÖSO) yardım konusunda bahane üstüne bahane üreten ABD, değişen şartlara göre PYD’yi ve IŞİD’i kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. IŞİD ile mücadele adı altında PKK’nın Suriye yapılanması PYD’yi silahlandıran ABD, Esed güçleriyle çatışan IŞİD militanlarına ise göz yummaktadır.

Peki, Suriye bir tuzak mı? Bence evet. Türkiye bu noktada çok daha dikkatli davranmak zorundadır.  Suriye’ye girecek olan Türkiye askerini, Esed ajanları, IŞİD ve PYD militanlarıyla diğer yerel güçler karşılayacaktır. Yıllardır Irak ve Suriye sınır hatlarının güvenliğini sağlayamamış olmamız,  oluşturulması düşünülen tampon bölgenin nasıl ve ne şekilde korunacağı sorularını da akıllara getiriyor.

Murat Karayılan’ın, “Açıkça söyleyelim. Eğer onlar Rojava’ya müdahale ederlerse biz de onlara müdahale ederiz. O zaman Türkiye’nin tümü bir savaş sahasına dönüşür” tehdidi de göz önünde bulundurulursa; Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi demek, PKK ile var olan cepheyi daha da genişletmesi demektir. Askıya alınmış olmasına rağmen, “Çözüm Süreci”nin tamamen sona ermesi demektir. Türkiye’nin Orta Doğu’daki bataklığa bulaşması demektir. Türkiye’nin Suriye’deki ateş çemberine müdahil olması demektir.

Türkiye, son dönemlerde Irak Kürtleriyle gerçekleştirdiği ekonomik ve ticari entegrasyonu Suriye Kürtleriyle de gerçekleştirmelidir. Konjonktürel şartlar, Türkiye’nin komşuları olan Kürtlerle her alanda entegrasyonunu zorunlu kılmaktadır.

Sözün özü: ABD hâlâ Türkiye’nin onay vermediği 1 Mart tezkeresinin faturasını kesiyor.

*http://sahipkiran.org/2014/10/07/tampon-bolge/

16 Aralık 2014 Salı

Bölgesel Gelişmeler ve Çözüm Süreci!

Kobani’nin IŞİD tarafından saldırıya uğraması sonrası ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Marie Harf; PYD'nin ABD'nin terör listesinde olmadığını, ülkesinin PYD ve PKK'yı ayrı örgütler olarak gördüğünü açıklamıştı. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz şubat ayında ABD kongresi, Mesut Barzani’nin lideri olduğu Kürdistan Demokrat Partisi (PDK) ve Celal Talabani’nin lideri olduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK)'nin terör listesinden çıkarılmasını öngören tasarıyı kabul etmişti. Orta Doğu’daki dengelerin yeniden değişiyor olması nedeniyle, önümüzdeki dönemde ABD’nin PKK’yı da terör örgütleri listesinden çıkarabileceği ihtimalinin var olduğunu hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz.

IŞİD’in Kobani’ye saldırısı ve Orta Doğu’daki son gelişmeler, PKK’yı; yeni müttefikler arayan Batı’nın -özellikle ABD ve Almanya’nın- sempatisini kazanmıştır. Kendi menfaatleri gereği her türlü ihtimali değerlendiren Batı’nın PKK ile muhtemel bir ittifakı bölgedeki dengeleri bir kez daha değiştireceğinden, Türkiye’nin buna göre yeni stratejiler üretmesini ve yeni politikalar belirlemesini zorunlu kılıyor.

Türkiye’yi ilgilendirecek bir başka gelişme ise anadilde eğitim tartışmalarının devam ettiği bir ortamda Irak’taki Federal Kürt Hükümeti’nin Kürtçe ve Arapça’dan sonra Türkmence, Süryanice ve Ermenice’yi de resmi dil olarak kabul etmesi oldu. Önümüzdeki günlerde bu gelişmenin Türkiye’deki yansımaları görülebilecektir.

İç politikadaki dikkat çekici gelişme ise HDP Hakkâri Milletvekili Adil Zozani’nin CHP’ye seçim ittifakı çağrısı oldu. Adil Zozani’nin; “Buyrun gelin Türkiye’yi kucaklayacak ve gerçek anlamda demokratik bir iktidarı yaratacak bir şemsiye altında buluşalım. Bu şemsiyenin adı pekala Demokratik Cumhuriyet Partisi olabilir” çağrısı,  %10 baraj tartışmaları altında girilecek olan 2015 genel seçimleri öncesi ayrı bir tartışma ve polemik konusu oldu. Zozani’nin bu çağrısı CHP tarafından karşılık bulur mu bilinmez ama burası Türkiye!

HDP,  kendi söylemleriyle yüzde yüz çelişen böyle bir açıklamayı neden yaptı? Bu sorunun cevabını elbette HDP’li yetkililer verecektir. Adil Zozani, Dersim ve Koçgiri’yi unuttu mu dersiniz?

Maalesef birileri yine HDP üzerinden siyasi mühendislik çalışmalarına devam ediyor. HDP Türkiye’nin ana muhalefet partisi değildir, HDP’ ye -CHP ve MHP’ye rağmen- ana muhalefet görevi yüklemeye çalışanlar, Gezi olayları ve sonrasında amaçlarına ulaşamayan uluslararası derin odakların Türkiye’deki uzantılarıdır, Türkiye’nin iç barışını engellemek için Kürtleri sokağa indirmek isteyenlerdir.

Çözüm Süreci, Suriye ve Irak’taki gelişmeler ile 2015 genel seçimleri tartışmalarının olduğu bir dönemde, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) 13-14 Aralık tarihlerinde Diyarbakır’da 1. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi. Açıklanan sonuç bildirgesinde DTK, Öcalan’ın bütün Kürtlerin önderi olarak görmeye devam etmiş, (hâlbuki PKK bütün Kürtlerin temsilcisi olmadığı gibi Öcalan da tüm Kürtlerin önderi değildir. Öcalan'ı Kürtlerin önderi olarak dayatmak, yeni bir "izm" (Apoizm) değil de nedir?) AK Parti’nin Öcalan’ın önerilerine cevap vermediği ve sorumluluğunu yerine getirmediği iddiasında bulunmuş, Öcalan tarafından hazırlanan ve KCK-Kandil tarafından da kabul edilen taslağın müzakere edilmesini talep etmiş, PKK’nın terör örgütleri listesinden çıkartılmasını (Elinde silahı bir güç olarak bulunduran bir yapı, öncelikle Türkiye’ye yönelik silahlı faaliyetlerine son verdiğini ve silahı bıraktığını açıklamalıdır) ve Öcalan’ın serbest bırakılmasını, seçim barajının düşürülmesini - ki en makul talebidir- istemiştir.

Ve ağızlara pelesenk olan “Demokratik Özerklik” meselesi. DTK sonuç bildirgesinin 10. Maddesinde, Kongremiz, birlikte yaşam projesi olarak ortaya koyduğu demokratik özerkliğin inşasını tüm kararlılığıyla sürdürmektedir.” diyerek, demokratik özerklikten vazgeçmediklerini bir kez daha deklare etmiştir.

Bölgedeki gelişmeleri ve Çözüm Sürecini dışarıdan takip eden Avrupa’daki Kürt siyasetinin önde gelen isimlerinden Zübeyir Aydar geçtiğimiz günlerde Hüseyin Yayman’a yapmış olduğu açıklamada,“Ülkeler barışla bölünmez, savaşla bölünür. Türkiye barışını kurmazsa bölünür. Hiçbir ülke barış zamanı bölünmedi. Ben kendi barışımı yapmış bir ülkeden neden ayrılayım. Bu mantıklı geliyor mu? Açıkça ifade ediyorum. Biz bölünme istemiyoruz. Demokrasi istiyoruz. Anadolu’da herkes beraber yaşayabilir. O imkân ve pratik var.” açıklaması, KCK-Kandil eksenli Kürt siyaseti ve siyasetçilerinin de silahın; silahlı mücadelenin bir çözüm olmadığını görebildiklerini gösteriyor.

“Çözüm Süreci”ni bekleyen tehlikelerden biri, Türkiye kamuoyundan empati yapmalarını bekleyen empati yoksunu kimi Kürtlerin,  bilinçaltlarında Türkiye’ye ve Türklere karşı oluşturdukları ön yargılardır.

Türkiye’de yaşayan, barış ve kardeşlikten yana olan tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, (Türk, Kürt, Arap, Çerkes…) sürece empati ile yaklaşması toplumsal uzlaşmayı, toplumsal uzlaşma ise beraberinde çözümü ve barışı getirecektir.


Barışla kalın efendim…

20 Ekim 2014 Pazartesi

ÖCALAN’IN SARSILAN OTORİTESİ

PKK’nın genel ideolojisinde Önder olarak kabul edilen Öcalan’a bağlılık esastır. 17 Mayıs 2005 tarihinde gerçekleştirilen kongrede, PKK/KONGRA-GEL tarafından kabul edilen KCK Sözleşmesinin 11. Maddesi: “Reberiya Koma Civakên Kurdistan: Koma Civakên Kurdistan (Kürdistan Toplumlar Topluluğu- Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi) kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır. Ekolojiye ve cinsiyet özgürlüğüne dayalı demokrasinin felsefik, teorik ve stratejik kuramcısıdır. Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en son karar merciidir. Kongra-Gel Genel Kurul kararlarının demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü devrim çizgisine uygunluğunu gözetir. Yürütme Konseyi Başkanını görevlendirir. Temel konulara ilişkin Yürütme Konseyi kararlarını onaylar.”

Sözleşmenin 13. Maddesi ise, “Yürütme Konseyi, Kongra Gel tarafından iki yılda bir KCK yurttaşları arasından seçilen bir başkan ve otuz üyeden oluşur. Yürütme Konseyi Başkanı salt çoğunlukla, konsey üyeleri ise genel oyla seçilirler. Yürütme Konseyi Başkanı ve üyeleri en fazla iki dönem üst üste seçilebilir. Yürütme Konseyi Başkanı, Önderlik tarafından görevlendirilir ve Kongra Gel Genel Kurulu tarafından onaylanır.” der.

30 Haziran - 5 Temmuz 2013 tarihleri arasında Kandil'de gerçekleştirilen KONGRA-GEL 9. Genel Kurulu’nda, Öcalan'ın talebiyle KCK sisteminde önemli değişikliklere gidilmiş “genel başkanlık konseyi” ile “eş başkanlık” sistemine geçilmişti. Yürütme Konseyi Başkanı olan Murat Karayılan'ın yerine,  KCK Eşbaşkanlığına Cemil Bayık ile Bese Hozat atanmış, Kongra-Gel Eşbaşkanlığına ise Hacer Zagros ile Remzi Kartal getirilmişti.

Kurucusu olduğu PKK içerisindeki dengeleri çok iyi bilen ve bu dengeleri iyi okuyabilen Öcalan,  büyük bir riski göze alarak Cemil Bayık’ı KCK’nın Eşbaşkanlığına getirdi. O gün KCK’da yaşanan bu değişimi, 17 Temmuz 2013 tarihli “KCK’DAKİ DEĞİŞİMİN KODLARI” başlıklı yazımızda, “KCK’nın üst yönetim değişikliği ile ilgili her kesimden uzmanlar farklı farklı yorumlar getirdiler. Bu değişiklikler Öcalan’ın talimatıyla gerçekleşse de evet; Öcalan bu değişikliği yapmak zorunda kalmıştır.  PKK içerisinde Öcalan’a rağmen, silah bırakmamaya en çok C.Bayık direndi.  PKK silah bırakıp siyaset yapma kararı alacak olsa, C.Bayık silahlı mücadeleden vazgeçmeyecekti.  Bir başka ifade ile Öcalan PKK’yı bölünmekten kurtardı.

 Çözüm sürecinin başlamasıyla, kendi içerisinde bölünme aşamasına gelen (silaha tamam diyenler, silahla devam diyenler) PKK’yı (üst düzey yöneticilerinin son 3 aydaki açıklamaları bu gerçeği gözler önüne seriyor.) son bir hamle ile “şimdilik” bölünmeden kurtardı. Cemil Bayık ve Besê Hozat'ın KCK Eşbakanları olarak seçilmesi; İmralı'daki Öcalan'ın çözüm sürecine direnen, derin PKK'ya tavizi olarak değerlendirilebilir. Oysa böyle bir seçim, hem çözüm süreci, hem de Öcalan için büyük bir risktir.”*  diyerek değerlendirmiştik.

KCK içerisinde uluslararası derin yapılanmalar ile bağlantıları olan ve kamuoyunda “Ankara Grubu” olarak adlandırılan yapı (C. Bayık, B. Hozat, S. Ok, D. Kalkan, M. Karasu ve A.H. Kaytan) 2012 yılının son aylarında İmralı ile başlatılan ilk etapta çatışmasızlığın sağlandığı ve 2013’ün başında “Çözüm Süreci” diye adlandırılan Türkiye’nin hayati projesine hep engel olmaya çalıştılar. PKK’daki bu derin yapının iki yıllık süreç içerisindeki açıklamalarına bakıldığında bu gerçek rahatlıkla görülebiliyor.

Cemil Bayık Süreç içerisinde yapmış olduğu açıklamalarla, bizi yanıltmamıştı. Nitekim 5 Haziran 2014 tarihli bir açıklamasında,  “Bir daha vurgulayalım ki, doğru politika ve adımlar kendiliğinden sonuca ulaşmazlar. Doğru politika ve stratejiler ancak doğru taktikler, doğru yol, yöntem ve araçlarla pratikleşirse sonuca ulaşırlar. Bunlar yapılmadan sadece İmralı’daki görüşmelerden sonuç çıkacağını beklemek Kürt Halk Önderine yanlış bir yaklaşım olduğu gibi, büyük bir haksızlığı da ifade etmektedir.”, 26 Eylül 2014 tarihli bir başka açıklamasında ise  “Öcalan bizim önderimiz. Biz bir önderlik hareketiyiz. Önderimize bağlıyız. Ama Türkiye adım atmadan önderlik ‘hayır savaşmayın’ nasıl diyecek ki? Diyemez. Dese bile savaşçılar bunu kabul etmezler. Biz savaşçıları zor tutuyoruz.”  diyerek, âdeta Öcalan’ı tehdit ediyordu.

“Çözüm Süreci”ndeki bu tıkanıklığın nedeni, Öcalan ile Kandil arasındaki anlayış farklılığından kaynaklanan doku uyuşmazlığıdır. Silahlı mücadeleyi öngören Kandil’deki baskın anlayış, Öcalan’ın devlet ile işbirliğine gittiğini, devletin kontrolünde olduğunu düşünüyor. “Çözüm Süreci” yavaşlayıp görüşmeler uzadıkça, PKK’nın da büyük oranda kaynağını oluşturan HDP seçmeni üzerindeki otoritesi zayıflamasa da Öcalan’ın Kandil üzerindeki otoritesi zayıflayacaktır.

 Sonuçta, Kandil’in dayatmasıyla Kürtleri sokağa indiren HDP, “barış” konusunda kendi inandırıcılığını yitirmiş, aynı zamanda da Öcalan’ın Kandil üzerindeki otoritesini de zayıflatmıştır.  

*http://www.haber111.com/Mehmet_MEMDOGLU+KCKDA_KI_DEGISIMIN_KODLARI_yazi918.html


16 Ekim 2014 Perşembe

TOPLUMDAKİ ŞİDDET SARMALI

“Şiddet kelimesinin etimolojik kökeni Arapçadır ve ‘bir gücün derecesi’, ‘sertlik’, ‘peklik’ anlamlarını barındırır. Kelimenin İngilizce ve Almanca kullanımı ise Latince birkaç kavramın birleşiminden oluşmaktadır ve bir yandan ‘ihlal etmek’ ve ‘zarar vermek’ anlamlarını taşırken diğer yandan ‘kuvvet’, ‘hız’ ve ‘aşırılık’ anlamlarını da karşılamaktadır. Bu bağlamda şiddet kavramı, en geniş tanımıyla gücün, kuvvetin, otoritenin ve üstünlüğün kötüye kullanımı ile ortaya çıkan sınır ihlalini ifade eder.”*  

Genel anlamda şiddet; öfke, korku, kaygı ve hislerin farklı boyutlarıyla dışa yansımasıdır. Şiddet, sadece fiziksel boyutta değil; sosyal, psikolojik, hatta ihmal ve istismar boyutunda da değerlendirilmelidir.

İnsanların problemlerini sağlıklı bir iletişim kurarak çözme yeteneğinden mahrum olmaları, bireyler arası ilişkiler, kızgınlık kontrolü ile kızgınlığın etkin ifadesi ve çatışma çözme becerileri konusunda eğitimsiz olmaları şiddeti arttırır. Toplumun çoğunluğunun nezdinde sorun çözme yöntemi olarak benimsenmesi ise şiddeti arttıran bir başka faktördür.

Türkiye’de yeterince şeffaf olmayan kapalı bir toplum yapısı mevcuttur. Bu kapalı toplum yapısında, şiddet; kimi zaman fiziksel, kimi zaman psikolojik, kimi zaman cinsel içerikli olabileceği gibi, bazen de ekonomik nedenlerden kaynaklı olabilmektedir.

 Geçtiğimiz günlerde HDP’nin çağrısıyla sözüm ona Kobani’yi protesto adına, düzenlenen eylemlerde şiddet ve vandallık bir kez daha tavan yaptı. Yaşanan olaylarda maalesef 38 kişi hayatını kaybetti, yüzlercesi de yaralandı. Ev ve işlerleriyle kamuya ait binalar vahşice yakıldı, yıkıldı.  Hatırlanacağı üzere, Türkiye’de bu emsalde bir şiddet, 2013 yılında Taksim-Gezi olaylarında da yaşanmıştı. 

Türkiye kendi gerçeğiyle bir kez daha yüzleşti. Kobani protestoları, Türkiye’deki toplumsal ve sosyal fay hatlarını yerinden oynatmaya yetmiş, toplumsal dokumuzun inceliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Ne yazık ki bu eylemler, Türkiye toplumunda var olan kamplaşmanın, kutuplaşmanın daha da açılmasına, derinleşmesine neden olmuştur. Demokrasi adına siyaset yapan tüm siyasetçileri, bir kez daha sorumlu davranmaya davet ediyoruz.

Tüm Türkiye, Kobani’yi protesto adına yaşanan olaylar karşısında dehşete düştü, şiddete sebebiyet verenleri kınandı. Maalesef yine kolaycılığa kaçılarak bireyi, toplumu şiddete yönelten nedenler yeterince irdelenmedi.

Özeleştiriye hazır mıyız? 

Evde şiddet: Ebeveylerinden şiddet gören çocuk, elbette şiddete meyilli olur. Ebeveylerinin birbirlerine yönelik şiddetini gören çocuk, şüphesiz şiddete yatkın olur ve şiddet içermeyen, şiddet gerektirmeyen bir numayişte bile gördüğü şiddet dışa yansımaya başlar.

Eğitim sistemimizdeki çarpıklıklardan kaynaklı şiddet: Okulda öğretmeninden, arkadaşlarından fiziki ya da psikolojik şiddet gören öğrenci, kendince, kırılan onurunu kurtarmak adına, yaşadığı acıyı hafifletmek için toplumda kendisinden zayıf gördüğü kimi bireylere yönelik şiddet içerikli eylemlere başvurabiliyor. Bu şiddet, bazen öğrencinin öğretmenine yönelik şiddetiyle de karşılık bulabiliyor. 

Şiddeti o kadar özümsemişiz ki, bugün devletin güvenlik gücünün yetiştirildiği askeri okullar (lise ve harp okulları dâhil) ve polis meslek yüksekokullarındaki öğrencilerden kaynaklı “devrecilik” diye tabir edilen psikolojik şiddeti görmezden gelemeyiz. Disiplini tesis etmek adına, insan onurunu ayaklar altına alan bu sistematik işkenceler, kimi okul görevlilerince görmezden gelinebiliyor.  Oysa bu okullardan mezun olacak olanlar, yarın vatandaşın, ülkenin güvenliğini sağlayacak. Baskı ve şiddet ortamında yetişecek görevlilerin en küçük bir toplumsal olayda uygulayabilecekleri şiddeti düşünebiliyor musunuz?  (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM’e dava başvuru sayısında, yıllardır Rusya’nın ardından ikinci gelen Türkiye, 2013 bilançosunda beşinci sıraya geriledi.)

İşyerinde şiddet: İster kamu kurumu, isterse özel sektör olsun; adaletli davranmayarak, mahiyetimiz altındaki personele fiziki ya da psikolojik şiddet uygulayabiliyoruz.

Sporda şiddet: Sporun, dostluk ve kardeşlik olduğunu her fırsatta dile getiririz. Gelin görün ki sadece spor olsun diye yapmış olduğumuz sportif faaliyetlerde, sportif karşılaşmalarda sporu kendi egomuzu tatmin aracına dönüştürebiliyoruz. Hakaret ve küfür yetmiyormuş gibi sporu şiddete alet edebiliyoruz.

Sokakta şiddet:  Sonuçta her türlü baskı ve şiddet ile yoğrulmuş olan toplumumuz, anayasal hakkı olan demokratik bir eylemde bile sokakları ateşe verebiliyor. Hak arama adına, insanların haklarına tecavüz edebiliyor. Bununla da yetinmeyip, kendi kardeşini kolaylıkla öldürebiliyor.

En nihayetinde, toplum içerisindeki ötekileştirme;  kin ve nefreti,  kin ve nefret ise çatışmayı ve şiddeti doğurur.

Amacı sadece şiddet olan birisine, karşı şiddetle mukabele ederseniz,  kalıcı bir çözüm bulamazsınız.

Unutmayın! Şiddet, şiddeti doğurur.


*Y.Dursun  “Şiddet nedir ?”, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 2011, sayı: 12

8 Ekim 2014 Çarşamba

TARİH BİZİ AFFETMEYECEK!

KCK Eşbaşkanı Besê Hozat’ın, “AKP böyle devam ederse Kobani’de yaşanan savaş kesinlikle Türkiye’yi de vuracaktır. Kanton sistemi Rojava’yla sınırlı kalmayacak, Kuzey Kürdistan’a da yayılacaktır.” açıklaması, Kandil’in Kobani’yi savunacak güce sahip olmadığını, dolayısıyla bugünkü olayları çok önceden planladığını ve sokak olaylarını hedeflediklerini gösteriyor bizlere.

 ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey’in Kobani'nin son durumuyla ilgili olarak “Korkarım ki Kobani düşecek” ifadesi ise ABD’nin, günlerdir (25 gün) Kobani'yi çembere alan IŞİD hedeflerine yönelik hava operasyonlarında neden bu kadar yavaş hareket ettiğinin cevabı niteliğinde. Kısacası ABD, Kobani’nin düşmesini beklemektedir. Pentagon’un eski Başkanlarından Leon Panetta, IŞİD ile mücadelenin 30 yıl devam edebileceğini düşünüyorsa, IŞİD’i bitirmek adına ABD, uzun yıllar Orta Doğu’yu yeniden tasarımlamak için bölgede bulunacak demektir.

Türkiye partisi olacaklarını, tüm Türkiye’yi kucaklayacaklarını iddia ederek yola çıkan HDP, Kandil’in “Kobani düşerse, çözüm sürecini bitiririz” tehdidi karşısında seçim döneminde kamuoyuna verdiği sözleri unuttu. Tabanına “sokağa inin” çağrısı yapabilecek kadar pervasızlaştı ve iradesini bir kez daha Kandil’e, yani silaha teslim eden bir HDP çıktı karşımıza.

Oysa 10 Ağustos 2014 tarihinde gerçekleştirilen Cumhurbaşkanı seçim çalışmalarında, söylemleriyle Türkiye kamuoyunun büyük bir kesiminin sempatisini kazanan, sonuçta, seçmenden  % 10 gibi ciddi sayılabilecek bir oy alan HDP ve Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş profili vardı.

Bugüne nasıl gelindi?

Devletin soruna bakış açısı, mantalitesi değişti, devlet müzakere aşamasına geldi. Elbet de bunlar çok önemli gelişmelerdi ama!

Kürt sorununun çözümünde en büyük kazanım, PKK’nın kendi propagandasına alet etiği, malzeme yaptığı argümanlardı. Devlet bu argümanların çoğunu boşa çıkardı. Buna rağmen “Çözüm Süreci” döneminde ağır hareket ederek, PKK’nın “bakın devlet bizi oyalıyor, samimi değil” propagandasını boşa çıkaramadı.

“Çözüm Süreci”ni sadece şehit cenazelerinin gelmemesine endekslemek, PKK’nın “oyalanıyoruz” propagandasını güçlendirdi, bölgenin devlete yönelik şüphelerinin artmasına neden oldu.

Eski köy isimleri kullanılmasına izin verildi ama bu yönde ciddi bir çalışma yapılmadı. Köy isimlerinin yer aldığı levhalara,  Kürtçe ve Türkçe isimler yazılabilirdi.

Sözleşmeli olan Kürtçe dersleri için, 15 öğretmen ataması yapılması yerine, bir iyi niyet belirtisi olarak, daha fazla öğretmen ataması yapılabilirdi.

Peki, HDP-PKK-Kandil ne yaptı? PKK ve PKK'ya müzahir Kürtler değişmedi. Mantalite değişmedi, paradigma değişmedi, Türkiye’ye düşmanlıkları devam etti. Devletin Öcalan ile görüştüğü bir dönemde, hemen her fırsatta Türkiye’yi “Çözüm Süreci”ni sonlandırmakla tehdit etti.

Yol kesen, bölgedeki esnaflara ait işyerlerini yakıp yıkan sözde asayiş birimlerini “bizim kontrollerimiz dışında hareket ediyorlar” diyerek, sorumluluğu üzerinden atmaya çalıştı.

Türkiye'de devam eden ve yasalaştırılan bir “Çözüm Süreci” var. Bu sürecinin önüne Kobani kartını getiren HDP için böyle bir tavır, kolay siyasetten öte bir şey değildir.

Bölgedeki İslamî hassasiyetleri fazla olan, kendileri gibi düşünmeyen diğer Kürtlere yönelik düşmanca tavır takınmaya devam ettiler.

Devlete ait kamu binalarını, bölgenin ekonomisinin can damarı olan esnafa ait işyerlerini, okulları yakmak, yağmalamak, sağlık araçlarını ve personellerine saldırarak anarşiye, kaosa, teröre sebebiyet verenler insanlıktan nasibini almamış vahşilerdir. Tüm bunlara hak arama denilmez. Demokratik eylem ve hak arama mücadelesi böyle yapılmaz.

HDP'nin Kürtleri sokağa indirme çağrısı, Kürtler için intihar girişimidir.

Gezi'de hedeflerine ulaşamayan derin yapılanmalar, HDP'nin Kürtleri sokağa indirme çağrısıyla istediklerine ulaşabilirler.

Türkiyeli Kürtler,  Rojava'daki “De facto” yönetim için Türkiye'deki kazanımlarını feda etmemelidirler.

PKK, bugünkü eylemleriyle, Türkiye'yi Orta Doğu'daki ateş çemberine dâhil etmek isteyen emperyalist ağa babalarına hizmet ediyor.

PKK, IŞİD’le savaşta kaybettiği prestijini Türkiye sokaklarını karıştırmakla bulabileceğini düşünüyorsa büyük bir yanılgıya düşüyor. Başta HDP olmak üzere tüm siyasi partileri sorumluluk almaya, kendi tabanlarını sükûnete davet etmeye çağırıyoruz.

Şu an bölgedeki birçok ilde sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Bugün için, evet zorunlu bir durum. Unutmayalım ki “Kürt Sorunu”, 12 Eylül sonrasında OHAL dönemindeki uygulamalar nedeniyle kangrenleşti.

Barış ve kardeşlik projesi olan “Çözüm Süreci”ni bitirdiğini açıklayan KCK-PKK-Kandil!


 Kürtleri bilmem ama tarih sizi affetmeyecektir.


1 Ekim 2014 Çarşamba

ÇÖZÜM MÜ? ÇÖZÜLME Mİ?

Yeni yasama yılına başlayan TBMM’nin bu haftaki en önemli gündem maddesi kuşkusuz, Irak ve Suriye tezkerelerinin görüşülmesi olacak. Türkiye ne Irak’ta ne de Suriye topraklarında IŞİD’e yönelik kara operasyonları içerisinde yer almamalıdır.

IŞİD’in çok kısa sürede bu kadar geniş bir bölgeyi etkisi altına almasında,  ABD yönetiminin Irak'taki Şii iktidarın Sünni Araplara yönelik baskıcı politikalarını görmezden gelmesi ve Suriye’deki Esed rejiminin hâlâ iktidarda olması etkili olmuştur. Türkiye, hiçbir zaman IŞİD’in kendisine sınır komşusu olmasını istemez. Bu, yıllardır terörle mücadele etmiş, terörden büyük zararlar görmüş Türkiye’nin kendi politikalarıyla çelişmesi demektir. 

Suriye Ulusal Uzlaşma Bakanı Ali Haydar’ın, Türkiye’nin IŞİD’e yönelik operasyonlara katılmasına ilişkin; “Biz, IŞİD’e karşı saldırılara Suudiler veya Türkler veya Katarlılar veya Ürdünlülerin katılmalarına karşı değiliz. Bu ülkeler, aslında IŞİD’in oluşturulmasının nedeniler. Eğer şimdi IŞID’e saldırılara katılırlarsa bu iyi bir şey” ifadeleri, Türkiye’yi IŞİD üzerinden sıkıştırmaya yöneliktir.

Suriye’nin, IŞİD’in kuşatması altında bulunan Kobani’ye yardım edememesinin müsebbibi olarak Türkiye’yi göstermesi,  tamamen diplomatik bir manevradır.  Esed rejimi isterse güneyden Kobani’ye yardım edebilir. Suriye güneyden Kobani’ye yardım etmek istemediği için böyle ucuz diplomatik manevralara kalkışıyor. Böyle bir iddia, akıllara KCK-Kandil’in bu konuda Esed rejimi ile işbirliği içerisinde olabileceği ihtimalini getiriyor.

KCK son dönemlerde, Öcalan’ı Çözüm Süreci’ndeki rolünü etkisizleştirmeye yönelik ifadeler kullanıyor. KCK, bu süreçte sürekli olarak Türkiye’yi IŞİD ile ilişkilendirmeye çalışıyor.  Kendi kontrollerindeki medya üzerinden, dünya kamuoyuna bu yönde yayınlar yapmaya devam ediyor. Oysa Kandil’in iddialarının aksine Öcalan, IŞİD’in bir İsrail projesi olduğu söyledi. 

Kobani’de büyük bir dramın yaşandığı bu süreçte, KCK-Kandil’in Çözüm Süreci’ni sonlandırmaya çalışıp, aynı anda Türkiye, IŞİD ve KDP ile çatışmaya göze alacak ucuz söylemlerden kaçınması gerekir.  Türkiye düşmanlığı üzerinden politika yapmanın kaybedeni KCK-Kandil olacaktır.

Suriye’de iç savaşın başladığı dönemlerde,  Öcalan çizgisinde politik bir dil kullanan PYD Başkanı Salih Müslim, sonraki dönemlerde tamamen Kandil ve KCK paralelinde bir politika izledi. HDP ise bu süreçte, yabancı istihbarat teşkilatlarının Türkiye’nin IŞİD’e yardım ettiği propagandalarına sarılarak, Türkiye’yi bu istihbarat örgütlerinin hazırladıkları raporlar üzerinden suçluyor.

Türkiye’nin, bölge Kürtlerini (İran-Irak-Suriye) kucaklayacak yeni stratejiler belirlemesi, bölgede etkinleşmeye başlayan Şii-Selefi-Vehabi tesirini de kıracaktır. Nitekim PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah’ın, Türkiye’ye IŞİD’e karşı savaşta kendilerine silah verme çağrısında bulunması,  Orta Doğu gerçekleri karşısında bölge Kürtlerinin de Türkiye ile işbirliğine gitme zorunluluğuna işaret etmektedir.  KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın bölge barışını tehlikeye sokacak tehditkâr açıklamaları karşısında, Türkiye, PYD’ye nasıl silah versin?

KCK üst düzey yöneticilerinin, (Cemil Bayık, Mustafa Karasu, Sabri Ok) son dönemde yapmış oldukları açıklamalara bakıldığında,  KCK-PKK içerisindeki “sınıfsal ve örgütsel taassup” damarın bir kez daha su yüzüne çıktığı görülmektedir. C. Bayık, M. Karasu, S. Ok’un söylemlerinin ortak noktası;  Türkiye düşmanlığından ziyade, AK Parti ve KDP düşmanlığında ısrar etmeleridir. Bu düşmanlığın nedeni AK Parti ve KDP yöneticilerin inançlı insanlardan oluşmuş olmasıdır.  PKK-KCK içerisindeki bu etkin anlayışa göre, Barzani “feodal”, AK Parti ise “burjuva”dır.

KCK’nın 30 yıl öncesinin siyasi dili ve argümanlarını terk etmesi biraz zor olsa da aklı başında sağduyulu Kürtlerin, geçmişten kalma olan bu hastalıklı, kokuşmuş anlayış ve söylemlerden kurtulmaları, bunun aksine;  içerisinde bulunduğumuz sürece uygun, kardeşliği ve dostluğu öne çıkaran politikalar üretmeleri gerekmektedir.

“Çözüm süreci bitti?” tartışmaları arasında devlet,  ikinci somut adımı da attı. "Çözüm Süreci Kurulu" oluşturulması kararı, Resmi Gazete’de yayınlandı. Bu arada Başbakan Ahmet Davutoğlu, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ile bir araya geldi. Görüşme sonrası bir açıklama yapan HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın, ''Görüşmeyi son derece olumlu ve önemli bir görüşme olarak tanımlayabiliriz. Umut ediyorum ki şu günlerde oluşan negatif hava, yerini pozitif bir havaya bırakır'' demesi, son günlerde kararmaya başlayan çözüm umutları bir kez daha yeşertti.  

Bir başka kritik görüşme ise HDP heyeti ile Öcalan arasında gerçekleşecek.

Sonuç: Çözüm mü?  Çözülme mi? Bekleyip göreceğiz…

Yaklaşan Kurban Bayramınızı kutluyor, bu mübarek bayramının, tüm insanlık âlemine dostluk, kardeşlik, en önemlisi de barış ve huzur getirmesini Allah’tan niyaz ediyorum.