kürt sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kürt sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2015 Pazar

KCK’nın “Demokratik Özerklik” Aldatmacası-II...

PKK-KCK, Öcalan’ın; “Demokratik ulus, bir ruh ise demokratik özerklik bedendir. Demokratik özerklik, demokratik ulus inşasının ete kemiğe bürünmüşhalidir, onun somutlaşmış bedenleşmiş halidir”sözü üzerinden,  son yüzyılda dünyada yaşanan sorunların temel nedeni olarak ulus-devlet egemenliğini gösterir. Örgüte göre bunu aşmanın tek yolu “demoktarik ulus-demokratik özerklik” sisteminin inşasıdır.

Demokratik Özerkliğin Kültürel Boyutu: Abdullah Öcalan, “Demokratik Özerkliğin” en temel unsuru olarak kültürel boyutu işaret etmektedir. Öcalan, özerkliğin kültürel boyutun önemini;“Bu kültürel boyut daha çok dil, anadilde eğitim, tarih ve sanatı kapsar... Kürtçenin Türkçe ile ilişkisi nasılolmalıdır, anadilde eğitim nasıl yapılabilir, demokratik ulusun dil politikası nasıl olmadır bunlartartışılmalıdır. Bir eğitim politikası oluşturulmalıdır.”diyerek açıklıyor.

PKK-KCK, “Son bir iki yılda Türk devleti TV, radyo ve yazılı metinler ile Kürtçeyi kullanmaya başladığı halde bizzatKürtlerin kendileri bu hakları resmiyette kullanamıyorlar. Radyo ve TV yayını Kürtlere tümüyle yasaktır.Kürtçe üzerinde resmi ve fiili bir yasak vardır. Bu yasaklar Q,W,X harflerinde “sapık” bir zihniyet ilekendisini dışa vurmaktadır” iddiasıyla hem kendi tabanını, hem de uluslararası kamuoyunu yanıltıyor.

PKK, bu ve benzeri iddialarla manipülasyon amaçlı haberler yapmaya devam etmektedir. Kürtçe radyo ve TV yayınları serbesttir. Devlet eliyle yayın yapan TRT-KURDÎ’nin yanısıra, Türkiye’de Kürtçe yayın yapan sayısız özel TV ve radyo kanalları mevcuttur. İddia edildiğinin aksine Kürtçe üzerinde hiçbir yasak bulunmamaktadır. Seçmeli ders olarak okutulmasının yanında, birçok üniversitedekiKürdoloji bölümleri, akademik çalışmalarına devam etmektedir.  Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, 2000-2012 yıllarını kapsayan demokratikleşme çalışmalarını Kürtçe “ŞOREŞA BÊ DENG” (Sessiz Devrim)  adıyla kitaplaştırmıştır. Bu çalışmanın Kürtçe olarak basılması (ki bugüne kadar devletin hiçbir kurumunda böyle bir çalışma yapılmamıştı) başlı başına bir devrimdir. İlk kez bir kaynak, devlet tarafından Kürtçe basılırken, PKK-KCK’nın “sapık” zihniyet olarak değerlendirdiği X, Q ve W harfleri de resmi literatürde kullanılmaya başlanmıştır.

PKK-KCK, Kürtçenin eğitim dili olarak kabul edilmesi için okulları boykot eylemleri ile Türkçe eğitim sistemini sekteye uğratmayı meşru bir hak olarak göstermiştir. Hatırlanacağı üzere “Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemlerde,  PKK, bu ve benzeri eylemleri ile sık sık gündeme gelmişti. Kültürel boyut içerisindeki en insaflı bölüm, “Kürtlerin, Kürtçe yanında Türkçeyi eğitim de dâhil yaşamın diğer alanlarında ihtiyaç duydukları kadarkullanmalarında bir sakınca yoktur. Bu, Kürtlere sosyal ve kültürel zenginlik getirecektir” ifadesi olmuş olsa da devamındaki, “Kürdistan'dagünlük diyalog ve hizmetlerin tümüyle Kürtçe olması, işin doğası gereğidir. Demokratik özerklik gereği,yaşamın Kürdistan'da Kürtler için tümüyle Kürtçe olması bir zorunluluktur” cümlesi, PKK-KCK’nın samimiyetsizliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Öcalan,“Demokratik Özerkliğin” Öz Savunma Boyutunu: “Biz buna güvenlik boyutu da diyebiliriz... Yani Kürtlerin bir öz savunma durumuna kavuşması sağlanır. Toplum burada kendi özsavunmasını kurar. Bununla sadece elde silah bir durumu kastetmiyorum. Öz savunma KCK, PKK tarzı silahlıyapıyı değil halkın kendi güvenliğini sağlamasıdır. Demokratik toplumun her alanda örgütlenmesini,kurumsallaşmasını kendi güvenlik sistemine kavuşmasını ifade ediyorum... Bugüvenlik boyutu halkın öz savunması ekmek su hava kadar önemlidir. Bu olmadan yaşanmaz.” diyerek açıklıyor.

01 Ocak 1994 tarihinde Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) öncülüğündeki yöre halkı, Meksika’nın Guatemala sınırındaki kentlerin dördünü, kendi yaşam tarzlarına uygun özerk birimler oluşturmak amacıyla işgal eder. İşte, PKK-KCK’nın“öz savunma” boyutunun esin kaynağı da Meksika’ya karşı silahlı faaliyetlerine devam eden (EZLN) ile FKÖ benzeri bir öz savunma ve halk hareketidir.

“Öz savunma salt PKK-KCK tarzı bir silahlı yapıyı öngörmez. Ama ulusal savunmaörneğinde de gördüğümüz gibi böylesi bir yapılanmayı da dıştalamaz.Diğer bir konu öz savunma salt silahlı yapılanma olarak ele alınamaz... Elbette sadece Kuzey değil, dört parça ve diğer bölge güçleri ve uluslararası güçler ve onların askerisaldırıları düşünüldüğünde,  etkin bir gerilla gücü en önemli öz savunma unsuru olarak varlığını koruyacaktır” anlayışı, Öcalan’da görmeye alışık olduğumuz çelişkiler yumağının -tabiatıyla- PKK-KCK’yı da sarmaladığının ispatıdır.

PKK-KCK, uygulamaya koymak isteği Demokratik Özerkliğin Diplomasi Boyutunun, klasik devlet veya ülkelerarası diplomasi tarzında olmayacağını iddia ediyor. Bunun aksine diplomasinin, direkt halklar arasında ortak yaşam, dayanışma ve çalışma şartlarının oluşturulması gerektiğini belirtiyor ve  bunu da  “halk diplomasisi” veya “halklar diplomasisi” olarak isimlendiriyor..

Diplomasi ve stratejiyi bir arada yürütmeyi hedefleyen KCK, “Demokratik özerkliğin stratejik yönelimi devlet olmayan, devletle uzlaşmaları olsa da devlet olmayı hedeflemeyen toplulukların yönetimidir. Yani politik-ahlaki toplumun, toplum kesimlerinin doğrudan kendi kendilerini yönetmesidir. Öyleyse tüm diplomatik ilişkilerinde de devlet olmayı değil, halkların, toplulukların öz örgütlerinin yaratılmasını ve bunların birbirleriyle doğrudan demokrasi, farklılıkları içinde eşitlik temelinde ilişkilenmelerini, özgür iradeleriyle ortak organizasyonlara katılarak kendilerini yönetmelerini esas alır” ifadesiyle dile getiriyor.

PKK-KCK’nın diplomasi konusunda başarılı olduğunu kabul etmek durumundayız. PKK’nın silahlı eylemlerinin başladığı ilk günden günümüze gelinceye kadar Avrupa ülkeleri, İran, Rusya ve İsrail’den aldığı desteğe bakıldığında, bu başarının bu ülkelerin salt Türkiye düşmanlığından kaynaklanmadığı, terör örgütünün (kendi kontrollerindeki medya desteğini de hesaba katarsak) lobi ve diplomasi konusundaki başarısının sonucu olduğu aşikârdır.

Batı’daki Kürt diasporası (özellikle de ABD ve AB) Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) üzerinden Avrupa Parlamentosu’nda etkili lobi ve diplomatik faaliyetler yürütmektedir. KNK üyelerine içerisinde sadece Türkiye’den değil; PKK’nın İran yapılanması PJAK’tan, Irak yapılanması PÇDK’den ve Suriye yapılanması PYD’den de isimler yer almaktadır. KNK’nın Belçika, Fransa, Almanya, İngiltere ve Rusya başta olmak üzere, Avrupa’nın birçok ülkesinde temsilcileri bulunmaktadır.

Son dönemlerde, İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin, PKK kamplarındaki militanları, masum ve sempatik  “özgürlük savaşçıları” şeklinde göstermeye çalışması, ulusal medyadaki kimi yazılı ve görsel yayın kuruluşlarının iktidar partisi ile hesaplaşma adına, PKK’yı aklamaya çalışan yayınları da bu kategoride değerlendirilebilir.

Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı savaşan, ABD ve Batı’nın bölgedeki stratejik ortağı gibi hareket eden ve Suriye’de “defacto” bölgeler oluşturan, uluslararası kamuoyunun sempatiyle baktığı bir PKK-KCK gerçeği de gözardı etmeyelim.

Yine, Batı’nın emperyalist çıkarları gereği, Orta Doğu’yu bir kez daha şekillendiriyor olması,  elbette ki Türkiye’yi doğrudan ilgilendirir/ilgilendirecektir de.  Çizilmesi muhtemel yeni sınırlar, dış politikadaki tercihlerimizle birlikte, büyük emekler verilerek, kendi iç dinamiklerimizle çözmeye çalıştığımız “Kürt Sorunu”nu farklı bir mecraya taşıyabilir.

Türkiye’nin bu saatten sonra, bölge ve konjonktürel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak, “Kürt Sorunu”nun çözümü noktasında yeni bir yol haritası belirlemesi gerekmektedir.

Özetle: PKK-KCK’nın -sözüm ona- Kürtlere vaat ettiği “özerklik ve özyönetim”  yapılanmalarının hepsi birer aldatmacadan ibarettir. Günümüz itibariye PKK, fabrika ayarlarına geri dönmüştür. Yani gerçekte hedeflenen şey, kuruluş bildirgesinde belirlenen “PKK, çöken emperyalizm ve yükselen proletarya devrimleri çağında, Kürdistan halkını emperyalist ve sömürgeci sistemden kurtarmak, bağımsız ve birleşik bir Kürdistan’da demokratik bir halk diktatörlüğü kurmak ve nihai olarak sınıfsız toplumu gerçekleştirmek amacındadır” hedeflerdir.

Kısacası PKK-KCK, bölgede yaşayan ve kendisi gibi düşünmeyen tüm kesimleri bölge dışına göçe zorlayarak, (PYD’nin Suriye’de kontolü altında bulundurduğu kanton bölgelerdeki uygulamaları buna örnektir) Arap baasçılığı benzeri, seküler düşünce yapısının egemen olduğu yeni bir toplum modeli oluşturmaya çalışmaktadır.


26 Mayıs 2015 Salı

Erdoğan’ın Farklılığı!...

Geçtiğimiz yılın ağustosunda ilk defa halk tarafından Cumhurbaşkanı olarak seçilen Recep Tayyip Erdoğan: “Ben farklı bir Cumhurbaşkanı olacağım” dediğinde, Sayın Erdoğan’ın nasıl bir “farkındalık” oluşturacağını tüm Türkiye gibi biz de merak etmiştik.

Acaba diyorum? Sayın Cumhurbaşkanı’nın “farklı olacağım” dediği şey, seçim meydanlarına inmek miydi?  AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu ve ekibine âdeta “siz bu işi bilmiyorsunuz, ben olmadan AK Parti seçim kazanamaz” demek miydi?

Bir siyasetçi için en büyük zorluk, bir başka siyasetçinin gölgesi altında politika yapmaktır. Sayın Başbakan da Cumhurbaşkanı’nın gölgesi altında meydan meydan dolaşarak seçim kazanmaya çalışıyor.

Abdülkadir Selvi, 25 Mayıs 2015 tarihli Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde: “Önceki seçimlerde AK Parti'ye oy veren ama şimdi partisi ile ilişkisini sorgulayan kitle yeniden kazanılmazsa, Türkiye 8 Haziran sabahı koalisyon hükümetine uyanma tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir” diyor. Selvi’ye bu tespiti yaptıran sebepler nelerdir? Selvi’nin gördüğü bu sorunları AK Parti yönetimi görmedi/göremedi mi?

Yaklaşan seçim nedeniyle, MHP’ye kayması muhtemel milliyetçi oyları muhafaza adına kullanılan dil ve söylemler, geçmişte AK Parti’ye oy vermiş büyük bir kesiminin AK Parti’ye şüphe ile bakmasına, AK Parti ile aralarındaki gönül köprüsünün yıkılmasına neden olmuştur. Cumhurbaşkanı dâhil, AK Parti’li çoğu siyasetçi, geçmişte “Kürt Sorunu”nun çözümü için gösterdikleri iradeyi, seçim çalışmaları kapsamında gösterememişlerdir.

Evet, Sayın Erdoğan, kendisinin onayı olmadan AK Parti’nin politika ve siyaset üretmesine izin vermeyerek farklı bir Cumhurbaşkanı olduğunu göstermiştir.

Neydi bunlar?

-15 Mart 2015 tarihinde Balıkesir’de sarf ettiği “Şimdi varsa bakıyorsun; Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok” sözü ile başlayan çıkışı,

-AK Parti Hükümeti’nin Çözüm Süreci içerisinde, HDP ile ortak Dolmabahçe deklarasyonuna karşı olduğunu açıklaması,

-Yine Çözüm Süreci kapsamındaki “İzleme Heyeti” için “İzleme Kurulu’na karşıyım” demesi.

-Aday belirleme aşamalarında kendisine ait olduğu iddia edilen listelerin gözetilerek parti teşkilatlarının devre dışı bırakılması.

-HDP’nin seçim bildirgesine Diyanet’i kaldıracağı vaadine karşılık, Diyanet’in bastırdığı Kürtçe Kur’an mealiyle cevap vermeye çalışmasıyla  (ki Kur’an’ı Kürtçe mealden okumak isteyen bir Kürt, 1994 Yılında A. Varlı’nın kendi gayretleriyle basımını gerçekleştirdiği meale zaten ulaşabiliyor) zirve yapmıştır.

13 yıllık iktidarı döneminde (özellikle Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde) birçok konuda Türkiye’ye çağ atlatan AK Parti,  insana yatırımın kapısı olan eğitim sistemindeki başarısızlığıyla sınıfta kalmıştır.  Yol ve köprü için kullanılan “Onlar konuşur, AK Parti yapar” sloganının “eğitim sisteminde” karşılığı yoktur maalesef…

Siyasi partilerin seçim propaganda çalışmalarında kullanıldıkları dil, seçim hazırlıklarından ziyade, savaş hazırlıklarını andırıyor.  Siyasetçilerin kullanmış olduğu dil ve üslup, birbirini ötekileştiren, toplumu kamplara ayrıştıran ifade ve söylemlerle dolu. 

Sayın Cumhurbaşkanı’nın “baldıran zehiri” içmeyi göze alarak inşa etmeye çalıştığı kuleyi, yine kendi eliyle yıkmaya çalışmasını anlayamıyoruz.

AK Parti’nin, 7 Haziran’da “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olma” riskiyle karşılaşabileceği endişesini taşıyanlardanım.

22 Nisan 2015 Çarşamba

HDP Seçim Bildirgesi!

AK Parti ve CHP’nin ardından, HDP seçim bildirgesi de İstanbul Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde Eşbaşkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ tarafından açıklandı.

HDP’nin kuruluşunda, sivil Kürt siyasetinin seküler modernleşme konusunda “Kemalist paradigmayı” esas alacağı,  söylemlerinin özünde de bu düşünce yapısının benimseneceğinin işaretleri vardı. Dün açıklanan seçim bildirgesinin temelinde bu düşünce yapısı etkili olmuştur.

Açıklanan bildirgede özetle şu başlıklar öne çıkmıştır.

-Eşit yurttaşlık temelinde hak ve hürriyetleri güvence altına alacak, başkanlık sistemini asla kabul etmeyecek sivil bir Anayasanın oluşturulması,

-YÖK’ün kaldırılarak, yerine bir koordinasyon kurumunun kurulacağı,

-Eğitim sistemin anadil temelinde çok dilli hale getirilip 4+4+4 sisteminin kaldırılarak, sabahçı ve öğlenci sisteme son verileceği,

-Vicdani red hakkının Anayasal güvence altına alınarak, askerliğin isteğe bağlı kılınması,

-LGBT’lilere eşit bir yurttaşlık için, gerekli yasal adımların atılması,

-İl valilerinin seçimle atanması,

-Seçim barajının kaldırılarak, partilerin aldıkları oy oranında temsil edilmelerinin sağlanması,

-Anadilde ücretsiz ve tarafsız yargı hizmetiyle savcı ve avukat konumlarının eşitlenmesi,

-Koruculuk sistemimin kaldırılarak, korucuların başka alanlarda istihdam edilmesi,

-Basın özgürlüğünün sağlanması,

-Kürt sorununun bütün boyutlarıyla çözümünü ve demokratik bir Türkiye’nin inşasının sağlanması, her türlü koşulda silahsız çözüm ve demokratik siyasetin hedef alınması,

-Zorunlu din dersi uygulamasının kaldırılarak din derslerinin isteğe bağlı kılınması,

-Devletin dini alana müdahalesinin en aza indirgenmesi için Diyanet’in kaldırılması,

-Tarihte halklara yapılan soykırım ve katliamlar karşısında halklardan devlet adına özür dilenmesi,

-Ermenistan’a uygulanan ambargonun kaldırılması, Türkiye-Ermenistan sınırının tek taraflı olarak açılması,

-Nükleer enerji yatırımlarının durdurulması, devam eden baraj projelerinin iptal edilmesi,

-Yeni AVM yapımına izin verilmemesi,

-Genel grev gibi hak arama süreçlerinin garanti altına alınması, hafta içi çalışma sürelerinin 35 saate düşürülmesi,

-Engelleri Kaldırma Bakanlığı’nın kurulması.

HDP bildirgesindeki birçok benzer maddeyi, diğer siyasi partilerin seçim bildirgelerinde görmek mümkün olsa da HDP, tüm Türkiye yerine; sol, sosyalist kesimler ile ulusalcı Kürtlere yönelik ve aynı zamanda Gezi ruhuna uygun; “demokratik özerkliği” hedefleyen bir bildirge açıklamıştır.

Bildirgede açıklanan kimi maddeler, “Tarihte halklara yapılan soykırım ve katliamlar karşısında halklardan devlet adına özür dilenmesi” HDP’nin Türkiye partisi olacağını vaat eden iddiasına ters düşmüştür.

Yine, “Diyanet İşleri Başkanlığı”nın kaldırılmasını fikri, jakoben-seküler bir düşüncedir.  

Daha önce kendilerine oy vermemiş inançlı, Türkiye vatandaşı hiç bir Kürdün bu bildirgeye evet diyebileceğini sanmıyorum.

Sonuç olarak, ülkemizde bir proje olarak başlatılan ve esasta toplumu topyekûn dönüştürme ve evrimleştirmeyi amaçlayan “laisizm ve sekülerizmin” bir benzeri HDP eliyle, Kürtler üzerinde uygulanmaya çalışılmaktadır. 

13 Mart 2015 Cuma

PKK ile Yüz Yüze Geçen Yıllar ve Barış!

   

             12 Eylül 1980 sonrası… Sıkıyönetim kanunları ve uygulamalarının gündemde olduğu günler, lise öğrencisiyiz. Sorgulamaya çalışan, tam bir sonuca ulaşamadan, kısa yoldan yargılayan bir ruh hali içindeyiz… Çevresel faktörlerin etkisiyle, zaman zaman darbeci generallere methiye düzmekten de geri kalmadığımız bir dönem…

Televizyon mu? Var ama biz de yok. Sadece “Sierra” marka uzun ve kocaman bir radyomuz vardı. Ve akşamı dört gözle bekleyen, kösteklerini kontrol ederken çocuklara  “ajansa çok kaldı mı?” diye soran,  akşam haberlerinin başlamasıyla çevredeki en cılız sese dahi sinirlenerek “sessiz olun duyamıyorum, sessiz olun”  diyerek tepki gösteren ruhları şad olası yaşlılarımız…

Haberlerin bitiminden hemen sonra ise sunucunun “Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan bildirilmiştir” anonsuyla birlikte, “1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu gereğince…” diye devam eden uzun metinler “idam” kararı verilenler ve arananlar listesi…

Lise öğrencisi de olsak, memleket sevgimiz,  birazcık da merakımızdan olsa gerek, düzenli bir şekilde haberleri takip etmeye çalışıyor, okul harçlıklarımızla -arttırabildiysek eğer- kimi zaman da gazete alıp okuyorduk. (merhum Ahmet Kabaklı’nın köşesini yırtar, arşiv yapardık) Sağ ve sol hareketleri sorguluyor, kendimizce yorumlar yapıyorduk. 

O dönemlerde şehirlerarası yolculuklar genellikle trenle yapılırdı. Kurtalan ve Tatvan Ekspresleri’ne aşina olmamız, Elazığ’a gidiş gelişlerde treni kullanmamız nedeniyle de dönemin yasadışı silahlı örgütlerini ismen de olsa biliyorduk. PKK’yı ise daha ziyade “Apocular” olarak tanıyor, ülkeyi bölmek isteyen bu harekete fırsat verilmemesi gerektiğini her ortamda dile getiriyorduk.

Sonraki yıllarda PKK literatürüne “ilk kurşun günü” “diriliş bayramı” olarak giren ve kutlanan, 15 Ağustos 1984 günü PKK, Eruh ve Şemdinli baskınlarını gerçekleştirdi.   PKK’nın Siirt-Eruh ve Hakkâri-Şemdinli ilçelerine yönelik gerçekleştirdiği eylemler ile Türkiye’de büyük bir şok yaşandı. (PKK’nın ilk büyük ölçekli silahlı eylemi olan Eruh ve Şemdinli baskınlarında 1 er şehit olurken, 9 asker ve 3 sivil yaralandı, askeri birliğe ait çok sayıda silah ve mühimmat ise gasp edildi)

Başbakan Turgut Özal’ın haber aldığı ilk anda “üç beş çapulcunun marifeti” diyerek hafife aldığı (ilk anda hafife almış olsa da Özal, sonraki yıllarda meselenin ciddiyetini görmüş, soruna çözüm aramış ama ömrü kifayet etmemişti)ve hakikatte otuz yıl sürecek olan kanlı çatışma döneminin başlangıcıydı 15 Ağustos. On binlerce insanın yaşamına, milyarları bulan maddi kaybın oluşmasına neden olan dönemin başlangıcı.

Çatışmaların yoğunlaştığı ve şehit cenazelerinin arttığı bir dönemde askerliğimizi yaptıktan sonra, “Kürt sorunu ile iç içe, PKK ile yüz yüze geçen” yıllar ve bugün…

Evlilik, çoluk-çocuk derken, yaş elliye yaklaştı. Çocuklar büyüdü, yetişti, üniversite ve askerlik çağlarına geldi. Ve biz hâlâ “Kürt sorunu ile PKK’yı” konuşuyoruz.

2012’nin son günleri,  2013’ün başlarında başlatılan süreç, (ister çözüm süreci, ister milli birlik ve kardeşlik süreci deyin) 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe’de AK Parti ile HDP İmralı Heyeti tarafından okunan ortak metin ile belli bir olgunluğa ulaştı.

Ulaştı ulaşmasına ama maalesef, yaşanan bunca ölüm, acı ve gözyaşına rağmen, bu ülkeye barışın gelecek olmasından rahatsızlık duyanlar var. Siyaseten meşru her türlü mücadelenize, söyleminize düşüncenize saygı duyuyorum. Lakin barış, günlük siyasi çekişmelerinize, siyasetinize malzeme edilecek kadar ucuz değildir beyler!

“Çözüm Süreci”nin hedefine ulaşmaması ve bu sürecin barışla sonuçlanmaması durumunda, maazallah; geçmişle kıyaslanamayacak sertlikte ve uzun yıllar sürebilecek bir iç savaş ile karşı karşıya kalabiliriz. Özellikle 1990 sonrası doğumlular ile bölgedeki gençliğin büyük çoğunluğu, fikrî ve zihnî planda; -maalesef- Türkiye’den uzaklaşmışlardır. (Merak edenler, lütfedip birkaç günlüğüne bölgeyi dolaşabilirler)

Daha açık bir ifadeyle, yeni bir iç çatışma, tasavvur edilemeyecek kadar ağır bedellerin ödenmesiyle sonuçlanabilir. “Çözüm Süreci”, bölünmenin eşiğine gelen ülkenin birliğinin koruması adına elimizdeki son fırsatlardandır.

Eğer bir gün Rabbim kısmet eder de bu ülkeye “barış” ve “huzur” gelirse, barışa inanmayanlar; ülkem insanına nasıl özür beyan edeceklerdir? Çok merak ediyorum!

“Barış, her şeyi hazmeden mutluluktur.” diyor Victor Hugo…

Barışla kalın efendim…

10 Mart 2015 Salı

Çözüm Sürecinde Yüzleşme, Uzlaşma ve Helalleşme!

Türkiye'deki STK’lar "Kürt Sorunu"na nedense hep mesafeli durdular. Geçmişte, sorununun çözümü için ellerini taşın altına koymazken; "çözüm süreci" ile birlikte oluşan olumlu hava (Devlet ve HDP İmralı heyeti tarafından Dolmabahçe’de yapılan ortak açıklama) STK’ları cesaretlendirmiştir; yeterli düzeyde olmasa da sürece katkı vermeye başladılar.

Geçtiğimiz hafta sonu Türkiye’nin farklı illerinde “çözüm süreci ve barış” konulu konferans ve sempozyumlar düzenlendi.  Biz de “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Kalkınma Vakfı” (DAKAV) tarafından Ankara İçkale Otel’de düzenlenen “Barış Süreci ve Birlikte Yaşam: Yüzleşme, Uzlaşma ve Helalleşme” sempozyumuna bir izleyici olarak katıldık. 

Konferansın açılışını Cahit Sıtkı Tarancı’nın ünlü “Memleket İsterim” şiiri ile yapan DAKAV Başkanı Hüsamettin Korkutata,“Savaşı biz başlatmadık, ancak çocuklarımız için barışı sağlayabiliriz. Biz de gözyaşının son bulmasını istiyoruz,  önyargısız bir barışa en yakın noktadayız, 28 Şubat da yapılan açıklama hepimize büyük bir umut vermiştir,” diyerek devam etti. Korkutata, “Barışın perçinleşmesi için yeni bir anayasanın zorunlu olduğunu” vurgulayarak konuşmasını tamamladı.

“Çatışmaya evet diyorsanız ölüme mahkum, çözüme evet diyorsanız, yeni paradigma değişikliklerine gitmek zorundasınız. Şiddete şiddetle karşılık vermek, yıkıcı güce destek vermek demektir” diyen Prof. Dr. Bilal Sambur,  “İnsan onuruna saygı gösterilmeden kalıcı bir barışa ulaşamayız” diyerek sözlerini noktaladı.

Doç. Dr. Veysel Ayhan ise “Yeni Kürt gençliği eskiye farklı bakan ve bunu sokakta fiiliyata geçiren bir gençlik hareketi var. Geçmişte yaşanan şiddet ve çatışmalı ortam bugünkü gençliği karşımıza çıkartmıştır. Öfke ile yetişmiş bir gençlik ve öfkesini dışarı yansıtmak için bahane arayan bir gençlik ile yüz yüzeyiz. Bölge gençliği iki büyük trajediyi yaşıyor; biri Şengal, diğeri Kobani. Dolmabahçe’de yapılan ortak açıklama bölge gençliğinin kopuşunu durduracak tarihi bir fırsattır” diyerek, bölgedeki gençliğin içerisinde bulunduğu durumu sosyolojik olarak tespit etmiş oldu.

Sempozyumun bir başka konuşmacısı Siirt Eski Belediye Başkanı Selim Sadak da  “Barışı bugüne kadar gerçekleştiremediğimiz için Analardan bacılardan Türk ve Kürt gençliğinden özür diliyoruz. Yerel yönetimler güçlendirilmeli ve kalkınma ajansları sivilleştirilmelidir” diyerek düşüncelerini ifade etti.

Gazeteci Nevzat Çiçek ise barış sürecinde ulusal ve yerel medyanın diline ilişkin olarak, “AK Parti’ye yakın medyanın da örgüte yakın medyanın da dilinin barışa dönük olması gerektiği, bütün görsel, yazılı ve sosyal medyada barış dilinin oluşturulmasının önemli olduğu, İmralı ile görüşmeler yapılırken ‘bebek katili’ manşetlerinin barışa ve insanlığa hizmet etmeyeceği, provokatif manşetlerin sebebinin yayın kuruluşlarının kendi maddi çıkarlarını ön planda tutmalarından kaynaklandığı, sivil toplum ve medyanın yeterli derecede sorumluluk almaları halinde sorunların çözüleceğini” dile getirdi.

Sonuç bildirgesinde; “Yüzyıllardır birlikte yaşayan halklar arasında başlayan kanlı iç savaşlar, ortak medeniyet havzasının tamamlayıcı unsurlarının kanlı bir biçimde birbirinden ayrışmasına yol açarken, bu durum; birlikte barış içinde yaşam geleneğinin de yaralanmasına yol açmaktadır. Bu kapsamda yüzyıllık bir krize dönüşen Kürt Sorununun çözümüne dönük hükümet ve HDP tarafından gerçekleştirilen ortak açıklama, topluma yeni bir umut olmuştur. Konferans katılımcıları olarak Kürt sorununda yüzleşme olmadan uzlaşma, uzlaşma olmadan da helalleşmenin yaşanmasının oldukça güç olduğunun farkındayız…” denilen sempozyumun, bugünlerde yaşadığımız olumlu ortama katkı sunacağı muhakkaktır.

Türkiye gerçekten kendisiyle yüzleşebilecek mi?

Türkler ve Kürtler, Kürt sorunuyla yüzleşebilecek mi?

Yıllardır çözüm bekleyen bir sorunun çözümünde bir uzlaşma sağlanabilecek mi?

Evet, yaşanan bunca acı, kan ve gözyaşının sona ermesi, gelecek nesillere barış ve huzurlu bir dünya bırakmak için bu coğrafyanın insanları olarak birbirimizle helalleşmeliyiz diyorum.

Bir kişi neye inanırsa inansın, inancına sadık olmalıdır. Biz barışa inanıyoruz ve barışa sadık kalacağız. Çünkü barış, yeryüzünün zor olgunlaşan en lezzetli meyvesidir.


21 Kasım 2014 Cuma

Barışın Bedeli

Dünyadaki gelişmelere paralel olarak, kendi sorunlarını çözememiş bir Türkiye’nin, bölgesinde de küresel bir güç olamayacağı açıktır. Son dönemdeki gelişmeler de bu düşünceyi doğrular niteliktedir.

Merhum Özal'ın başlattığı süreç, 24 Mayıs 1993’te Bingöl’de 33 sivil ve savunmasız askerin katledilmesi ile son bulmuştu.

BDP ile TBMM’deki yemin krizinin aşılması için Ankara'da görüşmelerin yapıldığı, İmralı Cezaevi’ndeki Öcalan'dan barışçıl mesajların geldiği bir ortamda; bu kez de 14 Temmuz 2011’de Silvan’da 13 askerin şehit edilmesiyle “barış” ve “çözüm” kelimeleri Türkiye halkının boğazında bir kez daha düğümlenmişti.

Arkasından MİT ile PKK arasında Norveç’in Başkenti Oslo’da başlayan görüşmeler, aslında bilinen ama açıklanamayan kimi odaklar tarafından basına sızdırılarak sekteye uğratıldı. (Oslo görüşmelerinin Türkiye’nin bölgede güçlü bir aktör olmasını istemeyen emperyalist güçler tarafından sabote edildiğini düşünenlerdenim.)

Bugün devlet ile İmralı arasında başlayan görüşmeler, Türkiye’de yeni bir çözüm umudu sürecini doğurmuştur. Türkiye’deki çözüm sürecini sabote edebilecek birçok odağın varlığı kuşkuya mahal bırakmayacak bir hakikattir. (Derin güçler, PKK ve PKK’nın uluslararası derin bağlantıları, aşırı milliyetçi uçlar ve çatışma ortamında rant elde eden odaklar…)

KCK’nın geri çekilmeyi durdurduğunu açıklaması, Öcalan’ın BDP heyeti ile yapmış olduğu en son görüşme, Türkiye’de yeni bir çatışma ve kaos ortamı isteyen odakların tüm dikkatlerini Türkiye’ye çevirmelerine neden olsa da Türkiye artık eski Türkiye olmayacaktır.

Abdulkadir Selvi, Yenişafak Gazetesi’ndeki köşesinde son gelişmeleri:“…Kandil'in, geri çekilmeyi durdurduğunu ilan etmesiyle birlikte yeniden başa mı döndük? Hayır, değil. Çözümün birinci aşaması olan geri çekilmeyi tamamlayamadık, bu yönüyle iyi gitmeyen bir şeyler var ama bu başa dönüldüğü anlamına da gelmiyor. İstenilen performansta devam etmese de çözüm süreci devam ediyor. Ateşkes sürecinin devam etmesi önemli. Çünkü ilk başlardaki temaslarda da geri çekilmeden öte, 'şiddetsizlik ortamı' üzerinde durulmuştu…” sözleriyle değerlendiriyor.

Biz de Türkiye kamuoyuna, barışı elde etmek için neler kaybettiklerimizi merak edenlere, 2012 yılının sonlarında başlayan çözüm sürecini sekteye uğratıp yeniden kardeşkanı dökmek isteyenlere sesleniyor ve kısa bir hafıza yoklaması için, işte:

Buyurun barışın bedeli!

“27 Kasım 1978’de kurulan ve 32 yıldır varlığını devam ettiren PKK ile mücadelede meydana gelen olay sayısı Genel Kurmay Başkanlığı verilerine göre 43 bin 505’tir.

Genelkurmay Başkanlığı rakamlarına göre, 15 Ağustos 1984 ile Nisan 2009 tarihleri arasındaki dönemde güvenlik görevlilerinin verdiği şehit sayısı 11 bin 735’tir. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 17 Nisan 2009 tarihinde Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada “Etkisiz hale getirilen toplam PKK’lı sayısı ise 40 bin olarak açıklamıştır.(Bu verilere PKK’nın iç infazları dâhil değildir. PKK infazları için 10 ile 15 bin arasında bir rakam telaffuz ediliyor.)

Genelkurmay Başkanlığının verilerine göre, Türkiye, I. Dünya Savaşı hariç, son yüz yılda girdiği savaşlarda toplam 16.409 şehit verirken, Kurtuluş Savaşı’nda verilen toplam şehit sayısı 10.885’tir. PKK ile mücadelede ise bugüne kadar 11. 735 şehit verilmiştir.

TBMM Göç Komisyonu’nun raporuna göre, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde güvenlik nedeniyle boşaltılan köy ve mezra sayısı 3.428’dir. Bu köy ve mezralarda yaşayan 1 milyona yakın yurttaşımız doğal yaşamlarından kopartılarak zorunlu göçe maruz kalmışlardır.

PKK ile mücadelede alan kontrolü sağlamak için 1984 yılında oluşturulan koruculuk sisteminin yasal dayanağı olmasına rağmen, toplumsal meşruiyeti hep sorgulanmıştır. Toplam köy korucu sayısı, hâlâ resmi olarak belirsizliğini korusa da sayılarının 50 bin ile70 bin arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Türkiye terörle mücadele amacıyla, sınır ötesine bugüne kadar irili ufaklı toplam 25 sınır ötesi operasyon yapmıştır. Bu operasyonlara katılan toplam asker ve korucu 5 bin ile 50 bin arasında değişmektedir.

Terörle mücadeleye ayrılan kaynağın farklı hesaplamalara göre 150-400 milyar dolar aralığında değiştiği ileri sürülmektedir. Yaygın kabul gören kanaate göre, bu rakam 300 milyar dolar civarındadır. Bu rakamlara göre Türkiye son 20 yılda teröre her yıl yaklaşık 15 milyar dolar kaynak ayırmak durumunda kalmıştır…“*

İçişleri Bakanlığı'nın verilerine göre ise 2002-2011 yılları arasında ülke genelinde meydana gelen terör olaylarında 81 polis, 734 asker olmak üzere, toplam 815 güvenlik mensubu şehit oldu. Toplam 5 bin 94 asker ve polis de yaralandı. Son 8 ayda terör örgütü 85 vatandaşı kaçırdı, 75'ini serbest bıraktı.

İçişleri Bakanlığı’nın, 2012 yılındaki terör operasyonlarıyla ilgili raporu ise şöyle:

"Yılın ilk 9 ayında Türkiye kırsalı ve Kuzey Irak'ta düzenlenen operasyonlarda 970 terörist öldürüldü, 174'ü teslim oldu. Örgüt üyesi, milis, sempatizan ile örgüte yardım yataklık eden 6 bin 300 kişi PKK /KCK soruşturmalarında gözaltına alındı. Operasyonlarda, toplam 300 kilo RDX (C-4, A-4 plastik patlayıcı) ile 2 ton 900 kilogram el yapımı patlayıcı ele geçirildi. Kara ve hava harekâtlarıyla PKK'daki 5 bin 500 - 6 bin dolayında olan eleman sayısı 4 - 4 bin 500'e geriledi."

Devlet ile İmralı arasında başlayan görüşmeler sonrasında olgunlaşan çözüm süreci, tüm Türkiye’de büyük beklentilere neden olmuş ve toplumun büyük bir kesimi tarafından da desteklenmiştir. Çözüm süreci, zaman zaman sekteye uğratılmaya çalışılsa da bir şekliyle yoluna devam ediyor, inşallah devam edecektir de.

    En kötü barış, en haklı savaştan daha iyidir…

*- SETA Rapor H. Yayman: Şark Meselesinden Demokratik Açılıma Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası. s 20-21


(Bu yazı ilk olarak 18 Eylül 2013 tarihinde haber 111 sitesinde yayınlanmıştır.)

11 Kasım 2014 Salı

KAYBEDEN KİM OLUR?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 24 Eylül 2014 tarihinde BM Genel Kurulu’ndaki konuşması esnasında  “dünya 5’ten büyüktür” çıkışından sonra, Kobani üzerinden tabiri yerindeyse Türkiye’ye ilk golünü atan ABD, ikinci gölünü KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın “Çözüm Süreci”nde ABD’nin gözlemci ülke olmasını talep etmesiyle atmaya çalışıyor. ABD’nin son dönemlerde İran, PYD ve Esed rejimiyle de görüşmesi, iç ve bölgesel sorunları bitmeyen ve bu sorunlarına çözüm bulmaya çalışan Türkiye’ye yönelik tedip girişimidir.

 Geçmişte H. Cemal, C. Candar ve R. Çakır gibi gazeteciler üzerinden açıklama yapan KCK-Kandil, bu kez Yurt Gazetesinden Nazan Özcan ve Veysi Polat’a konuşmuş. "Çözüm Süreci"nin devlet tarafından yasalaştırılmasına rağmen, KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık: "Hükümet sorunu çözmek istemiyor..." diyor. Bayık’ın bu iddiası,  KCK'daki mantaliteyi bir kez daha gözler önüne seriyor.

 Cemil Bayık,  “Ahmet Karakaş’ın HDP binasında, gözler önünde boğazını kesmek istediler. Bu, Erdoğan ve Davutoğlu’nun açıklamaları sonucu gelişti… Açıkça HDP’yi ve HDP’nin şahsında aslında bütün demokrasi güçlerini hedef gösterdiler.” diyerek, HPD’nin iktidarca topyekûn hedef gösterildiğini iddia etti. Aynı iddiayı, elinde silahı bir güç olarak bulunduran PKK’yı Kürt Siyasi Hareketi (KSH) olarak değerlendiren Türkiye’nin du-a-yen gazetecilerinden R. Çakır da dile getirdi. Çakır, hükümeti,  “KSH içinde en zayıf gördüğü halka olan HDP’yi hedef alarak inisiyatif almaya çalışıyor. Bunun akılcı bir strateji olmadığı, hatta tehlikeli olduğu HDP yöneticisi Ahmet Karataş’ın saldırıya uğramasıyla ortaya çıktı.”  diyerek, bu konudaki uzmanlığını iyiden iyeye bir kez daha pekiştirmiş oldu.

C. Bayık, Ahmet Karataş saldırısına değiniyor, saldırıyı kınıyor. (Her ne saikle olursa olsun, HDP parti binaları ve üyelerine yönelik hiçbir saldırı kabul edilemez. Benzer saldırıların devam etmesi durumunda devletin otoritesi tartışılmaya başlanacaktır.) Peki, Cemil Bayık aynı hassasiyeti, PKK yandaşları tarafından kurban eti dağıtırken önce bıçaklanan, sonra boğazı kesilmeye çalışılan ve 3. kattan atıldıktan sonra üstünden araba ile geçilerek katledilen lise öğrencisi Yasin Börü için gösterebiliyor mu?

C. Bayık,  Cumhurbaşkanı ve hükümet üyelerinin PKK-KCK için  “terörist, terör örgütü” gibi ifadeleri kullanmalarından duyduğu rahatsızlığı ise “Dikkat edilirse, Ortadoğu’daki ve Kürdistan’daki gelişmeler bu hükümeti oldukça zorladı, o da ne yaptı, parlamentoya bir yasa getirdi. Yasanın ismi ne? ‘Terörizmi sonlandırma yasası’. Demiyor Kürt sorununu çözme yasası. Zihniyet aynı zihniyet, bilinçaltları bütünüyle yansıyor. Onun için terörist başı, terörist hareket, terörist örgüt diyor.” diyerek ifade ediyor.

Ama aynı Cemil Bayık,  “Bugün AKP, DAİŞ’tir,  (Arapça ismi DAİŞ’tir) bugün Kobani savaşını yürüten AKP’dir, bugün DAİŞ’i Kobani’ye saldırtan AKP’dir. Kobani’nin düşürülmesi için yoğun çaba sarf eden AKP’dir… Kobani’ye de saldırmasının esas amacı Kürtleri oradan çıkarıp kendine bağlı olan Sünni Arapları yerleştirmekti.” diyerek,  Irak ve Suriye’de IŞİD zulmünden kaçarak yerlerinden ve yurtlarından edilen yüz binlerce mülteciye kucak açan Türkiye ve AK Parti’ye her türlü hakareti marifet sayıyor. Türkiye’yi IŞİD’e yardım etmekle itham etmeye devam ediyor.

Cemil Bayık, 2013 Newroz’unda Öcalan’ın “artık silahlar sussun, silahlı unsurlar sınır dışına çekilsin” çağrısına rağmen,  “Kuzey'de (Türkiye) her yerde gerilla vardır, hem de 2013 Nevroz öncesindeki konumundan daha güçlü bir konumdadır. Hem nitelik hem nicelik olarak. Türkiye’den çektiğimiz güçlerin bir kısmını da geriye gönderdik. Ve yeni büyük katılımlar da var. Açık söyleyeyim, ayda bin civarında savaşçı katılımı var”  açıklamasıyla da Kandil’in PKK’nın silahlı unsurlarının sınır dışına çıkarmadığını itiraf ediyordu.  

Cemil Bayık, Kürtlerin kültürel hakları yönündeki birçok düzenlemeyi bile hâlâ asimilasyon aracı olarak görüyor. Hâlbuki TRT 6'yı, seçmeli de olsa Kürtçe eğitimi, Kürtçe gazeteleri Kürtler için asimilasyon aracı olarak görmek, Kürtlere yapılmış en büyük hakarettir.

Bayık’ın açıklamalarının tamamına bakıldığında, Türkiye’nin Kürt sorununu kendi iç dinamikleriyle çözmesine, devletin hazırladığı yeni yol haritasına (yeni yol haritasında mutlak eylemsizlik çağrısı, sekreterya ve akil insanlardan oluşacak bağımsız gözlemci grubu gibi çok önemli başlıklar vardı) KCK-Kandil’in henüz hazır olmadığı,  sürekli bahane ve oyalama taktikleriyle “Çözüm Süreci”ni sabote etmeye çalışarak, çözüm yerine çözümsüzlüğü dayatmaya çalıştığı gözlenmektedir.

Özelde Cemil Bayık'ın, genelde KCK’nın talepleri, Lozan'da 1924’te Musul-Kerkük'ü Milletler Cemiyeti'ne götürmek isteyen İngiltere (talebinde başarılı da oldu) ve dünyanın süper gücü ABD’nin ortak aklına benziyor. Hatırlanacağı üzere Türkiye’nin bölgede plebisit (halk oylaması) talebine bile razı olmayan İngiltere, görüşmelerdeki oyalama taktiği ile hedeflediği sonuca ulaşmış, Musul-Kerkük meselesini Milletler Cemiyeti’ne götürmeyi başarmıştı.

Sonuç:  Kazanan bir İngiltere ve sömürülen bir Orta Doğu…

Ölüm, acı, kan ve gözyaşının hâkim olduğu kaybetmeye mahkûm Kürtler ve Türkler.