Kürdistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürdistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2015 Pazar

KCK’nın “Demokratik Özerklik” Aldatmacası-II...

PKK-KCK, Öcalan’ın; “Demokratik ulus, bir ruh ise demokratik özerklik bedendir. Demokratik özerklik, demokratik ulus inşasının ete kemiğe bürünmüşhalidir, onun somutlaşmış bedenleşmiş halidir”sözü üzerinden,  son yüzyılda dünyada yaşanan sorunların temel nedeni olarak ulus-devlet egemenliğini gösterir. Örgüte göre bunu aşmanın tek yolu “demoktarik ulus-demokratik özerklik” sisteminin inşasıdır.

Demokratik Özerkliğin Kültürel Boyutu: Abdullah Öcalan, “Demokratik Özerkliğin” en temel unsuru olarak kültürel boyutu işaret etmektedir. Öcalan, özerkliğin kültürel boyutun önemini;“Bu kültürel boyut daha çok dil, anadilde eğitim, tarih ve sanatı kapsar... Kürtçenin Türkçe ile ilişkisi nasılolmalıdır, anadilde eğitim nasıl yapılabilir, demokratik ulusun dil politikası nasıl olmadır bunlartartışılmalıdır. Bir eğitim politikası oluşturulmalıdır.”diyerek açıklıyor.

PKK-KCK, “Son bir iki yılda Türk devleti TV, radyo ve yazılı metinler ile Kürtçeyi kullanmaya başladığı halde bizzatKürtlerin kendileri bu hakları resmiyette kullanamıyorlar. Radyo ve TV yayını Kürtlere tümüyle yasaktır.Kürtçe üzerinde resmi ve fiili bir yasak vardır. Bu yasaklar Q,W,X harflerinde “sapık” bir zihniyet ilekendisini dışa vurmaktadır” iddiasıyla hem kendi tabanını, hem de uluslararası kamuoyunu yanıltıyor.

PKK, bu ve benzeri iddialarla manipülasyon amaçlı haberler yapmaya devam etmektedir. Kürtçe radyo ve TV yayınları serbesttir. Devlet eliyle yayın yapan TRT-KURDÎ’nin yanısıra, Türkiye’de Kürtçe yayın yapan sayısız özel TV ve radyo kanalları mevcuttur. İddia edildiğinin aksine Kürtçe üzerinde hiçbir yasak bulunmamaktadır. Seçmeli ders olarak okutulmasının yanında, birçok üniversitedekiKürdoloji bölümleri, akademik çalışmalarına devam etmektedir.  Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, 2000-2012 yıllarını kapsayan demokratikleşme çalışmalarını Kürtçe “ŞOREŞA BÊ DENG” (Sessiz Devrim)  adıyla kitaplaştırmıştır. Bu çalışmanın Kürtçe olarak basılması (ki bugüne kadar devletin hiçbir kurumunda böyle bir çalışma yapılmamıştı) başlı başına bir devrimdir. İlk kez bir kaynak, devlet tarafından Kürtçe basılırken, PKK-KCK’nın “sapık” zihniyet olarak değerlendirdiği X, Q ve W harfleri de resmi literatürde kullanılmaya başlanmıştır.

PKK-KCK, Kürtçenin eğitim dili olarak kabul edilmesi için okulları boykot eylemleri ile Türkçe eğitim sistemini sekteye uğratmayı meşru bir hak olarak göstermiştir. Hatırlanacağı üzere “Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemlerde,  PKK, bu ve benzeri eylemleri ile sık sık gündeme gelmişti. Kültürel boyut içerisindeki en insaflı bölüm, “Kürtlerin, Kürtçe yanında Türkçeyi eğitim de dâhil yaşamın diğer alanlarında ihtiyaç duydukları kadarkullanmalarında bir sakınca yoktur. Bu, Kürtlere sosyal ve kültürel zenginlik getirecektir” ifadesi olmuş olsa da devamındaki, “Kürdistan'dagünlük diyalog ve hizmetlerin tümüyle Kürtçe olması, işin doğası gereğidir. Demokratik özerklik gereği,yaşamın Kürdistan'da Kürtler için tümüyle Kürtçe olması bir zorunluluktur” cümlesi, PKK-KCK’nın samimiyetsizliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Öcalan,“Demokratik Özerkliğin” Öz Savunma Boyutunu: “Biz buna güvenlik boyutu da diyebiliriz... Yani Kürtlerin bir öz savunma durumuna kavuşması sağlanır. Toplum burada kendi özsavunmasını kurar. Bununla sadece elde silah bir durumu kastetmiyorum. Öz savunma KCK, PKK tarzı silahlıyapıyı değil halkın kendi güvenliğini sağlamasıdır. Demokratik toplumun her alanda örgütlenmesini,kurumsallaşmasını kendi güvenlik sistemine kavuşmasını ifade ediyorum... Bugüvenlik boyutu halkın öz savunması ekmek su hava kadar önemlidir. Bu olmadan yaşanmaz.” diyerek açıklıyor.

01 Ocak 1994 tarihinde Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) öncülüğündeki yöre halkı, Meksika’nın Guatemala sınırındaki kentlerin dördünü, kendi yaşam tarzlarına uygun özerk birimler oluşturmak amacıyla işgal eder. İşte, PKK-KCK’nın“öz savunma” boyutunun esin kaynağı da Meksika’ya karşı silahlı faaliyetlerine devam eden (EZLN) ile FKÖ benzeri bir öz savunma ve halk hareketidir.

“Öz savunma salt PKK-KCK tarzı bir silahlı yapıyı öngörmez. Ama ulusal savunmaörneğinde de gördüğümüz gibi böylesi bir yapılanmayı da dıştalamaz.Diğer bir konu öz savunma salt silahlı yapılanma olarak ele alınamaz... Elbette sadece Kuzey değil, dört parça ve diğer bölge güçleri ve uluslararası güçler ve onların askerisaldırıları düşünüldüğünde,  etkin bir gerilla gücü en önemli öz savunma unsuru olarak varlığını koruyacaktır” anlayışı, Öcalan’da görmeye alışık olduğumuz çelişkiler yumağının -tabiatıyla- PKK-KCK’yı da sarmaladığının ispatıdır.

PKK-KCK, uygulamaya koymak isteği Demokratik Özerkliğin Diplomasi Boyutunun, klasik devlet veya ülkelerarası diplomasi tarzında olmayacağını iddia ediyor. Bunun aksine diplomasinin, direkt halklar arasında ortak yaşam, dayanışma ve çalışma şartlarının oluşturulması gerektiğini belirtiyor ve  bunu da  “halk diplomasisi” veya “halklar diplomasisi” olarak isimlendiriyor..

Diplomasi ve stratejiyi bir arada yürütmeyi hedefleyen KCK, “Demokratik özerkliğin stratejik yönelimi devlet olmayan, devletle uzlaşmaları olsa da devlet olmayı hedeflemeyen toplulukların yönetimidir. Yani politik-ahlaki toplumun, toplum kesimlerinin doğrudan kendi kendilerini yönetmesidir. Öyleyse tüm diplomatik ilişkilerinde de devlet olmayı değil, halkların, toplulukların öz örgütlerinin yaratılmasını ve bunların birbirleriyle doğrudan demokrasi, farklılıkları içinde eşitlik temelinde ilişkilenmelerini, özgür iradeleriyle ortak organizasyonlara katılarak kendilerini yönetmelerini esas alır” ifadesiyle dile getiriyor.

PKK-KCK’nın diplomasi konusunda başarılı olduğunu kabul etmek durumundayız. PKK’nın silahlı eylemlerinin başladığı ilk günden günümüze gelinceye kadar Avrupa ülkeleri, İran, Rusya ve İsrail’den aldığı desteğe bakıldığında, bu başarının bu ülkelerin salt Türkiye düşmanlığından kaynaklanmadığı, terör örgütünün (kendi kontrollerindeki medya desteğini de hesaba katarsak) lobi ve diplomasi konusundaki başarısının sonucu olduğu aşikârdır.

Batı’daki Kürt diasporası (özellikle de ABD ve AB) Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) üzerinden Avrupa Parlamentosu’nda etkili lobi ve diplomatik faaliyetler yürütmektedir. KNK üyelerine içerisinde sadece Türkiye’den değil; PKK’nın İran yapılanması PJAK’tan, Irak yapılanması PÇDK’den ve Suriye yapılanması PYD’den de isimler yer almaktadır. KNK’nın Belçika, Fransa, Almanya, İngiltere ve Rusya başta olmak üzere, Avrupa’nın birçok ülkesinde temsilcileri bulunmaktadır.

Son dönemlerde, İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin, PKK kamplarındaki militanları, masum ve sempatik  “özgürlük savaşçıları” şeklinde göstermeye çalışması, ulusal medyadaki kimi yazılı ve görsel yayın kuruluşlarının iktidar partisi ile hesaplaşma adına, PKK’yı aklamaya çalışan yayınları da bu kategoride değerlendirilebilir.

Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı savaşan, ABD ve Batı’nın bölgedeki stratejik ortağı gibi hareket eden ve Suriye’de “defacto” bölgeler oluşturan, uluslararası kamuoyunun sempatiyle baktığı bir PKK-KCK gerçeği de gözardı etmeyelim.

Yine, Batı’nın emperyalist çıkarları gereği, Orta Doğu’yu bir kez daha şekillendiriyor olması,  elbette ki Türkiye’yi doğrudan ilgilendirir/ilgilendirecektir de.  Çizilmesi muhtemel yeni sınırlar, dış politikadaki tercihlerimizle birlikte, büyük emekler verilerek, kendi iç dinamiklerimizle çözmeye çalıştığımız “Kürt Sorunu”nu farklı bir mecraya taşıyabilir.

Türkiye’nin bu saatten sonra, bölge ve konjonktürel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak, “Kürt Sorunu”nun çözümü noktasında yeni bir yol haritası belirlemesi gerekmektedir.

Özetle: PKK-KCK’nın -sözüm ona- Kürtlere vaat ettiği “özerklik ve özyönetim”  yapılanmalarının hepsi birer aldatmacadan ibarettir. Günümüz itibariye PKK, fabrika ayarlarına geri dönmüştür. Yani gerçekte hedeflenen şey, kuruluş bildirgesinde belirlenen “PKK, çöken emperyalizm ve yükselen proletarya devrimleri çağında, Kürdistan halkını emperyalist ve sömürgeci sistemden kurtarmak, bağımsız ve birleşik bir Kürdistan’da demokratik bir halk diktatörlüğü kurmak ve nihai olarak sınıfsız toplumu gerçekleştirmek amacındadır” hedeflerdir.

Kısacası PKK-KCK, bölgede yaşayan ve kendisi gibi düşünmeyen tüm kesimleri bölge dışına göçe zorlayarak, (PYD’nin Suriye’de kontolü altında bulundurduğu kanton bölgelerdeki uygulamaları buna örnektir) Arap baasçılığı benzeri, seküler düşünce yapısının egemen olduğu yeni bir toplum modeli oluşturmaya çalışmaktadır.


23 Ekim 2014 Perşembe

KOBANİ’NİN YANSIMALARI

Son aylarda yaşanan gelişmeler bize, iktidar ve muhalefet kesimindeki siyasi savrulmaların giderek derinleştiğini gösteriyor. Bu derinleşme, doğal olarak Türkiye’nin dış politikasına da yansıyor.
Türkiye, Kobani politikasında tabir yerindeyse ABD'den yine gol yedi. ABD'nin "PYD bizim için terör örgütü değildir" açıklaması, diplomasi dilinde örtülü olarak "Evet, sizi tanıyorum" demektir. Daha açık bir ifadeyle PYD’nin ABD için terör örgütü olmaması demek, PKK’nın da ABD için terör örgütü olmadığı manasını taşır. ABD, Kobani üzerinden "Çözüm Süreci"ne müdahil olmak istiyor. Türkiye, bölge Kürtlerine yönelik benzer bir hatayı, ABD’nin birinci Irak işgalinden sonra Irak’ın kuzeyinde kontrolü eline geçiren Talabani ve Barzani’ye karşı sürdürdüğü politikalarla yapmıştı. Oysa bugün Irak'ın kuzeyinde Türkiye müttefiki federal bir Kürdistan var.
6-7 Ekim olaylarından sonra, kamuoyunun merakla beklediği Öcalan ile HDP heyetinin görüşmesi nihayet gerçekleşti. Bu kez rutinin dışına çıkan HDP heyeti, ilk olarak Kandil ile görüştü. Kandil’den aldıkları mesajı/mesajları Öcalan’a ilettiler. Öcalan’ın önünde devlet ile yaptığı görüşmenin sonucu, 6-7 Ekim olaylarının acı bilançosu, KCK-Kandil’in mesajı, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Akil İnsanlar”la gerçekleştirdiği görüşme sonucu ve yine Başbakan tarafından açıklanan yeni  “İç Güvenlik Paketi”nin içeriği vardı.
Elindeki verileri değerlendiren Öcalan, “Bugünden sonra bölgede demokratik siyasete, barışa ve çözüme inanan tüm yapı ve kurumların ciddi bir soruşturma ve yüzleşme sorumluluğuyla meseleye yaklaşmaları elzemdir. Bu yaşanan olaylardan tarafların ders çıkartması, bu temelde demokratik çözümün hayatiyetinin öneminin kavranarak müzakere temelli çabalara hız vermesi ehemmiyet arz etmektedir. Taraflara düşen görev birbirleriyle olan hukuklarını sağlam ve güvenli bir temele oturtmalarıdır. Bu yapılmadığı zaman içinden geçmekte olduğumuz sürecin derin bir darbeyle sonuçlanması kaçınılmaz olacaktır. Oysa bu topraklarda yaşayan bütün halklar ve inançlar için en önemli seçenek köklü bir demokrasi olmalıdır” diyerek, bir kez daha çözüm sürecini sahiplendi.
Son dönemde yaşanan olaylar, Türkiye’nin kendi sorununu, kendi iç dinamikleriyle çözme gayret ve iradesine dâhil olmak isteyen çevrelerin süreci sekteye uğratma gayretleridir. Uluslararası derin odaklar ve Türkiye’deki uzantıları, başladığı günden bugüne, Türkiye’nin “Çözüm Süreci” ile Kürtleri aldattığını iddia ettiler.
Öcalan ise “Henüz kendi yerelliğimizden yola çıkarak evrensel çözümlere ulaşma şansımız varken bu hamleyi yapmazsak, Bölgemiz başka güçlerin, salt kendilerini merkez alan dayatmaların ve uygulamaların girdabında telef olacaktır”  mesajıyla,  Orta Doğu’nun kaygan ve kaypak zemininde siyaset üretebilen ender kişiliklerden olduğunu, dünya ve Türkiye’deki gelişmeleri, birçok siyasetçi ve siyaset kurumundan daha doğru okuyabildiğini bir kez daha göstermiş oldu.
Bir yandan Kandil’in (Özellikle de KCK Yürütme Konseyi Sabri Ok’un ‘Tespitimiz, gerçekten de sürecin bittiği yönündedir. Tutumumuz da bu yönde olacaktır’) “Çözüm Süreci bitmiştir” naraları, diğer yandan Öcalan’ın süreci devam ettirilmesinin zarureti yönündeki son mesajı…
Ortada iki ihtimal var.
Birincisi; Kandil, Öcalan’ın “Çözüm Süreci”ni sahiplendiği son mesajını sahiplenecek. İkincisi; zayıf bir ihtimal de olsa Öcalan’a rağmen Kandil, silahı bir güç olarak dayatmaya devam ettirecek.
PKK içerisinde Öcalan’a rağmen silahlı mücadeleyi dayatan güçlü bir kesimin varlığı bilinmektedir. Yeni Şafak Yazarı Hilal Kaplan’ın “Başbakan'ın sıraladığı kronolojiye göre Kandil, Türkiye içindeki tüm illegal faaliyetleri sonlandıracağı sözünü vermiş ama sonuçta 6-7 Ekim'de estirilen teröre önayak olmuş durumda. Sürecin iyiliğini gözeten herkesin bu iddiayı Kandil'e ve HDP yetkililerine sormaları gerekiyor.”* ifadesi, bu iddiamızın doğruluğunu gösteriyor.
Yine Öcalan’ın son mesajının içeriğine bakıldığında, Kandil’e yönelik sert ifadeler kullanmaması, Öcalan’ın Kandil’deki dengeleri göz ardı etmediğini ve Kandil’e yönelik ihtiyatı elden bırakmadığı şeklinde yorumlanabilir. “Çözüm Süreci”nin başarıya ulaşması, olasılık dâhilinde de olsa PKK’nın bölünmesi ile sonuçlanabilir.
Kobani olayları bahane edilerek öldürülen sivillerin faillerinin bir an önce bulunması gerekir. Faillerin bulunamaması Türkiye’yi 1990’lı yılların karanlık ortamına çekmek isteyen uykudaki derin odakları hareke geçirecektir. Nitekim Bingöl Karlıova’da Hüda-Par üyesi Fethi Çakır’ın vahşice öldürülmesi, yeni bir Hizbullah-PKK çatışmasıyla, bölge insanını birbirine kırdırtma girişimidir. Bölgede hâlâ bu tür cinayetlerin yaşanıyor olması, devlet yönetimindeki otorite ve yönetim boşluğunun devam ettiği anlamına gelir.
Yeni “İç Güvenlik Paketi”nin detaylarını açıklayan Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, "Ben evrensel değerlere inanan bir insanım. Benim için birinci derecede kutsal olan şey, benim insanımın canıdır, mal güvenliğidir…” açıklaması, bir an önce hayata geçirilmelidir. Söylemde kalacak her açıklama bölge insanının devlete güvenini azaltacak, yaşanan güven kaybı ise bölge insanının devletten uzaklaşmasıyla son bulacaktır.

*http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/HilalKaplan/kandil-yalan-mi-soyledi/56539

24 Ağustos 2014 Pazar

OSMANLI KAYNAKLARINDA "KÜRD" VE "KÜRDİSTAN"

Abdullah Can - Mehmet Memdoğlu

Şemseddin Samî (1 Haziran 1850′de Arnavutlukta doğmuş 5 Haziran 1904′te İstanbul’da vefat etmiştir. Osmanlı yazar, ansiklopedist ve sözlükçüsüdür.

Kamus’ül A’lâm
 adlı 6 ciltlik ansiklopedisinin yazımına 1889′da başlamış; Kamus-u Türkî adlı Lügat’ını ise 1901 yılında yazmıştır.



Kitap: KAMÛS-U TÜRKÎ
Yazar: Şemseddin Samî
Shf. 1156 – 1157

KURD: Irak-ı Arab ile Irak-ı Acem arasında ve Cezîre’nin şark-ı şimalinde, yani hudud-u İranîyenin iki cihetinde sakin, ma’ruf bir kavim efradından olan adam.

KURDİSTAN: Memalik-i Osmanîye’de hudud-u İranîyenin iki cihetinden ve Cezîre’nin şark-ı şimal taraflarından ibaret yer.

*************************

Kitap: KAMUS’ÜL-A’LÂM
Yazar: Şemseddin Samî
Cild: 5
Sahife: 3840 – 3843


Shf. 3840


KURDİSTAN: Asya-i Garbî’de kısm-ı azâmı Memalik-î Osmanîye’de ve bir kısmı İran’a tabi büyük bir memleket olup, ekseriyet üzere ahalisi bulunan Kürt kavminin ismi ile tesmiye olunmuştur. Bu isim taksimat-ı mülkiye ve siyasiyeye dâhil olmayıp, vaktiyle bizde “Kürdistan Valiliği” ve şimdi İran’da “Kürdistan Eyaleti” bu isimle müsemma memleketin bütününü ihata etmediği gibi, Kürtler dahi dağınık ve sair akvamla karışık bulunduklarından, Kürdistan’ın hududunu tamamıyla tayin etmek müşküldür. Ancak takribî olarak diyebiliriz ki:

Kürdistan; Urmiye ve Van Göllerinin sevahilinden, Kerhe ve Diyale Nehirlerinin menabiîne ve Dicle’nin mecrasına dek mümted olup garb-ı şimalîye doğru hududu Dicle’nin mecrasını takible Fırat’ı terkib eden Karasu mecrasına ve oradan şimale doğru Aras Havzası’nı Fırat ve Dicle Havzası’ndan ayıran taksim-i miyah hattına kadar vasıl olur. Bu itibarla Memalik-i Osmanîye’de Musul Vilâyeti’nin kısm-ı azamı, yani Dicle’nin solunda bulunan yerleri ve Van ve Bitlis vilayetleriyle Diyarbekir ve Ma’muratul-Aziz Vilayetlerinin birer parçası ve Dersim Sancağı Kürdistan’dan ma’dud olduğu gibi, İran’da dahi Kürdistan namıyla ma’ruf olan eyaletle Azerbeycan Eyaleti’nin nısfı, yani cenub-i garbî kısmı Kürdistan’dır.


Bu vecihle Kürdistan; şimal-ı şarkî cihetinden Azerbeycan, şarken Irak-ı Acemî, cenuben Loristan ve Irak-ı Arabî, Garb-ı Cenubi cihetinden Cezîre, garb-ı şimalî tarafından dahi Anadolu ile mahduttur. Bu hudut dâhilinde 34 derece ile 39 derece arz-ı şimalî ve 37 derece ile 46 derece tûl-i şarkî aralarında mümted olup, büyük bir müselles ve daha doğrusu sivri tarafı garb-ı şimalîye doğru dönmüş bir armut şeklini ibraz ediyor. Fırat’ı teşkil etmek üzere Karasu ile Murat Çayı’nın mültekasında olan en şimal-i garbî noktasından Loristan’ın hududuna dek olan tûl-î azâmın takriben 900 kilometre ve arzı 100 ile 200 kilometre aralarındadır.

Kürdistan’ın medar-ı tefrikî, ahalisinin cinsiyeti olduğu halde, Kürtler yalnız bu memlekette münhasır olmayıp, Cezîre’nin kısm-ı şimalisinde, Şam ve Haleb cihetlerinde, Anadolu’nun her tarafında, Rusya’ya tabi olan Mavara-i Kafkas Eyaletlerinde ve İran’ın her tarafında, hatta Horasan’da ve Afganistan’da ve Belucistan’da bile birçok Kürt aşiretleri bulunur. Bir taraftan dahi, hududu zikrolunan Kürdistan dâhilinde Arap, İranî, Türk ve sair cinsiyetlere mensup ahali vardır. Yalnız ekseriyete itibarla hudud-u mezkûrde tayin olunabilir.

İran’ın Loristan Eyaleti ahalisi olan Lorîleri dahi Kürtlerle münasebet ve karabet-i cinsiyeleri olduğu halde, lisanlarında bir dereceye kadar muğayyerat ve beynlerinde münaferet bulunduğundan, Loriler kendilerini Ekrad’dan saymak istemiyorlar ve Kürdler dahi Lorîleri kendi cinslerine kabul etmeye meyil göstermiyorlar. Alelumum Kürdlerin miktarı iki buçuk milyona karib tahmin olunup, bir buçuk milyonu Memalik-î Osmanîye’de, yedi bin beş yüzü İran’da, on üç bini Rusya’nın Maveray-ı Kafkas Eyaletinde, kusûri dahi Afganistan ve Belucistan’da ve sair taraflarda dağınık bir halde bulunuyorlar.


Kürdistan’ın her tarafı dağlık ve mürtafiî olup, yalnız enharın vadilerinde bazı dar ovaları vardır. En düz ve alçak ciheti cenûb-i şarkî kısmı yani Şehrezor ve Süleymaniye Sancaklarıyla İran’daki Kürdistan olup, o cihette dağlar daha alçak, vadiler daha geniş ve ovalar daha çoktur.


Shf. 3841

En mürtefiî yerleri münteha-i şimalinde bahre hazar ile Basra Körfezi maileleri arasında bir taksim-i miyah hattı teşkil eden dağlardır. Ancak bunların ormanlar ve meralarla mestûr güzel yayla ve etekleri ve ziraate salih vadileri çoktur. Memalik-i Osmanîye ile İran hududunu teşkil eden ve şimal-ı garbîden, cenûb-i şarkîye doğru birkaç sıra teşkil ederek, mümted olan dağları ise mürtefiî olmakla beraber, ekseri taşlık ve çıplaktır. Kıt’a-i mezkûrenin o ciheti hakikaten kabil-i sükna olamayacak derecede sert ve çetin bir yerdir. Kıta-i mezkûrenin miyah-ı carîyesi çok olup Fırat’ın en büyük kolu olan Murat Çayı’nın ve Dicle, kıt’a-i mezkûre dağlarından nebean ettikleri gibi, Dicle’ye münsib olmak üzere dahi şimalden başlayarak, Batman Suyu, Bitlis ve Siirt Çayları, Habur, Zab-ı Âla, Zab-ı Esfel, Edhem ve Diyale nehirleri cenûb-i garbîye akarak, mezkûr ırmağa dökülür ve kıt’a-i mezkûre dağlarından inen bir çok çayların sularını cem’ ederler.

İran’daki kıta-i mezkûrenin yalnız şimal cihetindeki Katur Nehri, Kür vasıtasıyla Bahr-ı Hazar’a münsib olan Aras Nehri’ne pek çok olan enhar-ı sairesi Urmiye Gölü’ne dökülür. Van Gölü’ne münsib olan bir hayli enharı dahi vardır. Kıta-i mezkûre, arzen hayli sıcak olacak bir derecede iken, mevkiînin irtifaından dolayı havası umumiyet üzre soğuk olup, kışları uzun ve pek serttir. Ve kar aylarca dağlarını örter. Yalnız Dicle Vadisi’ne karib olan alçak yerlerinde kışın hava mülayim ve lâtif ve yazın hayli sıcaktır. Yüksek yerlerinde yazın meraları pek güzeldir. Ve bazı tarafları çam ağaçlarını havi ormanlıktır. Daha alçak taraflarında meşe, kestane ve çınar ağaçları ve daha aşağılarda arpa, buğday, keten, kenevir, mısır, tütün, üzüm ve meyvelerin envaı ve en alçak yerlerinde pamuk, pirinç vesaire hasıl olur. Bir nev’ budur meşe yapraklarından alınan kudret helvası şeker yerine kullanılır.

Kürd aşiretleri, külliyetli koyun, at, deve ve keçi sürüleri beslerler. Dağlarda ayı, domuz, pars, vaşak, geyik, yabani keçi, karaca, çakal, tilki ve sair hayvanat-ı vahşiye ve küçük av hayvanları kesretle bulunur.

Şimal cihetindeki dağlarda demir, bakır, kurşun ve sair madenler bulunduğu tahakkuk etmişse de ihraç olunanları yoktur. Cenûb cihetlerinde neft ve taşyağı bulunur.

Kürdler mazı, fıstık ve yağ çıkarmaya yarar hububat-ı mütenevia ile yapağı ve tiftik gibi mahsulâtı ihraç ederler.

Kürdler ekseriyet üzere aşiret halinde yaşayıp, mevsime göre mera talebiyle mahall değiştirdiklerinden, ziraatle pek de iştigal etmeyip başlıca medar-ı taayyüşleri, hayvanat-ı ehliyeleri ve sanatları çobanlıktır. Koyun ve tay satışından kazandıkları akçe ile geçinirler. Bunun için kışın köylerinde kalıp, haneleri ve tarlaları var ise de yazın ziraate çok ehemmiyet vermeyip, ekseri çadırlarla sürüleri arkasından yaylalara çıkarlar.

Kıta-ı mezkûrede sanayi-i mahalliye kilim ve halı ile kaba bez ve keçe kabilinden çul ve saire imalinden ve ticaret-i mahalliye zahayir ve hayvanat ahz ve i’tasından ibarettir.

Vasait-i nakliye, Dicle’de işlettirilen “Kelek”ten ibaret olup, bu da pek külfetlidir. Ve kışın üç ay mevaridat büsbütün münkati’ bulunur.

Kürdlerin asl ve menşeî ve ne vakitten beri oralarda sakin bulundukları, tarihçe meçhul ise de ezmine-i kadimede kıta-i mezkûrenin kısm-ı cenûbîsi “Asurîye” ismiyle ma’ruf idi. Ve şimal-ı şarkî ciheti “Midya”dan ma’dud idi. Eski Midyalıların cinsiyetleri meçhul olup, akvam-ı Turanîyeden, yani Türk cinsinden oldukları meznun ve Asurîlerin ise akvam-ı Samîyede bulunmuş oldukları ve Keldanîlerle karabetleri malum ve muhakkaktır. Halbuki Kürdler, akvam-ı Aryanîyeden olup, İranîlerle pek yakın karabetleri olduğu lisanlarından ve sair ahvallerinden anlaşılıyor. Binaenaleyh, Kürdlere ne Midyalıların ve ne de Asurîlerin ahfadı nazarıyla bakılıp, şark cihetinden yani Horasan ve Herat taraflarından oralara gelmiş bir kavim olduklarında şüphe yoktur. Ancak şimdi bulundukları yerlere ne vakit hicret ettikleri malum değildir.


Shf. 3843

Milad-ı İsa’dan 401 sene evvel, yani bundan 2300 sene mukaddem askerle o tarafa azimet ve bad’el mağlubiye perişan bir halde avdet etmiş ve sefernamesini yazmış olan Yunan-ı Kadim meşahir-i Muharrirîninden Eksenefon, el-yevm kıta-ı mezkûre Diyarbekir ve Ma’muret’ül-Aziz’e ve emsali yerlerin her tarafında “Kardukh” tesmiye ettiği kavme mensub ahaliye rast geldiğini beyan ediyor. Kardukh isminin ise Kürd isminin bir Yunanlı ağzında aldığı tebeddülden hâsıl olmuş galatı olduğundan şüphe yoktur.

Binaenaleyh, 2300 sene evvel dahi oraları Ekradla meskûn idi. Bu halde diyebiliriz ki; Ninova’da ve Dicle Vadisi’nde şüphesiz Babil cihetlerinden gelmiş olan Asurîler ve Midya’da, yani Azerbeycan ve Irak-ı Acemî cihetlerinde, belki Ceyhun ve Seyhun Vadilerinden gelmiş olan Midyalılar hüküm sürmekte iken, yine dağlarda Kürd aşiretleri cevelân ederek nîm-müstakil bir halde bulunuyorlardı. Nitekim bugün dahi Musul ve Diyarbekir’de Araplar, Tebriz ve Hemedan’da İranîler bulunduğu halde, iç tarafları hemen sırf Kürdlerle meskûndur.

Kürdler, akvam-ı Aryanîden oldukları halde, ne Asurîlerin ve Midyalıların ahfadı olabilirler. Bu hususta şahid-i adil olunmaya şayan olan lisanlarına baktığımızda vakıa, Asurî ve Keldanî lisanlarından me’huz oldukları anlaşılan birçok kelimeler görüyorsak da lisan-ı Pehlevîde dahi bulunan bu kelimeler, Asurîlerle Keldanîlerin hükümetleri zamanında ve bunların medeniyeti tesiriyle kabul olunup ba’del-İslâm Kürdçe ve Farisînin ahz eyledikleri kelimat-ı Arabiyeye mümasildir; esasen lisan ise Farisîye müşabihtir. Bu kelimelerin vücudu Kürdlerin Asurîlerin neslinden olduklarına değil, belki o vakitten beri oralarda sakin bulunmuş ve Asurîlerle birlikte yaşamış olduklarına delalet ediyor.

Kürd lisanı Farisî’ye ve belki ondan ziyade eski Pehlevîye müşabihtir; ancak telaffuzu Farisînin ki gibi lâtif olmayıp, dağ adamlarına ve öyle bir hal-i bedeviyette yaşayan aşaire yakışacak surette sert ve derşeddir. Ve boğazdan telaffuz olunur harfleri çoktur. Her ne kadar Kürdlerin uleması öteden beri Arabî ve Farisî ile iştigal edip, kendi lisanlarına ehemmiyet vermediklerinden Kürdçenin edebiyatı bulunduğu iddia olunamazsa da, eskiden beri bu lisanda dahi bir hayli eş’ar söylenmiştir. Ve bu lisanın dahi Farisî gibi huruf-u Arabîye ile tahriri kolay olduğundan bazı divanlarıyla sair kütüb-i edebiyeleri vardır.

Avrupalılar Kürdçenin kavaid-i sarfiyesini ve lügatlerini dahi mühemmen-emken zabt etmiş; ve kendi lisanlarına mütercem kavaid ve lügat kitapları neşr eylemişlerse de elsine-i İslâmiyemizde henüz bu lisanın kavaid ve lügat ve edebiyatına dair hiçbir şey yazılmamıştır.

Kürdler umumiyetle cesur ve cengâver ve süvarilikte pek mahir adamlar oldukları gibi, ilim ve terbiye ve medeniyete de fevkalade istidatları vardır.


Kürd isminin Farisîde “yiğit, kahraman, bahadır” manasıyla kullanılır bir sıfat olup Şehname’de bu mana ile pek sık isti’mal olunduğu malumdur. Bu ismin Kürdlere cesaret-i tabiîyelerine binaen, ibtida bu mana ile verilip ba’dehu alem olduğu anlaşılıyor.


Kürdler hemen umumiyet üzere Müslim ve Suni olup ekseri Şafi’ul Mezhebdirler. İçlerinde yalnız 50.000 Yezidî vardır. Pek az miktarda Kızılbaş bulunur. O mevkilerde Nasturî ve Keldanî cemaatlerine mensub bir miktar ahali dahi bulunuyorsa da bunlar eski Keldanîlerin ve Süryanîlerin ahfadından olup, Kürd cinsiyetine mensup değillerdir. O cihette bulunan büyük şehirler, mesela Diyabekir, Musul, Bağdat, Hemedan, Tebriz, Kürdistan’ın kenarlarında ve haricinde tesadüf edip asıl mevaki-i mezkûrenin dâhilinde olan ve Kürdlerle meskûn ma’murelerin başlıcaları: Süleymaniye, Kerkük, Revanduz, Erbil, Siirt, Bitlis, Van, Urmiye, Kirmanşah ve sairedir.

Tarihin zabt edebildiği zamanların en eskisinde Ninova’daki Asurîlerin taht-ı hükmünde görülüp, Asurîlerin hitamında Ninova ile beraber,


Shf. 3843

Midya hükümdarlarının ve ba’dehu Keyhusrev’in zabtına geçmişlerdir. Hatta Keyhusrev’e yardım edip, sair memaliki zaptında askerin meyanında hizmet etmiş oldukları mervidir. Keyanîyan Devleti’nin sukutunda İskender’e ve halefleri olan Makedonyalı tavaif-i mülüke, ba’dehu Eşkaniyane ve nihayet Sasaniyane tabi’ olup Kadisîye muzaferiyetinden sonra, Hilafet-i İslâmiyenin taht-ı itaatına girmiş ve din-i İslâm’ı kabul etmişler idi.

Hileafet-i Abbasîyenin zaafa düçar olmasıyla memalik-i İslâmiye’nin her tarafında birtakım umera ve mülük zuhur etmeye başladığı sırada, Kürd rüesasından birçok adamlar dahi Musul ve Diyarbekir ve Cezîre cihetlerinde birer kal’a veya memleket ele geçirip birçok hükümat-ı sağire teşkil eylemişlerdiyse de umum kıt’a-i mezkûreyi bir idareye alarak cinsiyet esasına müstenid bir hükümet teşkilini düşünmemişlerdir. Nihayet bu cinsiyete mensub olan meşhur Selahaddin-i Eyyubî Mısır’da devlete nail olup, kendisi ve evladı Şam ve Haleb ve Hicaz ve Yemen’de hüküm sürdükleri ve evlad ve akrabalarının taht-ı idaresinde birçok hükümat-ı mümtaze teşkil ettikleri vakit dahi hüküm ve nüfuzları haricinde kalmış idi. Cengiz hurucunda dahi sair memalik-i İslâmiye gibi Moğolların payimal-i zulm ve te’diyesi olmuş ve ba’dehu birçok Türk ve Türkman aşiretleri gelerek, bazı taraflarına sokulmuş ve Akkoyun, Karakoyunlar hercümercinden ve hepsine kapak koyan Timur’un hurucundan sonra kısm-ı azâmı Şah İsmail’i Safevînin eline geçmiş iken, Yavuz Sultan Selim Han’ın Şah-ı Müşarünileyhin üzerine vaki’ seferinde Kürd rüesası Sünniyul-Mezheb olmak saikasıyla ve meşhur İdris-i Bitlisî’nin sa’y ve himmetiyle tev’an taraf-ı Devlet-i Osmanîye’ye dönüp o vakitten beri kısm-ı azamı Devlet-i Müşarünileyhanın taht-ı idaresinde bulunmakta ve yalnız kısm-ı şarkîsi muahhiren ta’yin olunan hatt-ı hududun ortasında kalıp, muğayyeret-i mezhebten dolayı İranîlerle beynlerinde bulunan münaferetle beraber, İran’ın taht-ı hükmünde bulunmaktadırlar.



LÜGATÇE
Ahfad: Torunlar.
Ahz ve i’ta: Alış-veriş, ticaret.
Ahz: Almak, alıvermek.
Akvam: Kavimler.
Akvam-ı Aryanî: Aryan(İran) Irkına mensup kavimler.
Alelumum: Ekseriyetle, genellikle.
Alem: Sembol.
Arzen: Arazi olarak, coğrafî olarak.
Arz-ı şimalî: Kuzey arazisi(Enlem)
Asl ve menşe: Asıl ve köken.
Asya-i Garbî: Batı Asya.
Aşair: Aşiretler.
Avdet: Geri dönme, dönüş.
Azimet: Gitme, yola çıkma.
Ba’dehu: Sonradan.
Ba’del-İslâm: İslâm sonrası.
Bad’el mağlubiye: Mağlubiyet (yenilgi) sonrası.
Beyn: Ara.
Cem’: Toplama.
Cenuben: Güneyden, güney yönünden.
Cenub-i garbî: Güneybatı.
Cenûb-i şarkî: Güneydoğu.
Cevelân: Dolaşım, hareketlilik.
Cezîre: Arap Yarımadası.
Cinsiyet: Irk.
Derşed: Sert, kaba.
Ekrad: Kürd isminin çoğulu; Kürdler.
Eksenefon: Ksenefon.
Elsine-i İslâmiye: Müslümanların konuştuğu diller; İslâmî diller.
El-yevm: O gün.
Enhar: Nehirler.
Enhar-ı saire: Başka nehirler.
Eş’ar: Şiirler.
Ezmine-i kadim: Antik çağlar, eski zamanlar.
Galat: Yanlış telaffuz, yanlışlık.
Garb-ı şimalî: Kuzeybatı.
Halefler: Sonradan gelenler, ardıllar.
Hal-i bedeviyet: Köylülük yaşamı.
Havi: Kapsayan, içine alan.
Hayvanat-ı ehliye: Evcil hayvanlar.
Huruf-u Arabî: Arapça harfleri.
Hükümat-ı mümtaze: Seçkin hükümetler.
Hükümat-ı sağire: Küçük hükümetler (yönetimler).
Irak-ı Acem: Kürt ve İran toprakları.
Irak-ı Arab: Irak’ın Arap kısmı.
İbtida: Başta, başlangıçta.
İrtifa: Yükselti.
Kabil-i sükna: Yerleşime elverişli.
Karabet: Yakınlık, akrabalık.
Karabet-i cinsiye: Irksal yakınlık, akrabalık.
Kardukh: Karduk.
Karib: Yakın.
Kavaid-i sarfiye: Dilbilgisi kuralları.
Kelek: Sal, bot.
Kesret: Çokluk.
Kısm-ı cenûb: Güney kısmı.
Kısm-ı şarkî: Doğu kısmı, doğuda (İran sınırları içinde) olanlar.
Kıt’a-î mezkûre: Adı geçen kıta (coğrafya).
Kusûr: Artık, arta kalan.
Kür: Kura Nehri.
Kütüb-i edebiye: Edebi kitaplar.
Lâtif: Hoş, tatlı, yumuşak.
Ma’dud: Sayılan.
Ma’dud: Sayılma, addedilme.
Ma’muratul-Aziz: Elazığ.
Ma’mure: Bayındır, gelişmiş şehirler.
Ma’ruf: Bilinen, tanınan.
Ma’ruf: Bilinen, tanınan.
Mahall: Ortam, mekân.
Mavara-i Kafkas: Transkafkasya, Kafkasya Dağlarının güneyinde Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’ı kapsayan bölge.
Me’huz: Alınmış, alıntılanmış.
Mecra: Akarsu yatağı, çığır, ark.
Medar-ı taayyüş: Geçim kaynağı.
Medar-ı tefrikî: Farklılık nedeni.
Memalik: Memleketler.
Menabi: Kaynaklar.
Mervi: Rivayet edilen, anlatılan.
Mestûr: Kaplı, örtülü.
Meşahir-i Muharrirînin: Ünlü yazarlarından.
Mevaki-i mezkûre: Adı geçen mevkiler.
Mevaridat: Gelirler.
Meyan: Ara.
Mezkûr: Adı geçen.
Meznun: Zannedilme.
Midya: Med İmparatorluğu.
Miyah-ı carî: Akarsular.
Muahhiren: Sonradan, daha sonraları.
Muğayyeret-i mezheb: Mezhep farklılığı (değişikliği).
Mukaddem: Önce, evvel.
Mühemmen emken: Olabildiğince, imkânlar ölçüsünde.
Mülayim: Yumuşak, ılıman.
Mülteka: Kavuşma, ulaşma, katılma.
Mülük: Melikler, krallar.
Mümted: Uzanan.
Münaferet: Nefretleşme.
Münkati’: Kesik.
Münsib: Bağlı, bağlanan.
Münteha-i şimal: Kuzey sınırı.
Mürtafi: Yükselti.
Müselles: Üçgen.
Müsemma: İsimlenlendirilen.
Müstenid: Dayalı.
Nebean: Kaynaklanma.
Neft: Petrol.
Neşr: yayınlama.
Nîm-müstakil: Yarı bağımsız.
Sa’y: Çalışma, gayret.
Sakin: Yerleşik.
Sanayi-i mahalliye: Mahalli sanayi, zanaat.
Sünniyul-Mezheb: Sünni mezheplere bağlı.
Şafi’ul Mezheb: Şafii mezhebine mensup.
şahid-i adil: Doğru tanık, sağlam delil ya da kanıt.
Şarken: Doğudan, doğu yönünden.
Şark-ı şimal: Kuzeydoğu.
Şimal: Kuzey.
Şimal-ı şarkî: Kuzeydoğu.
Şimal-i garbî: Kuzeybatı
Şimal-i garbî: Kuzeydoğu.
Tahrir: Yazı, kayıt.
Taht-ı hüküm: Yönetiminde, idaresinde.
Taht-ı itaat: İtaat altı, buyunduruk.
Takribî: Yaklaşık.
Taksimat-ı mülkiye: İdari bölüşüm.
Taksim-i miyah: Su bölümü çizgisi.
Taşyağı: Kömür.
tavaif-i mülük: Beylikler, emirlikler; bölge devletleri.
Tebeddül: Değişim, dönüşüm.
Tev’an: Kendi isteğiyle, zorlanmaksızın.
Tûl-i şarkî: Doğu boylamı.
Umera: Beyler, emirler.
Vasait-i nakliye: Ulaşım vasıtaları.
Yunan-ı Kadim: Antik Yunan.
Zab-ı Âla: Yıkarı Zap Suyu, Büyük Zap Suyu.
Zab-ı Esfel: Aşağı Zap Suyu, Küçük Zap Suyu.
Zahayir: Tahıllar.
Ziraate salih: Ziraete elverişli.

25 Temmuz 2014 Cuma

ÖCALAN’IN SATRANÇ OYUNU

Abdullah Öcalan’ın Türkiye’de bağımsız bir “Kürdistan” veya “federasyon” talebinden çok önceden vazgeçtiği hep dillendirildi, söylendi, yazıldı.

Hatta Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Gülten Kışanak’ın sürekli gündeme getirdiği “demokratik özerklik”ten de vazgeçtiği iddia edildi. 

Öcalan, 2013 Nevruz’unda Diyarbakır’da okunan mesajında;  “Bugün yeni bir dönem başlıyor… Yok sayan, dışlayan, asimile eden paradigma yerle bir oldu. Artık silah değil siyaset öne çıkıyor… Çanakkale’de Türkler ve Kürtlerin omuz omuza şehit düştü, Kurtuluş Savaşı’nı birlikte verdiler, ilk TBMM’yi birlikte kurdular. Geleceğimizi de birlikte kurmalıyız… Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz, ayrıştırmak isteyenlere karşı ayrıştırmak isteyenlere inat birleşeceğiz… Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları, kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır. Gerçek anlamda bu kardeşlik hukukunda fetih, inkâr, ret, zorla asimilasyon ve imha yoktur; olmamalıdır… Son 90 yılın tüm hataları ve eksikliklerine rağmen yeni bir model inşa etmeliyiz… Zaman çatışmanın değil, birlikteliğin ve ‘helalleşmenin’ zamanıdır.” dediğinde birçok kimse, Öcalan’ın bu açıklamalarını, ‘Öcalan ve PKK,  bağımsız bir Kürdistan’dan’ vazgeçti şeklinde yorumlamıştı. O gün Öcalan’ın bu açıklamalarına ihtiyatlı yaklaşmıştık. Çünkü Öcalan, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani il birlikte, Orta Doğu’nun sisli, fırtınalı ve kaygan zemininde siyaset yapabilen ender kişiliklerdendir.

BDP ve HDP milletvekilleri tarafından zaman zaman “özgür Kürdistan” talepleri dillendirilmiş olsa da Öcalan, 2013 Nevrozu’ndan sonraki açıklamalarında, Türkiye kamuoyunu tedirgin edecek bu yönlü mesajlar vermekten kaçınmıştı.  

Öcalan, 10 Temmuz günü HDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Leyla Zana ile gerçekleştirdiği görüşmede, Celal Talabani’yi “Kürt halkının özgürlüğü için ortak hareket etmeye” davet ediyordu. Enteresandır, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Öcalan'ın gönderdiği mesajdan dokuz gün sonra Almanya'daki hastaneden taburcu edildi.

Bilindiği üzere, Celal Talabani, geçirdiği beyin kanaması sonrasında uzun süreden beri (20 Aralık 2012) Almanya’da tedavi görüyordu. Tedavisi sonrasında, 19 Temmuz günü Süleymaniye'ye döndü. 

Öcalan, Fırat Haber Ajansı (ANF)’de yayınlanan mesajında; "Komşu ülkelerle yürüttüğünüz diplomasi çalışması oldukça olumlu. Şimdi de aynı çalışmasının Kürtler için yürütülmesi gerekir. Bugün dört parça Kürdistan'daki siyasi konjonktürel durum, Kürt halkını özgürlüğü için ortak hareket etmeye zorluyor" sözleriyle, bağımsız bir Kürdistan’dan vazgeçmediğini, “makyavelist ve oportünist” kişiliği gereği bu fikrinden vazgeçmediğini açıklıyordu.  

Öcalan, Talabani’ye gönderdiği bu mesajla aynı zamanda, Rojava’daki gelişmeler nedeniyle birbirleri hakkında sert açıklamalarda bulunan PKK-KCK-Kandil ile Mesut Barzani’nin liderliğini yaptığı KDP’ye yönelik mesajlar veriyor. Öcalan bu mesajla, Türkiye’ye karşı kendisinin, KDP’ye karşı ise Kandil’in elini güçlendirmeyi hedefliyor.

Nitekim Talabani’ye gönderdiği mesajın devamında Öcalan, ''Bildiğiniz gibi, hareketimizin bütün kurucularının katılımıyla ve tarihten aldığımız tüm güç ve mücadeleyle temaslara başladık, ya da çözüm sürecine başlandı. Kalıcı ve değerli bir barış için sizin de yanımda olmanızı çok isterdim. Ulusal Kongre'nin derhal toplanması için umut ve isteğim, halkımızın ortak bir çalışma yürütmesi. Eğer biz Ulusal Kongre'yi garantilemezsek, halkımız IŞİD çetelerinin saldırılarına maruz kalmaya devam edecektir." diyerek, Orta Doğu’daki IŞİD tehlikesine de dikkat çekiyordu.

IŞİD’in varlığı, Irak Bölgesel Kürt Yönetimini Türkiye ile paralel politikalar izlemeye zorluyor. IŞİD tehlikesi, PKK-KCK-Kandil ile  KDP arasındaki sıcak bir çatışma ihtimalini de ortadan kaldırıyor. 

Öcalan, yıllardır Talabani ve Barzani ile “örtülü” de olsa bir liderlik mücadelesine girmiştir. Öcalan, 15 yıldır İmralı’da tutuklu bulunuyorken, Celal Talabani; ABD’nin Irak’a müdahalesiyle Saddam Hüseyin dönenin sona ermesinden sonra şekillenen “sözüm ona” yeni Irak’ın Cumhurbaşkanı oldu. (24 Temmuz itibariyle Celal Talabani'nin partisi Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği'nin IKYB’nin adayı Doktor Fuad Masum Irak’ın yeni Cumhurbaşkanı seçildi.) Mesut Barzani ise Irak Bölgesel Kürt Yönetiminin Başkanı olarak bölge ve dünya siyasetinde, saygın bir siyasetçi konumundadır.

Orta Doğu ve Rojava’daki son gelişmelerden sonra Öcalan’ın satranç oyunu ve bölgedeki “liderlik” mücadelesi nasıl sonuçlanacak?


Bekleyip, göreceğiz…