barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2016 Perşembe

“AKP’li Kürtler! Ya İtaat, Ya Terk!”…

Defaatle dile getirdik, getiriyoruz, getirmeye de devam edeceğiz. Terör, etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terör her yerde terördür. Terörün ne dini, ne de kimliği vardır. Yıllardır terörle mücadele eden Türkiye’nin bir vatandaşı olarak, Belçika’nın Başkenti Brüksel’deki saldırıyı kınıyor ve lanetliyorum. Başkalarının acıları üzerinden siyaset yapmak bize yakışmaz. Bu, insani de değildir, İslami de değildir.

Yazımızın konusuna dönecek olursak:

HDP’li siyasetçiler, Diyarbakır’daki Nevruz etkinliklerinde bekledikleri kalabalığın çok çok altında bir insan topluluğuyla karşılaşınca, var olan akıllarını da yitirdiler. Ve bu ruh hallerini söylemlerine yansıtmaya başladılar.

İradesini Kandil’e teslim etmiş, aklınca politika yaptığını ve siyaset ürettiğini zanneden HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Diyarbakır’daki Nevruz etkinlikleri sonrası katıldığı bir televizyon programında “Başkanlık sistemine evet deseydik, AKP’li Kürtlerin sorunları çözülürdü ancak halkın sorunu çözülemezdi” diyerek, “bölücü” zihniyetini bir kez daha kamuoyu ile paylaşmış oldu.

Allah aşkına bu nasıl bir zihniyet, bu nasıl bir düşünce şekli?

AKP’li Kürtler de ne demek oluyor?

Kendileri gibi düşünmeyen Kürtlere hayat hakkı tanımayan bu ifade, faşist bir söylem değil midir?

AKP’li Kürtler derken kimleri kast ediyor, halk derken kimleri kast ediyorsun Demirtaş?

Bu söylem ve düşünce şekli “Kandilvari” bir söylemdir.  Kütler adına sivil siyaset yaptığını iddia eden (!) biri, Kürtlere ne verebilir? Merak edenler, Kandil’deki PKK baronlarının geçmişteki söylemlerine bakabilirler.

Ey Demirtaş?

İradeni teslim ettiğin PKK’nın hendek ve barikat fantezisi yaşanmamış olsaydı, tüm Türkiye bu kadar acı yaşar mıydı?

Özyönetim dediğiniz ve devlet olmayan,  devlet yapılanması “demokratik, özgür siyasal örgütletme” saçmalığıyla tarif ettiğiniz, “özyıkım” fantastik stratejisiyle bu ülkeye yıkımdan başka ne kazandırdınız?

“Biz Nevruz’dan çıkan mesajı aldık” diyorsun ve  “Savaş büyüsün diye değil, savaşa karşı barış umudu büyüsün” diyen insanların Nevruz meydanını doldurduğunu söylüyorsun da, “Bazıları PKK’nin şehir savaşına başladığını söylüyor. Hayır, PKK şehir savaşına henüz başlamış değil” diyen Kandil sözcüsüne ve PKK’nın “hendekistan” stratejisine neden söyleyecek söz bulamıyorsunuz?

“Devleti yöneten akıl ferasetsiz kalmışsa kinle öfkeyle hareket ediyorsa, devlet aklı partizanca davranırsa kendi halkını felakete sürükler” diyorsunuz ama Diyarbakır Bağlar esnafının HDP Milletvekili Ziya Pir’e, “Bunu devlet bize yapmadı sayın vekil bakın eve roket girmiş. Devlet hangi eve şimdiye kadar roket atmış. Böyle değil. Yani hak arayışı böyle değil. Kendi halkına sahip çıkmak böyle değil şimdi bu hal midir? Eğer polise karşı savaşıyorsan git dağda savaş. Ama sen buraya gelmişsin. Halkın içine. Burada ne var. Benim evime roket girmiş. Ne yapman gerekiyorsa onu yap. Bu halka sahip çık. Bu pislikleri topla, bu belediye bizim belediye değil mi? HDP belediyesi değil mi? HDP milletvekili değil misiniz gelin kaldırın bu pisliğinizi" diyerek âdeta ders veren çığlığını neden görmezden geliyorsunuz?

“Demokratik siyasetin alanını genişletmeliyiz. Bizler bütün arkadaşlarımızla birlikte yeniden çözüm masasına dönülmesi gerektiğine inanıyoruz” diyorsun da YPS’li teröristlerin Diyarbakır'ın Kayapınar ilçesine bağlı Medya Mahallesi’nde evlerin boşaltılmasına yönelik bildiriler dağıtmasına, Valilik tarafından yasak olmasına rağmen, medarı iftiharınız HDP’li Büyükşehir Belediyesince mahallenin sokaklarında barikat kurulması için parke taşlarının hazır hale getirmesine sessiz kalıyorsunuz.

Aslında HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Başkanlık sistemine evet deseydik, AKP’li Kürtlerin sorunları çözülürdü ancak halkın sorunu çözülemezdi” sözü ile PKK’lı Murat Karayılan’ın “Bazıları PKK’nin şehir savaşına başladığını söylüyor. Hayır, PKK şehir savaşına henüz başlamış değil”  ifadesi, bir bitişin itirafıdır.

Söyleyecek sözü olmayanlar, toplumu manipüle etmek için her türlü yalanı meşrulaştırma gayreti içerisindeler. Nitekim Murat Karayılan denen aklı evvel, Brüksel’deki saldırıya ilişkin olarak,  “Erdoğan gerçekten DAİŞ’e karşı tutum almazsa, DAİŞ’in Avrupa’daki saldırıları da durmayacaktır. Araştırılsa, Brüksel’de eylem yapan kişilerin neresi üzeri Avrupa’ya gitmiş olduğu görülecektir. Bir biçimde mutlaka Türkiye’yle bir bağı vardır” diyebilecek kadar seviyesizleşebiliyor.  Geçmişte Karayılan’ın "Evleri, okulları, hastaneleri yerle bir edin. Ambulansları hedef alın vurun"  (Geniş bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/12/karaylann-hezeyanlar.html) dediği hezeyan dolu açıklamalarına şahit olmuş Kürtler, Karayılan’ın Brüksel saldırılarını Türkiye ile ilişkilendirmesine inanır mı?

HDP olarak, “barış” (!) diye diye Kürtlere hayatı zehir ettiğinizi,  anaların ve babaların evlatsız, genç kadınların eşsiz, çocukların babasız kalmalarına neden olan bu fitne ateşine benzin taşıdığınızın farkında mısınız? 

El İnsaf…

19 Mart 2016 Cumartesi

Nevruz'un Kendisi Barıştır. Ama!...

Terör, Türkiye’nin kalbi Ankara'da kanlı ve acı yüzünü bir kez daha gösterdi. 37 ölü, 125 yaralı, bir ay içerisinde ikinci saldırı ve acı üstüne acı yaşayan Türkiye. Ankara'daki bombalı saldırıda hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah'tan rahmet,  yaralılara acil şifa ve milletimize sabrı cemil diliyorum.  Uluslararası şer güçler, Türkiye'deki maşaları üzerinden Türkiye'ye"Dünya beşten büyük değildir"mesajı vermeye çalışıyorlar. Rabbim, fitne ve fesat odaklarına fırsat vermesin inşallah.

Yaklaşan Nevruz Bayramı öncesi Kandil’deki KCK baronları, 21 Mart’ı kendilerine göre “Özgür Önderlik, Özerk Kürdistan ve Demokratik Türkiye” diye tarif ettikleri formülle adlandırıyorlar. 21 Mart’ta yeni bir aşamaya geçeceklerini ve bundan sonra yeni bir sürecin gelişip başlamasının ancak Türkiye’nin KCK’nın özerkliğini müzakere etmesiyle mümkün olabileceğini dile getiriyorlar.

Kandil’in açıklamasını talimat olarak gören HDP ise “Direnerek kazanacağız” -Bir yandan zavallı Kürtleri direniş adı altında ölüme gönderirlerken, diğer yandan kendileri sıcak evlerinde ve katlarında keyif çatmaya devam ediyorlar- sloganıyla 82 merkezde kutlama yapmayı planladıklarını, yine tüm dikkatlerin çevrildiği Diyarbakır’daki etkinliğin, 21 Mart’ta düzenleneceğini açıkladı.

Gündemdeki bir başka beklenti de bu yılki Nevruz’da Öcalan’ın mesajının okunup okunmayacağı yönünde. Öcalan’ın, geçmiş yıllarda okunan mesajlarını boşa çıkaran Kandil karşısında, yeni bir mesaj göndereceğini sanmıyorum. Devletin de böyle bir talebinin olacağını ya da buna izin vereceğini zannetmiyorum.

 2013 Nevruz’unda Diyarbakır’da okunan mesajında Öcalan: “Artık silahlar sussun fikirler konuşsun noktasına geldik… Ben bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğine diyorum ki, artık yeni bir dönem başlıyor. Silah değil, siyaset öne çıkıyor” mesajı vermiş ancak PKK silahlı unsurlarını yurt dışına çıkarmayarak, “Çözüm Süreci”ndeacaba dedirten kafa karışıklığına neden olmuştu.

Öcalan, 2014 Nevruz mesajında, “Diyalog süreçleri önemli olmakla birlikte bir bağlayıcılık içermezler. Bundan dolayı da kalıcı bir barış için yeterli güvence oluşturamazlar. Gelinen noktada müzakere sistematiği için yasal bir çerçeve kaçınılmaz olmuştur” demiş,  devlet de çıkardığı bir kanunla, “Çözüm Süreci”ni yasal güvence altına almıştı. Bu yasal güvenceye rağmen, Kandil’in “bizden bağımsız hareket ediyorlar” diye adlandırdığı, PKK’nın gençlik yapılanması olan YDG-H’nin (YPS) şehir merkezlerindeki eylem ve faaliyetleri artarak devam etmişti.

2015 Nevruz’unda ise Öcalan: “Tarihi Dolmabahçe Sarayı’nda, hepimizce resmen ilan edilen on maddelik deklarasyon temelinde yeni bir süreci başlatma görevi ile karşı karşıyayız.Deklarasyon gereği ilkelerde mutabakat oluşmasıyla birlikte PKK'nın Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yaklaşık kırk yıldır yürüttüğü silahlı olan mücadeleyi sonlandırmak ve yeni dönemin ruhuna uygun siyasal ve toplumsal strateji ve taktiklerini belirlemek için bir kongre yapmalarını gerekli ve tarihi görmekteyim” demiş ancak Öcalan’ın 21 Mart’taki mesajı okunmadan önce, yani 09 Mart 2015 tarihinde KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık; "Apo gelip kongreye katılmadan, görüşmeden silah bırakma söz konusu olmaz” açıklamasıyla, “Çözüm Süreci”nin sona ermesine neden olan fitili ateşlemişti.

Bugünkü şartlara bakıldığında: Evet, Öcalan devletin gözetiminde ama tam anlamıyla kontrolünde değil. Kandil, “Öcalan”  kozuna sarılıyor ama Öcalan’ın kontrolünde değil. HDP, “Kürtlerin özgürlüğü” palavrasını sloganlaştırıyor ama Kürtlerin kontrolünde değil. İşte problemin ana kaynağı da bu üç konu.

Yıllarca “Kürt mağduriyeti” üzerinden yaydığı propaganda ve “Olağanüstü Hal”in benzeri yanlış uygulamalar ve güvenlikçi politikaların da etkisi ile her 21 Mart, Türkiye’deki Kürtler için, “kurtuluş” bayramı olarak algılandı. Kutlama etkinlikleri bu minvalde düzenlendi.  Ne zamana kadar? 1990’lı yılların “kanlı” Nevruz kutlamalarına kadar.
1991 Nevruz kutlamalarında Türkiye genelinde çıkan olaylarda 31 kişi öldü.Üç güvenlik görevlisinin şehit olduğu 1992 Nevruz'unda Şırnak, Cizre, Nusaybin'deki kutlamalarda meydana gelen olaylarda resmi kayıtlara göre 73 kişi, yerel kaynaklara göre ise 94 kişi hayatını kaybetmişti. 1993 Nevruz'undaki sağduyu çağrıları, herhangi bir çatışmanın yaşanmamasında etkili oldu. 1994 ve 1995 Nevruzlarında, sokak aralarında lokal çatışmalar yaşanmakla birlikte, ölümlerin olmadığı kutlamalar düzenlenmiştir. 1995’ten günümüze kadar kutlanan nevruzlarda kitle ile güvenlik güçleri arasında zaman zaman gerginlikler ve çatışmalar yaşanmış olsa da ölümler yaşanmamıştır. Nevruz,Türkiye’de 1995 yılından itibaren resmi bayram olarak kabul edilmiştir.

Şehir merkezlerindeki hendek operasyonlarında halkı sokaklara indirmeyi başaramayarak beklediği sonuçları (kısa vadede) elde edemeyen, (çatışmaların uzaması, buna kırsal bölgelerdeki çatışmaların da eklenmesi ve sivil kayıpların artması durumunda, bölgedeki halk da devletten uzaklaşmanın yaşanacağı, batı bölgelerindeki Türk-Kürt ayrışmasını ise derinleştireceği endişesini taşıyorum ve bu endişem zayıf gibi görünse de ihtimal dahilindedir) PKK, sivil halkı güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmek için Nevruz kutlamalarının kendileri için son fırsat olduğunu bildiklerinden, ellerindeki tüm imkânları sonuna kadar kullanacaklardır.  

(Bu yazı ilk olarak 15 Mart 2016 tarihinde yayınlanmıştır.)

8 Şubat 2016 Pazartesi

HDP’li Siyasetçiler! Siz Ne Yaptınız?

PKK'nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde Hüseyin Ali mahlasıyla yazan, KCK Yürütme Konseyi Üyelerinden Mustafa Karasu, “Türkiye'de sorunların kaynağı demokrasi eksikliği ise, o zaman yapılması gereken, demokratikleşmenin önünde engel olan yürütme gücünü sınırlandırıp genel meclisi, yerel meclisi ve yerel yönetimi güçlendiren adımlar atılmalıdır. Şu anda en temel görev AKP iktidarının ve onun şefi olan Tayyip Erdoğan’ın otoriter ve faşist bir yeni sistem kurma hedefini önlemektir. Demokrasi güçleri açısından tüm çalışmalar böyle bir göreve bağlı biçimde ele alınırsa anlamlıdır.” diyor. Kandil’in temel politikası  “AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı” üzerine kurulu.

Peki ya HDP?

HDP’nin TBMM’deki grup toplantısında konuşan Eş Genel Başkan Selahattin Demirtaş, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Sur’u öyle inşa edeceğiz ki aynı Toledo gibi olacak” ifadesine: “Toledo düştükten sonra Franco faşizmi başlıyor. Başbakan ‘Sur’u düşürüp Franco olmak istiyorum’ diyor. Biri Hitler, biri Franco. Burada yırttınız, orada nasıl kurtaracaksınız?” sözleriyle cevap verdi. HDP’nin de temel politikası Kandil gibi “AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı” üzerine kurulu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da bir başka lideri ölçüsüzce yüceltmek, Türkiye’ye bir şey kazandırmayacağı gibi, Erdoğan ya da bir başka lideri hasım görerek düşman ilan etmek de bu ülkenin sorunlarına bir fayda getirmeyecektir. HDP’li sayesetçilerin Erdoğan’ın diktatörlüğüne (!) itiraz ettikleri kadar, Öcalan’ın ürünü “Apoizm”e de itiraz etmeleri gerekmez mi? 

Ey HDP’li siyasetçiler! “Türkiye tek adam diktatöryasına doğru kayıyor” diyerek Kürtleri oyaladığınızı ve Kürtler üzerinde bir “PKK diktatöryası” oluşturduğunuzun farkında değil misiniz?

Bakın! Kolombiya güvenlik güçleri ile Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) arasında 51 yıldır devam eden ve 220 bin insanın öldüğü çatışmalar sona erdi. FARC lideri Rodrigo Londono, “Silahları bırakıp siyasette yer alacağız”  diyerek, silahsız siyasete gireceklerini ifade etti.

Peki, ey HDP’li siyasetçiler! Siz ne yaptınız?

TBMM’de 7 Haziran sonrası 80, 1 Kasım sonrası ise 59 kişiyle temsil edilmenize rağmen, sivil siyaseti öne çıkaran bir üslup yerine, PKK şiddetini meşru gören, meşrulaştıran bir dil kullandınız.

“Devlet gücü karşısında halkların birleşik gücünün ne anlama geldiğini bir kez daha göstereceğiz" nev’inden militarist açıklamalarınıza devam ettiniz.

“Kürtler çaresiz ve perişan olduğundan değil. Beni bağışlasınlar ama şu anda çaresizliği ve umutsuzluğu yaşayan Türkiye'nin batısıdır. Hep birlikte direniş umudunu büyütmemiz lazım" diyerek,  hala; Kandil’in “devrimci halk savaşı” stratejisi saçmalığına destek vermeye devam ediyorsunuz.

Sur’un zengin ve kadim tarihinin yok edilmesinin baş sorumlusu olan PKK’nın Sur’u cephaneliğe dönüştürmesine sessiz kaldınız. 

Bu ülkenin barışını hendeklere gömen PKK’nın ateşine, su yerine benzin taşıdınız. Ve yüzbinlerce Kürdün evlerinden göç ederek, PKK’nın oluşturduğu hendek anaforunda kaybolmasına timsah gözyaşları dökerek seyirci kaldınız.

Türkiye Cumhuriyet Devleti yasalarına göre kurulmuş bir siyasi parti olarak, iktidarın devletin uygulamalarından memnun olmayabilirsiniz ama bu memnuniyetsizliğinizin aracı silah ve şiddete destek olamaz, olmamalıdır.

Halka rağmen, halk adına siyaset yapılmaz. Ama maalesef siz, inatla halk adına siyaset yaptığınızı iddia ediyorsunuz. Halk adına siyaset yapmak demek, PKK şiddetine ve faşizmine karşı gelip, silaha ve şiddete dur demektir.

Her şeye rağmen, PKK; silahlı unsurlarını Türkiye dışına çektiğini ve Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerini sonlandırdığını açıkladığı, HDP’nin de silah ve şiddet ile arasına mesafe koyan bir siyaset dilini kullanması durumunda, önümüzdeki süreçte HDP ile yeniden diyaloğa geçilebileceğini düşünüyorum.


Türkiye toplumu olarak, hep uçlarda geziniyoruz. “Ya ifrat, ya da tefrit.” Şahıslara endeksli siyaset, bu ülkeye hiçbir şey kazandırmadı aksine kaybettirdi;  kaybetmeye de devam edeceğiz.

(Bu yazı ilk olarak 6 Şubat 2016 tarihinde yayınlanmıştır.)

20 Ocak 2016 Çarşamba

Öcalan, “Özeleştiri” ve İmralı Notları!...

19 Ocak’ta Fırat Haber Ajansı (ANF)’de Amed Dicle tarafından kaleme alınan “İmralı Masasında Öcalan ve Devlet Arasında Neler Konuşuldu” başlıklı bir yazı yayınlandı. Amed Dicle yazısındaki iddialara kaynak olarak,  Mezopotamya Yayınları tarafından basılan; 3 Ocak 2013-14 Mart 2015 tarihleri arasında DBP-HDP heyetleri ile Öcalan arasında yapılan görüşmelerin tutanaklarının yer aldığı “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa-İmralı Notları” kitabını göstermiş.

Gerçek ismi Vedat Tayfur olan Amed Dicle, 2010 yılında Selin Ongun’a verdiği bir röportajda kendisini; “1980 Diyarbakır doğumluyum. Diyarbakır’da büyüdüm, kendimi bildim bileli yaşadığım şehirde politik olaylar, kavgalar vardı. Türkiye’de iken Kürt gazetelerinde yarı aktif çalıştım... Sosyoloji okudum ancak devam etmedim. Baskıları görünce eğitimimi, ailemi, her şeyimi bırakarak yurtdışına çıktım. 12 senedir Brüksel’de yaşıyorum. 2002 yılında Medya TV’de haberci olarak çalışmaya başladım. Kuruluşundan bu yana Roj TV’de çalışıyorum. 2007 yılından itibaren yayında sorumluluk görevini üstlendim”  diyerek tanıtmaktadır. Dicle, halen Nuçe TV haber müdürü olarak çalışmaktadır. (http://t24.com.tr/haber/roj-tvnin-genel-yayin-yonetmeni-pkkde-orgut-ici-infazlari-belgesi-varsa-yayinlariz,110441)

Kandil onaylı, tam bir “siyasal mühendislik” çalışması olan yazısında Amed Dicle; toplumu manipüle etmeyi hedeflemiştir.  Yazıya, (bizim de bir hafta önce kaleme aldığımız “AİHM’in Son Kararı ve Kandil’in Öcalan Kozu” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2016/01/aihmin-son-karar-ve-kandilin-ocalan-kozu.html)  başlıklı yazımızda dikkat çektiğimiz ve “Öcalan’ın ‘silahlar sussun, siyaset konuşsun, silahlı unsurlar Türkiye sınırlarını dışına çıksın’ çağrılarına kulak tıkayan Kandil, son dönemlerdeki başarısızlığını perdelemek için, yine ‘Öcalan’ kozuna sarılmıştır” cümlesiyle özetlemeye çalıştığımız) “Ve bu koşulların oluşması için Öcalan, sonradan özeleştirisini verdiği ‘geri çekilme çağrısı’ yaptı. Bu çağrıdan sonra, tek taraflı çatışmasızlık süreci devreye girmiş oldu” cümlesiyle ile giriş yapılmış. Yazının tamamı okunduğunda verilmek istenen mesajın “yazının kalbi” niteliğindeki bu cümlede saklı olduğu fark edilecektir.

Kısaca: Bir taş ile iki kuş vurulmaya çalışılmış. Nasıl mı?

Buyurun: “Öcalan sonradan özeleştirisini verdiği ‘geri çekilme çağrısı’ yaptı”  cümlesinde, “aslında Öcalan’ın da silahlı mücadeleden yana olduğu, İmralı’da tecrit altında olduğundan bunu açık bir dille ifade edemediği” mesajı verilmek istenmiş.  Daha da önemlisi, yeri ve zamanı geldiğinde yanlış yapan Öcalan’ın kendisi dahi olsa, Kandil’e özeleştiri vermek zorundadır denilerek, Kandil’in PKK üzerinde tek yetkili organ olduğu anlatılmaya çalışılmış. Oysa KCK Sözleşmesi’nin 11. Maddesi; “Koma CivakênKurdistan (Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi) kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır. Ekolojiye ve cinsiyet özgürlüğüne dayalı demokrasinin felsefik, teorik ve stratejik kuramcısıdır. Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en son karar merciidir. Kongra Gel Genel Kurul kararlarının demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü devrim çizgisine uygunluğunu gözetir. Yürütme Konseyi Başkanını görevlendirir. Temel konulara ilişkin Yürütme Konseyi kararlarını onaylar” demektedir. Öcalan’ın “özeleştiri” vermesi bu maddeye aykırı değil midir? Peki, Öcalan’ın geri çekilmeye ilişkin sonradan verdiği özeleştirisi nerede? Öcalan ne zaman, kim ya da kimler vasıtasıyla böyle bir özeleştiri verdi?

Devamında, “Kürt hareketinin beklediği siyasal ve demokratikleşme adımları da atılmadı. Ve Öcalan’ın İmralı görüşmelerinde defalarca uyarısını yaptığı korkunç savaş, 24 Temmuz 2015 tarihinde Kandil’in bombalanması ile başlamış oldu” denilerek, PKK masumlaştırılmaya çalışılmıştır. Amed Dicle, özgür, objektif ve kendi iradesiyle yazı yazamayan bir kalem olduğunu, Kandil’in bombalanması öncesinde; 20 Temmuz’da Adıyaman’da bir askerin, 22 Temmuz’da ise Şanlıurfa Ceylanpınar’da iki polisin -hem de uykudayken- PKK tarafından şehit edilmelerini yazmamakla ispatlamıştır.

Amed Dicle, “Kitapta Öcalan ile devlet heyeti arasındaki görüşmelerin tutanakları bulunmuyor. Zira bu tutanaklar sadece devlet arşivinde var. Ama HDP Heyeti ile yapılan her görüşmede hazır bulunan devlet yetkililerinin sohbete dâhil olduğu zamanlar da tutanaklara geçirilmiş” cümlesiyle, devlet görevlilerinin ifadelerinin de bu tutanaklarda yer aldığı, dolayısıyla bu ifadeler üzerinden devlete gözdağı verilerek, devletin bu yazıyı muhatap kabul edip karşı belgelerle cevap vermesi düşünülmüştür. Ve bu düşüncelerini hayata geçirmek için de 9 Ocak 2015 tarihinde Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu’nun yer aldığı, HDP heyetinin de bulunduğu bir toplantıya ait anekdotlara yer verilmiştir.

Yazıyla;  “Çözüm Süreci”ni devletin sonlandırdığı, PKK’nın silahlı mücadelesinde haklı olduğu, dolayısıyla da hendek ve barikat savaşlarının meşru bir direniş olduğu vurgusu yapılmaya çalışılmıştır.

Yıllardır gazete köşelerinde “köşe” işgal eden, kimi gazetecilerin, Amed Dicle’nin yazısını “mal bulmuş mağribi” gibi addedip, hiçbir analize tabi tutmadan kendi köşelerinde yayınlamaları,  PKK ile mücadelede ülke olarak içerisinde bulunduğumuz durumun vahametini bir kez daha göstermesi açısından önemli olmuştur.

Dicle’nin yazısı, 13 Eylül 2011’de “Oslo Görüşmeleri” tutanaklarının, nasıl ve ne şekilde basına sızdırıldığına ilişkin sorulara da cevap verir niteliktedir. 

3 Ocak 2016 Pazar

Barışı Beklerken, Savaş ile Yüzleşmek!...

       Bir yılı daha geride bıraktık. Bir vatandaşı olarak, 2015 yılı içerisinde iç huzurunu temin etmiş bir Türkiye hayal ederken, maalesef bir kez daha silah, çatışma, kan ve gözyaşı ile yüz yüze kaldık.  Peki bugüne nasıl geldik?

   Geçtiğimiz yılın Ocak ayından itibaren KCK, Suriye yapılanmasıPYD’nin Suriye’deki otorite boşluğundan yararlanarak Rojava’da hayata geçirdiği kantonlara (bir başka ifadeyle demokratik özerklik) benzer oluşumların inşasından vazgeçmediler.

       PKK-KCK, bu denemeyi gençlik yapılanması olan YDG-H üzerinden hayata geçirmeye çalıştı. Zamana ve zemine göre hareket eden YDG-H, Kandil tarafından pilot bölgeler olarak seçilen Lice, Yüksekova ve Cizre’de “demokratik özerklik” hedefini fiiliyata geçirmeye yeltendi. (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/01/cizrede-ne-olduoluyor.html)

     Türkiye’nin bir kez daha seçim atmosferine girdiği 2015 Şubat’ında, HDP’nin seçimlere parti olarak gireceğini açıklamasından sonra,  68 kuşağının eski ve hızlı solcuları ile kendilerini sosyal demokrat olarak ifade eden çok sayıda siyasetçi ve gazeteci, bir anda HDP ve Selahattin Demirtaş hayranı kesilmeye başladılar. HDP ve Demirtaş hakkında güzellemeler düzmekten geri kalmayan bu kesimin HDP hayranlıklarının mihenk noktası ise AK Parti düşmanlığıydı. HDP ise hiçbir zaman Çözümün bir muhatabı olmadı/olamadı.  HDP, seçime parti olarak katılacağını açıkladıktan sonra, TBMM’de görüşüldüğü andan itibaren İç Güvenlik Paketi’ne yönelik sert bir muhalefet sergiledi ve “Çözüm Süreci”nin geleceğini İç Güvenlik Paketi ile ilişkilendirerek, ta o zamanlar toplumun zihninde soru işaretleri oluşturmaya başladı.

     28 Şubat 2015 günü toplanan ve literatüre “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak giren, hükümet adına Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, AK Parti adına Grup Başkan Vekili Mahir Ünal,  HDP adına Sırrı Süreyya Önder, İdris Baluken ve Pervin Buldan’ın bulunduğu,  içeriğinde; PKK’ya “silahsızlanma kongresini toplama” çağrısı, hükümete ise 10 maddelik bir demokratikleşme paketi ödevinin yer aldığı tarihi metin 1 Mart 2015 günü kamuoyuna açıklandı.

    Tam da “kırk yıllık kan, acı ve gözyaşı bitiyor, Türkiye kendi yarasını tedavi ediyor derken,  “eyvah Kürtler silahlı mücadeleden vazgeçiyor” diyen, bir kesim aydın ve yazar (!) tabakası feveran etmeye başladı. Ardından HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş "Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor" diyerek, toplantıyı ve mutabakatı itibarsızlaştırdı. HDP tabanı ise -özellikle bölge illerinde- Kandil’in “silahı bir güç olarak” dayatma girişimlerine prim vererek, PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H’nin kamu düzenini zaafa uğratacak faaliyetlerine göz yumarak; PKK’nın şehir merkezlerini silah depolarına çevirmesine zemin hazırladı.  

     Olan biteni anlamaya çalışan Türkiye kamuoyu, bu kez de (15 Mart 2015) Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Buralarda bizim terörle mücadelede neler kaybettiğimiz belli. Eğer biz bu kayıplara uğramamış olsaydık, bugün çok çok farklı yerde olacaktır. Şimdi varsa bakıyorsun; Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok” açıklamasıyla karşılaştı. Devlet ricalı tarafından “Kürt Sorunu”na ilişkin birbiriyle örtüşmeyen ve birbiriyle çelişen açıklamalar, bölge insanı üzerinde olumsuz bir algı sebebiyet verdi ve karamsar bir tablo oluşturdu.

     11 Nisan 2015 tarihinde Ağrı-Diyadin’deki vuku bulan ve alenen provokasyon olduğu belli olan çatışma sonrası Türkiye’ye barışı getireceği ümit edilen  “Çözüm Süreci”nin -adına ne denirse densin- paketlenerek önce askıya alınmasına, sonrasında ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle buzdolabına konulmasına neden oldu. Oysaki Türkiye’nin iç barışı, ucuz siyasi hesaplara, kişisel çekişmelere kurban edilemeyecek kadar kıymetliydi.

     Ve 7 Haziran seçimi sonrası -13 yıl sonra- yeniden koalisyon hükümetleriyle anılmaya başlandığı, siyasi istikrarsızlığın habercisi günler ile karşı karşıya kalan bir Türkiye...

     7 Haziran seçimi öncesinde askıya alınan “Çözüm Süreci”,  KCK’nın 11 Temmuz’da “çatışmasızlığın sona erdiğini” açıklamasıyla son buldu. 20 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde sivilleri hedef alan; 31 insanın öldüğü, 100’den fazlasının yaralandığı bombalı saldırıyı devlet ile bağdaştıran PKK’nın,  22 Temmuz’da Ceylanpınar’da evlerinde uyurlarken şehit ettiği iki polis memurunun ardından yeniden başlayan çatışmalar...

   Sonrasında Halil Berktay’ın, “PKK’ye göre ‘özyönetim’ eski Stalinist-Maoist perspektiflerinde ‘proletarya diktatörlüğü’ ya da onun biraz dönüşüme tâbi tutulmuş versiyonu olarak ‘demokratik halk iktidarı’ kuram ve kavramlarının olduğu yere yapıştırılmış bir etikettir” dediği, PKK’nın Kürtleri hendeklere gömdüğü yeni strateji sonrası, şehir merkezlerine indirgediği çatışmalar ve bu çatışmalardan kaçarak evlerini terk eden onbinlerce masum, zavallı halk.

     PKK “özerklik” hedefine ulaşmak için, çözüm sürecini sonlandırdı ve kırsal alandaki silahlı faaliyetlerini sokak aralarına indirgeyerek hendek savaşlarından medet umdu. HDP ise kendi iradesini PKK’ya teslim ederek “özyönetim ve hendek” sarmalına kapıldı. “Kürtlerin mutlaka şu veya bu şekilde siyasi statüsü olmalı. Bunun da ismi devlettir. Bu devletin içinin nasıl doldurulacağı ideolojik bir meseledir” diyerek, hem yüzündeki maskeyi çıkarmış, hem de “HDP Kandil’in TBMM’deki uzantısıdır” iddialarını meşrulaştıran, sivil siyaseti PKK’ya peşkeş çeken HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş...

     “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir” ifadesiyle PKK’nın hendek saçmalığını siyasi statü ile meşrulaştırmaya çalışan DTK...

     Genel seçimden ziyade, “referandum” niteliği taşıyan ve AK Parti’nin bir kez daha tek başına iktidar olduğu 1 Kasım seçimi sonrası, terörle mücadele adına -zarureten- adı konulamayan derinlikli bir savaş ile karşı karşıya kalan Türkiye...

18 Aralık 2015 Cuma

“Kandil”leşen HDP!...

PKK cenahında ilk kez 19 Mayıs 2006 tarihli Avukat Görüşme Notları’nda Öcalan,  “Kürt sorununa çözüm ve Türkiye'yi demokratikleştirme iddiasıyla kurulmuş olan DTP'ye ilişkin olarak ben, ancak bir sempatizan olarak fikirlerimi beyan edebilirim. İtalya'daki son seçim modeli yeni bir model olarak düşünülebilir. Sola gidilebilir, sol partilerle yeni bir çatı partisi kurulabilir. Bunu değerlendirmek ve tartışmak lazım. Gerekirse AKP ile de görüşülebilir" diyerek, bugünkü HDP’nin çatısını oluşturan “çatı” partisi fikrini gündeme getirmişti.

Tüzüğünde, “Parti, tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin; dışlanan ve yok sayılan bütün halkların ve inanç topluluklarının, kadınların, işçilerin, emekçilerin, köylülerin, gençlerin, işsizlerin, emeklilerin, engellilerin, LGBT bireylerin, göçmenlerin, yaşam alanları tahrip edilenlerin; aydın, yazar, sanatçı ve bilim insanları ile bütün bu kesimlerle birlikte mücadele yürüten güçlerin her türden baskı, sömürü ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak ve insan onuruna yaraşır bir yaşam kurmak üzere bir araya geldiği, demokratik halk iktidarını hedefleyen bir siyasi partidir" denilen, HDP 1. olağanüstü kongresi, 27 Ekim 2013'te Ankara'da Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu'nda gerçekleştirildi. Kongre sonucunda, Ertuğrul Kürkçü ve Sebahat Tuncel partinin Eş Genel Başkanları seçildiler.  28 Nisan 2014 tarihinde dönemin BDP milletvekilleri Halkların Demokratik Partisi’ne katıldılar. 22 Haziran 2014 tarihinde yine Ankara Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda gerçekleştirilen 2. kongrede eş genel başkanlıklara Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş seçildi.

“Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemlerde genelde Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder ve İdris Baluken’den müteşekkil olan HDP heyeti; Hükümet ve İmralı ile çok sayıda görüşme gerçekleştirdiler. Farklı isimlerin yer aldığı HDP heyetleri de zaman zaman Kandil’e giderek KCK liderleriyle görüşmeler gerçekleştirdiler.

2014 yılında yapılan Cumhurbaşkanı seçiminde Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı aday göstererek katılmış olan HDP,  % 9,5 oranında hatırı sayılabilecek bir oy aldı. % 13,5 oy aldıkları 7 Haziran seçimi sonrası yapmış olduğu açıklamada, Demirtaş; “Artık HDP gerçek bir Türkiye partisidir” diyerek, HDP’deki emanet oylara sahip çıkacaklarını beyan etmiş; hemen her açıklamasında, HDP’nin PKK-KCK ile bağlantısı olmadığını dile getirerek, bu minvaldeki tüm iddiaları yalanlamıştı. Peki, hakikatte böyle bir bağlantı yok muydu? PKK’nın “Çözüm Süreci”ni sonlandıran silahlı eylemlere başlaması sonrası bu gerçek yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladı.  Kamuoyuna Türkiye partisi olacağını, “Türkiyelileşeceğini” taahhüt eden HDP, aksi bir rotaya girerek Kandil’in sözcülüğünü yapmaya devam etti ve “Kandil”leşme yolunda hızla ilerlemeye başladı.

HDP’nin nasıl “Kandil”leştiğini, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve Kandil sözcülerinin son bir haftadaki açıklamalarına bakarak görebiliriz.

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde 15-16 Aralık’ta yayınlanan röportajında Demirtaş: “Hatırlanırsa Şırnak'ta, Cizre'de sivil halk meclisleri öz yönetim ilan ettiğinde ne hendek vardı, ne barikat vardı? Ama ne yaptı devlet? Belediye başkanını, o açıklamayı okuyanı, açıklama okunurken yanında bulunanı... Herkesi tutukladı… Orada yaşayan gençler, siyasetçiler, halk, ‘Yahu bizi bu kadar rahat biçimde gelip mahallemizde, evimizde gözaltına almalarına izin vermeyeceğiz’ dedi. Bunu da bir fiziki engelle, taktikle nasıl yapabiliriz sorusundan tahmin ediyorum ki hendek gibi bir şey çıktı” diyerek, PKK’nın Kürtleri boğmak için sürdürdüğü “hendek ve barikat” stratejisini meşrulaştırdı. Açıklamalarının devamında ise “Bir defa Kürtlerin ve Kürdistan’ın geleceğiyle ilgili mevzu, dünya genelinde de bir siyasi statü meselesidir. Bu, Kürdistan’ın dünya genelindeki, uluslararası toplum nezdindeki kabulüyle ilgili meseledir. Kürtlerin mutlaka şu veya bu şekilde siyasi statüsü olmalı. Bunun da ismi devlettir. Bu devletin içinin nasıl doldurulacağı ideolojik bir meseledir” diyerek, hem yüzündeki maskeyi çıkarmış, hem de “HDP Kandil’in TBMM’deki uzantısıdır” iddialarını meşrulaştırmıştır. Bugünkü yapısıyla HDP, Kürtlere jakobenizmi dayatan bir “elitist-burjuva” partisidir.

Demirtaş’ın açıklamalarının yayınlandığı gün, Mustafa Karasu’nun “HDK ve DTK’sız Bir HDP Düşünülemez” başlıklı yazısında: “HDK’nın farklı bileşenlerinden gelinse de dışa karşı HDP’li gibi yansımak ve HDP’li olarak çalışmak önemlidir. Çünkü HDK çizgisi, tüm HDK bileşenlerini güçlendiren, onların toplumsal ve siyasal taleplerini yansıtan bir partidir” diyerek, PKK’nın hendek ve barikat stratejisine karşı duruş sergileyen HDP içerisinde farklı sesleri de tehdit etmiştir.

KCK’ya göre “hendek ve barikat stratejisi” yeni demokratik Orta Doğu’yu inşa ediyor. PKK’ya göre, PKK faşizmine karşı çıkan Kürt, Kürt değildir. Hatırlanacağı üzere KCK aynı söylemi Suriye’deki uzantısı olan PYD faşizmi için de dillendirmişti. Maalesef bu zihniyet Hitler faşizmi döneminde muteberdi. Ve yine Kandil’e göre Türkiye, demokratik Orta Doğu’nun inşasına müdahale ederek, izin vermiyor.

Esasında HDP bir Kürt partisi olmadığı gibi, bir Türkiye partisi hiç olamamıştır. Sol, sosyalist ve enternasyonalist, hedefi ihtilalcilik olan, kuruluşundan bugüne Kandil’in güdümünden çıkmayan bir partidir. Kürtler ve “Kürt Sorunu” HDP için bir figürdür. HDP’ye oy vermiş Kürtlerin büyük bir çoğunluğu ne yazık ki HDP’nin ideolojisinden bihaberdirler. Bunun sonucu olarak da HDP içerisindeki Türk Solu'nun eskimiş "sosyalist" artıklarından kendilerine hiçbir fayda gelmeyeceğini bilmiyorlar.

Çarlık Rusya’sını yıkan Lenin’in, Çarlık coğrafyasındaki Müslüman halkları kendi emellerine alet edip kullandığı gibi, tüm iradesini Kandil’e teslim etmiş olan HDP de Müslüman Kürtleri “demokratik konfederalizm, özerklik, özyönetim”  saçmalıkları için kendi emellerine alet etmektedir. HDP takiyeci bir partidir, takiyecilik yapmaktadır. "Kürt Sorunu"nun çözümü demek, PKK ve HDP'nin nemalandığı kaynağın kuruması demektir. Çünkü çözümsüzlük, PKK ve HDP'nin yaşam kaynağıdır.

22 Ekim 2015 Perşembe

PKK’nın Eylem(sizlik) Kararı ve 1 Kasım!...

Ankara’nın kalbine bombalı saldırıların yapıldığı 10 Ekim 2015 günü KCK-Kandil, eylemsizlik kararı aldığını açıkladı(!) PKK, eylemsizlik kararına rağmen dün Hakkâri'ninYüksekova ilçesi Dağlıca bölgesinde üç askeri şehit etti, biri ağır; yedi askeri de yaraladı. Eylemsizlik kararı almasına rağmen, şehit haberlerinin geliyor olması, PKK’nın barış konusundaki samimiyetsizliğini ve ikiyüzlülüğünü bir kez daha açığı çıkarmıştır.

Alınan eylemsizlik kararına rağmen, PKK’nın silahlı faaliyetlerine devam etmesinin izahatı nedir?

-Uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolünde bulunan Kandil’deki güç çatışması olanca hızıyla devam etmektedir.

-Geçmişte bu tür taktiksel manevralar yapan PKK, kış örgütlenmesi hazırlıklarını tamamlamaya çalışmaktadır.

-Türkiye kamuoyuna 1 Kasım seçimi öncesi şirin görünerek, çatışmaların tarafı olmadığı algısını oluşturmak istemektedir.

KCK’nın eylemsizlik ilanı, 1 Kasım seçimine yönelik stratejik bir manevradır. 7 Haziran seçimi öncesi ev ev dolaşarak (özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde) bölge insanını HDP’ye oy vermesi için tehdit eden PKK, 1 Kasım seçiminde de aynı başarıyı elde etmek için bir kez daha eylemsizlik kararı almıştır.

Yurt dışındaolan birçok seçmenin, seçmen listelerinde yer aldığı, bölgeden gelen iddialar arasında. Bir başka iddia ise eylemsizlik kararından hemen sonra, PKK’nın halkı baskı ve tehdit ile HDP’ye oy vermeye zorladığı yönündedir. (7 Haziran’da çok sayıda mükerrer oyun kullanıldığı ve çok sayıda seçmenin PKK tehdidi nedeniyle açık oy kullandığı bilinmektedir.)

PKK’nın silahlı eylemlerine başlamasıyla birlikte huzur ve güven ortamını kaybeden ve ekonomik olarak tükenme noktasına gelen bölge, “Çözüm Süreci”nin devam ettiği günleri mumla aramaktadır. Bölgede büyük bir karamsarlık yaşanmaktadır. Korku, ümit ve beklentiler, kısaca her şey 1 Kasım’a endekslenmiş durumda. 1 Kasım’da bölgenin seçim tercihlerinde bir değişiklik olur mu? 7 Haziran seçimi öncesi gibi olmasa da 7 Haziran sonrası gibi olmayacağı kesin. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte:

1- PKK’nın yeniden silahlı eylemlere yönelmesi,

2- Hüda-Par’ın seçime girmeyeceğini açıklaması,

3- AK Parti’nin aday listelerinde büyük bir değişikliğe gitmesi,

4- 7 Haziran’da AK Parti’den uzaklaşan inançlı Kürtlerin büyük bir kesiminin 1 Kasım’da tercihini bir kez daha AK Parti’den yana kullanacak olması gibi sebepler ön plana çıkmaktadır.

Türkiye’nin gündemi ve beklentisi PKK’nın eylemsizlik kararı alması değil, PKK’nın Türkiye’ye yönelik silahlı faaliyetlerine son verdiğini açıklaması ve Türkiye içerisindeki silahlı unsurlarını sınır dışına çıkarmasıdır. PKK’nın bu yönde alacağı bir karar sonrası, önce askıya alınan, daha sonra buzdolabına konulan “Çözüm Süreci” yeniden gündeme gelebilir.

Beklenti ve temennimiz, 2 Kasım sabahı tek başına bir iktidar yönünde. Ama göstergeler 7 Haziran sonra bir tabloyu da göstermiyor değil. 1 Kasım seçiminde AK Parti’nin  yüzde 43.5-44.5, CHP’nin yüzde  27-28, MHP’nin yüzde 15-16, HDP’nin yüzde 11.5-12.5 oranlarında bir oy alabileceklerini öngörmekteyim.

1 Kasım seçiminin ülkemize istikrar, huzur ve güven getirmesini temenni ediyorum.

Barış ile kalın.

(Bu yazı ilk olarak, 18 Ekim 2015 tarihinde yayınlanmıştır.)   

1 Eylül 2015 Salı

Kürtler Bir Tercih Yapmak Zorunda!...

Eski Doğu Bloku ülkeleri, Hitler’in 1939 yılında Polonya’yı işgal ederek II. Dünya Savaşı’nı başlattığı tarih olan 1 Eylül’ü “Dünya Barış Günü” olarak ilan etmiştir. Ve bugün Türkiye dâhil dünyanın birçok ülkesinde, 1 Eylül’e ilişkin temenni ve etkinlikler düzenlenmektedir.

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, PKK-KCK, eğer barış konusunda samimi ise çatışmaların başlamasından sonra alıkoyduğu sivil ve resmi devlet görevlilerini derhal serbest bırakması gerekir. PKK-KCK’nın, bölgedeki huzur ve güvenin yeniden tesis edilmesi için Türkiye’ye karşı silahlı eylemlerinden vazgeçerek, silahlı unsurlarını sınır dışına çıkacakları garantisini vermesi temennisi ve çağrısında bulunuyorum.

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika’da Selahattin Erdem mahlasıyla yazı yazan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan ise  “En başta içine girilmiş olunan yeni süreci doğru anlamak ve buna göre doğru bir mücadele içine girmek önemli ve gereklidir. Bu nedenle içine girdiğimiz yeni çatışma sürecini geçici görmemek, 1 Kasım'da seçim olacak ve dolayısıyla sadece seçim çalışması yürütürsek yeterlidir yanılgısına düşmemek, tersine uzun vadeli bir varlık ve özgürlük savaşı içine girilmiş olunduğunun bilinciyle hareket edilerek topyekûn devrimci-demokratik direnişi geliştirmek gerekir” diyerek, savaş ve ölüm talimatları vermeye devam etmektedir.

28 Temmuz tarihli “HDP Bir Tercih Yapmak Zorunda” başlıklı yazımızda HDP için,  “Ya kendi iradeleri doğrultusunda sivil siyaset,  ya da eli silahlı Kandil’in gölgesinde siyaset. Yok, eğer silahın gölgesinde siyaset yapmayı tercih ederlerse, Türkiyelileşemeyecekleri gibi; siyaseten de kendi sonlarını hazırlamış olacaklardır” tespitinde bulunmuştuk.

Son günlerde Selahattin Demirtaş ile PKK-KCK arasında karşılıklı sözlü atışmalar yaşanıyor olsa da HDP’nin kendisini Kandil’in vesayetinden kurtardıklarını gösterecek bir emareye rastlanılmamıştır. Demirtaş’ın “silahla özerklik olmaz”, "PKK'nın 'amasız, ancaksız' silahlı, bombalı şiddet eylemlerini, şehirlerde, dağlarda durdurması lazım" açıklamalarının 05 Ağustos 2015 tarihindeki Brüksel ziyareti dönüşünde dile getirmesi oldukça manidardır.

Bugün dünyadaki savaş kararlarını halklar vermiyor olsa da barış tesis etmek, barışı getirmek halkın/halkların talebi, kararı ve iradesine bağlıdır. Bölge halkı yıllardır PKK vesayeti altındadırlar. Geçmiş yıllarda bu vesayeti kabullenmenin bir açıklaması olabilir ancak bugün geldiğimiz noktada böyle bir bahaneye sığınmanın açıklanabilir bir yanı kalmamıştır. Çünkü geçmiş yıllarda PKK’nın kendi siyasi propagandasına alet ettiği argümanların tamamına yakını devlet tarafından boşa çıkartılmıştır. Kürtçe’nin seçmeli ders olarak ilköğretimde okutulmasından tutun, Kürtçe propaganda yapmanın serbest edilmesine varıncaya kadarki birçok düzenleme… (Bunları devletin birer lütfu olarak görmek doğru değildir, en başta olması gereken haklardı)

Bir başka önemli kazanım, 7 Haziran seçiminde Türkiye’nin hem doğusundan hem batısından oy alarak 80 milletvekili çıkaran sivil siyaset temsilci HDP. Ve ne acıdır ki bölge insanı/insanları siyaseten bu kadar güçlü oldukları bir dönemde bir kez daha PKK ve silahın vesayetine “evet” dediler. Çeşitli siyasi mühendisliklerle Türkiyelileştirilmeye çalışılan HDP, Kandil’in yeniden silahı devreye sokmasıyla 7 Haziran seçiminde elde ettiği demokratik meşruiyeti kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.

Bölge halkı karar vermek zorunda: Ya barış, ya da kan ve gözyaşının hâkim olacağı savaş ortamı. STK’lar başta olmak üzere, bölge halkı, PKK’nın silahlı faaliyetlerine, sivilleri de hedef alan silahlı eylemlerine “hayır” diyebilmelidir. Huzurlu ve güvenli bir gelecek için bunu yapmak zorundadırlar. Aksi halde,  yaşananlar,  bölgede yapımı devam eden yol, baraj ve havaalanı şantiyelerindeki araçların yakılmasını kabullenmek demektir. Bölgeye gelecek olan hizmetlerin kabullenmemek, reddetmek demektir.

Son söz: HDP ile birlikte, bölgede yaşayan Kürtler de bir tercih yapmak zorundadırlar. “Ya barış, ya da uzun yıllar sürebilecek derinlikli bir savaş.” PKK şiddetine “hayır” diyememe durumunda, HDP Milletvekili Altan Tan’ın "Eğer PKK bu meseleyi silahla çözmeye çalışacaksa o zaman bize ne gerek var. Biz de evimize döneriz” sözü, doğrulanmış olacaktır.

ABD’li düşünür ve yazar Ralp Waldo Emerson’nun dediği gibi,  “Kendinizden başka hiç kimse size barışı getiremez” 

Barış ile kalın…

23 Ağustos 2015 Pazar

KCK’nın “Demokratik Özerklik” Aldatmacası-II...

PKK-KCK, Öcalan’ın; “Demokratik ulus, bir ruh ise demokratik özerklik bedendir. Demokratik özerklik, demokratik ulus inşasının ete kemiğe bürünmüşhalidir, onun somutlaşmış bedenleşmiş halidir”sözü üzerinden,  son yüzyılda dünyada yaşanan sorunların temel nedeni olarak ulus-devlet egemenliğini gösterir. Örgüte göre bunu aşmanın tek yolu “demoktarik ulus-demokratik özerklik” sisteminin inşasıdır.

Demokratik Özerkliğin Kültürel Boyutu: Abdullah Öcalan, “Demokratik Özerkliğin” en temel unsuru olarak kültürel boyutu işaret etmektedir. Öcalan, özerkliğin kültürel boyutun önemini;“Bu kültürel boyut daha çok dil, anadilde eğitim, tarih ve sanatı kapsar... Kürtçenin Türkçe ile ilişkisi nasılolmalıdır, anadilde eğitim nasıl yapılabilir, demokratik ulusun dil politikası nasıl olmadır bunlartartışılmalıdır. Bir eğitim politikası oluşturulmalıdır.”diyerek açıklıyor.

PKK-KCK, “Son bir iki yılda Türk devleti TV, radyo ve yazılı metinler ile Kürtçeyi kullanmaya başladığı halde bizzatKürtlerin kendileri bu hakları resmiyette kullanamıyorlar. Radyo ve TV yayını Kürtlere tümüyle yasaktır.Kürtçe üzerinde resmi ve fiili bir yasak vardır. Bu yasaklar Q,W,X harflerinde “sapık” bir zihniyet ilekendisini dışa vurmaktadır” iddiasıyla hem kendi tabanını, hem de uluslararası kamuoyunu yanıltıyor.

PKK, bu ve benzeri iddialarla manipülasyon amaçlı haberler yapmaya devam etmektedir. Kürtçe radyo ve TV yayınları serbesttir. Devlet eliyle yayın yapan TRT-KURDÎ’nin yanısıra, Türkiye’de Kürtçe yayın yapan sayısız özel TV ve radyo kanalları mevcuttur. İddia edildiğinin aksine Kürtçe üzerinde hiçbir yasak bulunmamaktadır. Seçmeli ders olarak okutulmasının yanında, birçok üniversitedekiKürdoloji bölümleri, akademik çalışmalarına devam etmektedir.  Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, 2000-2012 yıllarını kapsayan demokratikleşme çalışmalarını Kürtçe “ŞOREŞA BÊ DENG” (Sessiz Devrim)  adıyla kitaplaştırmıştır. Bu çalışmanın Kürtçe olarak basılması (ki bugüne kadar devletin hiçbir kurumunda böyle bir çalışma yapılmamıştı) başlı başına bir devrimdir. İlk kez bir kaynak, devlet tarafından Kürtçe basılırken, PKK-KCK’nın “sapık” zihniyet olarak değerlendirdiği X, Q ve W harfleri de resmi literatürde kullanılmaya başlanmıştır.

PKK-KCK, Kürtçenin eğitim dili olarak kabul edilmesi için okulları boykot eylemleri ile Türkçe eğitim sistemini sekteye uğratmayı meşru bir hak olarak göstermiştir. Hatırlanacağı üzere “Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemlerde,  PKK, bu ve benzeri eylemleri ile sık sık gündeme gelmişti. Kültürel boyut içerisindeki en insaflı bölüm, “Kürtlerin, Kürtçe yanında Türkçeyi eğitim de dâhil yaşamın diğer alanlarında ihtiyaç duydukları kadarkullanmalarında bir sakınca yoktur. Bu, Kürtlere sosyal ve kültürel zenginlik getirecektir” ifadesi olmuş olsa da devamındaki, “Kürdistan'dagünlük diyalog ve hizmetlerin tümüyle Kürtçe olması, işin doğası gereğidir. Demokratik özerklik gereği,yaşamın Kürdistan'da Kürtler için tümüyle Kürtçe olması bir zorunluluktur” cümlesi, PKK-KCK’nın samimiyetsizliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Öcalan,“Demokratik Özerkliğin” Öz Savunma Boyutunu: “Biz buna güvenlik boyutu da diyebiliriz... Yani Kürtlerin bir öz savunma durumuna kavuşması sağlanır. Toplum burada kendi özsavunmasını kurar. Bununla sadece elde silah bir durumu kastetmiyorum. Öz savunma KCK, PKK tarzı silahlıyapıyı değil halkın kendi güvenliğini sağlamasıdır. Demokratik toplumun her alanda örgütlenmesini,kurumsallaşmasını kendi güvenlik sistemine kavuşmasını ifade ediyorum... Bugüvenlik boyutu halkın öz savunması ekmek su hava kadar önemlidir. Bu olmadan yaşanmaz.” diyerek açıklıyor.

01 Ocak 1994 tarihinde Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) öncülüğündeki yöre halkı, Meksika’nın Guatemala sınırındaki kentlerin dördünü, kendi yaşam tarzlarına uygun özerk birimler oluşturmak amacıyla işgal eder. İşte, PKK-KCK’nın“öz savunma” boyutunun esin kaynağı da Meksika’ya karşı silahlı faaliyetlerine devam eden (EZLN) ile FKÖ benzeri bir öz savunma ve halk hareketidir.

“Öz savunma salt PKK-KCK tarzı bir silahlı yapıyı öngörmez. Ama ulusal savunmaörneğinde de gördüğümüz gibi böylesi bir yapılanmayı da dıştalamaz.Diğer bir konu öz savunma salt silahlı yapılanma olarak ele alınamaz... Elbette sadece Kuzey değil, dört parça ve diğer bölge güçleri ve uluslararası güçler ve onların askerisaldırıları düşünüldüğünde,  etkin bir gerilla gücü en önemli öz savunma unsuru olarak varlığını koruyacaktır” anlayışı, Öcalan’da görmeye alışık olduğumuz çelişkiler yumağının -tabiatıyla- PKK-KCK’yı da sarmaladığının ispatıdır.

PKK-KCK, uygulamaya koymak isteği Demokratik Özerkliğin Diplomasi Boyutunun, klasik devlet veya ülkelerarası diplomasi tarzında olmayacağını iddia ediyor. Bunun aksine diplomasinin, direkt halklar arasında ortak yaşam, dayanışma ve çalışma şartlarının oluşturulması gerektiğini belirtiyor ve  bunu da  “halk diplomasisi” veya “halklar diplomasisi” olarak isimlendiriyor..

Diplomasi ve stratejiyi bir arada yürütmeyi hedefleyen KCK, “Demokratik özerkliğin stratejik yönelimi devlet olmayan, devletle uzlaşmaları olsa da devlet olmayı hedeflemeyen toplulukların yönetimidir. Yani politik-ahlaki toplumun, toplum kesimlerinin doğrudan kendi kendilerini yönetmesidir. Öyleyse tüm diplomatik ilişkilerinde de devlet olmayı değil, halkların, toplulukların öz örgütlerinin yaratılmasını ve bunların birbirleriyle doğrudan demokrasi, farklılıkları içinde eşitlik temelinde ilişkilenmelerini, özgür iradeleriyle ortak organizasyonlara katılarak kendilerini yönetmelerini esas alır” ifadesiyle dile getiriyor.

PKK-KCK’nın diplomasi konusunda başarılı olduğunu kabul etmek durumundayız. PKK’nın silahlı eylemlerinin başladığı ilk günden günümüze gelinceye kadar Avrupa ülkeleri, İran, Rusya ve İsrail’den aldığı desteğe bakıldığında, bu başarının bu ülkelerin salt Türkiye düşmanlığından kaynaklanmadığı, terör örgütünün (kendi kontrollerindeki medya desteğini de hesaba katarsak) lobi ve diplomasi konusundaki başarısının sonucu olduğu aşikârdır.

Batı’daki Kürt diasporası (özellikle de ABD ve AB) Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) üzerinden Avrupa Parlamentosu’nda etkili lobi ve diplomatik faaliyetler yürütmektedir. KNK üyelerine içerisinde sadece Türkiye’den değil; PKK’nın İran yapılanması PJAK’tan, Irak yapılanması PÇDK’den ve Suriye yapılanması PYD’den de isimler yer almaktadır. KNK’nın Belçika, Fransa, Almanya, İngiltere ve Rusya başta olmak üzere, Avrupa’nın birçok ülkesinde temsilcileri bulunmaktadır.

Son dönemlerde, İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin, PKK kamplarındaki militanları, masum ve sempatik  “özgürlük savaşçıları” şeklinde göstermeye çalışması, ulusal medyadaki kimi yazılı ve görsel yayın kuruluşlarının iktidar partisi ile hesaplaşma adına, PKK’yı aklamaya çalışan yayınları da bu kategoride değerlendirilebilir.

Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı savaşan, ABD ve Batı’nın bölgedeki stratejik ortağı gibi hareket eden ve Suriye’de “defacto” bölgeler oluşturan, uluslararası kamuoyunun sempatiyle baktığı bir PKK-KCK gerçeği de gözardı etmeyelim.

Yine, Batı’nın emperyalist çıkarları gereği, Orta Doğu’yu bir kez daha şekillendiriyor olması,  elbette ki Türkiye’yi doğrudan ilgilendirir/ilgilendirecektir de.  Çizilmesi muhtemel yeni sınırlar, dış politikadaki tercihlerimizle birlikte, büyük emekler verilerek, kendi iç dinamiklerimizle çözmeye çalıştığımız “Kürt Sorunu”nu farklı bir mecraya taşıyabilir.

Türkiye’nin bu saatten sonra, bölge ve konjonktürel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak, “Kürt Sorunu”nun çözümü noktasında yeni bir yol haritası belirlemesi gerekmektedir.

Özetle: PKK-KCK’nın -sözüm ona- Kürtlere vaat ettiği “özerklik ve özyönetim”  yapılanmalarının hepsi birer aldatmacadan ibarettir. Günümüz itibariye PKK, fabrika ayarlarına geri dönmüştür. Yani gerçekte hedeflenen şey, kuruluş bildirgesinde belirlenen “PKK, çöken emperyalizm ve yükselen proletarya devrimleri çağında, Kürdistan halkını emperyalist ve sömürgeci sistemden kurtarmak, bağımsız ve birleşik bir Kürdistan’da demokratik bir halk diktatörlüğü kurmak ve nihai olarak sınıfsız toplumu gerçekleştirmek amacındadır” hedeflerdir.

Kısacası PKK-KCK, bölgede yaşayan ve kendisi gibi düşünmeyen tüm kesimleri bölge dışına göçe zorlayarak, (PYD’nin Suriye’de kontolü altında bulundurduğu kanton bölgelerdeki uygulamaları buna örnektir) Arap baasçılığı benzeri, seküler düşünce yapısının egemen olduğu yeni bir toplum modeli oluşturmaya çalışmaktadır.