YDG-H etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YDG-H etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2016 Pazar

Barışı Beklerken, Savaş ile Yüzleşmek!...

       Bir yılı daha geride bıraktık. Bir vatandaşı olarak, 2015 yılı içerisinde iç huzurunu temin etmiş bir Türkiye hayal ederken, maalesef bir kez daha silah, çatışma, kan ve gözyaşı ile yüz yüze kaldık.  Peki bugüne nasıl geldik?

   Geçtiğimiz yılın Ocak ayından itibaren KCK, Suriye yapılanmasıPYD’nin Suriye’deki otorite boşluğundan yararlanarak Rojava’da hayata geçirdiği kantonlara (bir başka ifadeyle demokratik özerklik) benzer oluşumların inşasından vazgeçmediler.

       PKK-KCK, bu denemeyi gençlik yapılanması olan YDG-H üzerinden hayata geçirmeye çalıştı. Zamana ve zemine göre hareket eden YDG-H, Kandil tarafından pilot bölgeler olarak seçilen Lice, Yüksekova ve Cizre’de “demokratik özerklik” hedefini fiiliyata geçirmeye yeltendi. (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/01/cizrede-ne-olduoluyor.html)

     Türkiye’nin bir kez daha seçim atmosferine girdiği 2015 Şubat’ında, HDP’nin seçimlere parti olarak gireceğini açıklamasından sonra,  68 kuşağının eski ve hızlı solcuları ile kendilerini sosyal demokrat olarak ifade eden çok sayıda siyasetçi ve gazeteci, bir anda HDP ve Selahattin Demirtaş hayranı kesilmeye başladılar. HDP ve Demirtaş hakkında güzellemeler düzmekten geri kalmayan bu kesimin HDP hayranlıklarının mihenk noktası ise AK Parti düşmanlığıydı. HDP ise hiçbir zaman Çözümün bir muhatabı olmadı/olamadı.  HDP, seçime parti olarak katılacağını açıkladıktan sonra, TBMM’de görüşüldüğü andan itibaren İç Güvenlik Paketi’ne yönelik sert bir muhalefet sergiledi ve “Çözüm Süreci”nin geleceğini İç Güvenlik Paketi ile ilişkilendirerek, ta o zamanlar toplumun zihninde soru işaretleri oluşturmaya başladı.

     28 Şubat 2015 günü toplanan ve literatüre “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak giren, hükümet adına Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, AK Parti adına Grup Başkan Vekili Mahir Ünal,  HDP adına Sırrı Süreyya Önder, İdris Baluken ve Pervin Buldan’ın bulunduğu,  içeriğinde; PKK’ya “silahsızlanma kongresini toplama” çağrısı, hükümete ise 10 maddelik bir demokratikleşme paketi ödevinin yer aldığı tarihi metin 1 Mart 2015 günü kamuoyuna açıklandı.

    Tam da “kırk yıllık kan, acı ve gözyaşı bitiyor, Türkiye kendi yarasını tedavi ediyor derken,  “eyvah Kürtler silahlı mücadeleden vazgeçiyor” diyen, bir kesim aydın ve yazar (!) tabakası feveran etmeye başladı. Ardından HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş "Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor" diyerek, toplantıyı ve mutabakatı itibarsızlaştırdı. HDP tabanı ise -özellikle bölge illerinde- Kandil’in “silahı bir güç olarak” dayatma girişimlerine prim vererek, PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H’nin kamu düzenini zaafa uğratacak faaliyetlerine göz yumarak; PKK’nın şehir merkezlerini silah depolarına çevirmesine zemin hazırladı.  

     Olan biteni anlamaya çalışan Türkiye kamuoyu, bu kez de (15 Mart 2015) Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Buralarda bizim terörle mücadelede neler kaybettiğimiz belli. Eğer biz bu kayıplara uğramamış olsaydık, bugün çok çok farklı yerde olacaktır. Şimdi varsa bakıyorsun; Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok” açıklamasıyla karşılaştı. Devlet ricalı tarafından “Kürt Sorunu”na ilişkin birbiriyle örtüşmeyen ve birbiriyle çelişen açıklamalar, bölge insanı üzerinde olumsuz bir algı sebebiyet verdi ve karamsar bir tablo oluşturdu.

     11 Nisan 2015 tarihinde Ağrı-Diyadin’deki vuku bulan ve alenen provokasyon olduğu belli olan çatışma sonrası Türkiye’ye barışı getireceği ümit edilen  “Çözüm Süreci”nin -adına ne denirse densin- paketlenerek önce askıya alınmasına, sonrasında ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle buzdolabına konulmasına neden oldu. Oysaki Türkiye’nin iç barışı, ucuz siyasi hesaplara, kişisel çekişmelere kurban edilemeyecek kadar kıymetliydi.

     Ve 7 Haziran seçimi sonrası -13 yıl sonra- yeniden koalisyon hükümetleriyle anılmaya başlandığı, siyasi istikrarsızlığın habercisi günler ile karşı karşıya kalan bir Türkiye...

     7 Haziran seçimi öncesinde askıya alınan “Çözüm Süreci”,  KCK’nın 11 Temmuz’da “çatışmasızlığın sona erdiğini” açıklamasıyla son buldu. 20 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde sivilleri hedef alan; 31 insanın öldüğü, 100’den fazlasının yaralandığı bombalı saldırıyı devlet ile bağdaştıran PKK’nın,  22 Temmuz’da Ceylanpınar’da evlerinde uyurlarken şehit ettiği iki polis memurunun ardından yeniden başlayan çatışmalar...

   Sonrasında Halil Berktay’ın, “PKK’ye göre ‘özyönetim’ eski Stalinist-Maoist perspektiflerinde ‘proletarya diktatörlüğü’ ya da onun biraz dönüşüme tâbi tutulmuş versiyonu olarak ‘demokratik halk iktidarı’ kuram ve kavramlarının olduğu yere yapıştırılmış bir etikettir” dediği, PKK’nın Kürtleri hendeklere gömdüğü yeni strateji sonrası, şehir merkezlerine indirgediği çatışmalar ve bu çatışmalardan kaçarak evlerini terk eden onbinlerce masum, zavallı halk.

     PKK “özerklik” hedefine ulaşmak için, çözüm sürecini sonlandırdı ve kırsal alandaki silahlı faaliyetlerini sokak aralarına indirgeyerek hendek savaşlarından medet umdu. HDP ise kendi iradesini PKK’ya teslim ederek “özyönetim ve hendek” sarmalına kapıldı. “Kürtlerin mutlaka şu veya bu şekilde siyasi statüsü olmalı. Bunun da ismi devlettir. Bu devletin içinin nasıl doldurulacağı ideolojik bir meseledir” diyerek, hem yüzündeki maskeyi çıkarmış, hem de “HDP Kandil’in TBMM’deki uzantısıdır” iddialarını meşrulaştıran, sivil siyaseti PKK’ya peşkeş çeken HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş...

     “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir” ifadesiyle PKK’nın hendek saçmalığını siyasi statü ile meşrulaştırmaya çalışan DTK...

     Genel seçimden ziyade, “referandum” niteliği taşıyan ve AK Parti’nin bir kez daha tek başına iktidar olduğu 1 Kasım seçimi sonrası, terörle mücadele adına -zarureten- adı konulamayan derinlikli bir savaş ile karşı karşıya kalan Türkiye...

23 Aralık 2015 Çarşamba

Karayılan’ın Hezeyanları!...

Kandil’deki KCK üyelerinin düzenli aralıklarla PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’ne beyanat verdikleri malumunuzdur. Yeni Özgür Politika’ya bu kez (21 Aralık 2015)  KCK’nın silahlı kanadı HPG’nin başı Murat Karayılan konuştu.

PKK’nın son dönemlerdeki hendek ve barikat eylemlerini, iç savaş olarak yorumlayan Murat Karayılan, “Evet. Yani bir savaşta kullanılabilecek bütün silahlar kullanılıyor. Şehirler tarumar ediliyor. Şu an Sur’da binaları yıka yıka ilerlemek istiyorlar. Koskoca uluslararası bir yol olan İpek Yolu bir haftadır kapatılmış bulunuyor. Kendi memurlarını Cizre ve Silopi’den çekmiş bulunuyorlar. Yani bir savaş var ve bu savaş kendi halkına karşı veriliyor. O zaman bu bir iç savaştır” diyerek, PKK faşizmini meşrulaştırarak, Türkiye’nin barışını, barış hayallerini bu hendeklere gömen PKK faşizmi değil midir?

PKK şiddetinden ve faşizminden kaçarak evlerini boşaltmak zorunda kalan Kürtlerin evlerine el koymak mı özgürlüktür? Böyle bir yöntem olsa olsa,  çapulculuk, talancılık ile açıklanabilir ve bu ahlaksızlığın daniskasıdır.

PKK ve liderlerinin yapmak istediği de bu. Kara propaganda ve algı operasyonlarıyla dünya kamuoyunu Türkiye’de bir iç savaş yaşandığına ikna etmeye çalışmak. Hâlbuki Karayılan’ın da “AKP devletinin çokça belirttiği gibi sadece hendekleri kapatmak ve kamu düzenini sağlamak değildir. Çok daha kapsamlı bir amaçları söz konusudur.” diyerek itiraf ettiği gibi, amaç; bölgede PKK’nın şehir yapılanması YDG-H tarafından, hendek ve barikat stratejisiyle istismar edilen kamu düzeninin tesis etmektir.

Bakınız! PKK üst düzey yöneticileri kullanacak materyaller bulamadığı zaman, ne tür safsatalara sarılıyor?

Karayılan, “Hiç kimse hiçbir şey yapmasaydı da bunlar bastırma hareketini yapacaklardı. Bu tıpkı 1925’teki Şark Islahat Planı’na dayalı bastırma hareketinin aynısıdır; onun güncellenmiş halidir” diyerek, düşünce dünyalarının hâlâ 1925’lerde olduğunu beyan ediyor. Karayılan ve PKK tarihi gerçekleri ters yüz etmeye çalışarak gündem oluşturmaya devam ediyorlar. "Evleri, okulları, hastaneleri yerle bir edin. Ambulansları hedef alın vurun" diye talimat yağdıran,  ruh sağlığı bozulmuş,  hastalıklı kişilikler ancak 1925’ler ile bugünü terazinin aynı kefesine koyabilirler. 1925’ler ile günümüz arasındaki farkın en önemli parametresi,  “Şark Islahat Planları”nın uygulandığı dönemlerde, Kürtleri temsilen -seçilmiş-  bir tek milletvekilinin TBMM’de yer almıyor olması değil midir? Oysa  “ne yazık ki” tüm iradesini Kandil’e teslim etmiş olan HDP’nin bugün TBMM çatısı altında 59 milletvekili bulunuyor. (AK Parti ve diğer partiler içerisinde siyaset yapan Kürt milletvekilleri bu hesaplamanın dışındadır)

Karayılan, asıl gücümüz şehir merkezlerine inmemiştir, böyle devam etmesi -operasyonları kast ediyor- halinde HPG’nin de şehir merkezlerindeki çatışmalara müdahil olacağını ima ederek, kendince Türkiye’ye gözdağı vermeye çalışıyor. Karayılan, şehir merkezlerine hiçbir zaman silah yığınağı yapmadıklarını, özyönetim gereği bahsi geçen bölgelerdeki halkın kendi imkânlarıyla bu silahları elde ettiklerini söyleyecek kadar yalan konuşmaya devam etmektedir.  

Ey Kara-yılan! Bölge halkı bu silahları kendisi mi imal etti?

Hezeyan dolu açıklamalarına devam eden Karayılan, “Kaldı ki YDGH defalarca ordunun hedefi olmadığını ve üzerine gelmedikçe orduya karşı eylem yapmayacağını duyurdu. Evet, Oradaki gençler orduya karşı olmadıklarını ilan ettiler ve orduya karşı yaptıkları bir eylemleri yoktu… Yani burada orduya karşı olma, Türk bayrağına karşı olma, TC devletine başkaldırma gibi bir durum yok. Burada bir hak talebi vardır. Zorunlu bir biçimde, var olabilmek için kendini savunma tutumu vardır. İrade olmada ısrar vardır. Bu çok anlamlı ve çok değerlidir” ifadesiyle âdeta devlet aklıyla alay etmektedir. Devlet, ordusu ve polisi ile bir bütündür. Karayılan bunu bilemeyecek kadar cahil değildir, bu açıklamadan maksat,  asker ve polisi karşı karşıya getirmektir.

Karayılan, Türkiye’nin bölünmemesi ve birlikte yaşaması için “demokratik özerkliğin” gerekli olduğunu iddia ediyor. Bu iddiasıyla aynı zamanda öncelikli olarak özelde Kürtleri, genelde toplumu manipüle ediyor.  İki halkın birlikte yaşam iradesine silahlı bir örgüt değil ancak onların sivil temsilcileri karar verebilir. Bu tür kararların alınacağı siyaset kurumunun temsil edildiği TBMM çatısıdır.

Öncelikle, devletin PKK ile mücadelede kararlılık göstermesi, bu mücadele esnasında bölge insanının zarar görebileceği uygulamalara mahal vermemesi gerekmektedir. PKK’nın, oluşturduğu şiddet deryası içerisinde boğulması için bölge halkının desteğine ihtiyaç vardır. Bu da güvenlik güçlerinin halka göstereceği muameleden geçmektedir.

Kamu düzeninin tesis edilemediği yerde devlet yoktur.

5 Aralık 2015 Cumartesi

PKK Amacına Ulaşıyor mu?

“Çözüm Süreci” ile birlikte bölgedeki köylere geri dönüşler olmuş, yaşam normalleşmeye başlamışken PKK’nın, süreci sonlandıran silahlı eylemleriyle birlikte geri dönüşler durmuş, bölgeye yeniden korku ve endişe hakim olmuştur. PKK’nın silahlı eylemlere devam etmesinin artık hiçbir mazereti kalmamıştır. Devlet -Yeni Anayasa’yı katmazsak-  bu manada PKK’nın kendi propagandasına alet ettiği bütün argümanları boşa çıkarmıştır.

“Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemlerde PKK,  sürecin sonunda “özyönetim” ilan edeceklerini; kendilerine destek veren kesimleri bürokratik mekanizmalarda yer alacaklarına, silahlı unsurlarının ise asayiş güçleri olacağına inandırdı.

Geldiğimiz süreçte PKK, çok bileşenli; uluslararası çıkarları güden bir yapılanma haline, bir örgüte dönüşmüştür. Bugün, uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolündeki Kandil, (Cemil Bayık’ın PKK’nın sınır dışına çekilmesi kararını ne HDP ne de Abdullah Öcalan’ın veremeyeceğini, böyle bir kararı ancak kendileri verebileceğini açıklaması, PKK’nın Öcalan’ın kontrolünden çıkarak, uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolüne girdiğinin delili ve ispatıdır.) şehir yapılanması YDG-H üzerinden özyönetim saçmalığı adı altında bölgeyi yaşanmaz hale getirmek için her şeyi göze almış durumdadır.  YDG-H, devlet otoritesini devre dışı bırakmak için bölge insanında can güvenliği korkusu oluşturarak,  kendilerinden olan aileleri ve çocukları silahlandırarak güvenlik güçlerine karşı kullanmakta, kendilerinden olmayan, kendileri gibi düşünmeyen zavallı masum Kürtleri de göçe zorlamaktadır. PKK’nın özyönetim ilan ettiği yerlerde, ticaret durma noktasındadır ve sağlıklı ve düzenli bir eğitim yapılamamaktadır.

Türkiye’de Suriye benzeri bir iç savaş hayali kuran Kandil, Cizre, Şemdinli, Silvan, Lice, Sur, Nusaybin ve Derik’te özyönetim adı altında savaşı şehir merkezlerine yayarak, bu yerleşim yerlerinde kendilerinden olmayan Kürtlere yaşamı zehir etmektedirler. 20 bin nüfuslu Mardin’in Derik ilçesinden beş bin kişinin göç ettiği iddia edilmektedir. Ne acıdır ki Kandil’in bu kanlı planına HDP’li birçok belediye de destek vermektedir.  Bölge halkının çoğunluğunun HDP’ye destek veriyor olması, HDP’nin PKK’ya karşı siyaseten güçlü olma amaçlı olmasına rağmen HDP; iradesini hâlâ Kandil’e teslim etmiş vaziyette.Son dönemlere yaşanan olaylardan sonra HDP’den kendilerini Kandil’in vesayetinden kurtardıklarını gösteren açıklamalar ve siyaset beklemek, çok iyimser bir beklenti olur.

PKK liderlerinden Mustafa Karasu özyönetim safsatası ve hendek stratejisini, “Kürt halkı haklı, meşru ve hiç kimsenin itiraz edemeyeceği biçimde özyönetim hamlesi yapmıştır. Türk devleti bunu kabul etmediği için saldırmakta, halk da direnmektedir. Tabii ki bu direnme içinde hendekler de barikatlar da vardır. Halk devletin özyönetimi inşa edip kendi kendini yönetmek istediği alanlara girmesini istememektedir. Devlet belli merkezlerde var olabilir, ama halkın yaşam alanları olan mahallelere ve sokaklara giremez. Halkın kendi kendini yönetmesine karışamaz” diyerek açıklamaktadır. Kandil bir halk hareketi (!) olduğunu iddia etmeden önce, kamuoyuna kendi iç infazlarını açıklamalıdır.

PKK’nın en belirgin özelliği, kendilerine inanmış; özgürlük adına kendilerini PKK’ya adamış kişilerin adeta beyinlerine müdahale ederek,farklı bir Kürt tipioluşturmak istemesidir. PKK güdümündeki yayın organlarına bakıldığında, bu özellik kolayca görülmektedir. Yıllardır burjuvaziye karşı mücadele verdiği iddia eden PKK;  “özyönetim” planıyla kendi faşizan ve burjuva sistemini kurma ve hayata geçirme peşindedir.

Devlet tarafından sıklıkla ilan edilen sokağa çıkma yasaklarının uzatılması, ilan edilen her sokağa çıkma yasağının PKK’ya yaradığı aşikârdır. PKK’nın istediği bölgede bir savaş ortamı görüntüsü oluşturmak ve bunu kendi yayın organları üzerinden dünyaya servis etmek olduğu düşünüldüğünde; devletin PKK’nın bu amacına hizmet etmemesi gerekmez mi?

PKK’nın “özyönetim” ilan ettiği yerlerde bir an önce kamu düzeni tesis edilmeli, bölgenin PKK tarafından insansızlaştırılmasına izin verilmemelidir. Bölgenin insansızlaştırılması PKK’nın amaçlarına hizmet edecektir.

18 Ocak 2015 Pazar

Cizre’de Ne Oldu/Oluyor?


Çözüm Süreci’nin başladığı dönemlerde, süreci sabote etmeye yönelik provokasyonlar düzenlendi. İlk olarak Yüksekova ve Lice’de tertiplenen bu eylemlerin son dönemdeki merkezi Cizre oldu.

Cizre, Türkiye’nin Irak’a yönelik ticaretinin önemli merkezlerinden biridir,  stratejik olarak da bölgenin kalbi konumundadır.

Son yaşanılanlar üzerinden değerlendirmelerde bulunmak, Cizre’deki olayların derinliğini yeteri kadar yansıtmayacaktır. Cizre’deki olayları daha iyi anlayabilmek için,  öncelikli olarak Cizre’nin tarihi, kültürel ve sosyolojik yapısını bilmemiz ve tanımamız gerekir. Şerafettin Elçi Cizre’yi, “Cizre genel olarak üç mahalleden oluşur. Ali Bey Mahallesi, Kale Mahallesi ve Tor Mahallesi. Her mahalle kendi içinde ayrı bir devlet gibiydi. Kanton devlet gibi. Büyük bir dayanışma vardı. Bir mahalleli diğer bir mahalleliyle kavga ettiği zaman mahalle kavgası olurdu... Seçimlerde oy verme de dahil mahallerde toplu hareket etme geleneği vardı... Her şey güce göre değişiyordu. Yani ekonomik güç, sosyal güç ve kaba kuvvet...”* diyerek anlatmıştı.

İkincil olarak, Cizre’nin örgüt açısından arzettiği öneme bakmamız lazım. Cizre’nin PKK nezdinde özel bir konumu ve değeri vardır. KCK-Kandil ve örgüt sempatizanlarına göre Cizre; “Kürt Özgürlük Mücadelesi tarihinde ilk ‘serhildan’ın” -başkaldırı- yapıldığı yerdir. PKK,  yeni bir serhildan girişimi ile Türkiye’de ilk kantonunu resmileştirmeyi planlamaktadır.

23 yıl önce (1992 Nevrozu) Cizde’de yaşanan ve PKK’nın büyük bir “serhildan” olarak adlandırdığı olaylar için Öcalan (yakalandıktan sonra); “İsyan yanlıştı, Kürtler açısından silahlı mücadeleyi gerektiren bir durum kalmamıştı" demişti.

Hazırlıklarına günler öncesinden başlanılmış olan 1992 Nevruzu’na katılmak için Avrupa’dan (özellikle Almanya ve İngiltere’den)  çok sayıda gazeteci ve siyasetçi de Cizre’ye gelmişti. Nevruz günü başlayan olaylar sırasında, Alman Milletvekili UweHelmke’nin halkı provoke ettiği iddia edilmişti. Bugün de Cizre’de gazeteci kimliği altında çok sayıda ajan-provokatörün gezdiği iddia edilmektedir.

Üçüncü   ve son olarak Cizre’nin1990’lı yıllardaki PKK-Hizbullah çatışmalarında, PKK’nın Hizbullah’ın etkinliğini kıramadığı yerlerden olması.

Ayrıca, Çözüm Süreci’nin devam  ettiği iki yıl içerisinde PKK ile İran arasında hiç bir çatışmanın yaşanmamış olması dikkat çekicidir.

KCK-Kandil içerisindeki şahin kanat, DTK Başkanı Hatip Dicle’nin Çözüm Süreci’nde etkin rol almasını ve İmralı heyetine dahil edilmesini bir türlü hazmedemedi. Hatip Dicle ile birlikte Leyla Zana’nın da etkin rol alması, HDP’nin yükünü kısmen de olsa hafifletmiştir.

Cizre’deki olayların sonlanıp sonlanmayacağının şifresi DTK Genel Başkanı Hatip Dicle’nin, "Öcalan’ın Kürt gençlerinden daha önce yüzü kapalı eylem yapılmayacağı ve kepenk kapattırma eylemleri yapılmayacağı yönünde alınan kararları, pratiğe koymasını istediğini tekrarladı. Biz ümit ediyoruz ki Başkan Apo’nun etrafında kilitlenen, onun mesajına, onun yüreğine sahip çıkanlar olarak, örgütlülüğümüzü koruyarak, onun bu mesajına sahip çıkmak gerekiyor" dediği Öcalan’ın bu mesajda saklıdır.

Hatip Dicle’nin Öcalan’ın mesajını okuduğu gün Cizre’de 12 yaşındaki bir çocuk yaşamını yitirdi. HDP heyetinden İdris Baluken ve Pervin Buldan’ın Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile görüştüğü günün gecesinde Cizre İlçe Kaymakamlık binası roketatarlı saldırıya uğradı. Yani HDP ve DTK temsilcilerinin hükümet temsilcileri ile gerçekleştirdiği her görüşmenin ardından Cizre’de bir olay yaşanmaktadır. Öcalan’ın “yüzü kapalı eylem yapılmayacak, kepenk kapanmayacak” mesajından sonra YDG-H Cizre’de eylem gerçekleştiriyorsa, bu şu manaya gelir: Cizre’deki olayların ana kaynağını İmralı ile Kandil arasındaki güç ve otorite mücadelesidir. (Geniş bilgi için  http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2014/10/ocalanin-sarsilan-otoritesi.html)

Türkiye’de devlet değişti, iktidar değişti, muhalefet değişti ama PKK bir türlü değişmedi. PKK’nın değişememesinin en büyük nedeni, çok sert ve kapalı bir yapı olmaları; halktan ve toplumdan uzaklaşmasıdır. Çözüme yaklaşıldıkça PKK içerisindeki direnç artmaya devam edecektir. PKK’nın direncini kıracak en büyük etken bölgenin kendisindir, halkın kendisidir.

TBMM Cizre’ye el atmalı, gerekiyorsa Cizre’deki olaylar için bir araştırma komisyonu kurmalıdır. Kurulacak bir araştırma komisyonu halktaki güvensizliği en aza indirgeyecektir.

Kürt Sorunu sadece Kürtlerin sorunu olmadığı gibi,"Çözüm Süreci" de bir partinin sorunu olmamalıdır. Barış ve çözüm partiler üstü olmalıdır. Cizre’de yaşanılanlar sadece HDP-PKK/ ve Hüda-Par’ı ilgilendirmiyor. Cizre; AK Parti, CHP, MHP ve HDP’yi ilgilendirmeli, Cizre tüm Türkiye’nin sorunu olmalıdır.

Cizre’deki fitneyi gelin elbirliği ile temizleyelim...

 *Hasan Kaya/Doğu’nun Elçisinden Yüca Divan’a Şerafettin Elçi, s.332

14 Ocak 2015 Çarşamba

İnadına Barış..!

Terör ve terörizmin yeniden dünyanın gündemine girdiği bugünlerde, “barışın”  insanlık için ne kadar vazgeçilmez olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. İki yıldır devam eden “Çözüm Süreci”,  birkaç kez sekteye uğratılmaya çalışılmışsa da,   nihayetinde bu sürecin Türkiye’ye iç barışı getireceği ümit ediyorum.

KCK üst düzey yetkilileri zaman zaman “Çözüm Süreci”nin devam ettirilmesi yönünde açıklamalar yapmakla birlikte, PYD’nin Suriye’deki otorite boşluğundan yararlanarak Rojava’da hayata geçirdiği kantonlara (bir başka ifadeyle demokratik özerklik) benzer oluşumların inşasından vaz geçmemişlerdir.

PKK-KCK, bu denemeyi gençlik yapılanması olan YDG-H üzerinden hayata geçirmeye çalışmaktadır. Zamana ve zemine göre hareket eden YDG-H, Kandil tarafından pilot bölgeler olarak seçilen Lice, Yüksekova ve Cizre’de demokratik özerklik hedefini fiiliyata geçirmeye çalışmaktadır. Uzun bir süredir Cizre’de yaşanan olaylar, Kandil’in “demokratik özerklik” hedefinden uzaklaşmadığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda Cizre’de kurban eti dağıtan 16 yaşındaki Yasin Börü ve arkadaşlarının PKK tarafından katledilmesini görmezden gelen KCK Eşbaşkanı Bese Hozat, 6 Ocak 2015 tarihli Özgür Gündem Gazetesinde yayınlanan yazısında, “27 Aralık günü patlak veren Cizre olayları, üzerinden es geçilecek durumlar değildir. Perde arkasında çok tehlikeli bir planın devreye konulduğunun işaretidir. Nasıl ki 1990’lı yıllarda Türk devleti Hizbullah’ı Kürt yurtseverlerini katletmede kullandıysa bugün de adını Hüda-Par olarak değiştiren aynı Hizbullah’ı tekrardan Kürtleri katletmede kullanmaya başlamıştır”  diyebilecek kadar pervasızlaşabiliyor.

KCK-Kandil ve HDP, öncelikle bölgedeki diğer Kürtlerle barışmalıdır. Kendisi gibi düşünmeyen Kürtlere tahammül gösteremeyen bir yapı,  Türkiye ile barışabilecek midir? HüdaPar’ı Kürt Hamas’ı olarak gören ve değerlendiren Bese Hozat; PKK’nın, kendileri gibi düşünmeyen diğer Kürtler nezdinde nasıl algılandığını ve tanımlandığını biliyor mudur?

PKK-KCK-Kandil, bölgede yaşanan gerginlik ve çatışmalar karşısındaki sorumluğunu,  “Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla, Hizbulkontra, JİTEM” gibi yapılanmalar üzerinden atmaya çalıştığı sürece, barış ve çözüm konusundaki samimiyetsizliğini gizleyemeyecektir. Devletten ve siyasi iktidardan dönüşüm ve demokrasi bekleyen PKK, hâlâ kuruluş dönemindeki söylemlerinden vaz geçememiştir.

Bese Hozat, Türkiye’yi (3 PKK’lı kadının 9 Ocak 2013’de öldürülmesi) Paris cinayetleriyle ilişkilendirmeden önce, öncelikli olarak, PKK’nın bu cinayetlerdeki rolü ve sorumluluğunu (http://www.kurdistan-aktuel.org/katledilen-sakine-ve-yanitlanmamis-sorular-makale,59.html) açıklasın.

Ankara-Kandil-İmralı üçgenindeki iletişimi sağlayan, tüm Kürtleri temsil ettiğini iddia eden HDP'nin,%10 barajı sıkıntısı devam ediyorsa -böyle bir risk var-  bu, HDP'nin Türkiye'deki Kürtler ile sorunlu olduğu gösterir. Kendisi gibi düşünmeyen Kürtlere tahammül göstermeyen seküler bir anlayış, “Çözüm Süreci”nin tek muhatabı olmamalıdır. Kürt sorunu sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye'nin sorunudur. Meseleye bu açıdan bakmamız gerekir.

Batı, yıllarca Orta Doğu ve Afrika'daki mezhepsel, etnik ve dinî çatışmaları kendi çıkarları için kullanmıştır ve hâlâ da kullanmaktadır. Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Çerkezlerin, Lazların; farklı farklı grupların (dinî ve etnik) geleceği birbirine bağlıdır. Türkiye halkı olarak, farklılıklarımızı birer zenginlik olarak görmeli, ötekileştirmeden birbirimizi kucaklayabilmeliyiz. Bakın bunun güzel bir örneğini “Kırmızı Benekli Alabalık Daveti” başlıklı yazısıyla Fatih Çekirge anlatmış. Çekirge, MHP’li Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü’nünHDP’li belediye başkanlarını misafir ettiği yemeği, “İşte diyalog bu... Hani diyalog, barış, dostluk, hoşgörü diyoruz ya... MHP'li Adana Belediye Başkanı'nın HDP'lieşbaşkanlara böyle bir ev sahipliği yapması... Ve en önemlisi, Tunceli Belediye eşbaşkanının MHP'li Belediye Başkanı'nı Tunceli'ye ‘kırmızı benekli alabalık yemeğe’ davet etmesi önemlidir. Ben aslında bugün Paris'teki ‘barış yürüyüşü’nü yazacaktım. Ama Adana'dan gelen bu ‘demokrasi ve hoşgörü masası’nı seçtim.”diyerek özetlemiş.

Siyaseten sorumlu olan şahsiyetlerin, bu ve benzeri buluşmaları sıklıkla gerçekleştirmeleri “Çözüm Süreci”ne yönelik şüphe ve korkuları azaltacaktır.

Türkiye’deki “Çözüm Süreci”nin başarıya ulaşması, aynı zamanda tüm Orta Doğu halklarına barış getirecektir. Orta Doğu'daki değişim ve yeni gelişmeler, Türkler ve Kürtlerin birlikteliğini zorunlu kılıyor. Ahhh, bir de bugünkü siyasi konjonktürde durumdan vazife çıkarmak isteyenler olmazsa.

Barışa gidilen yolda yürüyebilmek, barışı getirmekten çok daha zordur…