DTK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DTK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2016 Pazar

Barışı Beklerken, Savaş ile Yüzleşmek!...

       Bir yılı daha geride bıraktık. Bir vatandaşı olarak, 2015 yılı içerisinde iç huzurunu temin etmiş bir Türkiye hayal ederken, maalesef bir kez daha silah, çatışma, kan ve gözyaşı ile yüz yüze kaldık.  Peki bugüne nasıl geldik?

   Geçtiğimiz yılın Ocak ayından itibaren KCK, Suriye yapılanmasıPYD’nin Suriye’deki otorite boşluğundan yararlanarak Rojava’da hayata geçirdiği kantonlara (bir başka ifadeyle demokratik özerklik) benzer oluşumların inşasından vazgeçmediler.

       PKK-KCK, bu denemeyi gençlik yapılanması olan YDG-H üzerinden hayata geçirmeye çalıştı. Zamana ve zemine göre hareket eden YDG-H, Kandil tarafından pilot bölgeler olarak seçilen Lice, Yüksekova ve Cizre’de “demokratik özerklik” hedefini fiiliyata geçirmeye yeltendi. (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/01/cizrede-ne-olduoluyor.html)

     Türkiye’nin bir kez daha seçim atmosferine girdiği 2015 Şubat’ında, HDP’nin seçimlere parti olarak gireceğini açıklamasından sonra,  68 kuşağının eski ve hızlı solcuları ile kendilerini sosyal demokrat olarak ifade eden çok sayıda siyasetçi ve gazeteci, bir anda HDP ve Selahattin Demirtaş hayranı kesilmeye başladılar. HDP ve Demirtaş hakkında güzellemeler düzmekten geri kalmayan bu kesimin HDP hayranlıklarının mihenk noktası ise AK Parti düşmanlığıydı. HDP ise hiçbir zaman Çözümün bir muhatabı olmadı/olamadı.  HDP, seçime parti olarak katılacağını açıkladıktan sonra, TBMM’de görüşüldüğü andan itibaren İç Güvenlik Paketi’ne yönelik sert bir muhalefet sergiledi ve “Çözüm Süreci”nin geleceğini İç Güvenlik Paketi ile ilişkilendirerek, ta o zamanlar toplumun zihninde soru işaretleri oluşturmaya başladı.

     28 Şubat 2015 günü toplanan ve literatüre “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak giren, hükümet adına Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, AK Parti adına Grup Başkan Vekili Mahir Ünal,  HDP adına Sırrı Süreyya Önder, İdris Baluken ve Pervin Buldan’ın bulunduğu,  içeriğinde; PKK’ya “silahsızlanma kongresini toplama” çağrısı, hükümete ise 10 maddelik bir demokratikleşme paketi ödevinin yer aldığı tarihi metin 1 Mart 2015 günü kamuoyuna açıklandı.

    Tam da “kırk yıllık kan, acı ve gözyaşı bitiyor, Türkiye kendi yarasını tedavi ediyor derken,  “eyvah Kürtler silahlı mücadeleden vazgeçiyor” diyen, bir kesim aydın ve yazar (!) tabakası feveran etmeye başladı. Ardından HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş "Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor" diyerek, toplantıyı ve mutabakatı itibarsızlaştırdı. HDP tabanı ise -özellikle bölge illerinde- Kandil’in “silahı bir güç olarak” dayatma girişimlerine prim vererek, PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H’nin kamu düzenini zaafa uğratacak faaliyetlerine göz yumarak; PKK’nın şehir merkezlerini silah depolarına çevirmesine zemin hazırladı.  

     Olan biteni anlamaya çalışan Türkiye kamuoyu, bu kez de (15 Mart 2015) Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Buralarda bizim terörle mücadelede neler kaybettiğimiz belli. Eğer biz bu kayıplara uğramamış olsaydık, bugün çok çok farklı yerde olacaktır. Şimdi varsa bakıyorsun; Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok” açıklamasıyla karşılaştı. Devlet ricalı tarafından “Kürt Sorunu”na ilişkin birbiriyle örtüşmeyen ve birbiriyle çelişen açıklamalar, bölge insanı üzerinde olumsuz bir algı sebebiyet verdi ve karamsar bir tablo oluşturdu.

     11 Nisan 2015 tarihinde Ağrı-Diyadin’deki vuku bulan ve alenen provokasyon olduğu belli olan çatışma sonrası Türkiye’ye barışı getireceği ümit edilen  “Çözüm Süreci”nin -adına ne denirse densin- paketlenerek önce askıya alınmasına, sonrasında ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle buzdolabına konulmasına neden oldu. Oysaki Türkiye’nin iç barışı, ucuz siyasi hesaplara, kişisel çekişmelere kurban edilemeyecek kadar kıymetliydi.

     Ve 7 Haziran seçimi sonrası -13 yıl sonra- yeniden koalisyon hükümetleriyle anılmaya başlandığı, siyasi istikrarsızlığın habercisi günler ile karşı karşıya kalan bir Türkiye...

     7 Haziran seçimi öncesinde askıya alınan “Çözüm Süreci”,  KCK’nın 11 Temmuz’da “çatışmasızlığın sona erdiğini” açıklamasıyla son buldu. 20 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde sivilleri hedef alan; 31 insanın öldüğü, 100’den fazlasının yaralandığı bombalı saldırıyı devlet ile bağdaştıran PKK’nın,  22 Temmuz’da Ceylanpınar’da evlerinde uyurlarken şehit ettiği iki polis memurunun ardından yeniden başlayan çatışmalar...

   Sonrasında Halil Berktay’ın, “PKK’ye göre ‘özyönetim’ eski Stalinist-Maoist perspektiflerinde ‘proletarya diktatörlüğü’ ya da onun biraz dönüşüme tâbi tutulmuş versiyonu olarak ‘demokratik halk iktidarı’ kuram ve kavramlarının olduğu yere yapıştırılmış bir etikettir” dediği, PKK’nın Kürtleri hendeklere gömdüğü yeni strateji sonrası, şehir merkezlerine indirgediği çatışmalar ve bu çatışmalardan kaçarak evlerini terk eden onbinlerce masum, zavallı halk.

     PKK “özerklik” hedefine ulaşmak için, çözüm sürecini sonlandırdı ve kırsal alandaki silahlı faaliyetlerini sokak aralarına indirgeyerek hendek savaşlarından medet umdu. HDP ise kendi iradesini PKK’ya teslim ederek “özyönetim ve hendek” sarmalına kapıldı. “Kürtlerin mutlaka şu veya bu şekilde siyasi statüsü olmalı. Bunun da ismi devlettir. Bu devletin içinin nasıl doldurulacağı ideolojik bir meseledir” diyerek, hem yüzündeki maskeyi çıkarmış, hem de “HDP Kandil’in TBMM’deki uzantısıdır” iddialarını meşrulaştıran, sivil siyaseti PKK’ya peşkeş çeken HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş...

     “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir” ifadesiyle PKK’nın hendek saçmalığını siyasi statü ile meşrulaştırmaya çalışan DTK...

     Genel seçimden ziyade, “referandum” niteliği taşıyan ve AK Parti’nin bir kez daha tek başına iktidar olduğu 1 Kasım seçimi sonrası, terörle mücadele adına -zarureten- adı konulamayan derinlikli bir savaş ile karşı karşıya kalan Türkiye...

30 Aralık 2015 Çarşamba

DTK’dan “Teslimiyet” Manifestosu!...

Geçtiğimiz hafta sonu Diyarbakır’da düzenlenen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) olağanüstü kongresinin sonuç bildirgesi açıklandı. Bildirgeden aklı selim yerine, hendek ve barikat siyasetine -ne yazık ki- tam destek çıktı.  Bu da sivil Kürt siyasetinin PKK şiddetine teslim olduğu manasına geliyor. 

Sonuç bildirgesinin “Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan” ile başlayan ifadesine dikkat edildiğinde,  bu tarz bir söylemin Kemalist çevrelerin alışılageldik “ulu önder Atatürk”  şablonunun bir versiyonu olduğu görülecektir. Kemalizm’i örnek alan seküler HDP,  Kandil’i yönlendiren üst akılların plan ve politikalarını gerçekleştirmek için “Apo ve Apoizm’i” kalkan olarak kullanmaya başlamış, bu ve benzeri ifadeleri, kendilerini maskelemek için kullanmaktadır. Bu tür söylemler, tabandan gelen halk tepkisini aza indirgemek için özellikle kullanılan söylemler olarak da değerlendirilebilir. Bu da halk nezdinde kendi meşruiyetini kaybeden HDP'nin gayri meşru söylem ve taleplerini maskelemek için geliştirdiği bir dildir. “Önder” olarak gördükleri Öcalan’ın 2013 Nevruz’unda “silahlar sussun, fikirler konuşsun” çağrısına, “silah, hendek ve barikat” ile karşılık veren bir PKK ve PKK’nın kuyruğuna takılarak bu ortama zemin hazırlayan bir HDP! 

“Kuşkusuz ülkemizin sorunlarının çözümü derinlikli ve güvene dayalı bir müzakere temelinde Türkiye Büyük Millet Meclisi onayı ile gerçekleştirilmelidir” diyen bir akıl. Peki,  TBMM’yi sorunların çözümü için gören bu akıl, neden hâlâ PKK’nın “hendek ve barikat” stratejisine sahip çıkıyor? Ve yine, “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir” cümlesiyle sahiplenilmek istenen hendek siyasetinin, “siyasi statü” ile ne tür bir ilişkisi olabilir?

  -Siyasi statüyü, halk tarafından seçilmiş ve temsil rolünü üstlenmiş siyasetçiler kullanmıyor mu?  

-59 milletvekilli ile TBMM’de temsil edilen parti HDP değil midir?

-Bölgedeki üçü büyükşehir olmak üzere çok sayıdaki il, ilçe ve belde belediye başkanlıkları HDP’nin elinde değil midir?

-Belediye kontrolündeki araç ve gereçlerle hendek kazıp, barikat kurmak mı siyasi temsiliyettir? Kimse boş heveslere kapılmasın.  Tüm “meşru” taleplerin temsil mekânı TBMM’dir.

 “DTK olarak halk meclislerinin ilan ettiği özyönetim ilanlarını ve halkımızın her alanda yürüttüğü bu haklı ve meşru direnişi sahipleniyor; Kürt halkının ve tüm Türkiye halklarının bu direnişlere katılmasını ve destek vermesini demokrasi ve özgürlük mücadelesi gereği olarak görüyoruz.” ifadeleri,  bildirgenin özeti mahiyetindedir. Ülke gündemini meşgul eden ve hâlihazırdaki  mevcut anayasaya aykırı olan; maddi-manevi, telafisi mümkün olamayacak mağduriyetlere yol açan, “şiddeti meşrulaştıran ve şiddete teşvik eden” bu sözler, alenen bir isyan çağrısıdır ve suçtur.  Ve bu çağrıyı “Türkiyelileşme” vaadiyle kurulan HDK-DTK felsefesine dayalı;  HDP içerisinde siyaset yapan, sivil (!) siyasetçiler yapıyor.

Bildirgede maddeler halinde sıralanan son bölüm, merkezi Kandil’de olan, PKK’nın kontrolü altındaki yazılı ve görsel meydanın tamamını sevk ve idare eden, “Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi”nin, Öcalan’ın 18 Ağustos 2010 Tarihli Avukat Görüşme Notu’nda açıklamış olduğu; altı ana maddeden oluşan  (Siyasi Boyut, Hukuki Boyut, Ekonomik Boyut, Kültürel Boyut, Öz Savunma Boyutu, Diplomasi Boyutu) “Demokratik Özerklik” projesinin detaylandırılmış şeklidir.

(Detaylı bilgi için: KCK’nın ‘Demokratik Özerklik’ Aldatmacası-I http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/kcknn-demokratik-ozerklik-aldatmacas-i.html  ve KCK’nın ‘Demokratik Özerklik’ Aldatmacası-II  http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/kcknn-demokratik-ozerklik-aldatmacas-ii.html  linklerine bakılabilir.)

Açıklanan sonuç bildirgesi sonrasında, BBC Türkçe servisine konuşan DTK Eş Başkanı ve HDP Hakkâri Milletvekili Selma Irmak,  bildirgedeki “özerk bölgeler oluşturulması” çağrısının ayrılık anlamına gelmemesi gerektiğini ifade ederek büyük bir çelişkiye düşmüştür.  Irmak, “Şu an hendeklerin arkasında çok büyük bir öfkeyle, kızgınlıkla mücadele eden ve artık kopuşu da tartışmaya başlayan gençler konuşmaya başlayacak” diyerek, Türkiye’yi açıktan tehdit etmekten de geri kalmamıştır. Selma Irmak’ın kimi açıklamaları, “DTK Sonuç Bildirgesi”yle zıtlıklar içermektedir. Dolayısıyla, uluslararası  istihbarat örgütlerinin kontrolünde çok başlı bir yönetim sergileyen Kandil’den sonra, HDK bileşenlerinde de çok başlı bir yönetimin varlığı gün yüzüne çıkmıştır.

DTK’nın sonuç bildirgesi olarak açıkladığı şeyin, aslında KCK tarafından hazırlanan bir metin olduğu aşikârdır. 

Başta HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş olmak üzere, çok sayıda HDP’linin Kandil’in dayattığı “özyönetim, hendek ve barikat” stratejisinin anayasal suç olduğu bile bile meşrulaştırma çabalarına girmesi sonrasında haklarında hazırlanan savcılık iddianameleriyle, “sivil siyasetin de önü kesiliyor” bahanesiyle kendileri için yeni bir mağduriyet söylemi oluşturmayı amaçlamaktadırlar. Devletin, HDP’nin bu kirli oyununa gelmemesi gerekir.

Sonuç olarak, “Özyönetim, hendek ve barikat stratejisi inadı, HDP ve Kandil’de bölünmelere sebebiyet verebilir. Bölünmelerin Türkiye ve Kürtler açısından ne tür sonuçlar doğuracağını şimdiden kestirmek zordur, bekleyip görmek lazım.

31 Temmuz 2015 Cuma

PKK’nın Dönüşümü ve Kürtler!...

“Marksist-Leninist” temel üzere kurulmuş olan PKK, doksanlı yıllarda Kürtlerin hayatında dinin (İslam’ın) etkisini görmeye başlamış, bu yöndeki politikalarında değişime yönelik çalışmalar yapmaya başlamıştır.

Öcalan, dinin, insanın var olduğu ilk dönemlerde anlam bulamadığı doğa güçlerine karşı zayıflığı dolayısıyla tanrılar yaratarak, korkularından, zayıflıklarından kurtulmak çabasının sonucu olarak ortaya çıktığını ve tek tanrılı dinlerin toplum içinde egemen sınıf, aşiret ya da hanedanın menfaatlerine hizmet ettiğini savunan sosyalist söylemini korumuş olsa da; dinin Kürt toplumu üzerindeki etkisinin farkına varmıştır.
             
Öcalan'ın dine bakışındaki değişimi, PKK’nın kullandığı dil ve beraberinde uygulamalara da yansımıştır. PKK, bu değişimle kimi zaman dinî bir söylem kullanmak zorunda kalmış, çoğunluğu sağa meyilli olan dindar Kürtlere yönelik propagandalarında Türk sağı ile olan anlaşmazlıkları dile getirmiştir. İslam ile Kürt ulusal kimliğinin çelişmediğini, Kürtlerin çoğunluğunun Şafii mezhebine bağlı olması hasebiyle; Şafii mezhebinin Hanefi mezhebine üstün olduğunu iddia etmiştir.

Öcalan’daki bu değişime paralel olarak PKK da, Federasyona Civaka Îslamiya Kurdîstan (CİK)  Kürdistan İslam Toplumu Federasyonu isimli bir yapılanmaya giderek, Ramazan ayı ile birlikte kutsal gün ve gecelerde bünyesindeki ‘meleleri’ aracılığıyla Roj TV’de programlar düzenlemiş, Cudi ve benzeri yayınlarında da kimi ayet ve hadisleri delil göstererek, tabanını genişletmeye çalışmıştır. Öcalan’ın talimatıyla 13.05.2007 tarihinde bölgedeki dindar Kürt tabanının AK Parti’ye kaymasını engellemek amacıyla, Din Adamları Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği kurulmuştur.

Bölgenin hassasiyetlerini iyi bilen Öcalan, 04. 09 2009 tarihli avukat görüşme notlarında: “Urfa’da dinler araştırması yapılabilir. Bu konuda çalışmalar yürütülebilir. Hatta bir önerim var; bize yakın olanlar Diyarbakır’da İslami Kültür Derneği kurabilirler. Burada İslamiyet’e ilişkin çalışmalar yapılır. Dini yanlış anlıyorlar, dini namaz kılmak, oruç tutmaktan ibaret sayıyorlar. Dinin bir ideolojisi vardır, bunu anlamak, tartışmak gerekir.” talimatını vermiştir.

15 Nisan 2011 tarihli bir diğer avukat görüşme notlarında ise Öcalan, devam eden ‘sivil itaatsizlik’ ve ‘sivil cuma namazları’ hakkında:  “Sivil cuma namazlarına ilişkin de şunları belirtmek istiyorum; Bu sivil itaatsizlik eylemlerini destekliyorum ve onları selamlıyorum. Gerçek İslam işte budur. Bu Medine İslamı’dır. İktidara bulaşmamış Hz. Muhammed'in İslam’ı budur. Ben de ilkokuldan itibaren Cuma namazlarına gittiğimi iyi biliyorum. İslam'la Selam kelimesinin kökeni aynıdır, barış, huzur, esenlik demektir. Bu sivil cuma namazlarına katılan bütün halkımızı selamlıyorum. Onların, barışı, selam'ı yani İslam'ın da gerçek anlamı olan barışı esenliği getirme yolundaki namazlarının kabulünü diliyorum.” değerlendirmesinde bulunmuştur. Bu talimatların gereği olarak KCK İnanç Komitesi de 8 Nisan 2011’de  yaptığı bir açıklamayla “Bundan sonra Kürt halkının cuma namazlarını bu çadırlarda kılması” gerektiğini belirtmiştir.

Yaşanan bu gelişmelere paralel olarak Demokratik Toplum Kongresi (DTK) bünyesinde 6-7 Şubat 2010 tarihinde Mardin'de bir ‘inanç çalıştayı’ düzenlenmiştir.

Bölgedeki sivil toplum kuruluşlarının çalışmaları Türkiye’nin diğer bölgelerine göre daha hareketlidir. Bu çalışmalardaki kilit kesim Kürt ve İslamî hassasiyetleri yüksek olan kesimlerdir. Bölgedeki nüfusun büyük bir kesiminin 30 yaş altında olması, sivil toplum kuruluşlarının dinamizmini arttırmaktadır. Dindar kesim bölgede Kürt sorununa hep mesafeli dururken,  son yıllarda ise bu sorunun içerisinde olduklarını görüyoruz. 

Öcalan, 2013 Nevrozuna gönderdiği mesajında, “Zaman ihtilafın, çatışmanın, birbirlerini horlamanın değil, ittifakın, birlikteliğin, kucaklaşma ve helalleşmenin zamanıdır. Çanakkale’de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler; Kurtuluş Savaşı’nı birlikte yapmışlar, 1920 meclisini birlikte açmışlardır. Ortak geçmişimizin önümüze koyduğu gerçek; ortak geleceğimizi de birlikte kurmamız gerektiğidir. TBMM’nin kuruluşundaki ruh, bugün de yeni dönemi aydınlatmaktadır… Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in mesajlarındaki hakikatler, bugün yeni müjdelerle hayata geçiyor, insanoğlu kaybettiklerini geri kazanmaya çalışıyor.” diyerek, farklı bir Öcalan profili çizmiş ve bölgedeki inançlı-dindar Kürtleri etkilemeyi başarmıştır.

Benzer açıklamalarına devam eden Öcalan,  2013 yılı Kurban Bayramı için gönderdiği mesajda; “Bu kongre çalışmalarında Alevisi, Sünnisi ile tüm halkımızın derinlikli tartışmalar yürütmesi, kongrenin anlamlı kararlaşmalarla ve kurumsallaşmalarla sonuçlanması son derece önemlidir. Hz. Muhammet'in Medine şura çalışmaları örnek alınarak Şeyh Sait gibi tarihi kişiliklerin ruhuna uygun olarak bu çalışmaların yapılması önemlidir. Bu temelde tüm halkımızın Kurban Bayramını bir kez daha kutluyorum”  ifadesiyle tavan yapan dinî içerikli söylemler, BDP’nin de politikalarında yeni arayışlara girmesine ve dinî içerikli argümanlar kullanmasında etkili olmuştur.

Öcalan'ın dine bakışındaki değişim, BDP’nin geldiği gelenekteki siyasi partilerin kullandığı dil ve beraberindeki uygulamalara da yansımıştır. (30 Mart 2014 yerel seçim çalışmaları döneminde Adana ve Mersin mitinglerinde Mersin Din Adamları Derneği (MEMİDER) temsilcilerinin -sarıklı ve sakallı mollalar- katılmasını bu uygulamaların bir sonucu olarak değerlendirebiliriz. http://www.inovatifhaber.com/haber/bdp-mersin-es-baskan-adaylarini-tanitti-8259.html) BDP, bu değişimle kimi zaman dinî bir söylem kullanmak zorunda kalmış, İslam ile Kürt ulusal kimliğinin çelişmediğini iddia etmiştir.

O dönemde BDP’nin seçim çalışmalarında etkili olan, 17 ve 25 Aralık operasyonlarına da atıfta bulunan bir başka söylem ise Van-Edremit Belediye Başkanı seçilen Sevil Rojbin Çetin gibi BDP’li birçok siyasetçinin, AK Parti’nin “Kürt halkını sömürmek için kullandıkları en büyük argümanları olan sahte dindarlık kisvesi gün yüzüne çıkmıştır. Din iman diyerek bir taraftan halkı kandıranlar diğer taraftan imanlarını ayakkabı kutularına doldurarak bu halkın kaderiyle oynadılar.” propagandası ile bölge insanının tercihini BDP ve HDP’den yana kullanmalarında etkili olmuştur.

Yine Öcalan’ın çağrısıyla 10-11 Mayıs 2014 tarihleri arasında Diyarbakır’da gerçekleştirilen, yurt içi ve yurt dışından çok sayıda İslam âlimi, kanaat önderi, akademisyen ve siyasetçinin katılımı ile toplanan Demokratik İslam Kongresi açılışında okunan mesajında Öcalan: “İslami ümmet anlayışı öz itibariyle ulus devletçilikle asla bağdaşmaz… Daha somut olarak genelde tüm canlılara özelde insana özgü topluluklara İslam evrenselliğinin özünde yatan adil ve özgürce yaklaşımları uygulamalıyız. Kul hakkı yememek ve karıncayı ezmemekle dile getirilen budur… Kongrenizin hem İslam’ın evrenselliği hem tekilliği bağlamında gerek İslami Milletler Birliği gerekse bağrındaki çoğulculuğun ifadesi olan her mezhebi tekiller sorununa doğru yaklaşımlar ve uygulama esaslarını gerçekleştireceğine dair inanç ve umudumu ifade etmek isterim… Adil, özgür ve demokratik İslam bu gerçeğin alternatifi olarak, kendini anlamlandırmak ve sürekli bir kurumsallaşmaya tabi kılmak durumundadır. Yeni kurumsallaşmanın adını, örgütlenme esaslarını ve amel biçimlerini derin bir vukuf ve iradeyle oluşturacağınıza dair inancımı belirtmek isterim” diyerek, bugüne kadar PKK’ya mesafeli duran inançlı-dindar Kürt kesiminin sempatisini kazanmıştır.

Tüm bu gelişmelere paralel olarak, “Devlet Kürtlere zulüm etmiştir. Kürtlerin hakkını yemiştir. Kürtler düşmana karşı savaşmaktadır, bu da helaldir” propagandası ile sivil itaatsizlik eylemleri çerçevesinde başlatılan cuma namazı eylemleri, BDP tabanı ve bölge insanı üzerinde çok etkili olmuştur. BDP, 2014 yerel seçimlerinden önce sivil itaatsizlik eylemleri çerçevesinde başlattığı “sivil cuma namazı” eylemleri ile bölgede kendilerine yönelik olumsuz algıyı değiştirmeyi başarmıştır.

10 Ağustos 2014 tarihindeki Cumhurbaşkanlığı seçiminde, HDP’nin adayı olan Selahattin Demirtaş’ın, seçim çalışmaları süresince kullandığı dil ve vermiş olduğu ılımlı mesajlar sadece inançlı-dindar Kürtlerin değil, Türkiye’deki birçok kesimin takdirini kazandı.

7 Haziran seçimi öncesi Türkiye’nin gündemini işgal eden “Diyanet” polemiği tartışmaları da beklentilerin aksine, geçmiş dönemlerde AK Parti’ye oy vermiş inançlı-dindar Kürtlerin tercihlerini HDP’den yana kullanmalarında etkili oldu. Yıllarca "etnisiteye" dayalı uygulanan politikalar, bölgede karşıt bir Kürt kimliğinin oluşmasına neden oldu. Bu kesim için artık “İslamî” kimlik değil,  “Kürt” kimliği ön plandadır.

Ve bugün gelinen nokta: Şehir merkezlerinde evlerinde, eşlerinin yanı başında PKK tarafından şehit edilen güvenlik görevlileri ve bu cinayetlere sessiz kalan inançlı-dindar Kürtler ile sözüm ona sivil siyasetin temsilcileri olan HDP’li milletvekilleri.

HDP milletvekili aday listeleri Kandil onaylı olduğu için, HDP'li vekiller; KCK'ya olan diyet borçlarını, PKK terörüne sessiz kalmakla gösteriyorlar. İnançlı-dindar Kürtlerin, HDP’li milletvekillerinin Şengal’deki, Kobani’deki, Suruç’taki IŞİD vahşetine gösterdikleri haklı tepkiyi, (özellikle her fırsatta İslami gelenekten geldiklerini ifade eden Altan Tan, Kadri Yıldırım, Ayhan Bilgen, Hüda Kaya, Seher Akçınar Bayar)  son günlerde yoğunlaşan PKK terörüne de göstermelerini bekliyoruz.

Unutmayın! Bir ülkeye barış ve huzur, o ülke insanların her türlü terör ve şiddet olaylarına karşı duruşuyla gelebilir. 

27 Aralık 2014 Cumartesi

Son Oyun: Rus Ruleti!

22 Aralık Pazartesi günü(geçtiğimiz hafta) Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile yapmış oldukları görüşme sonrası bir açıklama yapan İmralı heyetinden Sırrı Süreyya Önder, sorulan bir soru üzerine;"Yöntem konusunda mutabakat oluşturduk. Ortaklaşmalar gerçekleştikçe, belki ortak açıklamayla halklarımızı bilgilendireceğiz" dedi.

Pazartesi gerçekleştirilen görüşmeden sonra 24 Aralık Çarşamba günü İmralı heyetinden Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı Hatip Dicle ve Diyarbakır bağımsız Milletvekili Leyla Zana Kandil’e gittiler. 11 saat süren Kandil’deki görüşmenin ardından Türkiye’ye dönen HDP heyetinin hiçbir açıklama yapmaması, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile yapılan görüşme sonrası varılan mutabakatın bir sonucu olarak değerlendirilebilir. HDP heyetinin, hükümet ile bir araya geldikten sonra, Öcalan’la görüşmek üzere yeniden İmralı’ya gitmesi bekleniyor.

Peki, Kandil’de hava nasıl? Her zaman olduğu gibi Kandil’de hava yine puslu.

Önce Cemil Bayık, ardından da Murat Karayılan’ın son günlerdeki açıklamalarına bakıldığında,“Çözüm Süreci”nde asıl problemin İmralı ile Kandil (HDP, İmralı ile Kandil arasında sıkışmış durumda. Bir yanda halkı sokağa dökeriz diyen HDP yetkilileri, diğer yandan 2015 seçimlerinden önce süreç sonlandırılacak diyen HDP yetkilileri.) arasındaki güç mücadelesi olduğu görülmektedir. Bu mücadele, İmralı ile Kandil arasında bilinçli olarak oynanan bir tiyatro oyunu da olabilir mi? Evet olabilir. Sonuçta her iki ihtimalde de Öcalan’ın KCK üzerindeki otoritesi sarsılmaya devam edecektir.

KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık, hafta içerisinde İMC TV’den Ayşegül Doğan’a verdiği röportajda, PKK’nın silah bırakmasına ilişkin sorulan bir soruya;“Bizim gündemimizde silah bırakmak yoktur. Gerillanın yurt dışına çıkması yoktur. Bunlar müzakere sonucunda varılacak anlaşmalara bağlı tartışılması gereken sorulardır.”dedi. Ve yine sürece üçüncü bir tarafın müdahil edilmesine ilişkin olarak “Biz Türkiye'nin kaygılarını gidermek için en güvendiği müttefiği Amerika'nın üçüncü taraf olabileceğini söyledik.diyerek, süreci izleme konusunda yine ABD’yi işaret etti.

KCK Yürütme Konseyi üyesi Murat Karayılan ise Kuzey Irak'taki bir haber ajansına yapmış olduğu“‘Çözüm Süreci' amacına ulaşırsa Abdullah Öcalan da 2015 Nisan ayında yapılacak kongreye katılacak.” açıklaması,   temenni olmakla birlikte, ütopyadan öte bir şey değildir. Böyle bir ütopyanın gerçekleşmesi, Öcalan’ın tasfiye edilmesiyle sonuçlanabilir. PKK Kongreleri, aynı zamanda kongre üyelerinin özeleştiri verdikleri, birbirlerini acımasızca eleştirdikleri bir iç hesaplaşma arenasıdır. Geçmişteki PKK kongreleri,  çok sayıda muhalifin infaz edilmesiyle sonuçlanmıştır.

Açıklamasının devamında, "Öcalan ve biz daha önce söylemiştik. Kobani'ye yaklaşım; Kürt sorununa yaklaşımdır.” dedi. Geçmişte sadece  “Öcalan” diyen Karayılan’ın bu kez “Öcalan ve biz” demesi dikkatlerden kaçmadı. Karayılan bu ifadeyle, Öcalan HDP ve sürecin asıl aktörü olan devlete mesaj veriyor. 

Murat Karayılan, "Öcalan çözüm tasarısında bazı şeyleri belirtmiş. Hakikatleri araştırma komisyonu ve müzakere başlarsa 15 Şubat'ta bu komisyonla konuşacağını söylemiş. Öcalan 'Eğer süreç amacına ulaşırsa 15 Mart'ta Türk devletine karşı silahlı mücadeleyi durduracağız. PKK'nin büyük kongresini toplarız 15 Nisan'da Kuzey Kürdistan'daki gerilla güçlerinin ne olacağını tartışırız. Ya siyasi bir güç olur veya başka bir bölgeye geçip mücadele eder. Kongrede bununla ilgili karar verilir' demiş. Şu anda gündemimizde silah bırakma yok."diyerek, Cemil Bayık’ın ifadelerine benzer ifadelerde bulunmakla beraber, sürecin başarılı olması durumunda, Öcalan’ın muhtemel 15 Mart Nevruzunda PKK’nın Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırma çağrısına,“gündemimizde silah bırakma yok” diyerek karşı çıktığı görülüyor.

HDP’nin İmralı heyeti içerisinde de yer alan Hakkâri Milletvekili Adil Zozani,  2014 yılı içerisinde “üçüncü tarafa” ilişkin, “Uluslar arası güç dengelerinin de etki gücünü yok saymadan kendi içimizde üçüncü gözü yaratarak müzakere sürecine devam ediyoruz. Önerimiz açık ve nettir. Biz batılı gözlemci istemiyoruz. Biz tersinden Türkiye Kamuoyunun kabul ettiği, ekseriyetle vicdani duygularının işlettikleri, vicdanlarıyla hareket ettiklerine kanaat getirdikleri kanaat önderlerinden bir mekanizmanın oluşturulup bu süreci gözlemlemelerini, kim yanlış yapıyorsa yakasına yapışmalarını istiyoruz.”(SDE Yayınları 2014-Orta Doğu’da Geleceğin İnşasında Kürtler, s. 77) açıklaması, gözlemci ülke talebinin KCK-Kandil tarafından dayatıldığını gösteriyor. HDP’nin bu talebi doğal olarak HDP tabanının da talebidir. Kandil’in ABD konusundaki ısrarı, PKK’nın Kuzey Irak’ta ABD’nin “alternatif müttefiki” olduğunun kanıtıdır.

Yüzyıllık bir sorunun çözümümün muhatabı tüm Türkiye’dir.“Çözüm Süreci” sadece İmralı-HDP-Kandil üçgeni üzerinden yürütmemelidir. Sivil Kürt siyaseti sadece HPD veya DTK’dan müteşekkil değildir. Devlet, HAK-PAR, Hüda-Par, KADEP, TKDP gibi partilerin yanında bölgedeki STK’lar ve kanaat önderlerinide sürece dâhil etmelidir.

Gelinen aşamada, “Çözüm Süreci”nin başarıya ulaşma şansı Öcalan’ın ev hapsine alınmasıyla (bilgi için http://www.haber111.com/Mehmet_MEMDOGLU+OCALAN_EV_HAPSINE_ALINIR_MI_yazi931.htmlya da mevcut cezaevi şartlarının iyileştirmesiyle mümkündür. Öcalan, kendi özgürlüğünü düşünerek “Çözüm Süreci” ne müdahil olmuştu. Türkiye kamuoyu buna hazır mı?  6-8 Ekim Kobani’yi protesto olayları öncesine kadar zayıf da olsa ihtimal dahilinde idi. Ama bugünkü şartlarda pek mümkün görünmüyor.

Çözüme yaklaşıldıkça Kandil telaşlanmaya başlıyor. Mevzi kaybetmemek için bildiği tüm oyunları sergiliyor. Cizre’de yaşanan son olayların,  Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Hüda-Par yetkilileriyle görüşme sonrasına denk gelmesi oldukça manidardır.  

Ve kandil son oyunu oynamaya hazırlanıyor. Rus Ruleti...

16 Aralık 2014 Salı

Bölgesel Gelişmeler ve Çözüm Süreci!

Kobani’nin IŞİD tarafından saldırıya uğraması sonrası ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Marie Harf; PYD'nin ABD'nin terör listesinde olmadığını, ülkesinin PYD ve PKK'yı ayrı örgütler olarak gördüğünü açıklamıştı. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz şubat ayında ABD kongresi, Mesut Barzani’nin lideri olduğu Kürdistan Demokrat Partisi (PDK) ve Celal Talabani’nin lideri olduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK)'nin terör listesinden çıkarılmasını öngören tasarıyı kabul etmişti. Orta Doğu’daki dengelerin yeniden değişiyor olması nedeniyle, önümüzdeki dönemde ABD’nin PKK’yı da terör örgütleri listesinden çıkarabileceği ihtimalinin var olduğunu hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz.

IŞİD’in Kobani’ye saldırısı ve Orta Doğu’daki son gelişmeler, PKK’yı; yeni müttefikler arayan Batı’nın -özellikle ABD ve Almanya’nın- sempatisini kazanmıştır. Kendi menfaatleri gereği her türlü ihtimali değerlendiren Batı’nın PKK ile muhtemel bir ittifakı bölgedeki dengeleri bir kez daha değiştireceğinden, Türkiye’nin buna göre yeni stratejiler üretmesini ve yeni politikalar belirlemesini zorunlu kılıyor.

Türkiye’yi ilgilendirecek bir başka gelişme ise anadilde eğitim tartışmalarının devam ettiği bir ortamda Irak’taki Federal Kürt Hükümeti’nin Kürtçe ve Arapça’dan sonra Türkmence, Süryanice ve Ermenice’yi de resmi dil olarak kabul etmesi oldu. Önümüzdeki günlerde bu gelişmenin Türkiye’deki yansımaları görülebilecektir.

İç politikadaki dikkat çekici gelişme ise HDP Hakkâri Milletvekili Adil Zozani’nin CHP’ye seçim ittifakı çağrısı oldu. Adil Zozani’nin; “Buyrun gelin Türkiye’yi kucaklayacak ve gerçek anlamda demokratik bir iktidarı yaratacak bir şemsiye altında buluşalım. Bu şemsiyenin adı pekala Demokratik Cumhuriyet Partisi olabilir” çağrısı,  %10 baraj tartışmaları altında girilecek olan 2015 genel seçimleri öncesi ayrı bir tartışma ve polemik konusu oldu. Zozani’nin bu çağrısı CHP tarafından karşılık bulur mu bilinmez ama burası Türkiye!

HDP,  kendi söylemleriyle yüzde yüz çelişen böyle bir açıklamayı neden yaptı? Bu sorunun cevabını elbette HDP’li yetkililer verecektir. Adil Zozani, Dersim ve Koçgiri’yi unuttu mu dersiniz?

Maalesef birileri yine HDP üzerinden siyasi mühendislik çalışmalarına devam ediyor. HDP Türkiye’nin ana muhalefet partisi değildir, HDP’ ye -CHP ve MHP’ye rağmen- ana muhalefet görevi yüklemeye çalışanlar, Gezi olayları ve sonrasında amaçlarına ulaşamayan uluslararası derin odakların Türkiye’deki uzantılarıdır, Türkiye’nin iç barışını engellemek için Kürtleri sokağa indirmek isteyenlerdir.

Çözüm Süreci, Suriye ve Irak’taki gelişmeler ile 2015 genel seçimleri tartışmalarının olduğu bir dönemde, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) 13-14 Aralık tarihlerinde Diyarbakır’da 1. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi. Açıklanan sonuç bildirgesinde DTK, Öcalan’ın bütün Kürtlerin önderi olarak görmeye devam etmiş, (hâlbuki PKK bütün Kürtlerin temsilcisi olmadığı gibi Öcalan da tüm Kürtlerin önderi değildir. Öcalan'ı Kürtlerin önderi olarak dayatmak, yeni bir "izm" (Apoizm) değil de nedir?) AK Parti’nin Öcalan’ın önerilerine cevap vermediği ve sorumluluğunu yerine getirmediği iddiasında bulunmuş, Öcalan tarafından hazırlanan ve KCK-Kandil tarafından da kabul edilen taslağın müzakere edilmesini talep etmiş, PKK’nın terör örgütleri listesinden çıkartılmasını (Elinde silahı bir güç olarak bulunduran bir yapı, öncelikle Türkiye’ye yönelik silahlı faaliyetlerine son verdiğini ve silahı bıraktığını açıklamalıdır) ve Öcalan’ın serbest bırakılmasını, seçim barajının düşürülmesini - ki en makul talebidir- istemiştir.

Ve ağızlara pelesenk olan “Demokratik Özerklik” meselesi. DTK sonuç bildirgesinin 10. Maddesinde, Kongremiz, birlikte yaşam projesi olarak ortaya koyduğu demokratik özerkliğin inşasını tüm kararlılığıyla sürdürmektedir.” diyerek, demokratik özerklikten vazgeçmediklerini bir kez daha deklare etmiştir.

Bölgedeki gelişmeleri ve Çözüm Sürecini dışarıdan takip eden Avrupa’daki Kürt siyasetinin önde gelen isimlerinden Zübeyir Aydar geçtiğimiz günlerde Hüseyin Yayman’a yapmış olduğu açıklamada,“Ülkeler barışla bölünmez, savaşla bölünür. Türkiye barışını kurmazsa bölünür. Hiçbir ülke barış zamanı bölünmedi. Ben kendi barışımı yapmış bir ülkeden neden ayrılayım. Bu mantıklı geliyor mu? Açıkça ifade ediyorum. Biz bölünme istemiyoruz. Demokrasi istiyoruz. Anadolu’da herkes beraber yaşayabilir. O imkân ve pratik var.” açıklaması, KCK-Kandil eksenli Kürt siyaseti ve siyasetçilerinin de silahın; silahlı mücadelenin bir çözüm olmadığını görebildiklerini gösteriyor.

“Çözüm Süreci”ni bekleyen tehlikelerden biri, Türkiye kamuoyundan empati yapmalarını bekleyen empati yoksunu kimi Kürtlerin,  bilinçaltlarında Türkiye’ye ve Türklere karşı oluşturdukları ön yargılardır.

Türkiye’de yaşayan, barış ve kardeşlikten yana olan tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, (Türk, Kürt, Arap, Çerkes…) sürece empati ile yaklaşması toplumsal uzlaşmayı, toplumsal uzlaşma ise beraberinde çözümü ve barışı getirecektir.


Barışla kalın efendim…

24 Temmuz 2014 Perşembe

SİLAH, PKK VE BARIŞ!


İdris Baluken, Öcalan’ın HDP projesine yönelik çekincelerini “HDP projesinin çok önemli stratejik proje olduğunu ifade etti. Hem Kürt ilkel milliyetçi çevreler hem de bazı Türk sol gruplarının ve sahte aydınların HDP projesinden rahatsız olduğunu kendisinin de takip ettiğini söyledi.” diyerek dile getirmişti. Öcalan’ın HDP karşı gösterilen tepkilere yönelik rahatsızlığı açıklamasından sonra, KCK Üst düzey yöneticilerinden (C. Bayık, D. Kalkan, M. Karasu)  de benzer açıklamalar geldi.  Peki, kendileri için silahı sigorta olarak gören KCK’nın bu açıklamalarını nasıl okumalıyız?

Bir hafta önce, üst düzey yöneticilerinden Mustafa Karasu’nun “Eskiden devlet kurma anlayışı vardı. Bundan vazgeçtik.” diyen bir KCK, bir hafta sonra,  üst düzey yöneticilerinden Duran Kalkan’ın “Eğer gerçekten de çözüm yönünde adım atılmaz, Önder Apo’nun ortaya koyduğu projelere karşılık verilmez, halk üzerindeki bu baskı terör devam ederse Kürdistan’da güya işte her taşın ve her tepeciğin üzerine karakol yaparak tam bir asker hegemonyası sistemi kurulmak isteniyor gerilla da müdahale eder, halk da müdahale eder.” diyen bir KCK.

KCK Üst düzey yöneticilerinin birbiriyle çelişen bu açıklamaları gösteriyor ki, Kandil şu an kendi içerisinde bir birliktelik oluşturabilmiş değil. Öcalan’ın 2013 Nevruz’unda “silahlar sussun, fikirler konuşsun” açıklamasından sonra, PKK içerisinde silahlı mücadele mi, silahsız mücadele mi tartışmalarının sonlanmadığı, örgüt içerisinde “silahlı mücadeleyi devam ettirelim” düşüncesinin, devam ettiğini göstermektedir.

Peki, Duran Kalkan’a bunu söyleten güç nedir? Elbette ki hâlihazırda ellerinde bulundurdukları silah. Duran Kalkan, eski tüfek Maocu ve PKK’nın en karanlık yöneticisidir. Sık sık uluslararası derin yapılanmalar ve Türkiye’deki bağlantılarıyla irtibatlı olduğu iddia edilmektedir.

Duran Kalkan’ın bu açıklamalarından sonra, PKK’nın yerleşim yerlerindeki marjinal  grupları, (özellikle gençlik yapılanması)  yakında yeniden yol kesme, kimlik kontrolü yapma hatta dağa adam kaçırma gibi eylemlere başvurabilirler.

KCK’nın “bağımsız devlet kurma anlayışından” vazgeçtiğini açıklaması, silahı bıraktığı anlamına gelmiyor. Öcalan’ın yakalandığı 1999 yılında da devlet kurma isteklerinden vazgeçtiklerini açıklamalarına rağmen, yıllarca Türkiye’ye silahlı mücadeleyi dayattılar. PKK-KCK-Kandil’in, sığ ifadeler kullanmak yerine, silahı, silahlı mücadeleden vazgeçtiklerini açıklamaları en doğru tercihtir.

Elinde silah bulunduran bir PKK/KCK, sadece Türkiye için değil, tüm Orta Doğu için de bir tehdit unsurudur. Silahı elinde güç olarak bulunduran bir yapılanmayı, Kürt Siyasal Hareketi (KSH) olarak değerlendirmek, bunu kamuoyu ile paylaşmak, silahı legalize etme gayret ve çabalarıdır. PKK ne zaman ki silah bıraktığını ilan eder, tamamen silahtan arınır, silahsız bir mücadeleyi ve siyaseti benimsediğini dünyaya deklare ederse, işte o zaman PKK yasal, siyasi bir hareket olarak tanımlanabilir.

“Yasal, (HDP-BDP. HDK, DTK)  yarı yasal (nasıl bir oluşum olduğunu bilmiyorum),  ve yasa dışı (PKK-KCK-Kandil)  tüm oluşumları Kürt Siyasal Hareketi (KSH) olarak adlandıran yazarlar, kimi gazeteci ve terör uzmanları!”
Peki, HAK-PAR, KADEP, TKDP hatta Hüdapar gibi partiler, bu dâhiyane tanımlamanın neresinde yer alıyorlar? Bunlar da Kürt siyasi partileri değil mi?

Peki,  neden ve ne için?

Benzer bir tanımlamayı İrlanda Cumhuriyet Ordusu (İRA) ya da Bask Vatanı/Yurdu ve Özgürlüğü  (ETA) için yapmıyorsunuz?

Sinn Fein için İRA’nın siyasi kanadı, Batasuna için ETA’nın siyasi kanadı ifadesini kullanırken,  bütünü için,  neden İrlanda Siyasi Hareketi (İSH) veya Bask Vatanı ve Özgürlüğü Siyasi Hareketi (BSH) gibi isimlendirmelerini kullanmıyorsunuz? Muhtemelen bunlarla ilgili talimat almadığınızdandır.

Hukukçularımızdan istirhamımızdır. Üçü bir arada olan, yasal-yarı yasal ve yasa dışı (isterseniz ifadesi, isterseniz tanımlaması deyin ne derseniz deyin artık) ifadesi, hukukun hangi dalının, hangi maddesine göre tanımlanabiliyor?

Sonuç olarak, tüm illegal silahlı yapılanmalar, (PKK ya da bir başkası) insanlık için her zaman bir tehdit unsurudur. Silahlı mücadeleyi hedef almış ve elinde silah bulunduran bir örgüt, nasıl ve ne şekilde yasal kabul edilir, edilebilir? Böyle bir mantıkla dünya üzerinde silahlı mücadele yürüten tüm örgütler, (El-Kaide, Hizbullah, Eş-Şebab vb.) yasal siyasi hareketler olarak mı değerlendirilmelidir?

Amacı, sadece şiddet olan birisine, karşı şiddetle mukabele ederseniz, kalıcı bir çözüm bulamazsınız.

Unutmayın! Şiddet, şiddeti doğurur.

Huzurla kalın efendim…

(Bu yazı ilk olarak 12 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)