PYD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PYD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2016 Cumartesi

“Makyavelist” PKK!...

Türkiye,  yıllardır uluslararası güçlerce her alanda (siyasi, askeri, ekonomik, politik…) desteklenen ve hücresel bir sistemle kendisini yenileyebilen bir terör örgütüyle, PKK-KCK ile mücadele etmektedir. PKK, sadece terör örgütü değil, aynı zamanda; uluslar arası baronlar tarafından kontrol edilen, çok bileşenli anonim bir şirkettir.

Bugüne kadar onbinlerce insanın ölümüne sebebiyet vermiş olan PKK; katı, totaliter ve örgütsel oligarşizmi hedef almış silahlı bir terör örgütüdür. Yıllardır “Kürt Sorunu” üzerinden Kürtleri istismar ederek uluslar arası istihbarat örgütlerinin maşalığını yapan, Kürtlere acı ve gözyaşından başka bir şey veremeyen PKK-KCK;  artık ideolojik olarak da tükenme noktasına gelmiştir.

Geçtiğimiz yıl, gerek şehir merkezlerine indirgediği “hendek ve barikat” stratejisiyle, gerekse kırsal bölgelerde güvenlik güçleriyle girdiği çatışmalarda beklemediği kayıplar vererek büyük bir darbe yiyen PKK, silahlı mücadele alanındaki zaafiyetini “Marksist” gelenekten gelen, irili ufaklı diğer sol terör örgütleriyle ortak eylem birliğine giderek gidermeye çalıştı. Yurtiçinde, özellikle Karadeniz kırsalında düzenlediği birkaç cılız eylemden sonra, bu stratejisinde de başarısız oldu.

FETÖ’nün, 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrasında, Türkiye’deki mevcut durumu kendileri için fırsata çevirmek isteyen PKK ve müttefikleri, saldırılarını bölge ile sınırlandırmak yerine daha geniş bir alana (yurtiçi ve yurtdışı) yaymak istediler. PKK’nın 15 Temmuz sonrası saldırıları incelendiğinde, -özellikle bombalı araç ve canlı bomba eylemleri- terör örgütünün bu amacı güttüğü görülecektir.

Türkiye içerisinde istediği hedefe/hedeflere ulaşamayan PKK, kısmen de olsa Suriye ve Irak’taki hedeflerine ulaştır. Türkiye ile ABD arasında yaşanan anlaşmazlıkların başında yer alan Menbiç, PKK’nın Suriye yapılanması ve kolu olan PYD-YPG tarafından hâlâ boşaltılmadı. Aksine, yerel kaynaklardan elde edilen bilgiler, PYD-YPG’nin çok sayıda silahlı militanını Menbiç’e kaydırdığı yönünde.

Irak’ın Şengal (Sincar) bölgesini Kandil benzeri ikinci bir üs haline getirmeye çalışan PKK, İran destekli Haşdi-Şabi milislerinin Şengal üzerinden Telafer’e geçişini sağladığı gibi, kendilerine ait kamplarda eğittikleri bu militanların karşılığında, Irak merkezi yönetimi tarafından askeri ve lojistik destekle ödüllendirildi. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Neçirvan Barzani'nin, "Şengal'den çıkın, yoksa güç kullanırız" sözlerine PKK; "Kimsenin güçlerimizi zorla Şengal'den çıkarmaya gücünün yetmeyeceğini tarih ispatlamıştır" tehdidiyle cevap verdi. PKK’nın Irak’taki yapılanması PÇDK’nin Suriye’deki yapılanması PYD gibi etkin olamamasının önündeki en büyük engel Mesut Barzani’dir. PKK’nın “Barzani karşıtlığının” nedenleri incelendiğinde akla ilk olarak Türkiye ile olan dostane ilişkileri, bölge petrolü ile Kürtler üzerindeki güç ve iktidar mücadelesi gelse de asıl neden; Barzani'nin İslami kimliği ve geçmişten kaynaklı Kürtler nezdindeki misyonudur.

Düne kadar, hemen her açıklamasında Türkiye’yi DAEŞ terör örgütüne destek vermekle suçlayan PKK, Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı çerçevesinde El-Bab’da Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte gerçekleştirdiği operasyonlardan kaçan DAEŞ’li teröristlere kucak açacak kadar pervasızlaşmıştır.

Son dönemlerde bölgedeki desteğini büyük oranda yitiren ve 2017 yılı için klasikleşmiş eylem şekillerinden farklı bir tarzda hazırlanacağı değerlendirilen PKK’nın,  “makyavelist” düşünce tarzı gereği, eylemsellik noktasında; Türkiye’yi hedef alan tüm silahlı terör örgütleriyle (FETÖ, DEAŞ, DHKP/C…) birlikte hareket edebilir.

Bu çerçevede PKK’nın, önümüzdeki dönemde bombalı araç, canlı bomba, mayınlama ve suikast tipi eylemlerden tutun da sabotaj türü eylemlere yönelmesi/yönelebileceği kuvvetle muhtemeldir.

Allah ülkemizi, her türlü şer odaklarının saldırılarından muhafaza etsin. Rabbim; din, devlet ve millet düşmanlarına fırsat vermesin...

Selam ve dua ile kalın efendim…

13 Mayıs 2016 Cuma

Kanlı İttifak!...

Haklarında açılmış dava dosya bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasını içeren Anayasa değişikliği teklifinin, TBMM Anayasa Komisyonunda kabul edilmesi, mahkemelere taşınan MHP’deki olağanüstü kongre süreci ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 22 Mayıs’ta AK Parti’nin olağanüstü kongresini gerçekleştireceğini ve bu kongrede aday olmayacağını açıklamasının ardından, Türkiye gündemi bir kez daha iç politikaya odaklandı. 22 Mayıs sonrasının Türkiye için yeni bir dönemin başlangıcı olacağını unutmayalım.

Siyasetin ısınmasının birlikte, yeni Anayasa ve Başkanlık tartışmaları gündemin diğer konularını oluştururken, Türkiye’nin terörle mücadeledeki kararlılığı devam ediyor. Nusaybin ve Yüksekova şehir merkezlerinde devam eden operasyonların yüzde yetmiş sona yaklaşıldığı dile getirilse de çatışmaların yaz boyunca devam edebileceğini düşünenlerdenim.  

PKK-KCK, havaların ısınmasıyla birlikte farklı eylem stratejileri uygulayacaktır: Sabotaj türü eylemlerden tutun da şehir merkezlerine yönelik bombalı araç saldırıları, kırsal kesimlerde vur-kaç taktiği içeren eylemler, güvenlik güçlerinin intikallerine yönelik mayınlama eylemleri…

20 Nisan 2016 tarihli, “PKK-KCK’nın Yeni Stratejisi” başlıklı yazımızda “PKK-KCK-Kandil’in yurt içindeki ve yurt dışındaki tüm bileşenlerinin, her şeye rağmen;  Leninizmin çizgisini yansıtan Lenin’in; ‘eylemde birlik, eleştiri ve tartışmada özgürlük’ söylemine sadık kalmaya devam etmektedirler.” (Geniş bilgi için http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2016/04/pkk-kcknn-yeni-stratejisi.html) diyerek, terör örgütünün kuruluş felsefesindeki “Marksist-Leninist” çizgiyi esas alacağına dikkat çekmiştik.

Gerek kırsal alanda, gerekse şehir merkezlerindeki hendek ve barikat çatışmalarında, güvenlik güçlerinden büyük bir darbe yiyen PKK, örgüte katılımların düşük olduğu yeni dönem için, “Marksist” gelenekten gelen, irili ufaklı diğer sol terör örgütleriyle ortak eylem birliğine giderek, bu alandaki zafiyetini kapatmayı planlamaktadır. PKK bu planlaması ile diğer sol terör örgütlerinin örgütlü olduğu -Karadeniz kırsalı- ve eylem yapabileceği bölgeler üzerinden gerçekleştirilecek saldırılar vasıtasıyla güçlü olduğu  -özellikle de tabanına-  izlenimi vermeye çalışmaktadır. PKK, bu birlikteliği Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH) adıyla gerçekleştirdikten sonra, (1997 yılında da PKK ile silahlı sol terör örgütleri arasında benzer bir birliktelik yaşanmıştı) 06 Mayıs 2016 günü saat 16.30 sularında Giresun’a bağlı Çaldağ Beldesi Jandarma Karakolu’na yönelik düzenlenen saldırıda,  karakol komutanı Zafer Çalışkan şehit edilmişti. Hain saldırı, HBDH tarafından üstlenildi.

10 Mayıs’ta Diyarbakır merkez Bağlar ilçesinde bir polis servis aracına yönelik gerçekleştirilin saldırıyı da KCK’nın silahlı kanadı HPG üstlendi. Gerçekleştirilen saldırıda, sağlık raporu için hastaneye götürülen üç PKK’lı ölmüş, 12’si polis 45 kişi de yaralanmıştı. Türkiye’nin PKK’ya yönelik bölge kırsalı ve sınır ötesi hava operasyonlarının devam edeceği düşünüldüğünde PKK’nın şehir merkezlerine yönelik bombalı eylemleri önümüzdeki dönemde artabilir.

PKK’nın bir başka ittifak girişimi de büyük bir kısmını Suriye’deki yapılanması PYD’nın silahlı kanadı YPG’nin oluşturduğu “Demokratik Suriye Güçleri” ittifakıdır.  Demokratik Suriye Güçleri, ABD ve koalisyon ülkelerinden silah desteği, Rusya’dan ise zaman zaman hava harekâtı desteği almaktadır. Kendi çıkarları uğruna YPG’ye destek veren ABD ve Rusya, çıkarları nihayete erdiğinde, YPG’yi yüz üstü bırakacaklardır.

PKK’nın yurt içi ve yurt dışında, kendi düşüncesine yakın diğer silahlı terör örgütleriyle ittifak etmesi, silahlı gücünden büyük oranda kayıp verdiğini göstermektedir.

Geçtiğimiz kış aylarında, Şırnak’ın Cizre ilçesinde PKK’nın kazdığı hendekleri kapatmak, kurduğu barikatları kaldırmak için güvenlik güçlerince düzenlenen operasyonlarda insan hakları ihlalleri olduğu iddiasıyla, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin Cizre’de yürütülen operasyonlara ilişkin bağımsız bir soruşturma yapılması çağrısında bulunarak, Türkiye’den soruşturmayı yürütecek ekibe bölgede engellenme olmadan inceleme yapma izni verilmesini talebinin (ki böyle bir talep, Türkiye’nin bölgedeki egemenliğinin uluslararası camiada tartışmaya açılması manasına gelir) önümüzdeki süreçte Türkiye’nin başını ağrıtacağa benziyor.

12 Şubat 2016 Cuma

Suriye’nin Geleceği ve PKK’nın “15 Şubat” Beklentisi!...

Türkiye gündemini uzun zamandan beri işgal eden Suriye’deki iç savaş ve PKK’nın şehir savaşları, uzun bir müddet daha gündemimizin ilk sıralarını işgal edeceğe benziyor. Suriye politikasında Türkiye’yi yalnızlaştıran Batı,  (ABD, AB ve Rusya) PKK konusunda da her zaman olduğu gibi ikiyüzlü politikalar izlemeye devam etmektedir.
 12 Kasım 2015 tarihli “G-20 Zirvesi ve Türkiye” başlıklı yazımızda o günkü konjonktürü,  “Suriye’ye yönelik bir kara harekâtının konuşulduğu bu günlerde, Türkiye’nin ABD ile muhtemel ortak bir kara harekâtına katılması, Türkiye’yi Suriye bataklığına gömecektir. Suriye’ye girmek demek tabir yerinde ise emperyalizmin kucağına düşmek demektir. Dünyanın iki süper gücünün (ABD ve Rusya) Suriye’de kendi menfaatleri çerçevesinde birbiriyle uyumlu hareket etmesi ne anlama geliyor? Rusya’nın Suriye’deki savaşa müdahil olmasından sonra Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsetmek imkânsız hâle gelmiştir. Rusya Suriye’ye Esed iktidarına destek olmaktan öte Akdeniz’e çıkış kapısı olan Lazkiye’deki varlığını devam ettirmek için girmiştir ve bu varlığını devam ettirmek için her türlü riski göze alacaktır. Rusya’nın ‘Esed’li geçiş’ için hazırladığı ve altı aylık süreceği öngören planı, bu tezimizi doğrulamaktadır” diyerek ifade etmiştik.   (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/11/g-20-zirvesi-ve-turkiye.html)

G-20 zirvesi sonrasındaki gelişmelere bakıldığında, hava sahamızı ihlal eden Rus savaş uçağının, savaş uçaklarımız tarafından düşürülmesi, Türkiye’nin; Batı’nın PYD’yi Cenevre toplantıları dâhil etmek istemesini veto etmesi,  Rusya’nın başta Halep olmak üzere hedef gözetmeksizin sivilleri katletmesine karşı BM, ABD ve tüm dünyanın sessiz kalması,  ABD’nin ısrarla “PYD bizim için terör örgütü değildir” demesi ve ABD’nin; PKK’nın Suriye’de yeni Kandilcikler oluşturmasına göz yumması. ABD, Kobani’nin Orta Doğu’nun yeni virüsü olan IŞİD tarafından işgal edilmek istendiği 2014 yılının Eylül ve Ekim aylarında da benzer bir açıklama yapmış ve Türkiye’yi bir kez daha yüzüstü bırakmıştı.

Geldiğimiz noktada, o günkü değerlendirmelerimizin maalesef, bizi bir kez daha haklı çıkardığı görülmektedir. Bölgede yaşanan son gelişmeler, önümüzdeki süreçte de Suriye meselesinin Türkiye açısından çok daha zorlu geçeceğinin habercisi niteliğindedir.

Ve PKK’nın devam ettirdiği hendek savaşları!...

Hatırlanacağı üzere, Öcalan 01 Ekim 2014 tarihinde HDP milletvekilleri ile yapmış olduğu görüşmede, “Kobanê kuşatması, sadece Kürt halkının demokratik kazanımlarını hedeflemekle kalmayıp Türkiye’yi de yeni bir darbe sürecine sokacaktır” sözleriyle,  o dönemki olayların başlangıcı olan fitili ateşleyerek tüm sorumluluğu üstlenmişti.

Kandil, Öcalan’ın bu açıklamasından güç ve destek alarak 6-8 Ekim’de Türkiye’de estirilen terörü planlamış, HDP ise bu olaylarda PKK’nın yaktığı ateşe su yerine, bir kez benzin dökmüştü.

Şehir savaşlarında -hendek ve barikat- sivil halkı bir türlü sokağa indiremeyen, güvenlik güçlerinden de büyük bir darbe yiyen PKK,  son bir hamle olarak Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirildiği tarih olan 15 Şubat’ı hedef aldı. PKK medyası ve KCK üst düzey yöneticileri günlerdir -kendi ifadeleriyle-  “Uluslararası komplonun 18. yılı ve İmralı’da devam eden tecridi protesto için sokaklara inelim” çağrıları yapmaktadır.   

Cemil Bayık, Yeni Özgür Politika’da Kürtçe yayınlanan dünkü ”Ji Îmralî Heta Cizîrê Cîhad-i Ekber” (İmralı’dan Cizre’ye kadar Cihad-ı Ekber) başlıklı yazısında, İmralı sakini Öcalan’ın durumunu Şeyh Sait ile ilişkilendirmeye çalışmaktadır.  Hâlbuki Öcalan Şeyh Sait için; “O dönem Türklerin de işbirlikçi kesimleri var. Şeyh Sait, Kürt ulusal kurtuluşçusu değildir, din ağırlıklı feodal otonomicidir.” ifadesini kullanmıştır.  (29 Eylül 2004 tarihli Avukat Görüşme Notları’ndan) Yine bir başka görüşmesinde, "1806'da Süleymaniye'de Abdurrahman Paşa İngilizlere kapıyı açtı. Abdurrahman Paşa ile başlayan bu süreç Berzenci, Şeyh Sait, 1946'da da Barzanilerle devam etti. Sonra Talabani'ye uzandı. Ve bugün bu devam etmektedir” diyor.  (10 Nisan 2009 tarihli Avukat Görüşme Notları’ndan)

Marksist-Leninist ideoloji temelinde kurulan PKK, İslam’ı; -Öcalan’ın tarifiyle-  “İslamlık, Kürdün beyninde ve yüreğinde milli inkârı hazırlayan ve kaleyi içten fethetme rolü oynayan bir ‘Truva Atı’ gibidir." (A. Öcalan Kürdistan Devriminin Yolu, Manifesto; s.25 ) diye tanımlarken, şehir merkezlerinde devam ettirdikleri hendek savaşlarını Kürtlere Cihad-ı Ekber olarak yutturmaya çalışıyorlar. Anlaşılan Cemil Bayık da din ve dini şahsiyetler üzerinden takiyecilik yapmaya başlamıştır.

Kürtçe yayınlanan yazısında KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Rêber Apo Cîhadi Ekber a li Îmraliyê mîna xwe gihandina rastiya şerê ji bo gelê Kurd îfade kiriye. Rêber Apo, şert û merc çi dibin bila e dixwaze ku gelê Kurd li gund, bajarok û bajarên xwe li ber xwe bidin” Türkçesi:  (Önder Apo, İmralı’daki kendini olgunlaştırma faaliyetini Kürt halkı için bir Cihad-ı Ekber olarak değerlendirmiştir. Şartlar ne olursa olsun, Önder Apo; köy, İlçe ve şehirlerdeki halkımızın direnmesini istemektedir.) Gerçekte Öcalan'ın böyle bir çağrısı bulunmamaktadır. Öcalan’ın son üç yılın Nevruzlarındaki açıklama ve çağrıları herkesçe malumdur. Öcalan, silah ve şiddetin sona ermesi gerektiğini ifade ederek, sivil siyasetin güçlendirilmesi gerektiğini söylememiş miydi?

Şahsımın, Öcalan hakkındaki düşünceleri nettir. Yazı ve kitaplarımız ortadadır. Ama KCK üst düzey yöneticileri, kendi başarısızlıklarını Öcalan savunuculuğu yaparak perdelemeye çalışmaktadırlar. Çünkü Öcalan ismi kendi tabanları üzerindeki en etkili araçtır.

Türkiye’nin, tüm bölgeyi kucaklayacak bir siyaset dili kullanarak,  yeni stratejiler belirlemesi gerekmektedir. Böyle bir strateji bölgede etkinleşmeye başlayan Şii-Selefi-Vehabi tesirini de kıracaktır.  

3 Şubat 2016 Çarşamba

HDP, Silahı Güçlendirme Partisidir...

Sayın Memdoğlu! Öncelikle, bir kez daha röportaj yapma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyoruz.

Türkiye çözüm beklediği bir süreçte maalesef bir kez daha çatışmaları bir dönemle karşı karşıya kaldı? Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Memdoğlu; Bildiğiniz gibi, 7 Haziran seçimi öncesinde askıya alınan “Çözüm Süreci”  maalesef, KCK’nın 11 Temmuz’da “çatışmasızlığın sona erdiğini” açıklamasıyla son buldu.

Kamu düzenini hiçe sayan PKK, “demokratik özerklik” ilan ettiği ve güvenlik güçleri ile çatışmaya girdiği bölgelerde, sivil vatandaşları tehditle ve zorla kendilerine kalkan yapmıştır. Arkasından, kontrolü altındaki medya araçları üzerinden, hem iç, hem de dış kamuoyuna özelde Erdoğan’ın genelde Türkiye’nin, Türkiye’deki Kürtlere yönelik gerçekleştirdiği katliamların Beşer Esed’in Suriye’deki katliamlarından daha büyük olduğunu -Türkiye’nin Suriye’den kaçan yüz binlerce sığınmacıya kucak açtığını görmezden gelerek- iddia ediyor.

PKK’nın 22 Temmuz’da Ceylanpınar’da evlerinde uyurlarken şehit ettiği iki polis memurunun ardından yeniden başlayan çatışmalar sonrası PKK eylemlerine bakıldığında:

PKK, 22 Temmuz sonrasında kırsal alanlardaki askeri hedeflerden ziyade, şehir merkezlerinde polis noktaları hedef almış,  “Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemde, cephe faaliyetleri olarak adlandırılan şehir faaliyetlerine ağırlık verdiği görülmüştür. Bölgedeki enerji kaynakları ve iletişim hatlarına yönelik sabotaj eylemleriyle kamu idaresini zayıflatmak istenmiş, Şehir merkezlerinde kazdıkları hendekler ve kurdukları barikatlarla devleti zayıf göstermeyi hedeflemiştir. PKK, bölgede bunları hedeflerken, kendi kontrolündeki medya üzerinden “Devlet topyekûn Kürtlere savaş açtı” propagandasını yaymaya çalışarak, Kürtler devletten uzaklaştırılmak istenmiştir. PKK, saldırılarıyla ilk anda çatışmaları derinleştirmeyi ve halkı sokağa çıkartmayı (PKK jargonunda demokratik serhildan olarak adlandırılıyor)  amaçlamıştır. KCK o dönemlerde Halklarımızı beklenti ve oyalama içinde tutan büyük hayal kırıklıkları öfke patlamaları ortaya çıkararak daha büyük çatışmaların yolunu döşeyecektir'' ifadesi, PKK’nın “Devrimci halk savaşı” ilanının davetiyesi olmuştur. Hâlbuki 23 yıl önce (1992 Nevrozu) Şırnak, Cizre, Nusaybin ve Kızıltepe’de yaşanan ve PKK’nın büyük bir “serhildan” olarak adlandırdığı olaylar için Öcalan (yakalandıktan sonra); “İsyan yanlıştı, Kürtler açısından silahlı mücadeleyi gerektiren bir durum kalmamıştı" diyerek pişmanlığını dile getirmişti.

Nihai hedefleri için ise uluslararası kamuoyuna son olayların bir halk hareketi olduğu algısı oluşturarak, uluslararası hukuku devreye sokarak kanton bölgeler oluşturmaktır.

PKK neyi hedefledi, hendek stratejisiyle ne yapmaya çalışıyor?

Geldiğimiz süreçte, çok bileşenli; uluslararası çıkarları güden bir yapılanma haline gelen ve uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolünde olan Kandil, (Cemil Bayık’ın PKK’nın sınır dışına çekilmesi kararını ne HDP ne de Abdullah Öcalan’ın veremeyeceğini, böyle bir kararı ancak kendileri verebileceğini açıklaması, PKK’nın Öcalan’ın kontrolünden çıkarak, uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolüne girdiğinin delili ve ispatıdır.) şehir yapılanması YDG-H üzerinden özyönetim saçmalığı adı altında bölgeyi yaşanmaz hale getirmek için her şeyi göze aldı. Türkiye’de Suriye benzeri bir iç savaş hayali kuran Kandil, Cizre, Şemdinli, Silvan, Lice, Sur, Nusaybin ve Derik’te özyönetim adı altında savaşı şehir merkezlerine yayarak, bu yerleşim yerlerinde kendilerinden olmayan Kürtlere yaşam hakkı tanımıyor.

PKK’nın yeniden silahlı faaliyetlere başlamasında Size göre Suriye’deki iç savaşın etkisi var mı?

Şüphesiz. Suriye’de devam eden iç savaşın ve belirsizliğin elbette ki Türkiye yansımalarını olmuştur. Yıllardır terör örgütü PKK ile mücadele eden Türkiye, Suriye’deki iç savaşın bölgede oluşturduğu otorite boşluğu -ki bu boşluğu PKK’nın Suriye yapılanması PYD doldurdu- nedeniyle, fiili olarak PKK ile sınır komşusu olmuştur. PYD’nin Suriye’de kontrolünü elinde bulundurduğu kanton bölgeler, PKK’nın iştahını kabartmış, bu oluşumlar PKK için bir model oluşturmuş ve Türkiye’ye karşı başlattığı silahlı faaliyetlerini kırsal alandan şehir merkezlerine indirgemiştir. Suriye’de IŞİD’e karşı verdiği silahlı mücadele ile Batı’nın takdirini kazanan PYD’ye Suriye’de kullanması için Batı’nın gönderdiği silah ve mühimmatın büyük bir kısmımın -ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin IŞİD’e yönelik hava operasyonlarını da fırsat bilerek- PKK-KCK’ya aktardığı ortaya çıkmıştır.

Bu süreçte HDP üzerine düşen sorumluluğu yeri getirebilmiş midir?

Hayır. HDP sivil siyaseti güçlendireceğine, silahı güçlendirmek için elinden ne geldiyse yapmıştır. HDP, 24 Ocak Pazar günü, Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda ikinci olağan kongresini gerçekleştirdi. Bir önceki kongrede Türkiyelileşme iddiasıyla yola çıkmış olan HDP, gelinen süreçte Türkiyelileşme yerine Kandilleşmiştir. Türkiye’de sadece sol kesimlerin değil, marjinal kesimlerin de sıkıştıklarında sıklıkla başvurdukları bir yöntem olan Atatürk posterlerini kullanma alışkanlığı bu kez PKK marşının çalındığı, Öcalan posterlerinin bulunduğu, Kürtleri büyük bir felakete sürükleyen “hendek” siyasetinin sahiplenildiği HDP kongresinde yaşanmıştır. Kimse kusura bakmasın, Atatürk posteri asmakla Türkiye partisi olunamaz.

HDP’nin, kamuoyunu; Türkiye partisi olduğunu ve değiştiğini inandırması için Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Yüksekova’da; hendek ve barikatlarla Kürtlere hayatı zehir eden uluslararası üst aklın ürünü PKK’ya,  şehir merkezlerinden çıkmaları ve Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerini sonlandırma çağrısı yapması gerekirdi. Yine Uluslararası kurumlardan Türkiye’ye baskı yapmalarını istemek yerine, PKK’ya baskı yapmalarını istemeleri icap ederdi.  Ve İçişleri Bakanlığı’nda bazı HDP’li milletvekillerinin güvenlik güçlerinin PKK’ya yönelik operasyonlarını sonlandırması için başlatmış oldukları açlık grevi eylemini Diyarbakır Büyükşehir Belediye Binası’nda da yapmaları gerekirdi. “Apoizm”i kendilerine rehber edinerek Kürtleri “seküler” bir anlayışın çizgisine dönüştürmeyi hedeflemiş, Kandil’in talimatlarına göre politika üreten “Halkların Demokratik Partisi (HDP), bu mantalite ile değişemez ve siyaseten Kürtlere de hiçbir şey veremez. 

              Halen yayıncılık sektöründe çalışan Mehmet MEMDOĞLU, “Türkiye’nin Toplumsal ve Sosyal Sorunları” ile ilgili araştırmalarına devam etmektedir. MEMDOĞLU’nun Fanos Yayınları tarafından yayınlanmış “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması” adlı kitabı ile Yakın Plan Yayınları tarafından yayınlanmış “Öcalan’ın Mustafa Kemal Okumaları” ve Anatolia Kültür Yayınlarından çıkan “Abdullah Öcalan’ın Din Okumaları” isimli üç kitabı bulunmaktadır. Çeşitli haber sitelerine gündeme ilişkin yazılar yazan Memdoğlu’nun, Öykü ve şiir çalışmaları da bulunmaktadır.

    (Bu röportaj ilk olarak 31 Ocak 2016 tarihinde haber7.com sitesinde yayınlanmıştır)

28 Ocak 2016 Perşembe

HDP’de Değişen Ne Oldu?...

24 Ocak Pazar günü, Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda ikinci olağan kongresini gerçekleştiren HDP’de Eş Genel Başkanlıklara yeniden Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ seçildiler.

Kongre esnasında yapılan konuşmalarda “özyönetim”  söylemleri yine ön plandaydı.  Kongreye Eş Genel Başkan olarak katılan Selahattin Demirtaş, PKK’nın hendek direnişine ilişkin; “Barikata yönelen devlet şiddetini doğru görmüyoruz. Biz hendek, barikat anlayışına yol açan ana fotoğrafa bakmalıyız” demiş, diğer Eş Genel Başkan Filiz Yüksekdağ ise “Bugün Sur’da, Cizre’de, Silopi’de bizim bu sözümü ve irademiz vardır. İşte bu sözün hareketi vardır. Artık geldiğimiz tarihsel kavşakta bir şeylerin değişmesi gerekiyor” diyerek, Demirtaş ile birlikte, bir kez daha Kandil’in hendek siyasetini meşru görmüş, devleti suçlamışlardır.

Devletin bazı uygulamalarda hata yaptığı varsayalım. Peki, Sayın Demirtaş, Kandil’in bu enkaz da hiç mi suçu yok?  Var var da başta siz olmak üzere, HDP’li siyasetçilerde bunu dile getirebilecek yürek ve cesaret yok. Türkiye’nin iç barışı için bir fırsat olan “Çözüm Süreci”ni istismar ederek, bu dönemde şehirleri silah depolarına dönüştüren (PKK’nın Sur’daki eylem şekli ile kullanılan silah ve teknolojiye bakıldığında, çalışmanın Kandil’in de iradesinin üstünde bir üst aklın ürünü olduğu görülmektedir) terör örgütünün bir suçu yok (!)

Kongre sonrası belirlenen PM’de kısmi değişikliklere gidilmiş olsa da söylemler ve mesajlar hiç değişmemişti.

Değişim önce zihinlerde başlar, düşüncede başlar. İsim değiştirmekle, kongre yapmakla parti politikalarını değişmez, değiştiremezsiniz. Daha birkaç gün önce gerçekleştirdikleri kongrede kamuoyunu ikna adına Atatürk posterleri kullanılan HDP’nin Eş Genel Başkanı Demirtaş;  Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen “Türkiye ve Kürtler” konulu konferansta, “Aklı başında bir devlet bütün bölgedeki gelişmeleri doğru okuyup, tersine PYD’nin ve Suriye’deki örgütlü yapıların Cenevre’de olması için çaba sarf etmeli ve Türkiye Cenevre’de tam da kendi yanına oturtmalı PYD’yi, uzağa değil, karşısına değil tam da kendi yanına oturtmalı. En çok da Türkiye’nin ihtiyacı var buna” diyerek, Türkiye’nin müzakere masasına oturtulması için uluslararası kurumlardan müdahil olunmasını talep edebilecek kadar Türkiyelileşmiştir.  Demirtaş bunu ilk kez yapmıyor. Geçtiğimiz ay Moskova’ya yapmış olduğu ziyarette de benzer ifadeler kullanmıştı.

HDP’nin, kamuoyunu; Türkiye partisi olduğunu ve değiştiğini inandırması için:

-Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Yüksekova’da; hendek ve barikatlarla Kürtlere hayatı zehir eden uluslararası üst aklın ürünü PKK’ya,  şehir merkezlerinden çıkmaları ve Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerini sonlandırma çağrısı yapması gerekmez mi?

-Uluslararası kurumlardan Türkiye’ye baskı yapmalarını istemek yerine, PKK’ya baskı yapmalarını istemeleri icap etmez mi?

-İçişleri Bakanlığı’nda bazı HDP’li milletvekillerinin güvenlik güçlerinin PKK’ya yönelik operasyonlarını sonlandırması için başlatmış oldukları açlık grevi eylemini Diyarbakır Büyükşehir Belediye Binası’nda da yapmaları gerekmez mi?

HDP’de değişen neydi peki?

Bir önceki kongrede Türkiyelileşme iddiasıyla yola çıkmış olan HDP, gelinen süreçte Türkiyelileşme yerine Kandilleşmiştir. HDP, son bir hamle ile (Kandil’in de onayı alınarak) Türkiye partisi olduğunu, Türkiyelileştiğini ispat adına; merhum Erbakan’ın Türkiye siyasetine kazandırdığı “takiyeci siyaset” tabirine uygun hareket ederek, kongrelerinde ilk kez Atatürk posterine yer vermişlerdir. Türkiye’de sadece sol kesimlerin değil, marjinal kesimlerin de sıkıştıklarında sıklıkla başvurdukları bir yöntem olan Atatürk posterlerini kullanma alışkanlığı bu kez PKK marşının çalındığı, Öcalan posterlerinin bulunduğu, Kürtleri büyük bir felakete sürükleyen “hendek” siyasetinin sahiplenildiği HDP kongresinde yaşanmıştır. Kimse kusura bakmasın, Atatürk posteri asmakla Türkiye partisi olunmaz.

“Apoizm”i kendilerine rehber edinerek Kürtleri “seküler” bir anlayışın çizgisine dönüştürmeyi hedeflemiş, Kandil’in talimatlarına göre politika üreten “Halkların Demokratik Partisi (HDP), bu mantalite ile değişemez ve siyaseten Kürtlere de hiçbir şey veremez. 

7 Ocak 2016 Perşembe

Moskova’nın Yeni Sözcüsü Demirtaş!...

Bu yazımızda, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, Al- Monitor’dan İrfan Aktan ile gerçekleştirdiği; Rusya ziyareti, iç politika ve Orta Doğu’nun geleceğine ilişkin değerlendirmelerinin yer aldığı röportajın satır aralarında verilmek istenen mesajları analiz etmeye çalıştık.

Demirtaş Rusya ziyaretine ilişkin, “HDP’nin böyle bir dönemde itibar görmesi hükümeti çıldırtıyor” diyerek açıklamaya çalışıyor. Evet, bu ifadesiyle Demirtaş, doğru bir değerlendirmede bulunuyor. Çünkü kendileri, Türkiye’yi öteleyerek, Rusya’yı tercih etmişlerdir ve Rusya’nın elini Kürt kartıyla güçlendirmişlerdir. “Ortadoğu’da Rus etkinliğini artırıp Türkiye’nin etkinliğini azaltacak kadar zamana yayılmış bir yaptırım süreci izleyecekler. Dolayısıyla gerilimin düşmesi şu an Rusya’nın da çok arzuladığı bir şey değil”  sözleri, Türkiyelileşme (!) iddiasındaki bir siyasetçiden çok, Moskova adına konuşan bir yetkilinin açıklamalarına benziyor. Devamında sarf ettiği “Türkiye ile Rusya arasındaki gerilimin düşürülmesi için üzerimize düşeni yapmaya hazır olduğumuzu belirttik. Verimli, iyi bir görüşmeydi.” ifadesi ile de Türkiye-Rusya arasında arabuluculuk yapmaya çalışan üçüncü bir ülke politikacısı imajı vermeye çalışıyor.  Demirtaş kendisini darı ambarında zannediyor olsa gerek…

ABD’nin PYD’nin Suriye’de oluşturduğu Kürt kantonlara ilişkin ne tür bir strateji izleyeceğine ilişkin sorulan soruya: “Burada önemli olan Kürtlerin kendi öz güçleriyle ne kadar ayakta kalacaklarıdır.” ifadesiyle cevap veriyor. Bu ifade, PKK’yı bilen ve Kandil’deki KCK üst düzey yöneticilerinin günübirlik yapmış oldukları açıklamaları takip eden analizcilerin dikkatini celp etmiş olmalıdır. Açıklama “Kandilvari” bir söylemdir ve böyle bir beyanı ancak elinde silahı bir tehdit unsuru olarak bulundurarak, Kürtleri kazdıkları hendeklerde gömmeye çalışan, uluslararası istihbarat örgütlerinin oyuncağı olmuş Kandil’deki KCK üst düzey yöneticileri yapabilir.

Demirtaş, uluslararası koalisyon geçlerinin Suriye’deki Kürt güçlerine (PYD) destek verdiğini itiraf ettikten sonra, “Bu desteğin sonucunun bir Kürt statüsüne dönüşüp dönüşmeyeceği konusunda net bir tavır oluşmuş değil” cümlesiyle, Batı’nın Suriye’deki kanton Kürt bölgelerini tanımaları arzuluyor. Ve “Özellikle Türkiye ve İran’ın bu konudaki hassasiyetleri Rusya ve ABD tarafından dikkate alınıyor” dedikten sonra ise “Uluslararası dengelere güvenerek Kürtlerin kendiliğinden statü elde etmesini beklemek saflık olur. Kürtlerin böyle bir saflık içinde olmadığını görüyorum ve buna güvenerek diyorum ki, Kürtler açısından hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır” demeyi ihmal etmiyor. Gayet açık ve net bir ifade ile bu saatten sonra, Kürtler kendi statülerini elde edinceye kadar, silahlı mücadeleden vazgeçmeyeceklerdir demek istiyor.

ABD’ye gerçekleştirdiği seyahate ilişkin sorulan bir başka soruya ise “Kürtler de artık inkâr edilmez bir realite, bir güç olarak kabul edip ona göre politika geliştiriyorlar. Kürtler, Amerika tarafından yönlendirilmiyor. Kürtlerin mücadelesi ABD’nin Ortadoğu’daki Kürt politikasına yön veriyor” cevabıyla, Orta Doğu'da artık kendilerinin de bir güç olduğu, ABD’nin; kendi güçleri karşısında Orta Doğu’daki politikalarını belirlediğini iddia ediyor. Türkiye’yi tahrik edebilecek bir açıklama olan bu iddiası, ülkemizin ABD ile olan ilişkilerini olumsuz yönde etkilemeyi amaçlıdır.

“IŞİD neden Kürtlere musallat oldu?” (Yönlendirici bir soru. Çünkü IŞİD, sadece Kürtlere saldırmış değildir.  İslam ile ilişkisi bulunmayan bu silahlı örgüt, tüm insanlığı hedef almış bir virüstür.) sorusuna;  “IŞİD’in Kürtlere saldırması hem Türkiye’nin hem de Esad’ın işine geldiği için, buna karşı Şam da Ankara da sessiz kaldı” cevabını vermiştir. Esed’in IŞİD’e karşı savaşan PYD güçlerine destek verdiği malumdur. Demirtaş’ın bu açıklaması, PYD yöneticilerinin açıklamalarıyla çelişmektedir. PYD’nin, bugüne kadar Esed geçleriyle çatışmaması, Esed-PYD ittifakının göstergesi değil midir? Demirtaş’ın Türkiye’yi IŞİD ile ilişkilendirmeye çalışması, Türkiye ile bir türlü barışmak istemediğini ve Kandil’in çizgisinden çıkmayacağının deklaresi niteliğindedir.

Röportajın son bölümünde Sri Lanka ile Türkiye’yi kıyaslayan Demirtaş, “Kürdistan, Sri Lanka değil, PKK de Tamil Kaplanları değil” diyerek, PKK’yı meşrulaştırmış ve -alenen- Türkiye’yi de tehdit etmiştir.

Özcesi Demirtaş’ın bu açıklamaları, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre siyaset üreten bir siyasi parti liderinden ziyade, kendi başına buyruk ifade ve söylemlerde bulunarak,  PKK’nın özyönetim ilanının dış politika ayağını tamamlamaya çalışan açıklamalardır ve Türkiye dış politikasını gölgelemektedir. 

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve birçok HDP’li (Sırrı Süreyya Önder’in ‘Dokunulmazlığımızı kaldıracaklar. Durum öyle gösteriyor. Ve tutuklanacağız. Ama bunun bu meselenin çözümüne hiçbir katkısı olmayacak. Kişisel olarak HDP grubunun hiçbir vekilinin hiçbir cezaevi kaygısı, korkusu taşımadığını biliyorum. Ben de taşımıyorum’ dediğini de göz önünde bulundurursak) şimdiden kendileri için yeni bir mağduriyet mecrası oluşturma peşindedirler.

Tecrübe ile sabittir. PKK yıllarca 1991 yılında DEP Milletvekillerinin TBMM bahçesinde kelepçelenerek gözaltına alınıp cezaevine konulmaları üzerinden nemalandı. Devlet,  Kandil’in hazırlayıp, HDP üzerinden sahneye koymaya çalıştığı bu kirli oyununa gelmemelidir.


3 Ocak 2016 Pazar

Barışı Beklerken, Savaş ile Yüzleşmek!...

       Bir yılı daha geride bıraktık. Bir vatandaşı olarak, 2015 yılı içerisinde iç huzurunu temin etmiş bir Türkiye hayal ederken, maalesef bir kez daha silah, çatışma, kan ve gözyaşı ile yüz yüze kaldık.  Peki bugüne nasıl geldik?

   Geçtiğimiz yılın Ocak ayından itibaren KCK, Suriye yapılanmasıPYD’nin Suriye’deki otorite boşluğundan yararlanarak Rojava’da hayata geçirdiği kantonlara (bir başka ifadeyle demokratik özerklik) benzer oluşumların inşasından vazgeçmediler.

       PKK-KCK, bu denemeyi gençlik yapılanması olan YDG-H üzerinden hayata geçirmeye çalıştı. Zamana ve zemine göre hareket eden YDG-H, Kandil tarafından pilot bölgeler olarak seçilen Lice, Yüksekova ve Cizre’de “demokratik özerklik” hedefini fiiliyata geçirmeye yeltendi. (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/01/cizrede-ne-olduoluyor.html)

     Türkiye’nin bir kez daha seçim atmosferine girdiği 2015 Şubat’ında, HDP’nin seçimlere parti olarak gireceğini açıklamasından sonra,  68 kuşağının eski ve hızlı solcuları ile kendilerini sosyal demokrat olarak ifade eden çok sayıda siyasetçi ve gazeteci, bir anda HDP ve Selahattin Demirtaş hayranı kesilmeye başladılar. HDP ve Demirtaş hakkında güzellemeler düzmekten geri kalmayan bu kesimin HDP hayranlıklarının mihenk noktası ise AK Parti düşmanlığıydı. HDP ise hiçbir zaman Çözümün bir muhatabı olmadı/olamadı.  HDP, seçime parti olarak katılacağını açıkladıktan sonra, TBMM’de görüşüldüğü andan itibaren İç Güvenlik Paketi’ne yönelik sert bir muhalefet sergiledi ve “Çözüm Süreci”nin geleceğini İç Güvenlik Paketi ile ilişkilendirerek, ta o zamanlar toplumun zihninde soru işaretleri oluşturmaya başladı.

     28 Şubat 2015 günü toplanan ve literatüre “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak giren, hükümet adına Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, AK Parti adına Grup Başkan Vekili Mahir Ünal,  HDP adına Sırrı Süreyya Önder, İdris Baluken ve Pervin Buldan’ın bulunduğu,  içeriğinde; PKK’ya “silahsızlanma kongresini toplama” çağrısı, hükümete ise 10 maddelik bir demokratikleşme paketi ödevinin yer aldığı tarihi metin 1 Mart 2015 günü kamuoyuna açıklandı.

    Tam da “kırk yıllık kan, acı ve gözyaşı bitiyor, Türkiye kendi yarasını tedavi ediyor derken,  “eyvah Kürtler silahlı mücadeleden vazgeçiyor” diyen, bir kesim aydın ve yazar (!) tabakası feveran etmeye başladı. Ardından HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş "Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor" diyerek, toplantıyı ve mutabakatı itibarsızlaştırdı. HDP tabanı ise -özellikle bölge illerinde- Kandil’in “silahı bir güç olarak” dayatma girişimlerine prim vererek, PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H’nin kamu düzenini zaafa uğratacak faaliyetlerine göz yumarak; PKK’nın şehir merkezlerini silah depolarına çevirmesine zemin hazırladı.  

     Olan biteni anlamaya çalışan Türkiye kamuoyu, bu kez de (15 Mart 2015) Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Buralarda bizim terörle mücadelede neler kaybettiğimiz belli. Eğer biz bu kayıplara uğramamış olsaydık, bugün çok çok farklı yerde olacaktır. Şimdi varsa bakıyorsun; Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok” açıklamasıyla karşılaştı. Devlet ricalı tarafından “Kürt Sorunu”na ilişkin birbiriyle örtüşmeyen ve birbiriyle çelişen açıklamalar, bölge insanı üzerinde olumsuz bir algı sebebiyet verdi ve karamsar bir tablo oluşturdu.

     11 Nisan 2015 tarihinde Ağrı-Diyadin’deki vuku bulan ve alenen provokasyon olduğu belli olan çatışma sonrası Türkiye’ye barışı getireceği ümit edilen  “Çözüm Süreci”nin -adına ne denirse densin- paketlenerek önce askıya alınmasına, sonrasında ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle buzdolabına konulmasına neden oldu. Oysaki Türkiye’nin iç barışı, ucuz siyasi hesaplara, kişisel çekişmelere kurban edilemeyecek kadar kıymetliydi.

     Ve 7 Haziran seçimi sonrası -13 yıl sonra- yeniden koalisyon hükümetleriyle anılmaya başlandığı, siyasi istikrarsızlığın habercisi günler ile karşı karşıya kalan bir Türkiye...

     7 Haziran seçimi öncesinde askıya alınan “Çözüm Süreci”,  KCK’nın 11 Temmuz’da “çatışmasızlığın sona erdiğini” açıklamasıyla son buldu. 20 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde sivilleri hedef alan; 31 insanın öldüğü, 100’den fazlasının yaralandığı bombalı saldırıyı devlet ile bağdaştıran PKK’nın,  22 Temmuz’da Ceylanpınar’da evlerinde uyurlarken şehit ettiği iki polis memurunun ardından yeniden başlayan çatışmalar...

   Sonrasında Halil Berktay’ın, “PKK’ye göre ‘özyönetim’ eski Stalinist-Maoist perspektiflerinde ‘proletarya diktatörlüğü’ ya da onun biraz dönüşüme tâbi tutulmuş versiyonu olarak ‘demokratik halk iktidarı’ kuram ve kavramlarının olduğu yere yapıştırılmış bir etikettir” dediği, PKK’nın Kürtleri hendeklere gömdüğü yeni strateji sonrası, şehir merkezlerine indirgediği çatışmalar ve bu çatışmalardan kaçarak evlerini terk eden onbinlerce masum, zavallı halk.

     PKK “özerklik” hedefine ulaşmak için, çözüm sürecini sonlandırdı ve kırsal alandaki silahlı faaliyetlerini sokak aralarına indirgeyerek hendek savaşlarından medet umdu. HDP ise kendi iradesini PKK’ya teslim ederek “özyönetim ve hendek” sarmalına kapıldı. “Kürtlerin mutlaka şu veya bu şekilde siyasi statüsü olmalı. Bunun da ismi devlettir. Bu devletin içinin nasıl doldurulacağı ideolojik bir meseledir” diyerek, hem yüzündeki maskeyi çıkarmış, hem de “HDP Kandil’in TBMM’deki uzantısıdır” iddialarını meşrulaştıran, sivil siyaseti PKK’ya peşkeş çeken HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş...

     “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir” ifadesiyle PKK’nın hendek saçmalığını siyasi statü ile meşrulaştırmaya çalışan DTK...

     Genel seçimden ziyade, “referandum” niteliği taşıyan ve AK Parti’nin bir kez daha tek başına iktidar olduğu 1 Kasım seçimi sonrası, terörle mücadele adına -zarureten- adı konulamayan derinlikli bir savaş ile karşı karşıya kalan Türkiye...

25 Kasım 2015 Çarşamba

PKK’nın Hendek Stratejisi ve Yeni Türkiye!...

PKK-KCK liderleri, son on yılın hemen her yaz veya kışı için, “mücadelemizin finali olacak” beyanatları verirler (merak edenler, örgüt liderlerinin son on yıldaki açıklamalarına bakabilirler). Bu ve benzeri açıklamalar, hem PKK’nın dağ kadrosunu yeni eylemler için, hem de örgütünün cephe faaliyetlerini yürüten milis güçlerinin moral ve motivasyonunu yükseltme amaçlıdır.

Geçtiğimiz hafta içerisinde PKK liderlerinden Duran Kalkan ve Murat Karayılan bu minvalde açıklamalar yaptılar. PKK’nın yayın organlarından Med Nuçe Televizyonu’na konuşan Duran Kalkan, "Gerçekten de final düzeyinde bir büyük mücadele yaşanıyor. Önümüzdeki kış dönemi böyle büyük bir mücadeleye sahne olacak. AKP kendisine verilen görev ve faşist kültürel soykırım siyaseti çerçevesinde bizi halk olarak, hareket olarak imha ve tasfiye etmek için her türlü saldırısını yürütecek" dedi. Duran Kalkan benzer bir açıklamayı 2011 yılı Mart ayında, “Kürt halkının kaderini seçim değil, yürüttüğü mücadele, ayaklanma, isyanı, serhıldanı, devrimi belirleyecek” diyerek dile getirmişti.

Duran Kalkan’ın açıklamalarının en dikkat çekici noktası, mahalle ve sokak aralarında sürdürdükleri hendek savaşlarını Türkiye metropollerine taşımak istemesidir. Duran Kalkan, "Türkiye metropollerindeki devrimci demokratik güçler destek vermeli; Adana'da, Mersin'de, Antep'te, Çukurova'da, İstanbul'da bu destekler büyümeli” ifadeleriyle de hendek savaşını Türkiye metropollerine yayma talimatı vermiştir. Duran Kalkan’ın bu talimatının ardından, Adana merkez Seyhan ilçesindeki Şehit Özer Özkaya Polis Merkezi’ne bomba yüklü araçla saldırı düzenlenmesi oldukça manidardır.  

Murat Karayılan ise Bu kış bizim için önemli bir kış dönemi olacak. Böyle görünüyor. Çünkü düşmanımız AKP, kış imkânlarından yararlanıp saldıracaktır, saldırıyor. Kuşkusuz buna karşı devrimsel hamlemizi geliştireceğiz” diyerek, benzer nitelikte açıklamalar yaptı.

PKK liderlerinin bu manadaki açıklamaları, kendilerinin beslendiği kaynağı kurutmamak adına zavallı gençlerin kanları üzerinden beslenmek, masum annelerin ocaklarına ateş düşürmek istemelerindendir.

Suriye’de devam eden iç savaş nedeniyle oluşan otorite boşluğundan faydalanan KCK’nın Suriye yapılanması olan PYD’nin kendi kontrolü altında özerk bölgeler ilan etmesi, (7 Haziran seçiminde oluşan siyasi tablo ile birlikte ki bu tablo 1 Kasım seçimiyle bozulmuş oldu) Kandil’in gözlerini kararttı. Kandil, Suriye’deki kanton oluşumları Türkiye’de de oluşturabileceklerini düşündü. Acı olan sözüm ona sivil siyaset üretmesi gereken HDP ve yöneticileri de Kandil’in kuyruğuna takıldılar. Oysaki Türkiye, Suriye değildi. 2015 yılı içerisinde Türkiye’de güçlü bir hükümet olmasa da yıllardır terörle mücadelede tecrübeli bir devlet geleneği hâkimdir.

PKK “özerklik” hedefine ulaşmak için, çözüm sürecini sonlandırdı ve kırsal alandaki silahlı faaliyetlerini sokak aralarına indirgeyerek hendek savaşlarından medet umdu. Kendi iradesini PKK’ya teslim ederek “özyönetim” sarmalına kapılan HDP’ ise çatırdamaya başladı. Kurulduğu andan itibaren iskelesiz (!) bir çatı hüviyetine bürünen HDP içerisindeki sosyalist kesim ile muhafazakâr kesim arasındaki doku uyuşmazlığı gün yüzüne çıkmaya başladı. Bu uyuşmazlık HDP milletvekillerinin Başkanlık sistemi hakkındaki açıklamalarına yansımaktadır.

1 Kasım sonrası yeni Bakanlar Kurulu açıklandı, hayırlı ve uğurlu olsun. Ancak yeni Bakanlar Kurulu’nun hazırlanmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın belirleyici olduğu gözlemlenmektedir. Bakanlar Kurulu’nun Cumhurbaşkanı tarafından onaylanması; fiili olarak devam eden Başkanlık sisteminin resmileşmesi anlamı taşıyor.

Bir sistem ve yönetim karışıklığına düşmemek adına,  ilk icraat olarak 12 Eylül askeri cuntasının ürünü olan 82 Anayasası’nın ivedilikle sivil, katılımcı ve özgürlükçü bir formata kavuşturularak, Türkiye’nin anayasal çehresinin temizlenmesi gerekmektedir.


4 Ekim 2015 Pazar

Türkiye’nin Suriye Çıkmazı!...

Beş yıldır iç savaşın sürdüğü Suriye’de yüzbinlerce insan yaşamını yitirdi, milyonlarca insan işini, evini, sevdiklerini ve yurdunu kaybetti.  Hâlihazırda fiili olarak dörde bölünmüş ve her geçen gün durumun daha da kötüye gittiği Suriye’de, savaşın sona ermesi en büyük temennimizdir.

Geçtiğimiz hafta içerisinde Rusya’nın IŞİD’e ait hedefleri vurduğunu açıklamasıyla (Rusya’nın “vurduk” dediği hedeflerin çoğunluğu, muhaliflere ait askeri hedeflerdi) Suriye’deki iç savaşa alenen müdahil olması, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikasını yeniden gözden geçirmesi gerektiği gerçeğini bir kez daha ortaya çıkardı.

Yine geçtiğimiz hafta düzenlenen Birleşmiş Milletler zirvesinde, Obama ve Putin’in “horoz dövüşü”nü andıran sözlü atışmaları, “tribünlere” oynamaktan başka bir şey değildi. Suriye’deki son gelişmelere bakıldığında, dünyanın iki süper gücü ABD ve Rusya birçok konuda anlaşamazken,  Suriye konusunda “örtülü” bir anlaşmaya vardıkları görülüyor.

Türkiye, birçok konuda olduğu gibi,  Suriye konusunda da -en başından beri- Batılı ülkeler tarafından yalnız bırakıldı. Türkiye,  beklenildiğinden daha kısa bir süre içerisinde Libya’daki Kaddafi iktidarının Batılı ülkelerce sonlandırılmasının, Suriye’deki Esed rejimi için de gerçekleşebileceği beklentisine girdi ve Suriye politikasını bu minval üzerine oturttu. Libya konusunda Batı Bloku ülkelerine (ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa) karşı büyük bir mağlubiyet yaşayan Doğu Bloku ülkeleri, (Rusya, İran ve Çin) Suriye’de aynı başarıyı Batılı ülkelere yaşatmadılar.

Suriye’de beş yıldır devam eden iç savaşın -bölge ülkeleri açısından- en büyük kaybedeni Türkiye olmuştur.  Türkiye’nin Suriye muhalefetine destek vermesi, -Erdoğan ve AK Parti karşıtlarının karşı propagandasıyla- dünyanın birçok ülkesinde, Türkiye’nin IŞİD’e desteği olarak algılandı. Ve bu anlayış, Türkiye’nin IŞİD hedeflerine kara ve hava operasyonları düzenlediği tarihe kadar devam etti.

Suriye’de devam eden iç savaşın ve belirsizliğin Türkiye yansımalarını gelince:

-Yıllardır terör örgütü PKK ile mücadele eden Türkiye, Suriye’deki iç savaşın bölgede oluşturduğu otorite boşluğu -ki bu boşluğu PKK’nın Suriye yapılanması PYD doldurdu- nedeniyle, fiili olarak PKK ile sınır komşusu olmuştur.

-PYD’nin Suriye’de kontrolünü elinde bulundurduğu kanton bölgeler, PKK’nın iştahını kabartmış, bu oluşumlar PKK için bir model oluşturmuş ve Türkiye’ye karşı başlattığı silahlı faaliyetlerini kırsal alandan şehir merkezlerine indirgemeye çalışmıştır.

-Suriye’de IŞİD’e karşı verdiği silahlı mücadele ile Batı’nın takdirini kazanan PYD’ye Suriye’de kullanması için Batı’nın gönderdiği silah ve mühimmatın büyük bir kısmımın -ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin IŞİD’e yönelik hava operasyonlarını da fırsat bilerek- PKK-KCK’ya aktardığı anlaşılmaktadır.

-Türkiye, son aylarına girdiğimiz 2015 yılında, enerjisinin büyük çoğunluğunu iç politikadaki gelişmelerle meşgul olmak için kullandığından -7 Haziran öncesi seçim çalışmalarındaki kutuplaşma, 7 Haziran sonrası hükümet kurma çalışmaları, 1 Kasım erken seçimi ve sonrasındaki beklentiler nedeniyle- dış politikada planladığı hedeflere ulaşamamıştır. 

Yaşanan bunca acıdan sonra, Suriye eski Suriye olmayacaktır. Birleşmiş Milletler gözetiminde, Suriye’nin geleceği konusunda alınacak bir kararda Türkiye’ye söz hakkı verilmeyecektir. Oysaki Türkiye bölgede, savaşın ilk başladığı günlerden bugüne, yüzbinlerce mülteciye kucak açmış tek ülke idi.

Kendi içinde iç savaşların hüküm sürdüğü, istikrarsız bir Orta Doğu, Batı için her zaman ideal bir sonuçtur. Neticede Batı, yıllardır kanını emdiği bir coğrafyayı, daha uzun yıllar kendine muhtaç bırakmayı, bölgenin tüm zenginliğinden faydalanmaya devam etmeyi istemektedir.

Söz konusu İslam coğrafyası olduğunda, kapitalist ve emperyalist ülkelerin ortak bir noktada buluştukları bir kez daha hakikat bulmuştur.

Meşru hedeflere, gayrı meşru yollar üzerinden ulaşmak/ulaşmaya çalışmak, varılan sonuçlara hiçbir zaman meşruiyet kazandırmaz.