Rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2016 Cuma

Kanlı İttifak!...

Haklarında açılmış dava dosya bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasını içeren Anayasa değişikliği teklifinin, TBMM Anayasa Komisyonunda kabul edilmesi, mahkemelere taşınan MHP’deki olağanüstü kongre süreci ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 22 Mayıs’ta AK Parti’nin olağanüstü kongresini gerçekleştireceğini ve bu kongrede aday olmayacağını açıklamasının ardından, Türkiye gündemi bir kez daha iç politikaya odaklandı. 22 Mayıs sonrasının Türkiye için yeni bir dönemin başlangıcı olacağını unutmayalım.

Siyasetin ısınmasının birlikte, yeni Anayasa ve Başkanlık tartışmaları gündemin diğer konularını oluştururken, Türkiye’nin terörle mücadeledeki kararlılığı devam ediyor. Nusaybin ve Yüksekova şehir merkezlerinde devam eden operasyonların yüzde yetmiş sona yaklaşıldığı dile getirilse de çatışmaların yaz boyunca devam edebileceğini düşünenlerdenim.  

PKK-KCK, havaların ısınmasıyla birlikte farklı eylem stratejileri uygulayacaktır: Sabotaj türü eylemlerden tutun da şehir merkezlerine yönelik bombalı araç saldırıları, kırsal kesimlerde vur-kaç taktiği içeren eylemler, güvenlik güçlerinin intikallerine yönelik mayınlama eylemleri…

20 Nisan 2016 tarihli, “PKK-KCK’nın Yeni Stratejisi” başlıklı yazımızda “PKK-KCK-Kandil’in yurt içindeki ve yurt dışındaki tüm bileşenlerinin, her şeye rağmen;  Leninizmin çizgisini yansıtan Lenin’in; ‘eylemde birlik, eleştiri ve tartışmada özgürlük’ söylemine sadık kalmaya devam etmektedirler.” (Geniş bilgi için http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2016/04/pkk-kcknn-yeni-stratejisi.html) diyerek, terör örgütünün kuruluş felsefesindeki “Marksist-Leninist” çizgiyi esas alacağına dikkat çekmiştik.

Gerek kırsal alanda, gerekse şehir merkezlerindeki hendek ve barikat çatışmalarında, güvenlik güçlerinden büyük bir darbe yiyen PKK, örgüte katılımların düşük olduğu yeni dönem için, “Marksist” gelenekten gelen, irili ufaklı diğer sol terör örgütleriyle ortak eylem birliğine giderek, bu alandaki zafiyetini kapatmayı planlamaktadır. PKK bu planlaması ile diğer sol terör örgütlerinin örgütlü olduğu -Karadeniz kırsalı- ve eylem yapabileceği bölgeler üzerinden gerçekleştirilecek saldırılar vasıtasıyla güçlü olduğu  -özellikle de tabanına-  izlenimi vermeye çalışmaktadır. PKK, bu birlikteliği Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH) adıyla gerçekleştirdikten sonra, (1997 yılında da PKK ile silahlı sol terör örgütleri arasında benzer bir birliktelik yaşanmıştı) 06 Mayıs 2016 günü saat 16.30 sularında Giresun’a bağlı Çaldağ Beldesi Jandarma Karakolu’na yönelik düzenlenen saldırıda,  karakol komutanı Zafer Çalışkan şehit edilmişti. Hain saldırı, HBDH tarafından üstlenildi.

10 Mayıs’ta Diyarbakır merkez Bağlar ilçesinde bir polis servis aracına yönelik gerçekleştirilin saldırıyı da KCK’nın silahlı kanadı HPG üstlendi. Gerçekleştirilen saldırıda, sağlık raporu için hastaneye götürülen üç PKK’lı ölmüş, 12’si polis 45 kişi de yaralanmıştı. Türkiye’nin PKK’ya yönelik bölge kırsalı ve sınır ötesi hava operasyonlarının devam edeceği düşünüldüğünde PKK’nın şehir merkezlerine yönelik bombalı eylemleri önümüzdeki dönemde artabilir.

PKK’nın bir başka ittifak girişimi de büyük bir kısmını Suriye’deki yapılanması PYD’nın silahlı kanadı YPG’nin oluşturduğu “Demokratik Suriye Güçleri” ittifakıdır.  Demokratik Suriye Güçleri, ABD ve koalisyon ülkelerinden silah desteği, Rusya’dan ise zaman zaman hava harekâtı desteği almaktadır. Kendi çıkarları uğruna YPG’ye destek veren ABD ve Rusya, çıkarları nihayete erdiğinde, YPG’yi yüz üstü bırakacaklardır.

PKK’nın yurt içi ve yurt dışında, kendi düşüncesine yakın diğer silahlı terör örgütleriyle ittifak etmesi, silahlı gücünden büyük oranda kayıp verdiğini göstermektedir.

Geçtiğimiz kış aylarında, Şırnak’ın Cizre ilçesinde PKK’nın kazdığı hendekleri kapatmak, kurduğu barikatları kaldırmak için güvenlik güçlerince düzenlenen operasyonlarda insan hakları ihlalleri olduğu iddiasıyla, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin Cizre’de yürütülen operasyonlara ilişkin bağımsız bir soruşturma yapılması çağrısında bulunarak, Türkiye’den soruşturmayı yürütecek ekibe bölgede engellenme olmadan inceleme yapma izni verilmesini talebinin (ki böyle bir talep, Türkiye’nin bölgedeki egemenliğinin uluslararası camiada tartışmaya açılması manasına gelir) önümüzdeki süreçte Türkiye’nin başını ağrıtacağa benziyor.

26 Şubat 2016 Cuma

Kandil, Hangi Güçlerin Taşeronluğunu Yapıyor?

Tüm dünya Suriye’deki gelişmelere odaklanmışken, (ABD ve Rusya, kendi menfaatleri çizgisinde üzerinde anlaştıkları planı adım adım hayata geçirmektedirler) Türkiye bir kez daha iç politika ve PKK terör örgütüyle mücadele etmek durumunda bırakılmıştır. PKK’nın şehir merkezlerinde başlattığı hendek ve barikat savaşlarından  -altı aylık süre zarfında-  hedeflediği sonucu elde edemediği aşikârdır. “Kürt ulusalcı çevrelerce ‘halkın özsavunması’ şeklinde tanıtılan bu strateji beş aya yakın bir sürede değişik ilçe ve illerde, yüzün üzerinde güvenlik görevlisinin şehit olmasına, bir o kadar da sivil vatandaşın ölmesine, 250.000’den fazla insanın göç etmesine veya evlerini uzun süre terk etmelerine ve 800’ün üzerinde örgüt üyesinin ölmesine neden olmuştur. Bunun yanında uzun süreli sokağa çıkma yasakları, PKK’nın boykotları ve çatışmalar sebebiyle bölgede yer yer sosyo-ekonomik hayat durma noktasına gelmiştir.” (Dr. Mehmet Yanmış-Hendek Siyaseti, Sokağa Çıkma Yasakları ve 7 Haziran Sonrası Şiddet Olaylarının Kürt Kamuoyu Üzerindeki Etkileri: Kürtler Süreci Nasıl Değerlendiriyor? Şubat: 2016)

Son dönemde Kandil’deki PKK üst düzey liderlerinin hezeyan dolu açıklamalarına sıklıkla tanık oluyoruz. Bu kez açıklama, kamuoyunda uluslararası gladyonun PKK içerisindeki uzantısı iddialarıyla gündeme gelmiş bir isimden,  Duran Kalkan’dan.

23 Şubat gecesi PKK’nın yayın organlarından Med Nuçe TV’ye konuşan Duran Kalkan, Ankara’daki menfur saldırı için “etme bulma dünyasıdır” diyecek kadar alçalarak, PKK’nın kandan ve ölümde beslenen yüzünü bir kez daha göstermiştir. Oysaki KCK; 10 Ekim 2015 tarihinde 95 insanımızın vahşice katledildiği Ankara’daki saldırı sonrasındaki açıklamasında : “Bu katliamın sorumlusu kesinlikle AKP hükümetidir… Bu katliam ve savaşı ortaya çıkaran zihniyet ve politikaları etkisizleştirmek ancak demokratik mücadeleyi yükseltmekle mümkün olur. Bu katliamdan sonra tüm demokrasi güçleri, halklarımız ve Kürt halkı ayağa kalkarak bu katliamı ve bu katliamı gerçekleştirenleri protesto etmelidir” demişti. PKK, bombalı saldırı kendi tabanlarına yönelik olursa “vahşet ve katliam”, asker ve polise yönelik olduğunda ise “etme bulma dünyası” olarak tanımlıyor. Bu tanımlama militarist bir tanımlamadır ve tam da PKK’nın kendisini tanımlamaktadır.

Duran Kalkan’ın en çarpıcı açıklaması ise Mart ayında -baharla birlikte- Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun iktidardan gideceğini iddia etmiş olmasıdır. Bu iddianın bir hezeyan olduğu tartışma götürmez. Lakin dikkate alınması gereken önemli bir nokta var. Erdoğan ve Davutoğlu isimlerinin hedef olarak alınması sizce de düşündürücü değil midir?  Bunun manası: Bizim devletle hiçbir problemimiz yok, bizim tek problemimiz Erdoğan ve Davutoğlu’yladır.

Hatırlayalım: HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş 17 Mart 2015 tarihli partisinin meclis grup toplantısında yapmış olduğu konuşmada “Sayın Recep Tayyip Erdoğan, HDP var oldukça, HDP’liler bu topraklarda nefes aldığı sürece sen başkan olmayacaksın, seni başkan yaptırmayacağız” demişti. Bu ifade, tipik bir marjinal sol söylemdir. Peki, Demirtaş’ı bu ifadeleri söylemeye iten neden neydi? Tabi ki Kandil. KCK’daki baskın yönetim anlayışı Marksikt-Leninist ideolojidir. Ve aynı ideoloji Türkiye siyasetinde kaybolmaya yüz tutmuş marjinal Türk solunun Figen Yüksekdağ üzerinden HDP’de yeniden hayat bulmuştur. Tabi Figen Yüksekdağ’ın ne kadar Kürt olduğu, bir Kürt annesinin hislerini ve acılarını ne kadar paylaştığı/paylaşabildiği ise ayrı bir konusudur. Bugün, KCK bile hedeflerine ulaşmak için Cumhurbaşkanı ve Başbakanı hedef alan bir strateji izliyorsa, Kandil’in hangi güçlerin taşeronluğunu yaptığını açığa çıkmış olmuyor mu?

Erdoğan ve Davutoğlu isimleri PKK’da bir paranoyaya dönüşmüş olsa da PKK, bu tür söylemleri bilinçli olarak kullanmaktadır. Kandil’in Erdoğan’ı ve Davutoğlu’nu hedef alan açıklamaları, karşı sertlikle -özellikle Erdoğan tarafından- anında cevap bulmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın PKK’yı hedef alan sert sözleri ise bölgede antipati ile karşılanmaktadır. Bu da KCK açıklamalarının Erdoğan’ın sert söylemleri üzerinden bölgede ete kemiğe bürünmesiyle sonuçlanmaktadır.

Duran Kalkan: “Bu sisteme karşı mücadele, genel boykot topyekûn direniş temelinde olmalıdır. Bunun için de öz savunma esastır. Gençlik gerillaya katılmalı, YPS’yi büyütmelidir. Her mahallenin savunma güçleri olmalı. Her sokağa bir YPS takımı, hatta bir YPS bölüğü oluşturulmalı.”diyerek, göz göre göre ölüme gönderdikleri gençlerin ölümünü, Kürt kamuoyu nezdinde “özsavunma” fantezisi üzerinden meşrulaştırmaya çalışıyor.

Duran Kalkan’ın geçmişteki açıklamalarına bakıldığında: “Topyekûn Kürt direnişi 2013 yılında mevcut AKP politikaları sürdükçe, çok daha kapsamlı ve derin hale gelecek. “Devrimci Halk Savaşı” stratejisini en etkili bir bicinde 2013 yılında Kürtler yürütecekler… 2013 yılı daha büyük bir mücadele ve devrim yılı olacak.” (http://www.sosyalistforum.net/showthread.php?t=57347) 

"Gerçekten de final düzeyinde bir büyük mücadele yaşanıyor. Önümüzdeki kış dönemi böyle büyük bir mücadeleye sahne olacak" (http://haber.sol.org.tr/turkiye/duran-kalkan-onumuzdeki-kis-final-duzeyinde-bir-mucadeleye-sahne-olacak-136447)

“Önümüzdeki Mart süreci büyük bir direniş sürecidir. Zafer ve başarı her zamankinden daha yakındır. 2016 baharı Kürt’ün baharı olacaktır” ifadesiyle sonlandırdığı son açıklaması da terör örgütü elemanlarını motive etmeye yöneliktir. Kandil’deki KCK baronlarının her dönem bu ve benzeri açıklamaları hep olmuştur. 

12 Şubat 2016 Cuma

Suriye’nin Geleceği ve PKK’nın “15 Şubat” Beklentisi!...

Türkiye gündemini uzun zamandan beri işgal eden Suriye’deki iç savaş ve PKK’nın şehir savaşları, uzun bir müddet daha gündemimizin ilk sıralarını işgal edeceğe benziyor. Suriye politikasında Türkiye’yi yalnızlaştıran Batı,  (ABD, AB ve Rusya) PKK konusunda da her zaman olduğu gibi ikiyüzlü politikalar izlemeye devam etmektedir.
 12 Kasım 2015 tarihli “G-20 Zirvesi ve Türkiye” başlıklı yazımızda o günkü konjonktürü,  “Suriye’ye yönelik bir kara harekâtının konuşulduğu bu günlerde, Türkiye’nin ABD ile muhtemel ortak bir kara harekâtına katılması, Türkiye’yi Suriye bataklığına gömecektir. Suriye’ye girmek demek tabir yerinde ise emperyalizmin kucağına düşmek demektir. Dünyanın iki süper gücünün (ABD ve Rusya) Suriye’de kendi menfaatleri çerçevesinde birbiriyle uyumlu hareket etmesi ne anlama geliyor? Rusya’nın Suriye’deki savaşa müdahil olmasından sonra Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsetmek imkânsız hâle gelmiştir. Rusya Suriye’ye Esed iktidarına destek olmaktan öte Akdeniz’e çıkış kapısı olan Lazkiye’deki varlığını devam ettirmek için girmiştir ve bu varlığını devam ettirmek için her türlü riski göze alacaktır. Rusya’nın ‘Esed’li geçiş’ için hazırladığı ve altı aylık süreceği öngören planı, bu tezimizi doğrulamaktadır” diyerek ifade etmiştik.   (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/11/g-20-zirvesi-ve-turkiye.html)

G-20 zirvesi sonrasındaki gelişmelere bakıldığında, hava sahamızı ihlal eden Rus savaş uçağının, savaş uçaklarımız tarafından düşürülmesi, Türkiye’nin; Batı’nın PYD’yi Cenevre toplantıları dâhil etmek istemesini veto etmesi,  Rusya’nın başta Halep olmak üzere hedef gözetmeksizin sivilleri katletmesine karşı BM, ABD ve tüm dünyanın sessiz kalması,  ABD’nin ısrarla “PYD bizim için terör örgütü değildir” demesi ve ABD’nin; PKK’nın Suriye’de yeni Kandilcikler oluşturmasına göz yumması. ABD, Kobani’nin Orta Doğu’nun yeni virüsü olan IŞİD tarafından işgal edilmek istendiği 2014 yılının Eylül ve Ekim aylarında da benzer bir açıklama yapmış ve Türkiye’yi bir kez daha yüzüstü bırakmıştı.

Geldiğimiz noktada, o günkü değerlendirmelerimizin maalesef, bizi bir kez daha haklı çıkardığı görülmektedir. Bölgede yaşanan son gelişmeler, önümüzdeki süreçte de Suriye meselesinin Türkiye açısından çok daha zorlu geçeceğinin habercisi niteliğindedir.

Ve PKK’nın devam ettirdiği hendek savaşları!...

Hatırlanacağı üzere, Öcalan 01 Ekim 2014 tarihinde HDP milletvekilleri ile yapmış olduğu görüşmede, “Kobanê kuşatması, sadece Kürt halkının demokratik kazanımlarını hedeflemekle kalmayıp Türkiye’yi de yeni bir darbe sürecine sokacaktır” sözleriyle,  o dönemki olayların başlangıcı olan fitili ateşleyerek tüm sorumluluğu üstlenmişti.

Kandil, Öcalan’ın bu açıklamasından güç ve destek alarak 6-8 Ekim’de Türkiye’de estirilen terörü planlamış, HDP ise bu olaylarda PKK’nın yaktığı ateşe su yerine, bir kez benzin dökmüştü.

Şehir savaşlarında -hendek ve barikat- sivil halkı bir türlü sokağa indiremeyen, güvenlik güçlerinden de büyük bir darbe yiyen PKK,  son bir hamle olarak Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirildiği tarih olan 15 Şubat’ı hedef aldı. PKK medyası ve KCK üst düzey yöneticileri günlerdir -kendi ifadeleriyle-  “Uluslararası komplonun 18. yılı ve İmralı’da devam eden tecridi protesto için sokaklara inelim” çağrıları yapmaktadır.   

Cemil Bayık, Yeni Özgür Politika’da Kürtçe yayınlanan dünkü ”Ji Îmralî Heta Cizîrê Cîhad-i Ekber” (İmralı’dan Cizre’ye kadar Cihad-ı Ekber) başlıklı yazısında, İmralı sakini Öcalan’ın durumunu Şeyh Sait ile ilişkilendirmeye çalışmaktadır.  Hâlbuki Öcalan Şeyh Sait için; “O dönem Türklerin de işbirlikçi kesimleri var. Şeyh Sait, Kürt ulusal kurtuluşçusu değildir, din ağırlıklı feodal otonomicidir.” ifadesini kullanmıştır.  (29 Eylül 2004 tarihli Avukat Görüşme Notları’ndan) Yine bir başka görüşmesinde, "1806'da Süleymaniye'de Abdurrahman Paşa İngilizlere kapıyı açtı. Abdurrahman Paşa ile başlayan bu süreç Berzenci, Şeyh Sait, 1946'da da Barzanilerle devam etti. Sonra Talabani'ye uzandı. Ve bugün bu devam etmektedir” diyor.  (10 Nisan 2009 tarihli Avukat Görüşme Notları’ndan)

Marksist-Leninist ideoloji temelinde kurulan PKK, İslam’ı; -Öcalan’ın tarifiyle-  “İslamlık, Kürdün beyninde ve yüreğinde milli inkârı hazırlayan ve kaleyi içten fethetme rolü oynayan bir ‘Truva Atı’ gibidir." (A. Öcalan Kürdistan Devriminin Yolu, Manifesto; s.25 ) diye tanımlarken, şehir merkezlerinde devam ettirdikleri hendek savaşlarını Kürtlere Cihad-ı Ekber olarak yutturmaya çalışıyorlar. Anlaşılan Cemil Bayık da din ve dini şahsiyetler üzerinden takiyecilik yapmaya başlamıştır.

Kürtçe yayınlanan yazısında KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Rêber Apo Cîhadi Ekber a li Îmraliyê mîna xwe gihandina rastiya şerê ji bo gelê Kurd îfade kiriye. Rêber Apo, şert û merc çi dibin bila e dixwaze ku gelê Kurd li gund, bajarok û bajarên xwe li ber xwe bidin” Türkçesi:  (Önder Apo, İmralı’daki kendini olgunlaştırma faaliyetini Kürt halkı için bir Cihad-ı Ekber olarak değerlendirmiştir. Şartlar ne olursa olsun, Önder Apo; köy, İlçe ve şehirlerdeki halkımızın direnmesini istemektedir.) Gerçekte Öcalan'ın böyle bir çağrısı bulunmamaktadır. Öcalan’ın son üç yılın Nevruzlarındaki açıklama ve çağrıları herkesçe malumdur. Öcalan, silah ve şiddetin sona ermesi gerektiğini ifade ederek, sivil siyasetin güçlendirilmesi gerektiğini söylememiş miydi?

Şahsımın, Öcalan hakkındaki düşünceleri nettir. Yazı ve kitaplarımız ortadadır. Ama KCK üst düzey yöneticileri, kendi başarısızlıklarını Öcalan savunuculuğu yaparak perdelemeye çalışmaktadırlar. Çünkü Öcalan ismi kendi tabanları üzerindeki en etkili araçtır.

Türkiye’nin, tüm bölgeyi kucaklayacak bir siyaset dili kullanarak,  yeni stratejiler belirlemesi gerekmektedir. Böyle bir strateji bölgede etkinleşmeye başlayan Şii-Selefi-Vehabi tesirini de kıracaktır.  

10 Aralık 2015 Perşembe

İran-ca Komşuluk (!)...

Tarih boyunca istikrarsız bir seyir izlemiş olan Türkiye-İran ilişkileri, son yıllarda iki ülkenin karşılıklı bölgesel liderlik mücadelesiyle devam etmektedir.

Osmanlı döneminde -saray içlerine kadar-   her türlü casusluk faaliyetlerinde bulunmuş ve 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşması’yla bugünkü sınırlarımız çizilmiş olan İran ile 19. yüzyılda Rusya tehdidine karşı ittifak kurulmuştur. Tarihten günümüze Kürtlerin Ruslar nezdindeki itibarını (!) da gözler önüne seren aşağıdaki alıntı, bu tespitimizi teyit eder mahiyettedir. “Kont Gudoviç’ten sonra Kafkasya’ya başkomutan olarak gelen Süvari Generali Tormasov, (1809 yılından itibaren) Markiz Pauluççi (1811 yılından itibaren) ve Tümgeneral Rtişçev (1812 yılından itibaren) Türkiye ve İran ile aynı zamanda olan savaşlarımızı etkili şekilde sürdürdüler. Türkler ve İranlılarla ortak askeri harekâtlar düzenlemelerine engel olmak amacıyla Kürtler ile olan ilişkilerimizi desteklerdiler… Kürtler Rus uyruğuna geçmeseler bile, hiç olmazsa Rus birlikleri ile çatışmalara girmiyorlardı ve sınırımızı geçip topraklarımızda çapul yapan yalnızca küçük eşkıya çeteleriydi; bu çeteler de gerçekte İranlılara ve Türklere hiçbir yarar sağlamıyorlardı, tam tersine onların bu tür çapulları, Rusya’ya karşı ittifak kuran İran ve Türkiye’nin ikili ilişkilerinde yalnızca sorun yaratmaya yarıyordu.” (P.İ. Averyanov, Osmanlı İran Rus Savaşlarında Kürtler (19. Yüzyıl),  Shf: 34-35)

Osmanlı’nın yıkılması sonrasında, Türkiye Cumhuriyeti ile İran’daki Pehlevi  Hanedanı arasında yeni bir dönem başlamış, komşuluk ve dostluk bağları güçlenmiş, her iki ülke içerisindeki ayrılıkçı gruplara karşı -özellikle de Kürt-  ortak politikalar izlenmiştir. Türkiye ve İran,  ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaş dönemlerinde ABD’nin yanında yer almışlardır.

Adına “İslam İnkılabı” denilen ve İran Devrimi'yle birlikte İran'ın manevi tahtına oturan Humeyni sonrası iki ülke arasındaki ilişkiler, ticari manada bozulmamış olsa da diplomatik anlamda kısmi bir sarsıntı yaşamıştır. Bunda, İran’ın mezhep eksenli kendi rejim politikalarını ihraç etmeye çalışması etkili olmuştur.

1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılması sonrası, bölge; -özellikle Orta Asya’da- yeni bir Türkiye-İran liderlik mücadelesine sahne olmuştur.  Türkiye’nin yeni kurulan devletlerde ABD ile birlikte etkin olma politikasına karşılık, İran’da Rusya ile yakınlaşmaya başlamış ve o dönem başlayan bu yakınlaşma bugün de iki ülkenin Suriye politikalarına yansımıştır.

PKK terörü ile mücadelenin Türkiye’nin ana gündemi oluşturduğu 1990 sonrası dönemde, Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler, bir kez daha menfi bir seyir izlemiştir. Türkiye'nin, PKK’nın desteklenmemesi yönündeki talepleri, her defasında İran resmi makamlarınca reddedilmişti.  Oysaki bu dönemlerde İran PKK’yı himaye etmekle kalmamış, gerektiğinde Türkiye’ye karşı taşeron bir örgüt olarak da kullanmıştı. Türkiye’nin PKK ile mücadele için Irak’ın kuzeyine yönelik sınır ötesi kara ve hava operasyonları, her ne hikmetse İran’ın tepkisiyle karşılaşmıştır. İran’da idam edilen Kürtler için bir şey yapmayan PKK ise Türkiye’deki faaliyetlerine ve silahlı eylemlerine aralık vermeden devam etmiştir.

İran'ın  iki binli yıllardaki nükleer silah edinme ve uranyum zenginleştirmeye ilişkin çalışmaları neticesi Batı ülkeleri tarafından uygulanan ekonomik ambargo günlerinde, Türkiye -Brezilya ile birlikte- Batı ile İran arasındaki müzakere sürecinin başlatılmasına büyük katkı sunmuştu.

2011 yılı Mart ayında başlayan Suriye’deki iç savaş, Türkiye-İran ilişkilerinin bir kez daha zedelenmesine neden olmuştur.  Türkiye, ABD ve AB’nin yer altığı Batı bloku  ile hareket ederken, İran; Rusya ve Çin’in yer aldığı Doğu bloku içerisinde yer almayı tercih etmiştir. İran bu dönemde Suriye rejimine destek vermekle yetinmemiş, Suriye’deki muhaliflere karşı savaşmak için kendi askerlerini de göndermiştir.

İran dünyada paramparça olmuş İslam âleminin sorunlarına çare olacak politikalar geliştirmek yerine, bölgede bir “Sünni-Şii” çatışmasına sebebiyet verebilecek icraatlar ve söylemlerden vazgeçmeyeceğe benziyor. "Esed kırmızı çizgimizdir" diyen İran, mezhepçiliğini ortaya koyarak; Orta Doğu'yu şiacılıkla istila etmek istiyor.

Bölgedeki mezhepsel gerilimleri azaltmak için İran'ın Türkiye'ye yönelik gizli düşmanlık yapma alışkanlığını terk etmesi gerekir.

12 Kasım 2015 Perşembe

G-20 Zirvesi ve Türkiye...

2015 G-20 zirvesi Türkiye’nin ev sahipliğinde 15-16 Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek. Bugüne değin düzenlenen G-20 zirvelerinde Başbakan düzeyinde temsil edilen Türkiye’yi ev sahibi sıfatıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan temsil edecek.

G-20 toplantılarına ABD Başkanı Barack Obama, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Xi Jinping, İngiltere Başbakanı David Cameron, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın de yer alacağı üst seviyede bir katılımın olması bekleniyor.

Türkiye karşıtı uluslararası derin odaklar ve Türkiye’deki uzantıları, Türkiye’nin toplantıların güvenliğini sağlamakta yetersiz kalacağını ileri sürerek toplantıları sabote etmek istedi fakat Türkiye’nin kararlı tutumu ve diplomatik çabaları bu yönlü çabaları boşa çıkardı.

G-20’nin dönem başkanı olan Türkiye’nin, toplantılara Azerbaycan’ı davet etmesi, toplantılara ayrı bir önem ve anlam kazandırmaktadır. Toplantıları 1600’ü yurt dışından olmak üzere 2500 civarında basın mensubu takip edecektir.

Antalya’da düzenlenecek toplantıların ana gündemini Türkiye belirleyecektir. Önceki dönemlerde gerçekleştirilen G-20 toplantılarının gündemi ekonomi ve siyasi istikrar olurken; Türkiye, ekonomi ve siyasi gelişmelerin yanı sıra, “terör, Suriye’deki gelişmeler ve mülteci” sorunlarını ana gündem maddeleri olarak masaya getirecektir.

Suriye’ye yönelik bir kara harekâtının konuşulduğu bu günlerde, Türkiye’nin ABD ile muhtemel ortak bir kara harekâtına katılması, Türkiye’yi Suriye bataklığına gömecektir. Suriye’ye girmek demek tabir yerinde ise emperyalizmin kucağına düşmek demektir. Dünyanın iki süper gücünün (ABD ve Rusya) Suriye’de kendi menfaatleri çerçevesinde birbiriyle uyumlu hareket etmesi ne anlama geliyor? Rusya’nın Suriye’deki savaşa müdahil olmasından sonra Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsetmek imkânsız hâle gelmiştir. Rusya Suriye’ye Esed iktidarına destek olmaktan öte Akdeniz’e çıkış kapısı olan Lazkiye’deki varlığını devam ettirmek için girmiştir ve bu varlığını devam ettirmek için her türlü riski göze alacaktır. Rusya’nın “Esed’li geçiş” için hazırladığı ve altı aylık süreceği öngören planı, bu tezimizi doğrulamaktadır.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Fırat’ın batısına PYD geçmeyecek, geçtiği anda da vururuz” açıklamasından sonra, Türkiye’nin PYD hedeflerini vurmasının ardından, ABD’nin YPG’ye silah ve mühimmat vermeyeceğini açıklaması, ABD’nin Türkiye’yi Suriye’deki kara harekâtına dâhil etme girişimi midir?

Geçmiş yıllarda Türkiye’ye yönelik hazırlanan Irak tuzağına -ABD’nin ısrarlı politikalarına rağmen- müdahil olmayan Türkiye, bugün de Suriye bataklığına müdahil olmamalıdır. Türkiye hâlihazırda ABD ile birlikte Suriye’deki DAİŞ hedeflerine yönelik hava harekâtlarına zaten katılmaktadır. Türkiye’nin önceliği, Suriye topraklarından kendisine yönelecek olan terörist faaliyetler olmalıdır.

Toplantılarda Türkiye’nin elini güçlendirecek en önemli argüman, şüphesiz mülteci sorunu olacaktır. AB ülkelerinin 60-70 bin mülteciyi barındırmakta aciz kalırken, Türkiye dört yıldır milyonlarca mülteciye kucak açarak, kendi topraklarında barındırmaktadır. Türkiye, G-20 toplantılarında mülteci dramını dünyanın gündemine getirmelidir.

Küresel güçler, Suriye başta olmak üzere, Orta Doğu için bir kez daha satranç tahtasının başına geçiyorlar. Orta Doğu’nun yeniden şekillendiriliyor olması elbette ki Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyor. Konjonktürel gelişmeler, Türkiye’nin Suriye başta olmak üzere, Orta Doğu’ya yönelik politikaları revize etmesini zorunlu kılıyor.

Antalya’da düzenlenecek olan G-20 toplantılarında herhangi bir güvenlik ihmalinin yaşanmaması, Türkiye’nin uluslararası itibarı açısından önemli bir husustur. Özellikle dikkat edilmelidir!

4 Ekim 2015 Pazar

Türkiye’nin Suriye Çıkmazı!...

Beş yıldır iç savaşın sürdüğü Suriye’de yüzbinlerce insan yaşamını yitirdi, milyonlarca insan işini, evini, sevdiklerini ve yurdunu kaybetti.  Hâlihazırda fiili olarak dörde bölünmüş ve her geçen gün durumun daha da kötüye gittiği Suriye’de, savaşın sona ermesi en büyük temennimizdir.

Geçtiğimiz hafta içerisinde Rusya’nın IŞİD’e ait hedefleri vurduğunu açıklamasıyla (Rusya’nın “vurduk” dediği hedeflerin çoğunluğu, muhaliflere ait askeri hedeflerdi) Suriye’deki iç savaşa alenen müdahil olması, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikasını yeniden gözden geçirmesi gerektiği gerçeğini bir kez daha ortaya çıkardı.

Yine geçtiğimiz hafta düzenlenen Birleşmiş Milletler zirvesinde, Obama ve Putin’in “horoz dövüşü”nü andıran sözlü atışmaları, “tribünlere” oynamaktan başka bir şey değildi. Suriye’deki son gelişmelere bakıldığında, dünyanın iki süper gücü ABD ve Rusya birçok konuda anlaşamazken,  Suriye konusunda “örtülü” bir anlaşmaya vardıkları görülüyor.

Türkiye, birçok konuda olduğu gibi,  Suriye konusunda da -en başından beri- Batılı ülkeler tarafından yalnız bırakıldı. Türkiye,  beklenildiğinden daha kısa bir süre içerisinde Libya’daki Kaddafi iktidarının Batılı ülkelerce sonlandırılmasının, Suriye’deki Esed rejimi için de gerçekleşebileceği beklentisine girdi ve Suriye politikasını bu minval üzerine oturttu. Libya konusunda Batı Bloku ülkelerine (ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa) karşı büyük bir mağlubiyet yaşayan Doğu Bloku ülkeleri, (Rusya, İran ve Çin) Suriye’de aynı başarıyı Batılı ülkelere yaşatmadılar.

Suriye’de beş yıldır devam eden iç savaşın -bölge ülkeleri açısından- en büyük kaybedeni Türkiye olmuştur.  Türkiye’nin Suriye muhalefetine destek vermesi, -Erdoğan ve AK Parti karşıtlarının karşı propagandasıyla- dünyanın birçok ülkesinde, Türkiye’nin IŞİD’e desteği olarak algılandı. Ve bu anlayış, Türkiye’nin IŞİD hedeflerine kara ve hava operasyonları düzenlediği tarihe kadar devam etti.

Suriye’de devam eden iç savaşın ve belirsizliğin Türkiye yansımalarını gelince:

-Yıllardır terör örgütü PKK ile mücadele eden Türkiye, Suriye’deki iç savaşın bölgede oluşturduğu otorite boşluğu -ki bu boşluğu PKK’nın Suriye yapılanması PYD doldurdu- nedeniyle, fiili olarak PKK ile sınır komşusu olmuştur.

-PYD’nin Suriye’de kontrolünü elinde bulundurduğu kanton bölgeler, PKK’nın iştahını kabartmış, bu oluşumlar PKK için bir model oluşturmuş ve Türkiye’ye karşı başlattığı silahlı faaliyetlerini kırsal alandan şehir merkezlerine indirgemeye çalışmıştır.

-Suriye’de IŞİD’e karşı verdiği silahlı mücadele ile Batı’nın takdirini kazanan PYD’ye Suriye’de kullanması için Batı’nın gönderdiği silah ve mühimmatın büyük bir kısmımın -ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin IŞİD’e yönelik hava operasyonlarını da fırsat bilerek- PKK-KCK’ya aktardığı anlaşılmaktadır.

-Türkiye, son aylarına girdiğimiz 2015 yılında, enerjisinin büyük çoğunluğunu iç politikadaki gelişmelerle meşgul olmak için kullandığından -7 Haziran öncesi seçim çalışmalarındaki kutuplaşma, 7 Haziran sonrası hükümet kurma çalışmaları, 1 Kasım erken seçimi ve sonrasındaki beklentiler nedeniyle- dış politikada planladığı hedeflere ulaşamamıştır. 

Yaşanan bunca acıdan sonra, Suriye eski Suriye olmayacaktır. Birleşmiş Milletler gözetiminde, Suriye’nin geleceği konusunda alınacak bir kararda Türkiye’ye söz hakkı verilmeyecektir. Oysaki Türkiye bölgede, savaşın ilk başladığı günlerden bugüne, yüzbinlerce mülteciye kucak açmış tek ülke idi.

Kendi içinde iç savaşların hüküm sürdüğü, istikrarsız bir Orta Doğu, Batı için her zaman ideal bir sonuçtur. Neticede Batı, yıllardır kanını emdiği bir coğrafyayı, daha uzun yıllar kendine muhtaç bırakmayı, bölgenin tüm zenginliğinden faydalanmaya devam etmeyi istemektedir.

Söz konusu İslam coğrafyası olduğunda, kapitalist ve emperyalist ülkelerin ortak bir noktada buluştukları bir kez daha hakikat bulmuştur.

Meşru hedeflere, gayrı meşru yollar üzerinden ulaşmak/ulaşmaya çalışmak, varılan sonuçlara hiçbir zaman meşruiyet kazandırmaz.

6 Temmuz 2015 Pazartesi

“Siyasi Hatıratım”da Sultan Abdulhamit’in Kürtlere Bakışı!

Osmanlı Devleti’nin 34. Padişahı, İslam Âleminin 113. Halifesi olan Sultan Abdülhamit,  22 Eylül 1842 tarihinde doğmuş, 10 Şubat 1918 tarihinde vefat etmiştir.  33 yıl süren padişahlığı döneminde Osmanlı’nın en çok tartışılan padişahlarından biri olmuştur. Sultan Abdülhamit, kimilerine göre “Kızıl Sultan”, kimilerine göre ise “Ulu Hakan”dır. Bir kesime göre devletin “şefkatli yüzü”, diğer kesime göre “baskıcı” ve “istibdatçı”…  

Sultan Abdülhamit, Filistin topraklarının tamamını arazı-i şahane (padişahın şahsi arazisi) ilan ederek, Filistin’de Yahudilere toprak satışını yasaklamış; kendisine bağlı bir orduyu da Filistin’de görevlendirmiştir.  Dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda,  yürüttüğü politikalarla  “dengeli siyasetin” mimarı olarak anılmaktadır.

Dergâh Yayınları tarafından yayınlanan “Sultan Abdülhamit Siyasî Hatıratım” kitabının önsüzünde: “Sultan Abdülhamid'in bu hatıratını ilk defa Türk ya­yın hayatına kazandırmakla bahtiyarlık duyuyoruz. He­nüz aydınlığa kavuşmamış olan yakın tarihimizin bazı ihtilâflı noktalarının çözümü için bu eserin yardımcı olaca­ğına inanıyoruz. Böylelikle bu eser,  yakın tarihle ilgilenen araştırmacılara rehberlik edecek ve daha objektif değer­lendirmelere yol açacak bir kaynak eser olacaktır. Hatı­ratı kendi bütünlüğü içinde eksiltme ve kısaltma yapma­dan konularına göre beş bölüme ayırdık. Eserin iyice anla­şılmasına yardımcı olmak amacı ile bu devrin fikrî ve si­yasî olaylarına ait bazı bilgiler vermeyi de gerekli buluyoruz. Ayrıca Abdülhamit hakkında iyi veya kötü bir takım şartlanmalar içinde bocalayan kimselerin düşüncelerinde yeni ufuklar açacağını ümit ediyoruz” denilmekte.

“Bavê Kurdan”  (Kürtlerin Babası) olarak da anılan Sultan Abdülhamit Han’ın Kürtlere yönelik iki önemli politikası vardı. Biri “Hamidiye Alayları” diğeri ise “Aşiret Mektepleri” idi.

Kitabın tamamını birkaç kez okumuş biri olarak, Sultan Abdülhamit Han’ın Kürtlere ilişkin fikirlerini özetlemek yerine, tamamını kamuoyu ile paylaşmanın daha uygun olacağını düşündük. İşte “Siyasî Hatıratım”da Sultan Abdülhamit’in gözüyle Kürtler.

“Türk unsurunu kuvvetlendirmeğe dikkat etmeliyiz. Bosna - Her­sek ve Bulgaristan'daki Müslüman halkın çoğalıp arta­nını muntazaman buraya getirip yerleştirmeliyiz. Muhaceret, yalnız millî kudreti artırmakla kalmayacak, aynı zamanda İmparatorluğumuzun iktisadî kudretini de fazlalaştıracaktır. Rumelinde ve bilhassa Anadolu’da Türk unsurunu kuvvetlendirmek ve her şeyden evvelde içimizdeki Kürtleri yoğurup kendimize mal etmek şarttır. Türk tahtına çıkmış olan seleflerimin en büyük kusuru,  Slav unsurunu Osmanlılaştırmamış olmalarıdır.” (Siyasi Hatıratım, sahife: 72)

“Anlaşılan, kurtlarla birlikte ulumak gerek! İyi de olsa kötü de olsa, Meclis-i Meb'usan'ı açmak ve Kanun-u Esasî'yi ilân etmek suretiyle, ifa edeceğim vazifenin ehemmiyetine inandığımı göstermeliyim. Kürt alaylarını teşkil ettiğim için, Avrupa gazeteleri acı tenkidlerde bulunuyorlar ve bu teşkilât meydana geldiğinden beri Kürtlerin, Şark vilâyetlerindeki Ermenilere daha vahşice davrandıklarını iddia ediyorlar ve bizim tarafımızdan teşkilâtlandırılan bu Kürtlerin, istiklâllerini ilân etmek için bize karşı isyan edeceklerinden endişe ettiklerini söylüyorlar.

Anlaşılan, gazeteler mevzu arıyorlar, bu sebeple de yalan yanlış duydukları her şeyi yazıyorlar. Muhabirler, Kürdistan’daki vaziyeti, Beyoğlu’nda oturdukları rahat köşelerini terk etmeksizin, ancak Ermenilerin görüş zaviyesine göre mütalâa ediyorlar. Her ne kadar paşalarımızdan bazılarının da ‘Kürt Kazakları’ ile teşkil ettiğimiz alaylara itiraz ettikleri bir hakikat ise de, fikir, Erzurum’daki eski IV’üncü Ordu kumandanı Zeki Paşa’ya ait olduğundan, bu meslektaşlarım kıskanmış olmalarına da delâlet edebilir.

Rusya ile harp vukuunda, disiplinli bir şekilde yetiştirilen bu Kürt alayları, bize çok büyük hizmetlerde bulunabilirler. Ayrıca orduda öğrenecekleri "itaat" fikri, kendileri için de faydalı olacaktır. Zabit unvanı verdiğimiz Kürt ağaları ise yeni mevkileriyle övünecekler ve bir miktar zabt û rabt altına girmeğe gayret edeceklerdir. Çıraklık devirlerini bu şekilde tamamlıyacak olan “Hamidiye Alayları” sonunda kıymetli bir ordu haline geleceklerdir.

Kürt ağalarının bazılarının çocuklarını, İstanbul’a getirip memuriyete yerleştirdiğim için de tenkid edildiğimi biliyorum. Senelerdir Hıristiyan Ermeniler nazır mevkilerini işgal etmişlerdir. Bundan sonra da kendi dinimizden olan Kürtleri kendimize yaklaştırmakta ne gibi bir zarar olabilir? Aynı şekilde Bedirhanoğullarını himaye ettiğim ve merkezde muhafaza ettiğim için, bunların memleketin huzurunu bozacakları söylenerek de tenkid ediliyorum. Tabiî herkes istediği gibi düşünmekte serbesttir!

Fakat ben kabul ettiğim Kürt politikasında doğru yolda olduğum kanaatındayım. Vaziyeti mahallinde tetkik eden Zeki Paşa, Kürt kazaklarından alaylar teşkil etmek fikrini ileri sürmek suretiyle en muvafık yolu göstermiştir. Her ele aldığımız mesele tenkid edildiğinden, sonunda tenkid edilmeğe alışmış bulunuyoruz.” (Siyasî Hatıratım, sahife: 73,74, 75)

“Şark eyaletlerimizdeki Ermenilerin, şikâyetlerinde pek çok defa haklı olduklarını inkâra imkân yok ise de, müba­lâğa ettiklerini söylemek de yerinde olur. Ermeniler, hiç de hissetmedikleri bir acı için ağlar gibidirler. Büyük dev­letlerin arkasına gizlenip, en ufak bir sebeple yaygara ko­paran, kadın gibi nazlı ve korkak bir millettir. Kürtler ise tam aksine kuvvetli ve kavgacıdırlar. Çobanlıkla geçinen bu vahşi ve sert adamlar, tarihi bilinmeyecek kadar eski zamanlardan beri bu eyaletlerde yaşamış olduklarından Ermenilere yabancı gözüyle bakarlar. Buralarda Kürtler daima efendi, Ermeniler uşak addedilmiştir.

Bu sebeplerle bizim bu eyaletlerdeki vaziyetimiz çok naziktir. Büyük devletlerin bize teklif ettikleri, Islâhat hareketlerini tatbik etmekteki güçlüğü, temsilcilerinin bil­meleri icap eder. Fakat onlar vaziyeti Avrupalı gözüyle mütalâa etmektedirler. Medeniyet seviyesinin çok aşağı derecelerinde bulunan bir cemaatin ihtiyaçlarını Avrupa­lıların anlayamayacağı aşikârdır. Memleketin ne kadar fu­kara olduğunu, mahsûlde husule gelen en ufak ziyanın aç­lığa sebep olabileceğini bilemezler. Bu halk, gıdasını temin edebildiği zaman biz mesut oluruz. Mektep, mahkeme gibi lüzumlu müesseseler, burada ikinci derecede ehemmiyeti haizdirler.

Görülüyor ki bu iktisadî şartlar altında çabuk terak­ki imkânı yoktur. Bir asırdır devam eden bozukluğu düzeltmek güçtür.

Acaba hududun öbür tarafında yani Rus kısmında vaziyet daha mı iyidir? Bizde olduğu gibi oradaki Ermeniler arasında da kaynaşma mevcut mudur?” (Siyasî Hatıratım, sahife: 83, 84)

Abdülhamit Han’ın Kürt politikası elbette bu kitaptaki ifadelerden ibaret değildir. Bugün de Türkiye’nin birincil sorunlarından olan “Kürt Sorunu”nun Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren gündem oluşturduğu, dönemin şartları içerisinde sorunun çözümüne yönelik çalışmaların yapıldığı görülmektedir.


1 Temmuz 2015 Çarşamba

Yalnız Ülke: Türkiye!...

Türkiye, dış politikanın iç politikaya malzeme edildiği çok hassas bir süreçten geçiyor. “Suriye’ye girelim mi, girmeyelim mi?” tartışmaları gündemin öncelikli konusu… Ankara’da konu ile ilgili toplantı üstüne toplantı yapılıyor, tüm detaylar görüşülüyor, her şey en ince ayrıntısına kadar değerlendirilmeye çalışıyor.

Suriye konusunda Doğu (Rusya, Çin ve İran) ve Batı (ABD, AB ve İsrail) bloku ülkelerinin politikaları ve siyasi hamleleriyle yalnızlaştırılan Türkiye, çareyi kendi politikalarına uygun bir çözüm modelinde bulmaya çalışıyor. “Suriye’ye askeri bir müdahalenin getirisinin ne olacağı, muhtemel bir askeri müdahaleye dünyanın nasıl tepki vereceği, Türkiye’nin nasıl bir sonuçla karşılaşacağı” gibi konular en ince ayrıntılarına kadar hesaplanmalıdır.

Askeri seçeneğin, Türkiye’nin uluslararası politikaları açısından olumsuz sonuçlar doğuracağı muhakkaktır. Haklı sebeplerle bile olsa tampon bölge olarak kurulması planlanan yerin Orta Doğu bataklığındaki Suriye olması ve bunu yapacak ülkenin de Türkiye olması,  olumsuz sonuçların doğması için yeterlidir. İngiltere’nin Daily Telegraph gazetesinin daha şimdiden “Türkiye IŞİD ve Kürtleri durdurmak için Suriye işgaline hazırlanıyor” manşeti buna en güzel örnektir.

“Sözlük anlamıyla “Tampon Bölge” (Buffer Zone), düşman birlikleri, grupları ya da milletleri birbirinden ayırmak için oluşturulmuş ara bölgeye denmektedir. Tampon bölgeler, genellikle askerden arındırılmış bölgelerdir ve tarafsızdırlar. Tampon bölgeler, karşıt gruplar arasında şiddet eylemlerini engellemek, göç akınını önlemek suretiyle emniyet ve asayişi tesis etmek, terörist saldırıların ve sızmaların önüne geçmek, doğal çevreyi korumak, yerleşim birimlerini sınai kazalardan ve felaketlerden korumak gibi çeşitli amaçlarla oluşturulabilir. Ancak bu yöntemi kullanmanın hukuki şartları ve yolları üzerinde genel bir düzenleme olmadığı gibi, yerleşik bir teamül de bulunmamakta.”*

Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde oluşturmak istediği tampon bölgeyi kendi güvenliği için oluşturacak ama iç politikadaki yansımaları çok farklı olabilecektir. Türkiye’yi IŞİD terör örgütüne yardım etmekle suçlayan içimizdeki İrlandalılar, Brütüsler bu kez yapılan ya da yapılacak olan operasyonun PYD’ye yönelik olduğu yaygarası ile halkı sokaklara çıkaracak ve bir kez daha 6-8 Ekim olaylarına benzer olayların meydana gelmesine sebebiyet vereceklerdir.

ABD -Orta Doğu’daki çıkarları için Türkiye’ye ihtiyacı olması nedeniyle- Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik muhtemel bir askeri operasyonuna karşı çıkmayacaktır. Oysa aynı ABD, PKK ile mücadelesinin etkin olduğu yıllarda Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde bir tampon bölge oluşturma isteğine onay vermemişti.

Suriye muhalefetine (ÖSO) yardım konusunda bahane üstüne bahane üreten ABD, değişen şartlara göre PYD’yi ve IŞİD’i kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. IŞİD ile mücadele adı altında PKK’nın Suriye yapılanması PYD’yi silahlandıran ABD, Esed güçleriyle çatışan IŞİD militanlarına ise göz yummaktadır.

Peki, Suriye bir tuzak mı? Bence evet. Türkiye bu noktada çok daha dikkatli davranmak zorundadır.  Suriye’ye girecek olan Türkiye askerini, Esed ajanları, IŞİD ve PYD militanlarıyla diğer yerel güçler karşılayacaktır. Yıllardır Irak ve Suriye sınır hatlarının güvenliğini sağlayamamış olmamız,  oluşturulması düşünülen tampon bölgenin nasıl ve ne şekilde korunacağı sorularını da akıllara getiriyor.

Murat Karayılan’ın, “Açıkça söyleyelim. Eğer onlar Rojava’ya müdahale ederlerse biz de onlara müdahale ederiz. O zaman Türkiye’nin tümü bir savaş sahasına dönüşür” tehdidi de göz önünde bulundurulursa; Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi demek, PKK ile var olan cepheyi daha da genişletmesi demektir. Askıya alınmış olmasına rağmen, “Çözüm Süreci”nin tamamen sona ermesi demektir. Türkiye’nin Orta Doğu’daki bataklığa bulaşması demektir. Türkiye’nin Suriye’deki ateş çemberine müdahil olması demektir.

Türkiye, son dönemlerde Irak Kürtleriyle gerçekleştirdiği ekonomik ve ticari entegrasyonu Suriye Kürtleriyle de gerçekleştirmelidir. Konjonktürel şartlar, Türkiye’nin komşuları olan Kürtlerle her alanda entegrasyonunu zorunlu kılmaktadır.

Sözün özü: ABD hâlâ Türkiye’nin onay vermediği 1 Mart tezkeresinin faturasını kesiyor.

*http://sahipkiran.org/2014/10/07/tampon-bolge/

4 Kasım 2014 Salı

HEDEF, TÜRKİYE’NİN İÇ BARIŞI MI?

Kürt siyaseti uzun yıllardır büyük ölçüde Marksist-Leninist çizgisindeki siyaseti esas almış, seküler düşünce yapısına sahip Kürtler tarafından yönlendirilmeye çalışılmıştır. Günümüzde de Aysel Tuğluk, Sebahat Tuncel ve Ertuğrul Kürkçü gibi milletvekillerinin yanı sıra KCK içerisinden Cemil Bayık, Duran Kalkan, Mustafa Karasu ve Sabri Ok, gibi isimlerin seküler modernleşme konusunda “ırkçı-ulusalcı paradigmayı” esas alan söylemlerinin özünde bu düşünce yapısı vardır. Silahlı mücadeleyi esas alan, seküler-ırkçı düşünce yapısının baskın olduğu PKK-KCK içerisindeki cenahın sözcülüğünü ise -bu sıralar- Aysel Tuğluk yapmaktadır.

Son dönemlerde en çok dillendirilen soru: “Türkiye’nin iç barışını kim istemiyor?”  Yurt içi ve uluslararası boyutları olmakla birlikte, PKK’daki otoriter yönetim-seküler-tek tipçi anlayış, Kürt sorunu ve çözüm sürecinin önündeki en büyük engeldir.

KCK-Kandil, 6-7-8 Ekim’de Türkiye’de estirilen terörü planlamış, HPD ise bu olaylara ön ayak olmuştu. HDP, 6-7-8 Ekim olaylarında üzerine sıçrayan kanı temizlemek, hem Türkiye, hem de uluslararası kamuoyu nezdinde bozulan imajını düzeltmek için Kandil ve uluslararası güçlerin de dayatmasıyla 1 Kasım’da “Dünya Kobani Günü”  etkinlikleri düzenledi.  6-7-8 Ekim’in aksine HPD’li yetkililer sürekli sağduyu çağrısında bulundular. HDP, her iki etkinliğin de düzenleyicisi konumundaydı.

Sonuç?

6-7-8 Ekim Kobani'yi protesto eylemleri; vandalizim, şiddet, ölüm kan ve gözyaşı… “1 Kasım Dünya Kobani Günü” eylemleri, sağduyu…

Neymiş efendim? Demek ki istenildiğinde demokratik talepler de medeni bir şekilde dile getirilebiliyormuş.

PKK-KCK Kandil son dönemlerde, genelde Türkiye, özelde Erdoğan aleyhtarı iç ve dış tüm güçlere yeşil ışık yakmış durumda. Kandil bu politika değişikliği ile Türkiye’nin kendi sorununu, kendi iç dinamikleriyle çözme gayret ve iradesine, uluslararası güçleri müdahil etmek istiyor.

Ve KCK-Kandil, nihayet ağzındaki baklayı çıkardı. Avusturya gazetesi Der Standard’da konuşan KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık, “çözüm süreci” için ABD'nin gözlemci olmasını istedi. Bayık, “Kürt sorunu sadece Türkiye’nin sorunu değil, uluslararası bir sorundur ve çözümü de uluslararası olmalıdır. PKK bu sorunun çözümünün parçası olacaktır… Bu ABD olabilir. Uluslararası bir heyet de olabilir. Aracılara, gözlemcilere ihtiyaç var. Bizler Amerikalıları da (gözlemci olarak) kabul edebiliriz ve gördüğümüz kadarıyla o yöne doğru bir gidiş var" diyor. Cemil Bayık’ın ABD’nin bilgisi olmadan,  kendi başına böyle bir şeyi dillendireceğine ihtimal vermiyorum. Bu talep C. Bayık’ın değil, ABD’nin talebidir. “Çözüm Süreci”ne üçüncü bir gücün müdahil olması demek, acının, kan ve gözyaşının, kısacası çözümsüzlüğün yıllarca devam etmesi demektir.

Türkiye’nin iç barışının engellenmek istenmesinin uluslararası boyutuna gelince:

ABD: Orta Doğu’daki menfaatleri gereği, kendi siyasi ve politik ekseni içerisindeki Türkiye’yi kaybetmek istemiyor. Bunun için de Kürt sorunu ve çözümü üzerinden Türkiye’ye ders vermeye çalışıyor. Kobani’ye yönelik politikalarda bunu rahatlıkla gördük.

İngiltere: Dünyanın fitne merkezidir. Yüz yıl önce cetvel ile parçalara ayırdığı Orta Doğu’daki sınırları, kendi çıkarlarına göre yeniden çizmek istiyor.

AB: Avrupa Birliği’nin omurgasını oluşturan Almanya ve Fransa (Belçika ile Hollanda da eklenebilir) Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini engellemek, hiç olmazsa kendi projeleri olan imtiyazlı ortaklığı kabul ettirmek için Kürt sorunun çözümsüzlüğünü dayatmaktadırlar. Paris cinayetleri bu amaca yönelikti. Hâlâ esrarengizliğini koruyan Paris cinayetleri aydınlatıldığı an AB içerisindeki derin gladyo da deşifre olacaktır.

İsrail:  “One minute” ile başlayan, Mavi Marmara faciasıyla doruğa ulaşan Türkiye-İsrail gerginliği, İsrail’in Gazze’ye saldırılarıyla daha da derinleşmiştir. Orta Doğu’daki güçlü bir Türkiye, İsrail’in bölge politikaları için de problem kaynağıdır. Türkiye’nin Kürt sorunuyla meşgul olması bölgeye yönelik siyasi enerjisini zayıflatacaktır.

İran ve Rusya: Türkiye'deki “Çözüm Süreci”,  bölge ülkeleri içerisinde en çok İran’ı rahatsız etmiştir. Kendi iç sorunun çözmüş ve bölgedeki diğer Kürtler ile iyi ilişkiler kuramaya çalışan bir Türkiye, İran ve Rusya’nın bölge politikaları ve çıkarları için bir engeldir. İran ve Rusya’nın Irak’taki Şii yönetim ile Esed rejimine açıktan verdiği destek Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini engellemeye yöneliktir.

Türkiye’nin iç barışını engellemek isteyen devletlerin ortak hedefi; bölgedeki enerji kaynakları ve bu enerjinin batıya geçiş yollarının kontrol edilmesi mücadelesidir.

BDP-HDP/DTK (legal Kürt siyaseti) çözüm sürecine dair ne tür politika izleyeceğine net bir karar vermiş değildir. İradesini Kandil’e teslim etmiş, silahı; “Kürt Sorunu”nun çözümü için sigorta olarak görmeye devam eden legal Kürt siyaseti, elbette bu süreçte yeterince etkili olamayacaktır.

 HDP son açıklamasında “Çözüm süreci devam ediyor ve her şartta devam edecek. Çünkü Türkiye halkları buna inandı ve güvendi bu hükümeti de bizi de aşacak bir irade olarak ortaya çıktı.” açıklamasına uygun politikalar üretebilir mi?

Yine bir umut, yeni bir ümit…