BM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2016 Cuma

Kanlı İttifak!...

Haklarında açılmış dava dosya bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasını içeren Anayasa değişikliği teklifinin, TBMM Anayasa Komisyonunda kabul edilmesi, mahkemelere taşınan MHP’deki olağanüstü kongre süreci ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 22 Mayıs’ta AK Parti’nin olağanüstü kongresini gerçekleştireceğini ve bu kongrede aday olmayacağını açıklamasının ardından, Türkiye gündemi bir kez daha iç politikaya odaklandı. 22 Mayıs sonrasının Türkiye için yeni bir dönemin başlangıcı olacağını unutmayalım.

Siyasetin ısınmasının birlikte, yeni Anayasa ve Başkanlık tartışmaları gündemin diğer konularını oluştururken, Türkiye’nin terörle mücadeledeki kararlılığı devam ediyor. Nusaybin ve Yüksekova şehir merkezlerinde devam eden operasyonların yüzde yetmiş sona yaklaşıldığı dile getirilse de çatışmaların yaz boyunca devam edebileceğini düşünenlerdenim.  

PKK-KCK, havaların ısınmasıyla birlikte farklı eylem stratejileri uygulayacaktır: Sabotaj türü eylemlerden tutun da şehir merkezlerine yönelik bombalı araç saldırıları, kırsal kesimlerde vur-kaç taktiği içeren eylemler, güvenlik güçlerinin intikallerine yönelik mayınlama eylemleri…

20 Nisan 2016 tarihli, “PKK-KCK’nın Yeni Stratejisi” başlıklı yazımızda “PKK-KCK-Kandil’in yurt içindeki ve yurt dışındaki tüm bileşenlerinin, her şeye rağmen;  Leninizmin çizgisini yansıtan Lenin’in; ‘eylemde birlik, eleştiri ve tartışmada özgürlük’ söylemine sadık kalmaya devam etmektedirler.” (Geniş bilgi için http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2016/04/pkk-kcknn-yeni-stratejisi.html) diyerek, terör örgütünün kuruluş felsefesindeki “Marksist-Leninist” çizgiyi esas alacağına dikkat çekmiştik.

Gerek kırsal alanda, gerekse şehir merkezlerindeki hendek ve barikat çatışmalarında, güvenlik güçlerinden büyük bir darbe yiyen PKK, örgüte katılımların düşük olduğu yeni dönem için, “Marksist” gelenekten gelen, irili ufaklı diğer sol terör örgütleriyle ortak eylem birliğine giderek, bu alandaki zafiyetini kapatmayı planlamaktadır. PKK bu planlaması ile diğer sol terör örgütlerinin örgütlü olduğu -Karadeniz kırsalı- ve eylem yapabileceği bölgeler üzerinden gerçekleştirilecek saldırılar vasıtasıyla güçlü olduğu  -özellikle de tabanına-  izlenimi vermeye çalışmaktadır. PKK, bu birlikteliği Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH) adıyla gerçekleştirdikten sonra, (1997 yılında da PKK ile silahlı sol terör örgütleri arasında benzer bir birliktelik yaşanmıştı) 06 Mayıs 2016 günü saat 16.30 sularında Giresun’a bağlı Çaldağ Beldesi Jandarma Karakolu’na yönelik düzenlenen saldırıda,  karakol komutanı Zafer Çalışkan şehit edilmişti. Hain saldırı, HBDH tarafından üstlenildi.

10 Mayıs’ta Diyarbakır merkez Bağlar ilçesinde bir polis servis aracına yönelik gerçekleştirilin saldırıyı da KCK’nın silahlı kanadı HPG üstlendi. Gerçekleştirilen saldırıda, sağlık raporu için hastaneye götürülen üç PKK’lı ölmüş, 12’si polis 45 kişi de yaralanmıştı. Türkiye’nin PKK’ya yönelik bölge kırsalı ve sınır ötesi hava operasyonlarının devam edeceği düşünüldüğünde PKK’nın şehir merkezlerine yönelik bombalı eylemleri önümüzdeki dönemde artabilir.

PKK’nın bir başka ittifak girişimi de büyük bir kısmını Suriye’deki yapılanması PYD’nın silahlı kanadı YPG’nin oluşturduğu “Demokratik Suriye Güçleri” ittifakıdır.  Demokratik Suriye Güçleri, ABD ve koalisyon ülkelerinden silah desteği, Rusya’dan ise zaman zaman hava harekâtı desteği almaktadır. Kendi çıkarları uğruna YPG’ye destek veren ABD ve Rusya, çıkarları nihayete erdiğinde, YPG’yi yüz üstü bırakacaklardır.

PKK’nın yurt içi ve yurt dışında, kendi düşüncesine yakın diğer silahlı terör örgütleriyle ittifak etmesi, silahlı gücünden büyük oranda kayıp verdiğini göstermektedir.

Geçtiğimiz kış aylarında, Şırnak’ın Cizre ilçesinde PKK’nın kazdığı hendekleri kapatmak, kurduğu barikatları kaldırmak için güvenlik güçlerince düzenlenen operasyonlarda insan hakları ihlalleri olduğu iddiasıyla, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin Cizre’de yürütülen operasyonlara ilişkin bağımsız bir soruşturma yapılması çağrısında bulunarak, Türkiye’den soruşturmayı yürütecek ekibe bölgede engellenme olmadan inceleme yapma izni verilmesini talebinin (ki böyle bir talep, Türkiye’nin bölgedeki egemenliğinin uluslararası camiada tartışmaya açılması manasına gelir) önümüzdeki süreçte Türkiye’nin başını ağrıtacağa benziyor.

30 Eylül 2015 Çarşamba

Sistematik Dezenformasyon ve PKK!...

     İki hafta önce kaleme aldığımız “PKK’nın Kara Propagandası” başlıklı yazımızda: “PKK, başta Cizre olmak üzere Silopi, Nusaybin, Hakkâri, Silvan, Lice ve Yüksekova’daki  “demokratik özerklik” ilanlarını birer “özgürlük direnişi” olarak görüyor.  Bu il ve ilçelerdeki hendek kazma, resmi kurumlar ile polis ve askere yönelik saldırıların diğer bölge, il ve ilçelerde de gerçekleştirilebileceği algısı oluşturmaya çalışarak, çoluk çocuk, kadın ihtiyar demeden sivilleri açıkça ölüme mahkûm etmek istiyor” tespitinde bulunmuştuk.

TSK’nın hava operasyonlarından ağır bir darbe alan PKK-Kandil, şehir yapılanması YDG-H’nin çatışmaları yerleşim bölgelerine indirmeye çalışmasına, asker, polisve sivil demeden çok sayıda insanın ölmesine sebebiyet vermesine, hâlâ ve ısrarla “Kürtlerin özgürlüğü ve demokratik özerkliğin inşaası” olarak görüyor ve kirli propagandasını bu yönde yapmaya devam ediyor.

28 Eylül’de PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’ne açıklamalarda bulunan örgütün silahlı kanadı HPG’ninAna Karargâh Komutanı Murat Karayılan’ın, Hakkâri ve Şırnak başta olmak üzere bölge illerindeki kırsal alanların birçoğunun PKK’nın denetiminde olduğunu, Hakkâri Dağlıca bölgesindeki çatışmaların günlerce devam ettiğini, çatışmalarda şehit düşen 16 askerin cenazelerin izinleri dâhilinde siviller eliyle devlete teslim edildiğini iddia etmesi, kamuoyu nezdinde akıllarda soru işaretleri bırakmış ve aynı zamanda birçok soruyu da beraberinde getirmiştir.

Murat Karayılan’ın: “Halen bir cenaze de (Tolga Artuğ) gerilla alanında duruyor. Ama bu uzman çavuşun cenaze töreninin yapıldığı basına yansıdı. Hâlbuki cenazesi burada, en azından üzerinden çıkan evraklar Tolga Artuk’a ait. Biz bunu kamuoyuna da açıkladık ama cenazeye sahip çıkan olmadı. Bazı STK’ler gelirse bu cenazeyi verebiliriz; götürüp ailesine teslim edebilirler ve DNA tespiti yapılabilir. Ama Türk devleti Artuk’un cenaze töreninin yapıldığını basına yansıttı. Demek ki gömülen ya başka birinin cenazesi, ya da boş tabutu gömdüler. Zaten o çatışmada çok sayıda ölü vardı ama sadece kendilerine verdiğimiz 16 kişiyi ilan ettiler”  açıklaması, iddiadan ibaret olsa dahi, devlet bu iddiaları cevaplamak ve boşa çıkarmak zorundadır.

Karayılan’ın iddiasına konu olan şehidin babası Ercan Artuğ, defin işlemleri sırasında oğlunun yüzünü gördüğünü belirterek, “Neden böyle yapıyorlar bilmiyorum. Acımız hâlâ taze bize bunları yapmasınlar. Konuşacak halim yok. Hepsi yalan” ifadeleriyle terör örgütünü yalanlamıştır. Baba Ercan Artuğ’un açıklamasından şunu çıkarabiliriz. PKK-KCK, kendi amaçları ve hedefleri için her yolu meşru görüyor ve toplumu manipüle etmek için kirli oyunlarını devam ettirecektir.

Bu iddiaların muğlak kalması,  başta şehit aileleri olmak üzere,  Türkiye kamuoyu tarafından devlete biçilen itibar ve saygınlık zarar görecektir.  İktidar, kamuoyunu anında ve zamanında doğru bilgilendirerek bu ve benzeri algı operasyonları ile siyasi toplum mühendislik faaliyetlerini boşa çıkartmalıdır.

Öcalan’ın “silahlar sussun, siyaset konuşsun, silahlı unsurlar Türkiye sınırlarını dışına çıksın” çağrılarına -ağababalarının da yönlendirmesiyle-  kulak tıkayan Kandil’in, “Öcalan ile görüşme ve müzakere şartıyla ateşkese hazır olduğunu” açıklaması, PKK’nın alan hâkimiyeti için beklenilen taktiksel bir manevrasıdır. Türkiye’ye yönelik silahlı faaliyetlerine son vermeden ve silahlı unsurlarını Türkiye dışına çıkartmadan, devletin PKK’ya yönelik operasyonlarını sonlandıracağını düşünmek, bölgeyi ve alanı PKK’ya teslim etmek demektir.

Çok değil bundan birkaç ay önce bölge insanının yüzünü güldüren gelişmeler yaşanıyorken, PKK’nın, çözüm sürecini sonlandıran eylemleri ve ne idüğü belirsiz “özyönetim” dayatması ile birlikte şehir merkezlerine indirgemeye çalıştığı çatışmalar sonucunda,  komşu komşuya gidemez, esnaf siftah yapamaz oldu, turizm tamamen durdu. “Çözüm Süreci”yle birlikte yeşeren barış umutları, yerini korku ve endişeyle birlikte, büyük bir hayal kırıklığına bırakmıştır.

KCK-Kandil şunu iyi bilmelidir. 70. Dönem BM Genel Kurul toplantılarında Suriye’de devam eden iç savaşın sonlandırılması için “Esedli geçiş süreci” formülünün ön plana çıkmasıyla birlikte, Suriye’deki yapılanması PYD’nin kontrolünde bulunan kantonlardaki etkinliğinin sürekliliği, PKK’nın Türkiye’ye yönelik silahlı faaliyetlerini sonlandırmasıyla ilişkilidir.  

29 Ekim 2014 Çarşamba

GENÇLER UYUŞTURUCUYA TESLİM!

Son yıllarda Türkiye’de uyuşturucu bağımlılığı ve kullanımı giderek artıyor. Yüksek alkol tüketimi neredeyse yerini uyuşturucu kullanımına bırakmış durumda.  Yüksek dozdaki bu kullanım ve bağımlılık, ülkemizin geleceği için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. 

Uyuşturucu bağımlığından kaynaklı ailevi sorunlar ve bu sorunlardan mütevellit ölümler de bu tehlikenin bir başka gerçeği.   Ülkemizdeki uyuşturucu kullanımı, maalesef ilköğretim çağlarındaki çocuklara inmiş durumda. Uyuşturucu madde kullanımındaki artışı önlemek için,  devlet ve çeşitli STK’larca devam ettirilen projeler, bu bağımlılığı  engellemeye yetmiyor.

Geçtiğimiz Haziran ayında BM Uyuşturucu ve Suç Bürosu (UNODC) tarafından yayınlanan Dünya Uyuşturucu Raporu 2014’te,  “Dünyada ele geçirilen esrar miktarında dörtte bir oranında düşüş yaşandığı, esrar pazarının çeşitlendiği, ancak esrar fiyatının özellikle Güney Doğu Avrupa ve Orta Asya'da 2009'dan bu yana arttığı belirtilen raporda,  Türkiye'de esrar fiyatları dünya genelinde belirtilen tüm ülkeler arasında en fazla arttı." denildi.*

Yapılan araştırmalar,  Türkiye’de uyuşturucu kullanım yaşı ile uyuşturucudan kaynaklı ölüm yaşının giderek düştüğünü gösteriyor. “Uyuşturucudan ölüm olayları en çok, sürekli göç alan ve nüfus yoğunluğunun olduğu, İstanbul, Adana, Antalya, Ankara, İzmir, Mersin, Gaziantep, Kocaeli, Hatay ve Bursa illerinde yaşandı. Uyuşturucunun kullanım yaşının 12’ye, ölüm yaşının ise 14’e kadar indiğini gösteren araştırmalarda, en çok da, eroin, esrar, uyuşturucu hap, kokain, amfetamin, votalit madde ve sentetik kannabinoidler kullanıldığı tespit edildi.”**

Ülke gençliğini tehdit eden uyuşturucu tehlikesi, Türkiye’nin bir ferdi olarak  bizi de derinden etkiliyor. Uyuşturucudan kaynaklı ölümlerin yüksek olduğu illerden biri olan Ankara Ulus ve civarındaki çok sayıda taksici esnafıyla gerçekleştirdiğimiz görüşmelerde, gençliğimizi ciddi manada tehdit eden uyuşturucu tehlikesini bir kez daha görebildik.

Ankara merkezindeki uyuşturucu alış verişinin, Akdaş Su Deposu, Çinçin Toki blokları etrafındaki tüm sokaklar, Hıdırlık su deposu çıkış yolu üzeri ve Sakalar civarında gerçekleştiği, söz konusu adreslerde, uyuşturucunun her çeşidinin (bonzai, bozai kadar tehlikeli olan taş, ‘bir nevi uyuşturucu hapı’, esrar ve eroinin) temin edilebildiği, bahsedilen yerlerdeki bakkal ve büfelerden en çok uyuşturucunun alım ve muhafazasını kolaylaştırmak için alüminyum folyo (uyuşturucu sektöründe jelâtin olarak adlandırılıyor) ile tükenmez kalem satışının gerçekleştiği iddia ediliyordu.

Araştırmamızın devamında; söz konusu yerlerden günün her saatinde uyuşturucunun kolaylıkla temin edilebildiği, uyuşturucu almak için genellikle ticari taksilerin kullanıldığı, ticari taksileri kullanan uyuşturucu bağımlılarının yaş oranlarının çok küçük olduğunu, (15-20 arası) kullanıcıların tamamına yakınının arkadaşları tarafından uyuşturucuya teşvik edildikleri; gelir düzeyi düşük aile çocukları olan bu gençlerin, uyuşturucu ile tedavi yol ve yöntemlerini bilmedikleri dile getiriliyordu.

Araştırmamızın en dikkat çeken noktası ise, uyuşturucu bağımlısı bu gençlerin, uyuşturucu alabilecek para temini için, hırsızlık (sokaklardaki logar kapakları ve bina içlerindeki su abone saatlerini çalmaları) yapmış olmalarıydı. “Neden böyle bir hırsızlık şekli?” sorumuza ise “bunlar, piyasada özellikle de hurdacılarda kolayca paraya çevrilebiliyorlar” cevabıyla karşılık buluyordu.

 Uyuşturucu satıcılarının uyuşturucunun içerisine leblebi tozu da katarak piyasa değerinin altında bir fiyatla sattıklarından, kullanıcıları bu yöntemle kendilerine bağımlı hale getirdiklerini iddia ediyordu.

Araştırmamızda dikkat çeken bir başka iddia ise iddia edilen bilgilerin kimi Emniyet görevlilerince de bilindiği, ancak olaya müdahil olmadıkları şeklindeydi. Böyle vahim bir iddia, bazı devlet kurumlarındaki kimi kamu görevlilerinin asli görevlerini yerine getirmeyerek, devleti sabote ederek âdeta fonksiyonsuz bırakmaya çalıştıkları endişesini akıllara getiriyor.

Türkiye’de son 1 yılda uyuşturucu madde bağımlılığı nedeniyle yaşanan direkt ölümlerin yüzde 45 oranında arttığı söyleniyor.  Yine bonzai bağımlısı bir kullanıcının,  tedavi olmaması durumunda 4 ile 5 yıl sonra yaşamını kaybedebileceği de yetkililerce dile getirilen bir başka iddia.

Ülke gündemini meşgul eden terörü alabildiğince abartan medyamız ve onun üzerinden kamuoyu oluşturmaya çalışan yetkililerimiz,  ülkemizin geleceği gençliğimizi rehin alan bu uyuşturucu terörü karşısında acaba hangi önlemleri almaktadırlar?

Ülkenin vatandaşları olan bizler, fert olarak bu tehlike karşısında hangi düzeyde sorumluluk alabilmişiz?

Uyuşturucu ile etkin bir mücadele için öncelikle gençlerimizi uyuşturucuya iten nedenlerin ortadan kaldırılması (eğitimsizlik, işsizlik, manevi duygularda yoksunluk, uygunsuz çevre koşulları… vb.) gerekmektedir.

*http://www.haberx.com/bm_uyusturucu_raporu_2014_dunyada_esrar_fiyati_en_fazla_turkiyede_artmis(17,n,11612557,385).aspx

**http://www.milliyet.com.tr/uyusturucudan-olumler-yuzde-43-gundem-1951841/ 

26 Eylül 2014 Cuma

“KAN”DAN BESLENENLER!

Esed’in Suriye’deki zulmünün devam ettiği bir ortamda, Orta Doğu’daki IŞİD virüsünün zulmünden kaçan binlerce insan, yerlerini yurtlarını terk ederek mülteci durumuna düştüler.

Çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu mülteciler Türkiye’ye sığındı. Evet, Orta Doğu’daki yangın, giderek daha da büyüyor. Savaşın en büyük kaybedenleri ise her zamanki gibi, çocuklar ve kadınlar oluyor.

Savaş demek, kan ve gözyaşı demek...

Savaş demek, açlık demek...

Savaş demek, sessiz çığlıklar demek...

Savaş demek, ölüm demek...

Ölümler üzerinden siyaset belirlemek ise fırsatçılıktır, acizliktir, zayıflıktır.

IŞİD’in her gün onlarca insanı katletmesini meşrulaştırmaya çalışan ve Türkiye’nin de bu ölümler üzerinden siyaset ve strateji belirlemesi gerektiğini söyleyen, sözüm ona akademisyenler, gazeteciler, stratejistler var. Var, var, var…

Akbabalığa soyunan bu cenah, AK Parti iktidarını köşeye sıkıştırmak adına, masum binlerce Kürdün ölümünü meşrulaştırmaya çalışıyor. Hızını alamayan bu çevreler, başını ABD’nin çektiği koalisyon güçlerinin IŞİD hedeflerine yönelik hava harekâtından rahatsız olmuşlar. Ve IŞİD’in PKK’yı bitirdikten sonra bu harekâtın yapılması gerektiğini dile getiriyorlar.  Koalisyon güçlerinin müdahalesi olmasay-mış, Türkiye’nin 40 yılda bitiremediği PKK’yı, IŞİD birkaç günde bitirebilecek-miş…

Yarabbi! Bu nasıl bir ruh halidir? Kavmiyetçilik taassubunda boğulanlar, nihayetinde beraberce yaşadıkları diğer halkların haklarına saldırmaya başlarlar.  

Ayın güruh, PKK tarafından zorla alıkonulan 13-15 yaşlarındaki çocukların, Şengal ve Kobani’de IŞİD militanlarınca öldürülmesinden duydukları memnuniyeti “PKK, bu zamana kadar topladığı tüm silahlı güçlerin çoğunu kaybetti” diyerek dile getiriyorlar.

Peki, sözüm ona PKK’yı bitiren IŞİD’in, Türkiye’ye saldırmayacağı ne malum?

Türkiye’yi, IŞİD ile PKK çatışmasını kendi lehine çeviremediği için eleştiriyorlar.  1990’lı yıllardaki PKK-Hizbullah çatışmasını ne çabuk unuttunuz? Türkiye'nin o dönemde PKK ile Hizbullah çatışmasına göz yumması çok büyük bir yanlıştı. Sonuçta, Türkiye olarak hepimiz kaybettik mi?

Türkiye aynı yanlışı, IŞİD'le savaşan Kürtlere karşı tekrarlamamalıdır, yoksa  kaybeden yine Türkiye olur. Tarih tekerrür eder, Türkiye sadece kendi ülkesindeki Kürtlere ile değil, tüm Kürtleri karşısına almış olur.  PKK'nın Türkiye'deki tüm Kürtleri temsil etmediği gerçeği gibi, PYD'de de Suriye'deki tüm Kürtleri temsil etmiyor. Algı denen bir şey var. Bugün, PYD’ye yönelik belirlenecek olumsuz bir tutum, Türkiye’nin Suriye'deki tüm Kürtlere yönelik aldığı bir duruş olarak algılanacaktır. 

Vizyon sahibi olduğunu iddia eden bu vizyonsuzlar,  KCK yetkililerinin; “IŞİD’in Kobani’ye yönelik saldırılarından sonra çözüm sürecinin bittiğini” dillendiren açıklamalarından da pek mutlu olmuşlar. Oysa KCK’nın “Çözüm Süreci bitti” şeklindeki bir açıklaması, bölge gerçekleriyle örtüşmüyor, bölge gerçeklerini yansıtmıyor. 

Suriye ve Irak’ta IŞİD ile çatışan bir PKK, Türkiye ile sıcak bir çatışmayı göze alamaz. Türkiye kamuoyu da biliyor ki ”Çözüm Süreci”nin sigortası Öcalan’dır. “Çözüm Süreci”nin geleceği ile ilgili olarak da Öcalan’ın belirleyeceği tavır önemlidir.

KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın “Öcalan bizim önderimiz. Biz bir önderlik hareketiyiz. Önderimize bağlıyız. Ama Türkiye adım atmadan önderlik ‘hayır savaşmayın’ nasıl diyecek ki? Diyemez. Dese bile savaşçılar bunu kabul etmezler. Biz savaşçıları zor tutuyoruz.” açıklaması, Öcalan’ı çözüm süreci konusunda etkilemeye yöneliktir. Daha açık bir ifadeyle Öcalan’a yönelik “örtülü” bir tehdittir.  Öcalan, Cemil Bayık’ı çok iyi tanır. Bayık’ın silahtan yana olduğunu da iyi bilir. Bunun idrakinde olan Öcalan, Cemil Bayık’ı kontrolünde tutmak için onu KCK Eşbaşkanı yaptı. Bakalım Öcalan, Bayık’ın bu tehditvari ifadelerine nasıl cevap verecek?

Kürt sorununun çözümünü istemeyen, Türkiye'yi sevdiğini iddia eden çakma terör uzmanları!


 Merak etmeyin, bu millet, siz ve sizin gibileri utandıracaktır!


21 Temmuz 2014 Pazartesi

EY İNSANLIK!


Dünya üzerinde "Siyonizm"in derin kök saldığı birkaç ülkeden biridir Türkiye. Ve Türkiye’miz 24 Mart 1949 tarihinde İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olma özelliğine sahiptir.  Tarihi hep acı ve gözyaşıyla anılan Orta Doğu, İsrail’in kurulmasıyla birlikte artık “kan” ile anılmaya başlanacaktı…

İsrail, Filistin’de kendisine yönelik saldırılara cevap verdiğini iddia ediyor. Oysa Gazze'deki son saldırıların başından bu yana hayatını yitiren sivillerin oranı %85-90 civarında. İsrail’e göre “terör”ün tanımı, sivillere yönelik soykırım yapmak olsa gerek.

İsrail’in Gazze’ye bomba yağdırmaya başladığı günlerde,  ülke olarak, Dünya Kupası futbol maçlarına kilitlenmiştik.  Bunun sonucu olarak, Gazze'deki ihtiyar, kadın ve çocukların üzerine yağan bombalara gösterecek ilgimiz de kalmamıştı. Gazze sokaklarında oynayan çocuklar, sıcak yaz günlerinde oynadıkları bu oyunun, kendileri için son oyun olacağını nereden bilebilirlerdi?

Gazze'deki tüm menekşe ve çiçekler, insanların solan kalpleri gibi soldular, kurudular maalesef.

Ey İnsanlık!

Gazze’de çocuklar ölüyor. 

Gazze’de kadınlar ölüyor,

Gazze’de siviller ölüyor,

Gazze’de insanlık ölüyor.

Biz ne yapıyoruz? Gazze’deki soykırımı, kendi iç siyasetimize malzeme edecek kadar insani duygularımızı yitirmiş durumdayız.

Biz ne yapıyoruz? Hile, entrika ve terörizmle kurulmuş bir ülke olan İsrail'den medet umuyoruz, merhamet bekliyoruz.

Manzaraya bakar mısınız? İsrail vuruyor, başta BM, ABD ve AB olmak üzere tüm Batı, sinema seyreder gibi Gazze'deki ölümleri seyrediyor.


Aynı Batı, 1992 yılında sadece Müslüman oldukları için Sırp caniler tarafından katledilen Boşnaklara da seyirci kalmamış mıydı? Dünyanın bu sessizliğinden cesaret almaya devam eden İsrail ise Adolf Hitler’in kendilerine yaptığı soykırıma özenerek, beşikteki çocukların üzerlerine bomba yağdırmaya devam ediyor. Böyle bir vahşet karşısında sessiz kalmak, tarafsız durmak pespayeliktir…

Bu nasıl bir vahşettir ki İsrailli bir grup, İsrail'in yüksek tepelerinden Gazze'deki vahşeti zevkle izleyebiliyor. Acaba diyorum,  genetiği değiştirilmiş tarım ürünlerinin mimarı olan İsrail, kendi toplumunun genetiğini de mi değiştirdi? Başka türlü böyle bir vahşete nasıl seyirci kalınabilir?

İddia edildiği gibi, Hamas terörist bir örgüt değildir. Seçimle iş başına gelmiş Filistin’in meşru hükümetidir. İsrail hükümeti ne kadar meşru ise, Hamas da o kadar meşrudur.

Sözüm ona, çağdaş Batı...

Sözüm ona, ilerici Batı...

Sözüm ona, medeni Batı...

Sözüm ona, insan hakları savunucusu Batı...

Allah'ım! 


Bir kez daha Gazze'deki çoluk çocuğa bomba yağdıran İsrail'i ve ona çanak tutan herkesi sana havale ediyoruz.

10 Temmuz 2014 Perşembe

İSRAEL VAHŞETİNİN BELGESİ

BU RAMAZAN AYINDA  GAZZE'YE BU VAHŞETİ YAŞATAN İSRAEL! 

BU GÜNAHSIZ, SABİYE BOMBA YAĞDIRAN TERÖRİST İSRAİL! 

ALLAH BUNLARIN AHINI SENDEN BIRAKMAYACAKTIR İNŞAALLAH.

VE BİZLER...

MÜSLÜMAN OLARAK, DÜNYADAKI MÜSLÜMANLARIN (TÜRKİSTAN, MYANMAR, FİLİSTİN, SURİYE, IRAK...) ZULÜM GÖRMESİ, FUTBOL TOPUNUN GÖLGESİNDE KALABİLİYORSA...
VİCDANLARIMIZ KARARMIŞ DEMEKTİR...