USA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
USA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2015 Çarşamba

Orta Doğu’da Değişen Dengeler ve Çözüm Süreci!...

Son günlerde PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde oluşturduğu koridorun, Ceyhun Bozkurt'un "İmralı Tutanakları" kitabında yer verdiği, Öcalan ile BDP heyeti arasında 3 Nisan 2013 tarihinde gerçekleşen görüşmede, Öcalan’ın PYD'den Haseke'yi bırakmamalarını istediği,  "Sonra Hatay'a, Afrin'e doğru ilerleme olabilir" dediği iddiaları, gündemin yeni tartışma konusu oldu.

Öcalan, Suriye’den çıkartılmadan önce, PKK’nın eyalet teşkilatlanmalarından sözde Güneybatı Eyaleti (Gaziantep'in -İslâhiye hariç- tamamı, Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya'nın Hekimhan, Arguvan, Arapkir ilçelerinin bir kısmı, Kilis) ile Toros-Akdeniz Eyaleti (Hatay, Adana, İçel, Antalya, Osmaniye, Gaziantep'in İslâhiye ve Nurdağı)  kendisine direkt bağlı olan, örgütün üs kurmak ve taban edinmek için en ağırlık verdiği yerler arasında idi. Yani Öcalan Suriye’de bulunduğu dönemlerde de Türkiye üzerinden Akdeniz’e bir koridor açmayı hedeflemişti. Dolayısıyla Ceyhun Bozkurt’un kitabında yer verdiği iddianın doğru olma ihtimali yüksektir.

Yıllardır, Türkiye kendi iç sorununu -Kürt Sorunu- kendi iç dinamikleriyle çözmek zorunda olduğunu, sürece dışarıdan yapılmak istenen her türlü müdahaleye engel olması gerektiğini dile getirdik.

Oslo Görüşmeleri’nden sonra, Kürt sorununu kendi iç dinamikleriyle çözme gayreti olumlu sonuçlar vermeye başlamışken, (Türkiye süreci sonuçlandırma konusunda ağır hareket etti ve süreçteki inisiyatifi maalesef kaybetti) Suriye’de başlayan karışıklık ve beraberinde meydana gelen iç savaş, Türkiye’nin iç siyasi dengelerini bozmakla kalmamış, dış politikadaki dengelerini de derinden etkilemiştir.

KCK Yürütme Konseyi üyelerinin son on gündeki açıklamalarına bakıldığında,  bölgenin geleceği açısından izlenecek politikaların ipuçlarını görmek mümkün olabilmektedir.    Önce Duran Kalkan’ın Irak Kürt Bölgesi Başkanı Barzani’nin KDP’sine ilişkin,  “Eski dengeler değişti, ilişkiler tükendi. Yeni ilişkiler ortaya çıkacak. Kürt siyasetinde kendisini merkezi gören Güney yönetimi tükendi. Güney Kürdistan siyaseti de KDP-PKK ilişkileri de yeniden şekillenecek”ifadeleri.

Ardından KCK Eşbaşkanı Bese Hozat’ın “PKK bir Kuzey Kürdistan örgütü değil, PKK ulusal kurtuluş mücadelesi veren bir partidir, bir örgüttür. Kürtler sadece Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’de yaşamıyor. Kürtler Suriye’de de yaşıyor, Rojava’da da yaşıyor, Irak’ta da yaşıyor, İran’da da yaşıyor, dünyanın dört bir tarafında da yaşıyor. Özelde de Kuzey Kürdistan dışında Irak, İran, Suriye Kürdistanı’nda da Kürtler ciddi bir katliam ve soykırım politikaları altında”açıklaması.

Ve KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın, “KDP 13 yıldır olduğu gibi Kürt demokratik hareketini, Kürtlerin Türkiye’deki siyasi temsilcisi olan güçleri, ya da bu siyasi temsili yapan partiyi değil de, Kürtler üzerinde yeni koşullarda inkâr ve imha sürecini sürdüren, Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Kürt halkına karşı bir özel savaş yürüterek kültürel soykırımı zaman içinde tamamlamak isteyen AKP’yi destekledi. Bu politikasını 7 Haziran seçimlerinde de sürdürdü” beyanı, ABD’den aldığı destekle, Peşmerge güçleriyle bir çatışmayı göze alabilecek kadar şımarıklaşan PKK-KCK’nın bölgenin yeniden şekillendirilmesinde Barzani’yi devre dışı bırakmaya çalıştığı görülmektedir.  Böyle bir ihtimal Türkiye’yi hem iç politikada, hem dış politikada sıkıntılı bir duruma düşürecektir.

Orta Doğu’nun yeniden şekillendiriliyor olması elbette ki bizi doğrudan ilgilendiriyor. Yeniden çizilecek sınırlar dış politikadaki tercihlerimizle birlikte, büyük emekler vererek seçim öncesi askıya aldığımız Çözüm Süreci’ni de farklı bir mecraya taşıyacaktır.

Bölgede IŞİD’e karşı savaşan, ABD ve Batı’nın bölgedeki stratejik ortağı olarak hareket eden, Suriye’de defakto bir Kürt bölgesi oluşturan, uluslararası kamuoyunun sempatiyle baktığı bir PKK-KCK gerçeği varken, Türkiye’nin bu saatten sonra bölge ve konjonktürel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak “Çözüm Süreci” konusunda yeni bir yol haritası çizmesi gerekmektedir.

-ABD’nin Peşmerge’ye doğrudan silah yardımından vazgeçtiğini açıklamasının ardından (Savunma Bakanı Carter’in, Senato Çalışma Komitesi’ne bir mektup gönderdiği, mektubunda Peşmerge’nin hiçbir eksiğinin olmadığını ve gerekli desteğin kendilerine verildiğini belirterek, “Kürtler’in ve diğer muhalif grupların doğrudan silahlandırılması, Irak’ın toprak bütünlüğü ve güvenliği konusunda ABD’nin dış stratejisinin altüst olmasına neden olacaktır” dediği.) PKK-KCK-Kandil, Orta Doğu’da ABD’nin belirlediği politikalara paralel hareket etmektedir.

-PKK-KCK’nin hedefi, ABD ile Orta Doğu’daki stratejik ortaklığını uzun vadeye yayarak (askıya alınmadan önce Cemil Bayık’ın ABD’nin gözlemci ülke olarak “Çözüm Süreci”ne müdahil olmasını istemesinin nedeni de anlaşılmıştır.) kazanımlarını genişletmek.

-ABD, Orta Doğu petrolünü Akdeniz’e bağlayacak yeni bir koridor açmak için Suriye’nin kuzeyinde otonom bir Kürt devleti kurulmasına destek verecektir.

-Kendi menfaatleri nihayete erdikten sonra, ABD; her zaman yaptığı gibi PKK-KCK’yı da Orta Doğu bataklığında yüzüstü bırakacaktır.


16 Aralık 2014 Salı

Bölgesel Gelişmeler ve Çözüm Süreci!

Kobani’nin IŞİD tarafından saldırıya uğraması sonrası ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Marie Harf; PYD'nin ABD'nin terör listesinde olmadığını, ülkesinin PYD ve PKK'yı ayrı örgütler olarak gördüğünü açıklamıştı. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz şubat ayında ABD kongresi, Mesut Barzani’nin lideri olduğu Kürdistan Demokrat Partisi (PDK) ve Celal Talabani’nin lideri olduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK)'nin terör listesinden çıkarılmasını öngören tasarıyı kabul etmişti. Orta Doğu’daki dengelerin yeniden değişiyor olması nedeniyle, önümüzdeki dönemde ABD’nin PKK’yı da terör örgütleri listesinden çıkarabileceği ihtimalinin var olduğunu hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz.

IŞİD’in Kobani’ye saldırısı ve Orta Doğu’daki son gelişmeler, PKK’yı; yeni müttefikler arayan Batı’nın -özellikle ABD ve Almanya’nın- sempatisini kazanmıştır. Kendi menfaatleri gereği her türlü ihtimali değerlendiren Batı’nın PKK ile muhtemel bir ittifakı bölgedeki dengeleri bir kez daha değiştireceğinden, Türkiye’nin buna göre yeni stratejiler üretmesini ve yeni politikalar belirlemesini zorunlu kılıyor.

Türkiye’yi ilgilendirecek bir başka gelişme ise anadilde eğitim tartışmalarının devam ettiği bir ortamda Irak’taki Federal Kürt Hükümeti’nin Kürtçe ve Arapça’dan sonra Türkmence, Süryanice ve Ermenice’yi de resmi dil olarak kabul etmesi oldu. Önümüzdeki günlerde bu gelişmenin Türkiye’deki yansımaları görülebilecektir.

İç politikadaki dikkat çekici gelişme ise HDP Hakkâri Milletvekili Adil Zozani’nin CHP’ye seçim ittifakı çağrısı oldu. Adil Zozani’nin; “Buyrun gelin Türkiye’yi kucaklayacak ve gerçek anlamda demokratik bir iktidarı yaratacak bir şemsiye altında buluşalım. Bu şemsiyenin adı pekala Demokratik Cumhuriyet Partisi olabilir” çağrısı,  %10 baraj tartışmaları altında girilecek olan 2015 genel seçimleri öncesi ayrı bir tartışma ve polemik konusu oldu. Zozani’nin bu çağrısı CHP tarafından karşılık bulur mu bilinmez ama burası Türkiye!

HDP,  kendi söylemleriyle yüzde yüz çelişen böyle bir açıklamayı neden yaptı? Bu sorunun cevabını elbette HDP’li yetkililer verecektir. Adil Zozani, Dersim ve Koçgiri’yi unuttu mu dersiniz?

Maalesef birileri yine HDP üzerinden siyasi mühendislik çalışmalarına devam ediyor. HDP Türkiye’nin ana muhalefet partisi değildir, HDP’ ye -CHP ve MHP’ye rağmen- ana muhalefet görevi yüklemeye çalışanlar, Gezi olayları ve sonrasında amaçlarına ulaşamayan uluslararası derin odakların Türkiye’deki uzantılarıdır, Türkiye’nin iç barışını engellemek için Kürtleri sokağa indirmek isteyenlerdir.

Çözüm Süreci, Suriye ve Irak’taki gelişmeler ile 2015 genel seçimleri tartışmalarının olduğu bir dönemde, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) 13-14 Aralık tarihlerinde Diyarbakır’da 1. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi. Açıklanan sonuç bildirgesinde DTK, Öcalan’ın bütün Kürtlerin önderi olarak görmeye devam etmiş, (hâlbuki PKK bütün Kürtlerin temsilcisi olmadığı gibi Öcalan da tüm Kürtlerin önderi değildir. Öcalan'ı Kürtlerin önderi olarak dayatmak, yeni bir "izm" (Apoizm) değil de nedir?) AK Parti’nin Öcalan’ın önerilerine cevap vermediği ve sorumluluğunu yerine getirmediği iddiasında bulunmuş, Öcalan tarafından hazırlanan ve KCK-Kandil tarafından da kabul edilen taslağın müzakere edilmesini talep etmiş, PKK’nın terör örgütleri listesinden çıkartılmasını (Elinde silahı bir güç olarak bulunduran bir yapı, öncelikle Türkiye’ye yönelik silahlı faaliyetlerine son verdiğini ve silahı bıraktığını açıklamalıdır) ve Öcalan’ın serbest bırakılmasını, seçim barajının düşürülmesini - ki en makul talebidir- istemiştir.

Ve ağızlara pelesenk olan “Demokratik Özerklik” meselesi. DTK sonuç bildirgesinin 10. Maddesinde, “Kongremiz, birlikte yaşam projesi olarak ortaya koyduğu demokratik özerkliğin inşasını tüm kararlılığıyla sürdürmektedir.” diyerek, demokratik özerklikten vazgeçmediklerini bir kez daha deklare etmiştir.

Bölgedeki gelişmeleri ve Çözüm Sürecini dışarıdan takip eden Avrupa’daki Kürt siyasetinin önde gelen isimlerinden Zübeyir Aydar geçtiğimiz günlerde Hüseyin Yayman’a yapmış olduğu açıklamada,“Ülkeler barışla bölünmez, savaşla bölünür. Türkiye barışını kurmazsa bölünür. Hiçbir ülke barış zamanı bölünmedi. Ben kendi barışımı yapmış bir ülkeden neden ayrılayım. Bu mantıklı geliyor mu? Açıkça ifade ediyorum. Biz bölünme istemiyoruz. Demokrasi istiyoruz. Anadolu’da herkes beraber yaşayabilir. O imkân ve pratik var.” açıklaması, KCK-Kandil eksenli Kürt siyaseti ve siyasetçilerinin de silahın; silahlı mücadelenin bir çözüm olmadığını görebildiklerini gösteriyor.

“Çözüm Süreci”ni bekleyen tehlikelerden biri, Türkiye kamuoyundan empati yapmalarını bekleyen empati yoksunu kimi Kürtlerin,  bilinçaltlarında Türkiye’ye ve Türklere karşı oluşturdukları ön yargılardır.

Türkiye’de yaşayan, barış ve kardeşlikten yana olan tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, (Türk, Kürt, Arap, Çerkes…) sürece empati ile yaklaşması toplumsal uzlaşmayı, toplumsal uzlaşma ise beraberinde çözümü ve barışı getirecektir.


Barışla kalın efendim…

17 Kasım 2014 Pazartesi

SİLAH(SIZ)LANMA MI?

Bir milattı Kobani. Evet, sonuçları tarihe mal olabilecek bir milat. Özellikle de Kürtler arasında bir birliktelik düşüncesi gündeme geldi. Kobani ile Kürtler bir kez daha dünyanın gündemine girdiler.

Kobani olayları “Çözüm Süreci”nde ağır hareket ettiği gerekçesiyle devlete mi, yoksa devlet ile anlaştığı iddia edilen Öcalan’a yönelik bir mesaj mıydı?

Türkiye açısından bakıldığında, Kobani üzerinden çözüm sürecini sekteye uğratmak isteyen tüm çevreler, bir anda zeytinyağı gibi su yüzüne çıkıverdiler. Belki de Öcalan’ın cezaevi şartlarının daha da iyileştirilmesine hatta “ev hapsi”ne alınmasına neden olabilir.

Kobani olayları öncesi ve sonrasında Kandil’in üçüncü ülke ya da gözlemci ülke olarak ABD’yi işaret etmesi çok konuşuldu, çok tartışıldı. Aslında Kandil, bu konuda İmralı’yı çok gerilerden takip etmektedir.  Geçmişte, ABD’nin arabulucu olmasını isteyen bizzat Öcalan’ın kendisidir.  12 Nisan 1999 tarihli avukat görüşmesinde, avukatın; “ABD yetkilileriyle görüşmemiz gündemde, görüşünüz nedir?” sorusuna Öcalan: “Arabuluculuk talep edin, çözüme ilişkin destek isteyin. Onların haberi var. Sonraki görüşmede ABD’den ve İngiltere’den haber getirin. Onlara, bizi ve Türkiye’yi barıştırın, uzlaştırın deyin. Kavga yok, silah yok ve bu sene bitiyor deyin.” demişti. Anlaşılan Öcalan’ın bu ifadesinin üzerinden 15 yıl geçmiş olmasına rağmen, Öcalan bu süre içerisinde paradigma değişikliğine gitmiş ama Kandil hâlâ aynı noktada durmaya devam etmektedir.

“Çözüm Süreci”ni son iki yılda ki seçim sonuçlarına endeksleyen AK Parti iktidarı ve bu süre zarfında “çözüm süreci”nde bir türlü istenildiği çabukluğu gösteremeyen devlet aklı ise şapkalarını bir kez daha önlerine koydular. Türkiye’nin birincil meselesinin çözümünün siyasi hesaplara kurban edilmek istenmesinin doğuracağı tahribatı ve enkazı yeniden görme imkânı buldular.  

 Kamuoyunda devlet tarafından Öcalan ve Kandil’e verildiği iddia edilen yol haritasına ilişkin Cemil Bayık, "Bu işin merkezinde biz varız ve bize yol haritası verilmedi" diyerek, söylenilenleri kesin ve net bir dille yalanlıyor.  Yani böyle bir harita var mıdır, yok mudur? Artık bu saatten sonra yeni bir provokasyona yol açabilecek söylem ve icraatlardan kaçınmalı, süreç daha şeffaf olarak yürütülmelidir.  

Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Abdülkadir Selvi, 17 Kasım 2014 tarihli köşe yazısında Çözüm Sürecinin geleceğine ilişkin önemli bir iddiayı dile getirdi.  Öcalan’ın PKK’nın Türkiye’de silahlı mücadeleyi bıraktığını 21 Mart 2015’teki Diyarbakır’daki Nevruz’da açıklayacağını iddia eden A. Selvi, yazısında, “Öcalan’la mutabık kalınan ‘Yol Haritası’na göre, Şubat ayında PKK’nın kongresi toplanacak ve ‘Türkiye topraklarında silahlı mücadeleyi bırakma’ kararı alacak. Çok önemli bir toplantı olacak. Silahlı mücadele için dağlara çıkan ve Ortadoğu coğrafyasında Türkiye gibi güçlü bir ülke karşısında silahlı mücadele ile ayakta kalabilen bir örgüt, tarihinde ilk kez silah bırakmayı tartışacak” diyor.

İddia bu. Yani “baldıran zehiri“ içmeye hazır bir Öcalan profili mi var karşımızda? Öcalan yeni bir misyon mu üstlenecek? Orta Doğu’nun kaygan ve kaypak zemininde 40 yıldır siyaset üretebilen Öcalan,  kim bilir belki de hayatının en büyük kumarını oynamaya hazırlanıyor. Öcalan’ın ‘Türkiye topraklarında silahlı mücadeleyi bırakma’  çağrısı Kandil’de karşılık bulur mu?  
Benim de temenni ve beklentim bu yönde.  Ama! Geçmişte yaşanan tecrübeler ve Kandil’in bugünkü tavrı,  toplumun çoğunluğu gibi bizi de şüpheye düşürmüyor değil.   Neden derseniz? Kandil, Öcalan’ın 2013 Nevruzu’ndaki "Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun noktasına geldik. Yok sayan, inkar eden, dışlayan modernist paradigma yerle bir oldu. Akan kan Türküne, Kürdüne, Lazına, Çerkezine bakmadan insandan, bu coğrafyanın bağrından akıyor. Ben, bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğinde diyorum ki; artık yeni bir dönem başlıyor, silah değil, siyaset öne çıkıyor. Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir.” bu çağrısına ne kadar sadık kalmıştı? İki yıldır yaşananlar bu sorunun cevabı için yeterli değil midir?

Hatırlanacağı üzere Öcalan’ın bu çağrısı PKK içerisinde sert tartışmalara sebebiyet vermiş, örgüt içerisinde “silahlı mücadele mi, silahsız mücadele mi?” tartışmaları başlamış,  bunun sonucu olarak 30 Haziran- 5 Temmuz 2013 tarihleri arasında Kandil’de gerçekleştirilen KONGRA-GEL 9. Genel Kurulu’nda Öcalan’a direnen anlayış, KCK’nın başına getirilmişti.

Silahsızlanma çağrısı neye karşılık olabilir? Devlet bu manada neler yapabilir?

-Yasalaştırılmış bir süreç var, yani devletin elinde bir yol haritası var. Öncelikle Akil İnsanlar Heyeti arasından seçilecek bir izleme komisyonu kurulabilir.

-Yıllardır yapılmak istenen ama kamuoyunda infiale neden olabilir düşüncesiyle bir türlü açıklanmayan Öcalan’in ev hapsi konusu konuşulmaya başlanır.

-İmralı’ya giden heyet genişletilebilir ve bir sekreterya kurulabilir.

İstikrar ve devlet otoritesinin olmadığı yerlerde anarşi doğar. Anarşi ise beraberinde terör ve şiddeti doğurur.  Şiddet, kin ve acıyı, kin ve acı ise en nihayetinde ayrılığı kaçınılmaz kılar.

Devlet olmanın birinci şartı, vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlayarak, huzur içerisinde yaşamasını tesis ve temin etmektir.


11 Kasım 2014 Salı

KAYBEDEN KİM OLUR?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 24 Eylül 2014 tarihinde BM Genel Kurulu’ndaki konuşması esnasında  “dünya 5’ten büyüktür” çıkışından sonra, Kobani üzerinden tabiri yerindeyse Türkiye’ye ilk golünü atan ABD, ikinci gölünü KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın “Çözüm Süreci”nde ABD’nin gözlemci ülke olmasını talep etmesiyle atmaya çalışıyor. ABD’nin son dönemlerde İran, PYD ve Esed rejimiyle de görüşmesi, iç ve bölgesel sorunları bitmeyen ve bu sorunlarına çözüm bulmaya çalışan Türkiye’ye yönelik tedip girişimidir.

 Geçmişte H. Cemal, C. Candar ve R. Çakır gibi gazeteciler üzerinden açıklama yapan KCK-Kandil, bu kez Yurt Gazetesinden Nazan Özcan ve Veysi Polat’a konuşmuş. "Çözüm Süreci"nin devlet tarafından yasalaştırılmasına rağmen, KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık: "Hükümet sorunu çözmek istemiyor..." diyor. Bayık’ın bu iddiası,  KCK'daki mantaliteyi bir kez daha gözler önüne seriyor.

 Cemil Bayık,  “Ahmet Karakaş’ın HDP binasında, gözler önünde boğazını kesmek istediler. Bu, Erdoğan ve Davutoğlu’nun açıklamaları sonucu gelişti… Açıkça HDP’yi ve HDP’nin şahsında aslında bütün demokrasi güçlerini hedef gösterdiler.” diyerek, HPD’nin iktidarca topyekûn hedef gösterildiğini iddia etti. Aynı iddiayı, elinde silahı bir güç olarak bulunduran PKK’yı Kürt Siyasi Hareketi (KSH) olarak değerlendiren Türkiye’nin du-a-yen gazetecilerinden R. Çakır da dile getirdi. Çakır, hükümeti,  “KSH içinde en zayıf gördüğü halka olan HDP’yi hedef alarak inisiyatif almaya çalışıyor. Bunun akılcı bir strateji olmadığı, hatta tehlikeli olduğu HDP yöneticisi Ahmet Karataş’ın saldırıya uğramasıyla ortaya çıktı.”  diyerek, bu konudaki uzmanlığını iyiden iyeye bir kez daha pekiştirmiş oldu.

C. Bayık, Ahmet Karataş saldırısına değiniyor, saldırıyı kınıyor. (Her ne saikle olursa olsun, HDP parti binaları ve üyelerine yönelik hiçbir saldırı kabul edilemez. Benzer saldırıların devam etmesi durumunda devletin otoritesi tartışılmaya başlanacaktır.) Peki, Cemil Bayık aynı hassasiyeti, PKK yandaşları tarafından kurban eti dağıtırken önce bıçaklanan, sonra boğazı kesilmeye çalışılan ve 3. kattan atıldıktan sonra üstünden araba ile geçilerek katledilen lise öğrencisi Yasin Börü için gösterebiliyor mu?

C. Bayık,  Cumhurbaşkanı ve hükümet üyelerinin PKK-KCK için  “terörist, terör örgütü” gibi ifadeleri kullanmalarından duyduğu rahatsızlığı ise “Dikkat edilirse, Ortadoğu’daki ve Kürdistan’daki gelişmeler bu hükümeti oldukça zorladı, o da ne yaptı, parlamentoya bir yasa getirdi. Yasanın ismi ne? ‘Terörizmi sonlandırma yasası’. Demiyor Kürt sorununu çözme yasası. Zihniyet aynı zihniyet, bilinçaltları bütünüyle yansıyor. Onun için terörist başı, terörist hareket, terörist örgüt diyor.” diyerek ifade ediyor.

Ama aynı Cemil Bayık,  “Bugün AKP, DAİŞ’tir,  (Arapça ismi DAİŞ’tir) bugün Kobani savaşını yürüten AKP’dir, bugün DAİŞ’i Kobani’ye saldırtan AKP’dir. Kobani’nin düşürülmesi için yoğun çaba sarf eden AKP’dir… Kobani’ye de saldırmasının esas amacı Kürtleri oradan çıkarıp kendine bağlı olan Sünni Arapları yerleştirmekti.” diyerek,  Irak ve Suriye’de IŞİD zulmünden kaçarak yerlerinden ve yurtlarından edilen yüz binlerce mülteciye kucak açan Türkiye ve AK Parti’ye her türlü hakareti marifet sayıyor. Türkiye’yi IŞİD’e yardım etmekle itham etmeye devam ediyor.

Cemil Bayık, 2013 Newroz’unda Öcalan’ın “artık silahlar sussun, silahlı unsurlar sınır dışına çekilsin” çağrısına rağmen,  “Kuzey'de (Türkiye) her yerde gerilla vardır, hem de 2013 Nevroz öncesindeki konumundan daha güçlü bir konumdadır. Hem nitelik hem nicelik olarak. Türkiye’den çektiğimiz güçlerin bir kısmını da geriye gönderdik. Ve yeni büyük katılımlar da var. Açık söyleyeyim, ayda bin civarında savaşçı katılımı var”  açıklamasıyla da Kandil’in PKK’nın silahlı unsurlarının sınır dışına çıkarmadığını itiraf ediyordu.  

Cemil Bayık, Kürtlerin kültürel hakları yönündeki birçok düzenlemeyi bile hâlâ asimilasyon aracı olarak görüyor. Hâlbuki TRT 6'yı, seçmeli de olsa Kürtçe eğitimi, Kürtçe gazeteleri Kürtler için asimilasyon aracı olarak görmek, Kürtlere yapılmış en büyük hakarettir.

Bayık’ın açıklamalarının tamamına bakıldığında, Türkiye’nin Kürt sorununu kendi iç dinamikleriyle çözmesine, devletin hazırladığı yeni yol haritasına (yeni yol haritasında mutlak eylemsizlik çağrısı, sekreterya ve akil insanlardan oluşacak bağımsız gözlemci grubu gibi çok önemli başlıklar vardı) KCK-Kandil’in henüz hazır olmadığı,  sürekli bahane ve oyalama taktikleriyle “Çözüm Süreci”ni sabote etmeye çalışarak, çözüm yerine çözümsüzlüğü dayatmaya çalıştığı gözlenmektedir.

Özelde Cemil Bayık'ın, genelde KCK’nın talepleri, Lozan'da 1924’te Musul-Kerkük'ü Milletler Cemiyeti'ne götürmek isteyen İngiltere (talebinde başarılı da oldu) ve dünyanın süper gücü ABD’nin ortak aklına benziyor. Hatırlanacağı üzere Türkiye’nin bölgede plebisit (halk oylaması) talebine bile razı olmayan İngiltere, görüşmelerdeki oyalama taktiği ile hedeflediği sonuca ulaşmış, Musul-Kerkük meselesini Milletler Cemiyeti’ne götürmeyi başarmıştı.

Sonuç:  Kazanan bir İngiltere ve sömürülen bir Orta Doğu…

Ölüm, acı, kan ve gözyaşının hâkim olduğu kaybetmeye mahkûm Kürtler ve Türkler.

8 Ekim 2014 Çarşamba

TARİH BİZİ AFFETMEYECEK!

KCK Eşbaşkanı Besê Hozat’ın, “AKP böyle devam ederse Kobani’de yaşanan savaş kesinlikle Türkiye’yi de vuracaktır. Kanton sistemi Rojava’yla sınırlı kalmayacak, Kuzey Kürdistan’a da yayılacaktır.” açıklaması, Kandil’in Kobani’yi savunacak güce sahip olmadığını, dolayısıyla bugünkü olayları çok önceden planladığını ve sokak olaylarını hedeflediklerini gösteriyor bizlere.

 ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey’in Kobani'nin son durumuyla ilgili olarak “Korkarım ki Kobani düşecek” ifadesi ise ABD’nin, günlerdir (25 gün) Kobani'yi çembere alan IŞİD hedeflerine yönelik hava operasyonlarında neden bu kadar yavaş hareket ettiğinin cevabı niteliğinde. Kısacası ABD, Kobani’nin düşmesini beklemektedir. Pentagon’un eski Başkanlarından Leon Panetta, IŞİD ile mücadelenin 30 yıl devam edebileceğini düşünüyorsa, IŞİD’i bitirmek adına ABD, uzun yıllar Orta Doğu’yu yeniden tasarımlamak için bölgede bulunacak demektir.

Türkiye partisi olacaklarını, tüm Türkiye’yi kucaklayacaklarını iddia ederek yola çıkan HDP, Kandil’in “Kobani düşerse, çözüm sürecini bitiririz” tehdidi karşısında seçim döneminde kamuoyuna verdiği sözleri unuttu. Tabanına “sokağa inin” çağrısı yapabilecek kadar pervasızlaştı ve iradesini bir kez daha Kandil’e, yani silaha teslim eden bir HDP çıktı karşımıza.

Oysa 10 Ağustos 2014 tarihinde gerçekleştirilen Cumhurbaşkanı seçim çalışmalarında, söylemleriyle Türkiye kamuoyunun büyük bir kesiminin sempatisini kazanan, sonuçta, seçmenden  % 10 gibi ciddi sayılabilecek bir oy alan HDP ve Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş profili vardı.

Bugüne nasıl gelindi?

Devletin soruna bakış açısı, mantalitesi değişti, devlet müzakere aşamasına geldi. Elbet de bunlar çok önemli gelişmelerdi ama!

Kürt sorununun çözümünde en büyük kazanım, PKK’nın kendi propagandasına alet etiği, malzeme yaptığı argümanlardı. Devlet bu argümanların çoğunu boşa çıkardı. Buna rağmen “Çözüm Süreci” döneminde ağır hareket ederek, PKK’nın “bakın devlet bizi oyalıyor, samimi değil” propagandasını boşa çıkaramadı.

“Çözüm Süreci”ni sadece şehit cenazelerinin gelmemesine endekslemek, PKK’nın “oyalanıyoruz” propagandasını güçlendirdi, bölgenin devlete yönelik şüphelerinin artmasına neden oldu.

Eski köy isimleri kullanılmasına izin verildi ama bu yönde ciddi bir çalışma yapılmadı. Köy isimlerinin yer aldığı levhalara,  Kürtçe ve Türkçe isimler yazılabilirdi.

Sözleşmeli olan Kürtçe dersleri için, 15 öğretmen ataması yapılması yerine, bir iyi niyet belirtisi olarak, daha fazla öğretmen ataması yapılabilirdi.

Peki, HDP-PKK-Kandil ne yaptı? PKK ve PKK'ya müzahir Kürtler değişmedi. Mantalite değişmedi, paradigma değişmedi, Türkiye’ye düşmanlıkları devam etti. Devletin Öcalan ile görüştüğü bir dönemde, hemen her fırsatta Türkiye’yi “Çözüm Süreci”ni sonlandırmakla tehdit etti.

Yol kesen, bölgedeki esnaflara ait işyerlerini yakıp yıkan sözde asayiş birimlerini “bizim kontrollerimiz dışında hareket ediyorlar” diyerek, sorumluluğu üzerinden atmaya çalıştı.

Türkiye'de devam eden ve yasalaştırılan bir “Çözüm Süreci” var. Bu sürecinin önüne Kobani kartını getiren HDP için böyle bir tavır, kolay siyasetten öte bir şey değildir.

Bölgedeki İslamî hassasiyetleri fazla olan, kendileri gibi düşünmeyen diğer Kürtlere yönelik düşmanca tavır takınmaya devam ettiler.

Devlete ait kamu binalarını, bölgenin ekonomisinin can damarı olan esnafa ait işyerlerini, okulları yakmak, yağmalamak, sağlık araçlarını ve personellerine saldırarak anarşiye, kaosa, teröre sebebiyet verenler insanlıktan nasibini almamış vahşilerdir. Tüm bunlara hak arama denilmez. Demokratik eylem ve hak arama mücadelesi böyle yapılmaz.

HDP'nin Kürtleri sokağa indirme çağrısı, Kürtler için intihar girişimidir.

Gezi'de hedeflerine ulaşamayan derin yapılanmalar, HDP'nin Kürtleri sokağa indirme çağrısıyla istediklerine ulaşabilirler.

Türkiyeli Kürtler,  Rojava'daki “De facto” yönetim için Türkiye'deki kazanımlarını feda etmemelidirler.

PKK, bugünkü eylemleriyle, Türkiye'yi Orta Doğu'daki ateş çemberine dâhil etmek isteyen emperyalist ağa babalarına hizmet ediyor.

PKK, IŞİD’le savaşta kaybettiği prestijini Türkiye sokaklarını karıştırmakla bulabileceğini düşünüyorsa büyük bir yanılgıya düşüyor. Başta HDP olmak üzere tüm siyasi partileri sorumluluk almaya, kendi tabanlarını sükûnete davet etmeye çağırıyoruz.

Şu an bölgedeki birçok ilde sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Bugün için, evet zorunlu bir durum. Unutmayalım ki “Kürt Sorunu”, 12 Eylül sonrasında OHAL dönemindeki uygulamalar nedeniyle kangrenleşti.

Barış ve kardeşlik projesi olan “Çözüm Süreci”ni bitirdiğini açıklayan KCK-PKK-Kandil!


 Kürtleri bilmem ama tarih sizi affetmeyecektir.


26 Eylül 2014 Cuma

“KAN”DAN BESLENENLER!

Esed’in Suriye’deki zulmünün devam ettiği bir ortamda, Orta Doğu’daki IŞİD virüsünün zulmünden kaçan binlerce insan, yerlerini yurtlarını terk ederek mülteci durumuna düştüler.

Çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu mülteciler Türkiye’ye sığındı. Evet, Orta Doğu’daki yangın, giderek daha da büyüyor. Savaşın en büyük kaybedenleri ise her zamanki gibi, çocuklar ve kadınlar oluyor.

Savaş demek, kan ve gözyaşı demek...

Savaş demek, açlık demek...

Savaş demek, sessiz çığlıklar demek...

Savaş demek, ölüm demek...

Ölümler üzerinden siyaset belirlemek ise fırsatçılıktır, acizliktir, zayıflıktır.

IŞİD’in her gün onlarca insanı katletmesini meşrulaştırmaya çalışan ve Türkiye’nin de bu ölümler üzerinden siyaset ve strateji belirlemesi gerektiğini söyleyen, sözüm ona akademisyenler, gazeteciler, stratejistler var. Var, var, var…

Akbabalığa soyunan bu cenah, AK Parti iktidarını köşeye sıkıştırmak adına, masum binlerce Kürdün ölümünü meşrulaştırmaya çalışıyor. Hızını alamayan bu çevreler, başını ABD’nin çektiği koalisyon güçlerinin IŞİD hedeflerine yönelik hava harekâtından rahatsız olmuşlar. Ve IŞİD’in PKK’yı bitirdikten sonra bu harekâtın yapılması gerektiğini dile getiriyorlar.  Koalisyon güçlerinin müdahalesi olmasay-mış, Türkiye’nin 40 yılda bitiremediği PKK’yı, IŞİD birkaç günde bitirebilecek-miş…

Yarabbi! Bu nasıl bir ruh halidir? Kavmiyetçilik taassubunda boğulanlar, nihayetinde beraberce yaşadıkları diğer halkların haklarına saldırmaya başlarlar.  

Ayın güruh, PKK tarafından zorla alıkonulan 13-15 yaşlarındaki çocukların, Şengal ve Kobani’de IŞİD militanlarınca öldürülmesinden duydukları memnuniyeti “PKK, bu zamana kadar topladığı tüm silahlı güçlerin çoğunu kaybetti” diyerek dile getiriyorlar.

Peki, sözüm ona PKK’yı bitiren IŞİD’in, Türkiye’ye saldırmayacağı ne malum?

Türkiye’yi, IŞİD ile PKK çatışmasını kendi lehine çeviremediği için eleştiriyorlar.  1990’lı yıllardaki PKK-Hizbullah çatışmasını ne çabuk unuttunuz? Türkiye'nin o dönemde PKK ile Hizbullah çatışmasına göz yumması çok büyük bir yanlıştı. Sonuçta, Türkiye olarak hepimiz kaybettik mi?

Türkiye aynı yanlışı, IŞİD'le savaşan Kürtlere karşı tekrarlamamalıdır, yoksa  kaybeden yine Türkiye olur. Tarih tekerrür eder, Türkiye sadece kendi ülkesindeki Kürtlere ile değil, tüm Kürtleri karşısına almış olur.  PKK'nın Türkiye'deki tüm Kürtleri temsil etmediği gerçeği gibi, PYD'de de Suriye'deki tüm Kürtleri temsil etmiyor. Algı denen bir şey var. Bugün, PYD’ye yönelik belirlenecek olumsuz bir tutum, Türkiye’nin Suriye'deki tüm Kürtlere yönelik aldığı bir duruş olarak algılanacaktır. 

Vizyon sahibi olduğunu iddia eden bu vizyonsuzlar,  KCK yetkililerinin; “IŞİD’in Kobani’ye yönelik saldırılarından sonra çözüm sürecinin bittiğini” dillendiren açıklamalarından da pek mutlu olmuşlar. Oysa KCK’nın “Çözüm Süreci bitti” şeklindeki bir açıklaması, bölge gerçekleriyle örtüşmüyor, bölge gerçeklerini yansıtmıyor. 

Suriye ve Irak’ta IŞİD ile çatışan bir PKK, Türkiye ile sıcak bir çatışmayı göze alamaz. Türkiye kamuoyu da biliyor ki ”Çözüm Süreci”nin sigortası Öcalan’dır. “Çözüm Süreci”nin geleceği ile ilgili olarak da Öcalan’ın belirleyeceği tavır önemlidir.

KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın “Öcalan bizim önderimiz. Biz bir önderlik hareketiyiz. Önderimize bağlıyız. Ama Türkiye adım atmadan önderlik ‘hayır savaşmayın’ nasıl diyecek ki? Diyemez. Dese bile savaşçılar bunu kabul etmezler. Biz savaşçıları zor tutuyoruz.” açıklaması, Öcalan’ı çözüm süreci konusunda etkilemeye yöneliktir. Daha açık bir ifadeyle Öcalan’a yönelik “örtülü” bir tehdittir.  Öcalan, Cemil Bayık’ı çok iyi tanır. Bayık’ın silahtan yana olduğunu da iyi bilir. Bunun idrakinde olan Öcalan, Cemil Bayık’ı kontrolünde tutmak için onu KCK Eşbaşkanı yaptı. Bakalım Öcalan, Bayık’ın bu tehditvari ifadelerine nasıl cevap verecek?

Kürt sorununun çözümünü istemeyen, Türkiye'yi sevdiğini iddia eden çakma terör uzmanları!


 Merak etmeyin, bu millet, siz ve sizin gibileri utandıracaktır!


23 Eylül 2014 Salı

TÜRKİYE’NİN BÖLGESEL SORUMLULUĞU

İnsanların yaşam hakkı kutsaldır ve insanın yaşamı her türlü pazarlığın üzerindedir. Söz konusu olan şey insanın hayatı ise tüm olanaklar devreye sokulmalıdır.  IŞİD’in rehin aldığı 49 insanın hayatı günlük siyasi çekişmelere alet edilmemelidir. Siyaseten kullanılan böyle bir söylem, bu insanlara ve ailelerine yapılmış en büyük saygısızlıktır.

Şeyh Edebali, Osman Gazi'ye ta 7 asır önce “insanı yaşat ki devlet yaşasın”  vasiyetinde bulunmuştur. Böyle bir devlet geleneğinden gelen Türkiye’nin de hedefi  “insan” odaklı olmalıdır. Medeni bir devlette de hedef, kendi insanını yaşatmaktır.

IŞİD'in elinde rehin olan 49 insanın kurtarılması, evet; ülkemiz için büyük bir başarıdır, büyük bir prestijdir. Ancak rehinelerin kurtarılması, Türkiye için ne kadar büyük bir başarısıysa, Musul Başkonsolosluğu’nun zamanında boşaltılmayarak 49 görevlinin IŞİD militanları tarafından esir alınarak Türkiye’nin itibarının zedelenmesi de bir başarısızlıktır, politik bir fiyaskodur.  Bu olay, ilgililerce bir kez daha değerlendirilmeli, bir kez daha sorgulanmalıdır.

 49 insanın serbest kalmasıyla ilgili olarak, İngiliz Independent gazetesinde yayınlanan bir yazıda "Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, IŞİD'in neden 49 Türk'ü serbest bırakma kararı aldığını açıklamayı reddederken, Ankara ile IŞİD arasındaki karanlık ilişki hakkındaki şüpheler artıyor... Türkiye hükümeti örgütle anlaşma yapılmadığını iddia ediyor. Bu durum, acımasızlığıyla nam salmış IŞİD'in nasıl olup da bir karşılık almadan, Türk rehineleri serbest bıraktığı sorusunu cevapsız bırakıyor" şeklindeki ifadelerin yer alması, tamamen bir algı oluşturma ve rehinelerin kurtarılma operasyonunu gölgelemektir.

Bir kesim, hükümetin eksiklerini eleştirip, daha doğru ve daha iyi işler yapmalarına yardımcı olmak yerine, iktidarın zafiyetleri üzerinden siyaset üreterek muhalefet yapmaya devam etmektedir. Bu Türkiye’nin en büyük talihsizliğidir. Musul’da rehine alınan 49 insanın Türkiye’ye gelmesine üzülen, devletin bu konudaki başarısızlığına neredeyse hamd edecek, sevinecek kesimlerin varlığını nasıl değerlendirmeliyiz? IŞİD’in her gün bu rehinelerden birinin boğazını keserek öldürmesini gösteren görüntüleri servis etmesine sevinecek kesimlerin olmasına üzülmemek elde değil.

Hâlbuki İsrail, 2011 yılında sadece bir askeri için cezaevlerinde tuttuğu 1027 Filistinli mahkûmu serbest bırakmıştı. İsrail, tüm dünyaya bir askerine verdiği değeri bu kadar Filistinliyi serbest bırakarak göstermişti. Biz ise bugün 49 insanın çocuklarına, eşlerine, ailelerine kavuşması üzerinden polemikler üretiyoruz.
Şüphesiz bu başarı, Türkiye’deki tüm kurumların (Dışişleri, MİT, Emniyet...) koordineli çalışmalarının bir ürünüdür. Rehinelerin kurtarılmasından sonra, bölgedeki mevcut şartlar, AK Parti iktidarını IŞİD’e karşı daha cesur kararlar verecek duruma getirir diye düşünüyorum.

Uluslararası camianın, Türkiye'den IŞİD'e katılımları engellenmesi talep etmesi, bölgenin gerçekleriyle uyuşmuyor. Türkiye, yıllardır bölgeden PKK'ya katılımları engelleyebildi mi ki IŞİD'e katılımları da engelleyebilsin? Oysa IŞİD'e en yoğun katılım Rusya'dan, İngiltere'den, Almanya'dan ve Belçika'dan oluyor. Emin olun, Türkiye bu konuda da "Batı"dan çok daha masum...

Uzun zamandır, Türkiye Orta Doğu’daki savaş bataklığına çekilmek isteniyor. Her ne saikle olursa olsun, Türkiye bu yönlü bir oyuna gelmemelidir, bu tür provokasyonların dışında kalmalıdır.

Gündemin bir başka önemli konusu ise Suriye’deki yerlerinden, yurtlarından edilerek Türkiye’ye sığınan insanlar.

Konuya ilişkin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş; IŞİD saldırılarından kaçarak Türkiye’ye gelen Suriyelilere ilişkin yapmış olduğu açıklamada, net sayının 130 bin civarında olduğunu belirtti. Kurtulmuş; “Çok zor bir iş başarılıyor. Bu bir doğal afet değil. Sel olsa, deprem olsa olur biter ve sonraları yaraları sarmaya başlarsınız… Karşı karşıya kaldığımız şey maalesef insan eliyle yarılan bir felakettir. Dolayısıyla daha kaç köyün basılacağı, daha kaç kişinin göçmen haline getirileceğini bilmiyoruz… Afetin boyutu, doğal bir afetin boyutundan daha riskli, daha bilinmezleri içeren bir durumdur. Bunların hepsine hazırlıklıyız.”  dedi.

Batı dünyası, Orta Doğu'da mülteci durumuna düşen milyonlarca Müslümanın menfaatlerini değil, kendi menfaatlerini düşünüyor.

Türkiye’nin ise artık Kürt fobisinden bir an önce kurtulması gerekmektedir. Kendi sorunu çözmüş, ama komşu Kürtler ile problemli bir Türkiye hedeflenmemelidir. Bugün Öcalan’ın bir sözü Suriye’deki (PYD kontrolündeki) Kürtler arasında “nas”(kutsal öğreti) olarak kabul ediliyorsa, Türkiye bunu sorgulamalıdır. Türkiye, Kürtleri potansiyel tehlike olarak görmekten vazgeçmelidir. Günümüzdeki konjonktürel gelişmeler Türkiye’ye bunu dayatmaktadır. Türkiye geçmişte olduğu gibi Kürtler ile bir kez ittifak ederek, bölgede huzuru ve refahı tesis edebilecek politikalar belirlenmelidir.

Kimden iyilik görürseniz, ona minnettar kalırsınız. Bu konuda Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) "İnsanlar iyiliğin kölesidir." buyurmaktadır. Suriye Kobani Kürtlerine biz yardımcı olmalıyız. Biz sahiplenmezsek, bir başkası sahip çıkar ve yarın çok geç olabilir...

IŞİD’in Suriye’deki Kürt bölgelerini kontrol etmesi demek, Türkiye’nin uzun zamandan beri zor ve zahmetli bir uğraş ile belli bir olgunluğa eriştirdiği “Çözüm Süreci”nin tehlikeye girmesi demektir.


Sözün özü: Bugün dünya üzerinde açlıktan ölen bir Müslüman varsa bunun müsebbibi tüm İslam âlemidir…

21 Eylül 2014 Pazar

ABD ve TÜRKİYE’NİN KÜRT POLİTİKALARI

 
   Suriye’de devam eden iç çatışmalar nedeniyle, ülke genelinde oluşan otorite boşluğunu en doğru Kürtler kullandı. (kendileri açısından) 

Kürt oluşumunun başını çektiği PYD, Esed yönetimi ile hiçbir çatışmaya girmedi, bekledi. Esed ordusu ile ÖSO güçlerinin çatışmalarından faydalanarak Türkiye sınırındaki Kürt Bölgesi’nin kontrolünü eline geçirdi. Türkiye’nin;  gerçekte beklenen bu gelişmeye verdiği tepki bize 20 yıl öncesini hatırlattı. 

       ABD’nin birinci Irak işgalinden sonra Irak’ın kuzeyinde kontrolü eline geçiren Kürtlere (Talabani ve Barzani) karşı, Türkiye çok sert tepki göstermiş, kendi sınırındaki bir Kürt devletine müsaade etmeyeceğini açıklamış, hatta dönemin güvenlikçi politikaları sonucu olarak, askeri bir harekâtı bile gündeme getirmişti.

          Sonuçta Irak’ın kuzeyinde federal bir Kürdistan oluştu.

          Peki, Türkiye ne yaptı?
 
     20 yılda Irak’ın Kürt Bölgesi’ni inşa etti. Dememiz o ki Kuzey Irak’taki büyük inşaat şirketlerinin neredeyse tamamını Türkiye’den giden firmalar oluşturuyor. Bununla da yetinmeyen Türkiye ilişkilerini Bölgesel Kürt Yönetimi ile petrol anlaşmaları yapabilecek düzeye kadar çıkarmıştır.Hâlihazırda PYD özerkliğini ilan etse bile ABD ve batıya rağmen,  Türkiye ne yapabilecek?

         Suriye’ye müdahale mi edecek? Hayır. Böyle bir ihtimal hiç ama hiç gerçeklemeyecek. Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi demek, PKK ile var olan cepheyi daha da genişletmek demek olur. 
         Yeniden bugüne dönersek:
 
         Türkiye; yıllardır Esed’den kimlik dahi alamayan Suriye Kürtlerini kendi safına çekebilirdi. Kaldı ki PKK’nın Türkiye’deki tüm Kürtleri temsil etmediği gibi, PYD’de nin de Suriye’deki tüm Kütleri temsil etmediği gerçeği ortada iken.

         20 yıl önce, Irak’ın Kürt bölgesinde meydana gelen federe Kürt devletinin ve bugün Suriye Kürt bölgesinde meydana gelen oluşumun, mihenk noktasını ABD politikaları oluşturuyor. 

        Yani ABD’nin onayı  olmadan Suriye’deki gelişmelerin seyri böyle sonuçlanamazdı.  Daha net bir ifade ile PYD’nin tüm faaliyetleri ABD onaylıdır. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki: “…Kürt Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) Suriye’de bağımsız Kürt bölgesi ilan edeceklerine dair basında yer alan haberlerden dolayı çok kaygılıyız…” şeklindeki açıklaması, diplomasi dilinde örtülü olarak “evet bu gelişmeleri onaylıyorum” anlamına gelmektedir.

    Diğer yandan, ABD Kongresinin Temsilciler Meclisi ve Senato kanadı, İstihbarat Komitesinin, Suriyeli muhaliflere silah göndermesini onayladı. 

         ABD’nin kendi çıkarları açısından Suriye muhalefeti içerisinde yer alan, El-Kaide destekli El-Nusra’yı desteklemesi beklenemez. ABD, buna rağmen Suriye konusunda izlediği politikalarla kafaları karıştırmaya devam ediyor…

       (Bu yazı ilk olarak 24 Temmuz 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)

18 Eylül 2014 Perşembe

ABD IŞİ(D)’İ

Türkiye’nin, bugünkü süreçte IŞİD’e karşı ABD’nin başını çektiği koalisyonda bulunmayacağını beyan etmesi, doğru bir karardır. Sonuçta, IŞİD’in elinde 49 Türk rehine var. Her gün bir rehinenin kafasının kesilerek öldürülmesini gösteren görüntülerin yayınlanacak olması,   Türkiye’de büyük bir infiale sebebiyet verecektir. IŞİD’in, bu rehineleri Türkiye’ye karşı pazarlık konusu olarak kullanacağını, 15 Haziran 2014 tarihli “ORTA DOĞU’DAKİ YENİ VİRÜS: IŞİD” başlıklı yazımızda dile getirmiştik.

Türkiye böyle bir gerçek ile yüz yüzeyken, son dönemlerde Türkiye’yi sıkıştırmaya yönelik ortaya atılan bir başka iddia, (Türkiye’nin IŞİD’e destek verdiği propagandası) Türkiye’yi, sıkıntıya düşürebilecek türden bir iftira.  Türkiye’ye yönelik böyle bir karalamayı maalesef hem Batı medyası, (özellikle de ABD) hem de PKK medyası dillendiriyor.

Türkiye, Suriye’de YPG’nin, Kuzey Irak’ta ise PKK’nın, IŞİD ile girdiği silahlı çatışmalar nedeniyle bir anda “Batı”nın sempatisini kazanmasından rahatsız. IŞİD’in elindeki Türk vatandaşı rehineler, iktidarının elini kulunu bağlamış, Türkiye’nin doğru ve yerinde hamleler yapması engellemiş durumda.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken, Batı medyasının IŞİD’e karşı silahlı mücadele veren PKK’ya övgü üstüne övgü yağdırması, Türkiye’nin başını ağrıtacak ikinci bir gelişme. Yani PKK, bir anda, ABD ve Batı için bölgedeki güvenilir müttefik adayı oluverdi.

ABD,  Orta Doğu’da hep kendi menfaatlerine göre politikalar belirler ve uygular.  “ABD, 1980’lerin ortasına gelindiğinde bölgeye yönelik iki başlı bir politika izlemeye başladı. Bir yandan İran-Irak savaşında Bağdat açık bir şekilde kayırılıyordu. Ancak öbür yandan da ABD’yi düşündüren bölgede bulunan Amerikalı rehinelerdi. Bu yüzden İran’a da ihtiyaçları vardı. İrangate Skandalı kahramanlarından olan Manucher Gorbanifar gibiler CIA ile temasa geçerek İran’ın, rehinelerin bırakılmasında Hizbullah örgütü nezdinde önemli bir rol oynayabileceği sinyalini yolluyordu. İran,  bu hizmetin karşılığında, Irak’a karşı giderek zayıflayan ordusuna Hawk füzeleri gibi askeri malzemeler istiyordu.

ABD,  bir yandan Irak’a yardım ederken, diğer yandan da Ulusal Güvenlik dairesinden Yarbay Oliver North gibi yetkilileri devreye sokuyor ve rehinelere karşı Hawk füzeleri müzakerelerini başlatıyordu.”(*)

ABD bugün de bölgede benzer bir politikayı sürdürüyor. Bir yandan kendisini Kürtlerin hamisi olarak göstermeye çalışıyor ama yeterli desteği ve silahı vermiyor. (Oysaki aynı ABD’nin, yıllardır PKK’ya silah verdiği bilinmektedir.) Diğer yandan, Kürtler ve Sünni Arapları katleden IŞİD’in silahlanmasına göz yumuyor. Akıllara şu soru geliyor.  ABD, sahip olduğu yüksek uzay teknolojisi ile bölgedeki en küçük hareketleri bile kontrol edebiliyorken, IŞİD’e bu silahlar nerede, nasıl, ne zaman ve kimler tarafından verildi? 

Türkiye’nin IŞİD konusundaki politika belirsizliği, Irak Bölgesel Kürt Hükümeti’ni de hayal kırıklığına uğrattı. Bölgesel Kürt Hükümeti yetkililerinden Fuad Hüseyin, zor günlerden geçtiklerini; “Amerika dünyanın diğer ucundan yardımımıza geldi. Ancak yanı başımızdaki Türkiye hiçbir şey yapmadı. Yardım talebimizi ilettik, gene gelmediler. Ankara ile konuşup, bu konuyu açık seçik ele almamız lazım. Böyle ilişki olur mu?” diyerek, Türkiye konusundaki hayal kırıklığını açıkça dile getiriyordu.

Türkiye, IŞİD ile ilgili olarak uluslararası kamuoyu ve bölge halklarında, hakkında oluşmuş olan olumsuz imajı giderebilir mi? Evet giderebilir. Türkiye,  Irak Bölgesel Kürt Hükümeti ile “Kürt Sorunu”nun çözümünde olduğu gibi, IŞİD ile mücadelede de işbirliğine gitmeli. Bunu gerçekleştirebildiği an, özellikle bölgede ve uluslararası kamuoyundaki oluşmuş olan olumsuz imajı kendi lehine çevirebilecektir.

Bölgede dikkat çeken bir başka konu ise PKK’nın IŞİD ile mücadelede sadece kendisini ön plana çıkarmaya çalışıyor olması. Böyle bir hamle PKK tarafından bilinçli olarak yapılmış,  stratejik bir hamledir. Kandil’in, Peşmerge güçlerine Batı tarafından verilecek silahları engellemeye çalışması ve bu hususta demeçler vermesi nasıl açıklanabilir? Hâlbuki Peşmerge güçlerine silah vermemek, IŞİD’in bölgedeki katliamlarını sürdürmesiyle sonuçlanacaktır.

Başta ABD olmak üzere Batı dünyası,  IŞİD marifetiyle radikalleşeme eğilimindeki Müslümanlardan kurtulmayı ve Orta Doğu’yu bir kez daha dizayn etmek istiyorlar.

Senaryo belli: Düne kadar Türkiye ile çatışan bir PKK'dan, Orta Doğu'da korku salan IŞİD'e kalkan olan Batı’nın yeni müttefiki bir PKK ve mutlu son…


*Turan Yavuz. ABD’NİN KÜRT KARTI, s. 99, Milliyet Yayınları.