Nevruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nevruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2016 Cumartesi

Nevruz'un Kendisi Barıştır. Ama!...

Terör, Türkiye’nin kalbi Ankara'da kanlı ve acı yüzünü bir kez daha gösterdi. 37 ölü, 125 yaralı, bir ay içerisinde ikinci saldırı ve acı üstüne acı yaşayan Türkiye. Ankara'daki bombalı saldırıda hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah'tan rahmet,  yaralılara acil şifa ve milletimize sabrı cemil diliyorum.  Uluslararası şer güçler, Türkiye'deki maşaları üzerinden Türkiye'ye"Dünya beşten büyük değildir"mesajı vermeye çalışıyorlar. Rabbim, fitne ve fesat odaklarına fırsat vermesin inşallah.

Yaklaşan Nevruz Bayramı öncesi Kandil’deki KCK baronları, 21 Mart’ı kendilerine göre “Özgür Önderlik, Özerk Kürdistan ve Demokratik Türkiye” diye tarif ettikleri formülle adlandırıyorlar. 21 Mart’ta yeni bir aşamaya geçeceklerini ve bundan sonra yeni bir sürecin gelişip başlamasının ancak Türkiye’nin KCK’nın özerkliğini müzakere etmesiyle mümkün olabileceğini dile getiriyorlar.

Kandil’in açıklamasını talimat olarak gören HDP ise “Direnerek kazanacağız” -Bir yandan zavallı Kürtleri direniş adı altında ölüme gönderirlerken, diğer yandan kendileri sıcak evlerinde ve katlarında keyif çatmaya devam ediyorlar- sloganıyla 82 merkezde kutlama yapmayı planladıklarını, yine tüm dikkatlerin çevrildiği Diyarbakır’daki etkinliğin, 21 Mart’ta düzenleneceğini açıkladı.

Gündemdeki bir başka beklenti de bu yılki Nevruz’da Öcalan’ın mesajının okunup okunmayacağı yönünde. Öcalan’ın, geçmiş yıllarda okunan mesajlarını boşa çıkaran Kandil karşısında, yeni bir mesaj göndereceğini sanmıyorum. Devletin de böyle bir talebinin olacağını ya da buna izin vereceğini zannetmiyorum.

 2013 Nevruz’unda Diyarbakır’da okunan mesajında Öcalan: “Artık silahlar sussun fikirler konuşsun noktasına geldik… Ben bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğine diyorum ki, artık yeni bir dönem başlıyor. Silah değil, siyaset öne çıkıyor” mesajı vermiş ancak PKK silahlı unsurlarını yurt dışına çıkarmayarak, “Çözüm Süreci”ndeacaba dedirten kafa karışıklığına neden olmuştu.

Öcalan, 2014 Nevruz mesajında, “Diyalog süreçleri önemli olmakla birlikte bir bağlayıcılık içermezler. Bundan dolayı da kalıcı bir barış için yeterli güvence oluşturamazlar. Gelinen noktada müzakere sistematiği için yasal bir çerçeve kaçınılmaz olmuştur” demiş,  devlet de çıkardığı bir kanunla, “Çözüm Süreci”ni yasal güvence altına almıştı. Bu yasal güvenceye rağmen, Kandil’in “bizden bağımsız hareket ediyorlar” diye adlandırdığı, PKK’nın gençlik yapılanması olan YDG-H’nin (YPS) şehir merkezlerindeki eylem ve faaliyetleri artarak devam etmişti.

2015 Nevruz’unda ise Öcalan: “Tarihi Dolmabahçe Sarayı’nda, hepimizce resmen ilan edilen on maddelik deklarasyon temelinde yeni bir süreci başlatma görevi ile karşı karşıyayız.Deklarasyon gereği ilkelerde mutabakat oluşmasıyla birlikte PKK'nın Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yaklaşık kırk yıldır yürüttüğü silahlı olan mücadeleyi sonlandırmak ve yeni dönemin ruhuna uygun siyasal ve toplumsal strateji ve taktiklerini belirlemek için bir kongre yapmalarını gerekli ve tarihi görmekteyim” demiş ancak Öcalan’ın 21 Mart’taki mesajı okunmadan önce, yani 09 Mart 2015 tarihinde KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık; "Apo gelip kongreye katılmadan, görüşmeden silah bırakma söz konusu olmaz” açıklamasıyla, “Çözüm Süreci”nin sona ermesine neden olan fitili ateşlemişti.

Bugünkü şartlara bakıldığında: Evet, Öcalan devletin gözetiminde ama tam anlamıyla kontrolünde değil. Kandil, “Öcalan”  kozuna sarılıyor ama Öcalan’ın kontrolünde değil. HDP, “Kürtlerin özgürlüğü” palavrasını sloganlaştırıyor ama Kürtlerin kontrolünde değil. İşte problemin ana kaynağı da bu üç konu.

Yıllarca “Kürt mağduriyeti” üzerinden yaydığı propaganda ve “Olağanüstü Hal”in benzeri yanlış uygulamalar ve güvenlikçi politikaların da etkisi ile her 21 Mart, Türkiye’deki Kürtler için, “kurtuluş” bayramı olarak algılandı. Kutlama etkinlikleri bu minvalde düzenlendi.  Ne zamana kadar? 1990’lı yılların “kanlı” Nevruz kutlamalarına kadar.
1991 Nevruz kutlamalarında Türkiye genelinde çıkan olaylarda 31 kişi öldü.Üç güvenlik görevlisinin şehit olduğu 1992 Nevruz'unda Şırnak, Cizre, Nusaybin'deki kutlamalarda meydana gelen olaylarda resmi kayıtlara göre 73 kişi, yerel kaynaklara göre ise 94 kişi hayatını kaybetmişti. 1993 Nevruz'undaki sağduyu çağrıları, herhangi bir çatışmanın yaşanmamasında etkili oldu. 1994 ve 1995 Nevruzlarında, sokak aralarında lokal çatışmalar yaşanmakla birlikte, ölümlerin olmadığı kutlamalar düzenlenmiştir. 1995’ten günümüze kadar kutlanan nevruzlarda kitle ile güvenlik güçleri arasında zaman zaman gerginlikler ve çatışmalar yaşanmış olsa da ölümler yaşanmamıştır. Nevruz,Türkiye’de 1995 yılından itibaren resmi bayram olarak kabul edilmiştir.

Şehir merkezlerindeki hendek operasyonlarında halkı sokaklara indirmeyi başaramayarak beklediği sonuçları (kısa vadede) elde edemeyen, (çatışmaların uzaması, buna kırsal bölgelerdeki çatışmaların da eklenmesi ve sivil kayıpların artması durumunda, bölgedeki halk da devletten uzaklaşmanın yaşanacağı, batı bölgelerindeki Türk-Kürt ayrışmasını ise derinleştireceği endişesini taşıyorum ve bu endişem zayıf gibi görünse de ihtimal dahilindedir) PKK, sivil halkı güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmek için Nevruz kutlamalarının kendileri için son fırsat olduğunu bildiklerinden, ellerindeki tüm imkânları sonuna kadar kullanacaklardır.  

(Bu yazı ilk olarak 15 Mart 2016 tarihinde yayınlanmıştır.)

20 Mart 2015 Cuma

Yine Nevruz, Yine Ümit...!

Türkiye’nin yakın siyasi tarihine bakıldığında, sorumluluk sahibi olması gereken siyasi parti liderleri ve çok sayıda siyasetçi, toplumun sinir uçlarına dokunacak siyasi dil ve söylemleri her dönemde kullanmıştır. Siyasi partilerin toplumu kutuplaştıran bu tür söylemlerden nemalanmaları ise sosyolojik bir vakadır.

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın “Sayın Recep Tayyip Erdoğan, HDP var oldukça HDP’liler bu topraklarda nefes aldıkça sen başkan olamayacaksın. Sayın Recep Tayyip Erdoğan seni Başkan yaptırmayacağız, seni Başkan yaptırmayacağız, seni Başkan yaptırmayacağız…” açıklamasını nasıl okumalıyız? Bu açıklama ile kimlere ne tür bir mesaj verilmek istenmiştir?

Bu ifade 7 Haziran seçimlerinde kimi çevrelerce dillendirilen “HDP, AK Parti ile anlaştı” iddialarını çürütmeye yönelik bir açıklama olsa da Demirtaş bu ifadeyle,  hem iddia sahiplerine, hem Erdoğan ve AK Parti karşıtlarına, hem de Kandil’e mesaj vermiştir.

Son dönemlerde karşılıklı sert ifadelerin kullanılmış olmasına rağmen, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın “İzleme Komitesi’nde 5-6 kişinin yer alacağı bu isimlerden bazılarının belirlendiği, nihai kararı Başbakan Davutoğlu’nun vereceğini” açıklaması, Öcalan’a İmralı’da sekretarya görevi yapacak olan PKK’lı beş tutuklunun (Mehmet Sait Yıldırım, Ömer Hayri Konar, Çetin Arkaş, Nasrullah Kuran ve Veysi Aktaş) belirlenmesi,  değişik engeli bulunan ve cezaevlerinde yalnız başına yaşayamayacak derecede ağır hasta olan 45 KCK’lı tutuklunun denetimli serbestlik kapsamında geri kalan cezalarını evlerinde geçirmelerinin sağlanacak olması, “Çözüm Süreci”nin ağır da olsa ilerlediğini göstermektedir.

Peki, bugünkü parametrelere bakıldığında “Kürt sorunu tamamen çözülmüştür, Türkiye’nin artık bir Kürt sorunu yoktur” denilebilir mi? Hayır, böyle bir iddiada bulunmanın henüz erken olacağı kanaatindeyim. Kürt sorununun çözümünde gelinen noktaya bakıldığında, 10-15 yıl öncesinin çok çok ilerisindeyiz. AK Parti iktidarları dönemlerinde çok önemli mesafeler katedildi. (TRT Kurdî’nin açılması, üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin kurulması, Kürtçenin seçmeli ders olarak Millî Eğitim müfredatına girmesi, seçim dönemlerinde Kürtçe propagandanın yapılmasına izin verilmesi… vb.) Ancak, toplumun tüm fertlerine eşit ve toplumun tümünü kucaklayan, sivil bir anayasa hazırlanmadan, sorunun çözümsüzlüğünün sonucu olan ve hâlâ elinde silahı bir tehdit ve güç unsuru olarak bulunduran PKK varlığı bertaraf edilmeden, Kürt sorununun çözüldüğünü dile getirmek gerçekçi olmayacaktır.

İki yıldır devem eden bir süreç var ve iki yıldan beri “çözüm süreci”ne direnen bir Kandil var. Ve Kandil’in söylemlerine paralel açıklamalar yaparak düz ovada siyaset üreten HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş var.

Kürt sorununun çözümünü kolaylaştıracak en önemli muhataplardan biri şüphesiz, sivil siyasettir. HDP’nin izleyeceği yol ve politikalar çözüm için hayati önem taşımaktadır. Eğer HDP (geçmişteki ismiyle BDP) inisiyatif belirleyip, “sorunun muhatabı benim” diyebilseydi,  çözümü konuşmak daha da kolaylaşacaktı.

“Çözüm Süreci”nin bir an önce nihai hedefe ulaşması için, HDP’nin Kandil’in vesayetinden kurtulması/kurtarılması gerekmektedir. HDP, Kandil’i sigorta olarak görmemelidir. Türkiye partisi olacağı iddiasıyla kurulan HDP, toplumun tümüne hitap etmedikçe -ve ona göre politikalar belirlemediği müddetçe- çözümün ana unsurlarından biri olamayacaktır. Dünyada salt etnik milliyetçilik temelinde siyaset yapan partilerden hiçbiri amacına ulaşamamıştır.

Türkiye, kuruluşundan beri varlığını şiddetle hissettirmiş yasadışı bir örgütün, demokratik siyasete dâhil edilmesinin zorluklarıyla mücadele ederken, kamuoyu; “yeni bir umut” beklentisiyle, 21 Mart’a Diyarbakır’da okunacak olan Öcalan’ın mesajına odaklanmış durumda.

Açıkçası Öcalan’ın okunacak olan yeni mesajının, Kandil üzerinde çok da etkili olacağını düşünmüyorum. Öcalan’ın 2013 Nevruzu’nda  “Bugün milyonların şahitliğinde yeni bir dönem başlatacağım. Silah değil, siyaset. Silahlı güçlerimiz sınır dışına çekilsin”  açıklamasına rağmen, ancak % 20-25 oranında bir çekilme gerçekleşmişti. Yine, HDP İmralı Heyeti tarafından 28 Şubat Dolmabahçe’de okunan “Silahların bırakılması için PKK’nın kongre yapması” çağrısına,  KCK üst düzey yöneticilerinden Cemil Bayık’ın “Apo gelip kongreye katılmadan PKK, silah bırakmaz”  çıkışı, Kandil’in Öcalan’a rağmen direnmeye devam edeceği endişesini devam ettirmektedir.

Sözün kısası, “Nevruzun” tüm Türkiye’nin bir festival coşkusuyla beraberce eğlendikleri, kutladıkları ortak bir dayanışma bayramı olması temennisiyle…

Nevruz kutlu olsun,

Newroz pîroz be...  

Nevruz, Nevroz ya da Newroz...

Newroz’dan bahseden en önemli metinlerden biri, İranlı şair Firdevsi’nin (ö. 1020) Şehname’sidir. 60 bin beyitten oluşan eser, ilk insandan III. Yezdigirt (ö. 651) dönemine kadar ki İran tarihini söylence kalıbında aktarır. Şehname’nin konumuzla ilgili olan “Cemşid”, “Dahhâk” ve “Feridun” adlı bölümlerinin özeti şöyledir: Cemşîd, yedi yüz yıl hüküm sürmüş bir hükümdardır. Cemşid’in tahta çıktığı ve kılıcının bir güneş gibi parladığı gün Newroz diye anılır.

Yine efsaneye göre Mezopotamya'da zalim bir kral vardır. Ciddi bir hastalığa yakalanır. Hekimler ancak genç beyinlerin yaraya sürülmesiyle kralın iyi olacağını söylerler. Her gün iki genç öldürülür ve beyinleri kralın tedavisinde kullanılır. En sonunda bu zulümden bıkan ve bir şeyler yapmak isteyen iki kişi, kralın sarayının mutfağına aşçı olarak girmeyi başarırlar ve Kralın yılanlarını beslemek için beyinleri alınarak öldürülen çocuklardan sadece birini öldürüp diğerinin gizlice saraydan kaçmasına yardımcı olurlar. Kawa adlı bir demirci, dağlara gönderdiği bu gençlere, “Kralı öldürdüğüm zaman kalenin surlarında ateş yakacağım. Ateşleri görünce dönersiniz” diye tembih eder. Beklenen gün 21 Mart'ta gelir ve Kawa, kralı demir dövdüğü çekiçle öldürür. Ateşler yanar, gençler özgürce evlerine dönerler. O gün bugün her 21 Mart “Newroz” olarak kutlanıyor.

Başka bir efsaneye göre ise Türklerin (Göktürklerin) Ergenekon'dan demirden dağı eritip çıkmalarını, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder.  M.Ö. 8.yüzyıldan günümüze kadar, her yıl 21 Mart’ta bu bayram kutlanır.

Anadolu Beylikleri, eski Mısır, İran, Safevi, Sasani, Moğollar, Selçuklular (Selçuklu hükümdarı Melikşah’ın yaptırdığı Celali takviminin başlangıcı Nevruz’dur.) ve Osmanlılar da (Osmanlılarda da Nevruz, baharın ilk günü ve yılbaşıdır. Takvimler hep Mart'tan başlar, mali yılbaşı da bu günde başlar ve bütün kanunnamelerde vergilerin ilk taksidinin alındığı gündür.)bu günü bayram olarak kutlamışlardır. Hatta Osmanlılarda özel olarak hazırlanan Nevruziye adlı macun, o dönemden kalan bir kültür olarak günümüzde hâlâ devam etmektedir.

Nevruz’un özünde baharla başlayan yeni bir yılın tazeliği ve heyecanı vardır. Uluslar,  yeni yılın ilk gününde baharın heyecanını, çeşitli mitolojik ve efsanevi unsurlarla örüp, kendi örf ve gelenekleriyle kaynaştırarak yüzyıllar boyu devam ettirmişlerdir.

Cumhuriyet döneminde de bu gelenek devam etmiş ve mali yılbaşı mart ayı olarak kabul edilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında da Nevruz şenlik olarak kutlanırdı. Nevruz şenlikleri Cumhuriyetimizin ilanından sonra da bir süre devam etti ve 1926 yılında kaldırıldı.

12 Eylül öncesi sivil Kürt siyasi hareketinde bir çoğulculuk söz konusuydu, çeşitli örgütler vardı. Bunların da büyük bir kesimi sol orijinliydi. 12 Eylül öncesinde Kürt siyasi örgütleri arasındaki çatışmalar ve PKK’nın diğer Kürt hareketlerini tasfiye etmesi sonucu, sivil Kürt siyaseti ortadan kalktı.  12 Eylül 1980 darbesiyle Türkiye’de birçok şey yasaklandı.  (Kürtçe olan yerleşim yerleri ve Kürtçe konuşmak yasaklandı) Bölge insanınca kutlanmak istenen Nevruz etkinlikleri zaten yasaktı.

PKK’nın “Kürt mağduriyeti” üzerinden uyguladığı propagandanın etkisi ve Kürtleri istismar etmesi, “Olağanüstü Hal”in yanlış uygulamaları ve güvenlikçi politikaların sonucu, her 21 Mart Türkiye’deki Kürtler için, “kurtuluş” bayramı olarak algılandı. Kutlama etkinlikleri bu minvalde düzenlendi. Ta ki 1990’lı yılların “kanlı” Newroz kutlamalarına kadar.

İşte o yılların ağır Nevruz bilançosu.

1991 Nevruz kutlamalarında Türkiye genelinde çıkan olaylarda 31 kişi öldü.

Üç güvenlik görevlisinin de şehit olduğu 1992 Nevruz’unda  Şırnak, Cizre ve Nusaybin'deki kutlamalarda meydana gelen olaylarda resmi kayıtlara göre 73 kişi, yerel kaynaklara göre ise 94 kişi hayatını kaybetti. Cizre’de yaşanan olaylar sırasında Sabah Gazetesi Muhabiri İzzet Kezer de hayatını kaybedenler arasındaydı.

PKK'nın "ateşkes" çağrısıyla girilen 1993 Nevruz’unda, siyasetin de sağduyu çağrısı herhangi bir çatışmanın yaşanmamasında etkili olmuştur.

1994 ve 1995 nevruzlarında, sokak aralarında lokal çatışmalar yaşanmakla birlikte, ölümlerin yaşanmadığı kutlamalar düzenlenmiştir. 1995’ten günümüze kadar kutlanan nevruzlarda Nevruz'u kutlamak isteyenler ile güvenlik güçleri arasında zaman zaman gerginlikler yaşanmıştır.

Türk Cumhuriyetlerinde resmi bayram olarak kutlanılan Nevruz, Türkiye’de de 1995 yılından itibaren resmi bayram olarak kabul edilmiştir.

Sonuç olarak: Ortak bir coğrafyanın, ortak bir bayramı olan Nevruzun/Nevrozun/Newrozun, kökenine takılmak bugüne -21 Mart'a- ne kazandırır? Maksat baharı ya da yeni günün gelişini kutlamak değil mi?  İster Nevruz, ister Nevroz, isterse Newroz olsun.  

Nevruz, Türkiye’nin bütün vatandaşlarının, bir festival coşkusuyla beraberce eğlendikleri, kutladıkları ortak bir dayanışma bayramı olmalıdır.

Nevruz, Nevroz veya Newroz… Sonuç da hepsi aynı şeyi ifade etmiyor mu?

Nevruz kutlu olsun...

Newroz pîroz be... (Kurmanci)

Newrozê sima bimbarek bo... (Zakaki)

Nevroztan pîroz bêt... (Sorani)


(Bu yazı ilk olarak 20 Mart 2014 tarihinde yayınlanmış, 21 Mart 2021 tarihinde yeniden düzenlenmiştir.)


17 Kasım 2014 Pazartesi

SİLAH(SIZ)LANMA MI?

Bir milattı Kobani. Evet, sonuçları tarihe mal olabilecek bir milat. Özellikle de Kürtler arasında bir birliktelik düşüncesi gündeme geldi. Kobani ile Kürtler bir kez daha dünyanın gündemine girdiler.

Kobani olayları “Çözüm Süreci”nde ağır hareket ettiği gerekçesiyle devlete mi, yoksa devlet ile anlaştığı iddia edilen Öcalan’a yönelik bir mesaj mıydı?

Türkiye açısından bakıldığında, Kobani üzerinden çözüm sürecini sekteye uğratmak isteyen tüm çevreler, bir anda zeytinyağı gibi su yüzüne çıkıverdiler. Belki de Öcalan’ın cezaevi şartlarının daha da iyileştirilmesine hatta “ev hapsi”ne alınmasına neden olabilir.

Kobani olayları öncesi ve sonrasında Kandil’in üçüncü ülke ya da gözlemci ülke olarak ABD’yi işaret etmesi çok konuşuldu, çok tartışıldı. Aslında Kandil, bu konuda İmralı’yı çok gerilerden takip etmektedir.  Geçmişte, ABD’nin arabulucu olmasını isteyen bizzat Öcalan’ın kendisidir.  12 Nisan 1999 tarihli avukat görüşmesinde, avukatın; “ABD yetkilileriyle görüşmemiz gündemde, görüşünüz nedir?” sorusuna Öcalan: “Arabuluculuk talep edin, çözüme ilişkin destek isteyin. Onların haberi var. Sonraki görüşmede ABD’den ve İngiltere’den haber getirin. Onlara, bizi ve Türkiye’yi barıştırın, uzlaştırın deyin. Kavga yok, silah yok ve bu sene bitiyor deyin.” demişti. Anlaşılan Öcalan’ın bu ifadesinin üzerinden 15 yıl geçmiş olmasına rağmen, Öcalan bu süre içerisinde paradigma değişikliğine gitmiş ama Kandil hâlâ aynı noktada durmaya devam etmektedir.

“Çözüm Süreci”ni son iki yılda ki seçim sonuçlarına endeksleyen AK Parti iktidarı ve bu süre zarfında “çözüm süreci”nde bir türlü istenildiği çabukluğu gösteremeyen devlet aklı ise şapkalarını bir kez daha önlerine koydular. Türkiye’nin birincil meselesinin çözümünün siyasi hesaplara kurban edilmek istenmesinin doğuracağı tahribatı ve enkazı yeniden görme imkânı buldular.  

 Kamuoyunda devlet tarafından Öcalan ve Kandil’e verildiği iddia edilen yol haritasına ilişkin Cemil Bayık, "Bu işin merkezinde biz varız ve bize yol haritası verilmedi" diyerek, söylenilenleri kesin ve net bir dille yalanlıyor.  Yani böyle bir harita var mıdır, yok mudur? Artık bu saatten sonra yeni bir provokasyona yol açabilecek söylem ve icraatlardan kaçınmalı, süreç daha şeffaf olarak yürütülmelidir.  

Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Abdülkadir Selvi, 17 Kasım 2014 tarihli köşe yazısında Çözüm Sürecinin geleceğine ilişkin önemli bir iddiayı dile getirdi.  Öcalan’ın PKK’nın Türkiye’de silahlı mücadeleyi bıraktığını 21 Mart 2015’teki Diyarbakır’daki Nevruz’da açıklayacağını iddia eden A. Selvi, yazısında, “Öcalan’la mutabık kalınan ‘Yol Haritası’na göre, Şubat ayında PKK’nın kongresi toplanacak ve ‘Türkiye topraklarında silahlı mücadeleyi bırakma’ kararı alacak. Çok önemli bir toplantı olacak. Silahlı mücadele için dağlara çıkan ve Ortadoğu coğrafyasında Türkiye gibi güçlü bir ülke karşısında silahlı mücadele ile ayakta kalabilen bir örgüt, tarihinde ilk kez silah bırakmayı tartışacak” diyor.

İddia bu. Yani “baldıran zehiri“ içmeye hazır bir Öcalan profili mi var karşımızda? Öcalan yeni bir misyon mu üstlenecek? Orta Doğu’nun kaygan ve kaypak zemininde 40 yıldır siyaset üretebilen Öcalan,  kim bilir belki de hayatının en büyük kumarını oynamaya hazırlanıyor. Öcalan’ın ‘Türkiye topraklarında silahlı mücadeleyi bırakma’  çağrısı Kandil’de karşılık bulur mu?  
Benim de temenni ve beklentim bu yönde.  Ama! Geçmişte yaşanan tecrübeler ve Kandil’in bugünkü tavrı,  toplumun çoğunluğu gibi bizi de şüpheye düşürmüyor değil.   Neden derseniz? Kandil, Öcalan’ın 2013 Nevruzu’ndaki "Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun noktasına geldik. Yok sayan, inkar eden, dışlayan modernist paradigma yerle bir oldu. Akan kan Türküne, Kürdüne, Lazına, Çerkezine bakmadan insandan, bu coğrafyanın bağrından akıyor. Ben, bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğinde diyorum ki; artık yeni bir dönem başlıyor, silah değil, siyaset öne çıkıyor. Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir.” bu çağrısına ne kadar sadık kalmıştı? İki yıldır yaşananlar bu sorunun cevabı için yeterli değil midir?

Hatırlanacağı üzere Öcalan’ın bu çağrısı PKK içerisinde sert tartışmalara sebebiyet vermiş, örgüt içerisinde “silahlı mücadele mi, silahsız mücadele mi?” tartışmaları başlamış,  bunun sonucu olarak 30 Haziran- 5 Temmuz 2013 tarihleri arasında Kandil’de gerçekleştirilen KONGRA-GEL 9. Genel Kurulu’nda Öcalan’a direnen anlayış, KCK’nın başına getirilmişti.

Silahsızlanma çağrısı neye karşılık olabilir? Devlet bu manada neler yapabilir?

-Yasalaştırılmış bir süreç var, yani devletin elinde bir yol haritası var. Öncelikle Akil İnsanlar Heyeti arasından seçilecek bir izleme komisyonu kurulabilir.

-Yıllardır yapılmak istenen ama kamuoyunda infiale neden olabilir düşüncesiyle bir türlü açıklanmayan Öcalan’in ev hapsi konusu konuşulmaya başlanır.

-İmralı’ya giden heyet genişletilebilir ve bir sekreterya kurulabilir.

İstikrar ve devlet otoritesinin olmadığı yerlerde anarşi doğar. Anarşi ise beraberinde terör ve şiddeti doğurur.  Şiddet, kin ve acıyı, kin ve acı ise en nihayetinde ayrılığı kaçınılmaz kılar.

Devlet olmanın birinci şartı, vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlayarak, huzur içerisinde yaşamasını tesis ve temin etmektir.