Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2016 Çarşamba

“Milli” Vesayetçiler!

“Tarih tekerrürden ibarettir” mealinde bir deyim vardır. Bu iddiayı ortaya atanların, kendi hata ve yanlışlarını meşrulaştırmak için bu ifadeyi kullandıklarını düşünüyorum.

Aslında hepimiz de biliyoruz ki “tarih tekerrürden ibaret” değildir. Yanlışta ve hata da ısrar tekerrürden ibarettir. Yanlışta ve hata da ısrar bireysel olduğu/olabileceği gibi, toplumsal da olabiliyor, oluyor.

Osmanlı’nın yıkılışını hazırlayan/hızlandıran nedenlerden biri de son dönemlerindeki yanlış politikalardı. Osmanlı’nın kötü gidişini sona erdirmek için yönetime talip olan İttihat ve Terakki Cemiyeti kısa zamanda kuruluş ilkesine aykırı politikalar -Turancı- benimsemiş, bu politikalar sonucu öncelikle Balkanlar’ı kaybetmişti.

İttihatçılar bu emellerine ulaşmak için Osmanlı’daki yönetim boşluklarından faydalanarak Bab-ı Ali’ye sızmış, padişahın ve sadrazamın -sadrazamın tayinini çoğunlukla kendileri belirliyorlardı- etrafını kuşatmış, kendi müntesiplerinden başka hiç kimsenin padişaha ulaşmasına izin vermemişlerdi.  Nihayetinde taassupçu politikalar ve “yanlışta ısrar” Osmanlı’nın yıkılışını hızlandırmıştı.

O dönemki İttihatçı zihniyetin mimarları, Osmanlı tebası içerisinde faaliyet gösteren mason localar ve teşkilatlardı. Ve o günkü komitacı zihniyet, her iktidar döneminde bir nevi mutasyona uğrayarak, farklı şahıslarca, farklı isimler altındaki teşkilatlanmalar üzerinden günümüze kadar hayatiyetini devam ettirmiştir.

Sadece Ak Parti iktidarları dönemine bakıldığında, bu komitacı ve vesayetçi kliğin, günün şartlarına uygun olarak, iktidarı kontrol etmek adına farklı yapılanmalar üzerinden faaliyet gösterdikleri görülebilecektir. 1980 askeri darbesinin devamı olan askeri vesayeti ortadan kaldırmak için, dini kisveli bir yapılanmayı kullandıkları gibi, bu yapının devletin damarlarından temizlenmesi adına, devletin başlatmış olduğu operasyonlar üzerinden; “Milli Damar” (!) adlı yapılanma marifetiyle, devleti ele geçirmeye çalışmaktadırlar.

Medyada, devletin kimi kurumlarında -özellikle emniyet- “millilik, milli damar” adı altında ortaya çıkan, kaynağını İT’en alan; aslında yeni olmayan bu anlayış, kendileri gibi düşünmeyen, kendilerine muhalif tüm kişi ve kurumları komitacılıkla suçlayan bu komitacı teşkilatın, kendilerini korumak adına büründükleri zırh ise maalesef, Cumhurbaşkanlığı makamı ve Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’dır. AK Parti içerisinde de örgütlenen bu klik, karşıtlarını ve kendilerini eleştirenleri “Beştepe’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a saldırıyor” suçlamasıyla suçlayarak, medyadaki ayakları üzerinden toplumdan tecrit ediyorlar. Hakikat de Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti’ye en büyük kötülüğü ve zararı “millileşme” (!) adına ortaya çıkan bu “Turancı kilik” yapmaktadır.

“Devletin ve AK Parti’nin içini boşaltıp, tüm kadrolara milli isimler yerleştireceğiz” diyebilecek kadar pervasızlaşan bu damarın, ne kadar milli (!) olduklarını kamuoyunun takdirine bırakıyorum.

Millilik demek, ülkenin tüm fertlerinin ortak çıkarlarını kendi şahsi çıkarları üzerinde görüp, bu doğrultuda çalışabilmektir.

Milli olmak demek, her türlü taassupçuluktan uzak; “halka hizmeti, Hakk’a hizmet” olarak  görmek demektir.

Bu damarın samimiyetini ve milliliği test edecek çıkış, beklemedikleri bir yerden, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi. Türkiye’nin İsrail ve Rusya ile olan ilişkilerinin normalleşmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın: “Türkiye, Suriye’den gelenlerin de vatanıdır. Kardeşlerimizin içerisinde inanıyorum ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak isteyenler de var. Konuyla ilgili olarak İçişleri Bakanlığımız attığı adımlar var. Ellerinden geleni bakanlığımız oluşturduğu ofisle takip etmek sureyitle kardeşlerimize, bu yardımı, bu desteği yaparak onlara vatandaşlık imkanı vereceğiz.” açıklamasına, kendilerine Beştepe’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kalkan ederek devleti ele geçirmeye çalışan, sözüm ona “milli” (!) damarcıların nasıl bir tutum takınacakları merak konusudur.

Buyurun samimiyet testine… 

10 Aralık 2015 Perşembe

İran-ca Komşuluk (!)...

Tarih boyunca istikrarsız bir seyir izlemiş olan Türkiye-İran ilişkileri, son yıllarda iki ülkenin karşılıklı bölgesel liderlik mücadelesiyle devam etmektedir.

Osmanlı döneminde -saray içlerine kadar-   her türlü casusluk faaliyetlerinde bulunmuş ve 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşması’yla bugünkü sınırlarımız çizilmiş olan İran ile 19. yüzyılda Rusya tehdidine karşı ittifak kurulmuştur. Tarihten günümüze Kürtlerin Ruslar nezdindeki itibarını (!) da gözler önüne seren aşağıdaki alıntı, bu tespitimizi teyit eder mahiyettedir. “Kont Gudoviç’ten sonra Kafkasya’ya başkomutan olarak gelen Süvari Generali Tormasov, (1809 yılından itibaren) Markiz Pauluççi (1811 yılından itibaren) ve Tümgeneral Rtişçev (1812 yılından itibaren) Türkiye ve İran ile aynı zamanda olan savaşlarımızı etkili şekilde sürdürdüler. Türkler ve İranlılarla ortak askeri harekâtlar düzenlemelerine engel olmak amacıyla Kürtler ile olan ilişkilerimizi desteklerdiler… Kürtler Rus uyruğuna geçmeseler bile, hiç olmazsa Rus birlikleri ile çatışmalara girmiyorlardı ve sınırımızı geçip topraklarımızda çapul yapan yalnızca küçük eşkıya çeteleriydi; bu çeteler de gerçekte İranlılara ve Türklere hiçbir yarar sağlamıyorlardı, tam tersine onların bu tür çapulları, Rusya’ya karşı ittifak kuran İran ve Türkiye’nin ikili ilişkilerinde yalnızca sorun yaratmaya yarıyordu.” (P.İ. Averyanov, Osmanlı İran Rus Savaşlarında Kürtler (19. Yüzyıl),  Shf: 34-35)

Osmanlı’nın yıkılması sonrasında, Türkiye Cumhuriyeti ile İran’daki Pehlevi  Hanedanı arasında yeni bir dönem başlamış, komşuluk ve dostluk bağları güçlenmiş, her iki ülke içerisindeki ayrılıkçı gruplara karşı -özellikle de Kürt-  ortak politikalar izlenmiştir. Türkiye ve İran,  ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaş dönemlerinde ABD’nin yanında yer almışlardır.

Adına “İslam İnkılabı” denilen ve İran Devrimi'yle birlikte İran'ın manevi tahtına oturan Humeyni sonrası iki ülke arasındaki ilişkiler, ticari manada bozulmamış olsa da diplomatik anlamda kısmi bir sarsıntı yaşamıştır. Bunda, İran’ın mezhep eksenli kendi rejim politikalarını ihraç etmeye çalışması etkili olmuştur.

1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılması sonrası, bölge; -özellikle Orta Asya’da- yeni bir Türkiye-İran liderlik mücadelesine sahne olmuştur.  Türkiye’nin yeni kurulan devletlerde ABD ile birlikte etkin olma politikasına karşılık, İran’da Rusya ile yakınlaşmaya başlamış ve o dönem başlayan bu yakınlaşma bugün de iki ülkenin Suriye politikalarına yansımıştır.

PKK terörü ile mücadelenin Türkiye’nin ana gündemi oluşturduğu 1990 sonrası dönemde, Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler, bir kez daha menfi bir seyir izlemiştir. Türkiye'nin, PKK’nın desteklenmemesi yönündeki talepleri, her defasında İran resmi makamlarınca reddedilmişti.  Oysaki bu dönemlerde İran PKK’yı himaye etmekle kalmamış, gerektiğinde Türkiye’ye karşı taşeron bir örgüt olarak da kullanmıştı. Türkiye’nin PKK ile mücadele için Irak’ın kuzeyine yönelik sınır ötesi kara ve hava operasyonları, her ne hikmetse İran’ın tepkisiyle karşılaşmıştır. İran’da idam edilen Kürtler için bir şey yapmayan PKK ise Türkiye’deki faaliyetlerine ve silahlı eylemlerine aralık vermeden devam etmiştir.

İran'ın  iki binli yıllardaki nükleer silah edinme ve uranyum zenginleştirmeye ilişkin çalışmaları neticesi Batı ülkeleri tarafından uygulanan ekonomik ambargo günlerinde, Türkiye -Brezilya ile birlikte- Batı ile İran arasındaki müzakere sürecinin başlatılmasına büyük katkı sunmuştu.

2011 yılı Mart ayında başlayan Suriye’deki iç savaş, Türkiye-İran ilişkilerinin bir kez daha zedelenmesine neden olmuştur.  Türkiye, ABD ve AB’nin yer altığı Batı bloku  ile hareket ederken, İran; Rusya ve Çin’in yer aldığı Doğu bloku içerisinde yer almayı tercih etmiştir. İran bu dönemde Suriye rejimine destek vermekle yetinmemiş, Suriye’deki muhaliflere karşı savaşmak için kendi askerlerini de göndermiştir.

İran dünyada paramparça olmuş İslam âleminin sorunlarına çare olacak politikalar geliştirmek yerine, bölgede bir “Sünni-Şii” çatışmasına sebebiyet verebilecek icraatlar ve söylemlerden vazgeçmeyeceğe benziyor. "Esed kırmızı çizgimizdir" diyen İran, mezhepçiliğini ortaya koyarak; Orta Doğu'yu şiacılıkla istila etmek istiyor.

Bölgedeki mezhepsel gerilimleri azaltmak için İran'ın Türkiye'ye yönelik gizli düşmanlık yapma alışkanlığını terk etmesi gerekir.

20 Mart 2015 Cuma

Nevruz, Nevroz ya da Newroz...

Newroz’dan bahseden en önemli metinlerden biri, İranlı şair Firdevsi’nin (ö. 1020) Şehname’sidir. 60 bin beyitten oluşan eser, ilk insandan III. Yezdigirt (ö. 651) dönemine kadar ki İran tarihini söylence kalıbında aktarır. Şehname’nin konumuzla ilgili olan “Cemşid”, “Dahhâk” ve “Feridun” adlı bölümlerinin özeti şöyledir: Cemşîd, yedi yüz yıl hüküm sürmüş bir hükümdardır. Cemşid’in tahta çıktığı ve kılıcının bir güneş gibi parladığı gün Newroz diye anılır.

Yine efsaneye göre Mezopotamya'da zalim bir kral vardır. Ciddi bir hastalığa yakalanır. Hekimler ancak genç beyinlerin yaraya sürülmesiyle kralın iyi olacağını söylerler. Her gün iki genç öldürülür ve beyinleri kralın tedavisinde kullanılır. En sonunda bu zulümden bıkan ve bir şeyler yapmak isteyen iki kişi, kralın sarayının mutfağına aşçı olarak girmeyi başarırlar ve Kralın yılanlarını beslemek için beyinleri alınarak öldürülen çocuklardan sadece birini öldürüp diğerinin gizlice saraydan kaçmasına yardımcı olurlar. Kawa adlı bir demirci, dağlara gönderdiği bu gençlere, “Kralı öldürdüğüm zaman kalenin surlarında ateş yakacağım. Ateşleri görünce dönersiniz” diye tembih eder. Beklenen gün 21 Mart'ta gelir ve Kawa, kralı demir dövdüğü çekiçle öldürür. Ateşler yanar, gençler özgürce evlerine dönerler. O gün bugün her 21 Mart “Newroz” olarak kutlanıyor.

Başka bir efsaneye göre ise Türklerin (Göktürklerin) Ergenekon'dan demirden dağı eritip çıkmalarını, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder.  M.Ö. 8.yüzyıldan günümüze kadar, her yıl 21 Mart’ta bu bayram kutlanır.

Anadolu Beylikleri, eski Mısır, İran, Safevi, Sasani, Moğollar, Selçuklular (Selçuklu hükümdarı Melikşah’ın yaptırdığı Celali takviminin başlangıcı Nevruz’dur.) ve Osmanlılar da (Osmanlılarda da Nevruz, baharın ilk günü ve yılbaşıdır. Takvimler hep Mart'tan başlar, mali yılbaşı da bu günde başlar ve bütün kanunnamelerde vergilerin ilk taksidinin alındığı gündür.)bu günü bayram olarak kutlamışlardır. Hatta Osmanlılarda özel olarak hazırlanan Nevruziye adlı macun, o dönemden kalan bir kültür olarak günümüzde hâlâ devam etmektedir.

Nevruz’un özünde baharla başlayan yeni bir yılın tazeliği ve heyecanı vardır. Uluslar,  yeni yılın ilk gününde baharın heyecanını, çeşitli mitolojik ve efsanevi unsurlarla örüp, kendi örf ve gelenekleriyle kaynaştırarak yüzyıllar boyu devam ettirmişlerdir.

Cumhuriyet döneminde de bu gelenek devam etmiş ve mali yılbaşı mart ayı olarak kabul edilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında da Nevruz şenlik olarak kutlanırdı. Nevruz şenlikleri Cumhuriyetimizin ilanından sonra da bir süre devam etti ve 1926 yılında kaldırıldı.

12 Eylül öncesi sivil Kürt siyasi hareketinde bir çoğulculuk söz konusuydu, çeşitli örgütler vardı. Bunların da büyük bir kesimi sol orijinliydi. 12 Eylül öncesinde Kürt siyasi örgütleri arasındaki çatışmalar ve PKK’nın diğer Kürt hareketlerini tasfiye etmesi sonucu, sivil Kürt siyaseti ortadan kalktı.  12 Eylül 1980 darbesiyle Türkiye’de birçok şey yasaklandı.  (Kürtçe olan yerleşim yerleri ve Kürtçe konuşmak yasaklandı) Bölge insanınca kutlanmak istenen Nevruz etkinlikleri zaten yasaktı.

PKK’nın “Kürt mağduriyeti” üzerinden uyguladığı propagandanın etkisi ve Kürtleri istismar etmesi, “Olağanüstü Hal”in yanlış uygulamaları ve güvenlikçi politikaların sonucu, her 21 Mart Türkiye’deki Kürtler için, “kurtuluş” bayramı olarak algılandı. Kutlama etkinlikleri bu minvalde düzenlendi. Ta ki 1990’lı yılların “kanlı” Newroz kutlamalarına kadar.

İşte o yılların ağır Nevruz bilançosu.

1991 Nevruz kutlamalarında Türkiye genelinde çıkan olaylarda 31 kişi öldü.

Üç güvenlik görevlisinin de şehit olduğu 1992 Nevruz’unda  Şırnak, Cizre ve Nusaybin'deki kutlamalarda meydana gelen olaylarda resmi kayıtlara göre 73 kişi, yerel kaynaklara göre ise 94 kişi hayatını kaybetti. Cizre’de yaşanan olaylar sırasında Sabah Gazetesi Muhabiri İzzet Kezer de hayatını kaybedenler arasındaydı.

PKK'nın "ateşkes" çağrısıyla girilen 1993 Nevruz’unda, siyasetin de sağduyu çağrısı herhangi bir çatışmanın yaşanmamasında etkili olmuştur.

1994 ve 1995 nevruzlarında, sokak aralarında lokal çatışmalar yaşanmakla birlikte, ölümlerin yaşanmadığı kutlamalar düzenlenmiştir. 1995’ten günümüze kadar kutlanan nevruzlarda Nevruz'u kutlamak isteyenler ile güvenlik güçleri arasında zaman zaman gerginlikler yaşanmıştır.

Türk Cumhuriyetlerinde resmi bayram olarak kutlanılan Nevruz, Türkiye’de de 1995 yılından itibaren resmi bayram olarak kabul edilmiştir.

Sonuç olarak: Ortak bir coğrafyanın, ortak bir bayramı olan Nevruzun/Nevrozun/Newrozun, kökenine takılmak bugüne -21 Mart'a- ne kazandırır? Maksat baharı ya da yeni günün gelişini kutlamak değil mi?  İster Nevruz, ister Nevroz, isterse Newroz olsun.  

Nevruz, Türkiye’nin bütün vatandaşlarının, bir festival coşkusuyla beraberce eğlendikleri, kutladıkları ortak bir dayanışma bayramı olmalıdır.

Nevruz, Nevroz veya Newroz… Sonuç da hepsi aynı şeyi ifade etmiyor mu?

Nevruz kutlu olsun...

Newroz pîroz be... (Kurmanci)

Newrozê sima bimbarek bo... (Zakaki)

Nevroztan pîroz bêt... (Sorani)


(Bu yazı ilk olarak 20 Mart 2014 tarihinde yayınlanmış, 21 Mart 2021 tarihinde yeniden düzenlenmiştir.)


3 Mart 2015 Salı

Nihai Barış İçin Somut Bir Adım!

“Tarih boyu İslam Milleti’nin en buhranlı günlerini yan yana durarak atlatan Türklerle Kürtler, Cihan Harbi’nde de omuz omuzaydı. Daha önce Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde İslam ümmetinin ve Türklerin önünü açan Kürtler, Osmanlı’nın son günlerinde de Ruslara karşı cihat edip,  işgale engel olmuşlardı. Ancak, bu cihadı yükselten isimlerden bazıları Cumhuriyet’in kurulmasından sona idam edildi, bazıları sürgüne gönderildi” der “Kemal Paşa ve Kürdler” kitabının yazarı Cemal Toptancı. Toptancı bu ifadeleriyle bin yıllık Türk ve Kürt ittifakını özetlemiştir âdeta.

Konjonktürel gelişmelerle birlikte bölgemizde yaşananlar ve değişen dünya şartları, Orta Doğu’da Türkler ile Kürtlerin ittifakını zorunlu kılmıştır.

15 Şubat’tan önce yapılacağı planlanan ama Kandil’in ayak diretmesiyle geçtiğimiz Cumartesi Dolmabahçe’deki Başbakanlık resmi konutunda, hükümet ile HDP İmralı heyeti tarafından okunan ortak metin, (Devlet ile Kandil’in mevcut çatışmasızlık durumundan yana olduklarını teyit ediyor) tarihe geçecek somut bir adımdır. Bu girişim, barış karşıtlarının tüm engelleme girişimlerine rağmen, “Çözüm Süreci”nde sona yaklaşıldığının habercisi niteliğindedir.

Genelde devleti, özelde ise iktidarı ihanetle suçlayan kesimler ile muhalefet kültüründen yoksun muhalefetimiz, bugüne kadar “Çözüm Süreci”ne alternatif oluşturabilecek hiçbir öneri getirememişlerdir.

Dolmabahçe açıklaması sonrası PKK’nın kuvvetle muhtemel Mart ayı sonları-Nisan ayı başlarında Kandil’de kongreye gideceğini düşünüyorum. Nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, kongre sırasında çok sert tartışmaların yaşanacağı muhakkaktır.

Öcalan’ın; PKK’ya “Türkiye’ye yönelik silahlı faaliyetlerine son verme” çağrısı durumunda, Türkiye’de yeni bir normalleşmenin yaşanacağı, HDP’nin önceden kendisine oy vermemiş Kürtleri ikna etmesi durumunda ise seçim barajını rahatlıkla aşabileceğini iddia etmiştik ve bu iddiamızın arkasındayız.

Bu çağrının selametle sonuçlanması için, elbette ki tarafların yapması gereken şeyler var. Barışı talep eden tüm kesimler, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki STK’larla kamuoyu bu konuda hakem rolünü hakkaniyetli bir şekilde yerine getirmelidir.

Bölge insanı, PKK’nın gençlik yapılanması içerisinde yer alan kontrolsüz grupların kamu düzenini zaafa uğratacak faaliyetlerine izin vermemelidir.

HDP tabanı, Kandil’in silahı bir güç olarak dayatma girişimlerine prim vermemeli, Kandil’in direnci minimize edecek, nihai bir barışı hedefleyen etkinlikler düzenlemelidir.

Öcalan’ın cezaevi şartları biraz daha iyileştirilebilir; kamuoyunda infiale neden olabilir düşüncesiyle konuşulamayan “ev hapsi” konusu gündeme getirilebilir.

Artık yasal güvence altına alınmış bir süreç var. Öncelikli olarak her iki tarafın onayını almış “Akil İnsanlar Heyeti” arasından seçilecek bir izleme komisyonu kurulabilir.

Öcalan ile birlikte İmralı kalan tutuklular değiştirilebilir ve bir sekreterya kurulabilir. 

Ağır hasta olan KCK’li tutuklular tahliye edilebilir.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın, Hacettepe Üniversitesi ile imzalanan madencilik protokolü töreninde yapmış olduğu konuşmada; “Bizim Bağdat’la yaptığımız anlaşmalar, Kuzey Irak ile alakalı yaptığımız sözleşmeler çerçevesinde hemen Kandil Dağı eteklerinde bloklarımız var. Ve Hındıran ve Çoman sahalarında petrol arayacağız…” açıklaması, “Çözüm Süreci” ile birlikte enerji sektöründe de hedeflenen noktayı göstermektedir. 

Oysaki sınır ötesi hava harekâtlarının düzenlendiği dönemlerde, Türkiye’nin yakın bir gelecekte Kandil’de petrol arayacağını söylemek, hayalden öte bir şey değildi. Demek ki aklıselim ile hareket edildiğinde, bu ülkede hayallerin bile gerçeğe dönüşebileceğine tanık olunabiliyor.

Kırk yıllık kan, acı ve gözyaşına rağmen barışı istemeyip “eyvah Kürtler silahlı mücadeleden vazgeçiyor” diye feveran edenler! 

Yıllardır bölgede kardeşçe yaşamış olan bu iki halk, silah yerine barış güvercinlerini çoktan uçurdular…

İnadınıza…!

12 Ağustos 2014 Salı

OSMANLI ARŞİVLERİNDE (KAMUS'UL A'LAM) HARPUT

KAMUS’UL A'LAM:
SAHİFE: 2032-2033
YAZAR: ŞEMSEDDİN SAMİ

           HARPUT: Anadolu’nun kısm-ı şarkisinde “Ma’muratülaziz”  vilayetinin merkezi bir şehir olup, Diyarbekir’in 95 kilometre şimal-ı garbisinde ve Murad nehri mecrasının kurbunda olarak hizay-ı behrden 1237 metre irtifai olan bir tepenin üzerinde vak’ıdır.

            Hükümet konağı ahiren bu tepenin altında, yani cenub-i garbisinde ve ovada vak’i “Mezr’a” nam mahale indirilerek oradan bazı ebniye-i emiriye ve cam’i ve han gibi ebniye inşa olunmakla şimdiki halde Harput şehri iki kısımdan mürekkeb olmuştur. Mezr’a Hakan-ı Mağfur Sultan Abdülaziz Han’ın zamanında i’mar olunmakla “Ma’muratülaziz” namını alarak Sancağa ve ba’dehu teşekkül eden vilayete dahi bu isim verilmiştir.

            Mezr’a ile beraber Harput’un 25.000 ahalisi olup, yalnız 2500’ü Ermeni ve kusûr-i  müslimdir.
            Nefs-i Harput’da 10 Cami-i şerif, 10 medrese,  8 kütüphane, 13 İslam ve 9 Hıristiyan mektebi 8 Kilise, 9 Haman, 12 Han ve 843 dükkân ile 2675 hane mevcuttur.  Rüşdiye-i Mülkiye mektebi ile Amerika misyonerlerinin yaptırdıkları cesim bir protestan mektebi dahi nefsi Harput’dadır. Mezr’a da dahi 4 cami şerif, büyük bir Rüşdiye-i askeriye mektebi ile İslam ve Hıristiyana mahsus diğer 5 mekteb, 4 Hamam, 3 Han, cesim bir kışla iki mensucat fabrikası, bir dabbağhane, 10 misafirhane, 19 mağaza, 250 dükkan ve 555 hane bulunur.

            Harput’un etrafında bağ ve bahçeler pek çok ve meyveleri güzel olup, arazisi dahi pek mümbit mahsuldardır. Civarlarında sık sık ve büyük karyeler bulunuyor. Kışın havası ziyadece soğuk ise de yazın serin ve sağlamdır. Harput, hayli eski ise de şehir halinde olmayıp, bir kale hükmünde idi. Asıl ismi “HARBURÛD” dır ki Ermeni lisanında “Taş kale” demektir. Araplar “Hısn-ı Ziyad” tesmiye etmişlerdi. Coğrafiyon-i Arap asarından “Hartbırud” ismiyle dahi meskûndur. Kal’esi el yevm harabtır. Ba’dehu idare-i Osmaniye zamanında tevessü etmiş olacağı anlaşılıyor. Pek mümbit ve mahsuldar arazi arasında ve Bağdat Caddesi üzerinde vak’ı olmakla hayli ehemmiyet-i ticariyesi olup, Anadolu demiryolunun oralara kadar temdîdi halinde bu ehemmiyetin kat kat artacağı şüphesizdir.  En karib iskelesi Giresun olup, bu iskeleye bir şose ile merbuttur.  Sivas tariki ile Samsuna dahi inilir.

            Harput eskiden Diyarbekir vilayetine mülhak bir kaza suretinde idare olunup, kaymakamları ekseriya yerli beylerden ta’yin olunmakla beyin meskeni olan karye merkez ittihaz olunurdu. Ba’dehu yine Diyarbekir vilayetine mülhak olmak üzere teşkil olunan bir sancağa merkez ittihaz olunarak, evvelce merkez-i livâ olan “Keban” kasabası buna ilhak olunmuştu. Nihayet 1296 tarihinde “Ma’muratülaziz” namıyla teşkil olunan vilayete merkez ittihaz olunmuştur.  (Ma’muratülaziz maddesine müracaat.)

            Harput Sancağı Ma’muratülaziz vilayetinin merkez sancağı olup, şarken ve şark-ı cenubi cihetinden Diyarbekir vilayetinin Erğani Sancağıyla, cenuben Malatya Sancağıyla, Ğarben Sivas vilayetinin Sivas Sancağıyla, şimalen Erzurum Vilayetinin Erzincan Sancağıyla, şimal-i şarki cihetinden dahi Dersim Sancağıyla muhat ve mahduddur. Murat, yani Fırat nehri sancağın ortasında geçip, derun-i livada Çalte ve Kızlık çaylarıyla Kuru çayı ve birçok çay ve dereler ahzeder. Arazisi arızalı olup, nehr-i meskurun vadisiyle şark tarafında olan Harput ciheti pek mümbit ve mahsuldar ise de ğarb-i şimali ciheti, yani Eğîn ve Arapkir kazaları taşlık ve az mahsulâtlıdır. Ahalisi 100.000 nüfus radelerinde olup, bir rub’u Hıristiyan ve üç rub’u İslam’dır. 10.000 nüfusa baliğ Kürd aşiretleri dahi bulunup, başlıca Ra’îyi eğnam ile meşhur olurlar. Bu sancak Harput, Keban Arapkir ve Eğin isimleriyle dört kazadan mürekkeb olup, Harput şark cihetinde, Keban Murat nehrinin iki tarafında Arapkir ile Eğin kazaları dahi sancağın garb-ı şimali cihetinde vak’idir.