hdp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hdp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2016 Perşembe

PKK’nın 15 Temmuz Fırsatçılığı!...

PKK-KCK ve HDP, ideolojik olarak tükenmiş, topluma vereceği bir mesajı kalmamıştır. Yıllarca kendi tabanını ve bölge insanını “Siyasal yollardan Kürt sorununun çözümünü ve Türkiye'nin demokratikleşmesini sağlayacak yoğun bir çaba gösteriyoruz ancak bu çabalarımız devlet tarafından karşılık bulmuyor” yalanıyla oyalayan PKK, yaşamsal kaynağı için (aslında yeni olmayan ama yeniden tedavüle koyduğu) şahıs endeksli stratejiyi bir kez daha gündeme getirdi. Kendi propagandalarına malzeme edecek bir tek malzemesi kaldı. O malzeme de iki şahıs üzerinden ürettikleri iki kutuplu siyasettir. Bunlardan ilki Cumhurbaşkanı "Erdoğan" düşmanlığı, diğeri ise İmralı’daki "Öcalan" fetişizmidir.

15 Temmuz darbe girişimi cuntasının hedeflerinden biri de İmralı’nın basılarak Öcalan’ın infaz edilmesi ve bir iç savaşa sebebiyet vermek olduğu gerçeğidir. Darbeci hainlerin İmralı’yı da hedeflediklerinin kamuoyuna yansımasından sonra, gerek HDP ve gerekse Kandil’deki -çok bileşenli- uluslararası terör şebekesi KCK, bu durumu kendileri için bir fırsata çevirme gayreti içerisine girdiler.
             
15 Temmuz’dan sonra Türkiye’nin hemen her yerinde (Hakkâri’den tutun da Edirne’ye kadar) hürriyet ve özgür irade (halk iradesi) mitingleri düzenlenirken, PKK yandaşları da alternatif olarak Avrupa’nın birçok ülkesinde Öcalan’a özgürlük adı altında çeşitli etkinlikler düzenlemiş ve hâlâ da düzenlemektedirler.

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Öcalan’dan  haber alınamamasının gerilime neden olduğunu iddia ederken, “Öcalan 1999’da yakalandığında bir günde onlarca insan kendini yaktı. Çok büyük çılgınlıklar ortaya çıkabilir. Hakikaten bilmiyorlar, biz de bilmiyoruz. Öcalan sağ mı, ölü mü, yaralı mı, durumu nedir, o gece orada ne oldu?”  sözleriyle de kamuoyunun zihnini bulandırmaktan geri durmamıştır.  “Sokağın kullanıldığı bir dönemde Erdoğan’ın bize hedefe koyması, ‘Şehitlerin hesabını veremezdik’ demesi yeni bir durumdur. Bundan sonra HDP büyük kitlelerin hedefi haline gelebilir. Erdoğan bunun işaretini verdi. Bu çok tehlikeli bir şeydir” sözleriyle, “Erdoğan” isminin kendilerinde nasıl paranoyaya dönüştüğünü ifade etmektedir. 15 Temmuz darbe girişimine net olarak tavır alamamış olan Demirtaş’ın -Kandil’den icazet almadığındandır- Türkiye’nin yekvücut olduğu bir dönemdeki mitingleri tehlikeli bulması hastalıklı bir ruh halinin dışa yansıması olsa gerek.

Sisli havadan kemik kapmak isteyen birileri (M. Karayılan) de “Yani Türkiye sisteminin şu anda yaşadığı kriz, esas olarak Kürdistan Özgürlük Mücadelesi karşısında yaşadıkları yenilginin bir sonucudur” diyerek, (cehaletini, akılsızlığını) malumu bir kez daha ilam etmiştir. Demirtaş’ın açıklamalarıyla birebir örtüşen açıklamanın devamında Karayılan, “15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin en büyük hedeflerinden birisinin Önder Apo olabileceği bilinmesine rağmen, Önder Apo’nun yaşamı konusunda halkımızın kaygılarını giderecek görüşmeleri yaptırmıyor” diyerek, kendi tabanını manipüle etmektedir. Şehir ve hendek stratejisiyle bölge insanını sokağa indiremeyen Karayılan, halka yaptıkları zulmü bir zafer edasıyla -marifetmiş gibi- utanmadan sahiplenmeye devam etmektedir. 

Her açıklaması bir hezeyan olan Karayılan’ın, (geniş bilgi için http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/12/karaylann-hezeyanlar.html) “Türkiye’nin düze çıkması için tek yol vardır; o yol da İmralı’dan geçmektedir. Yalnızca Önder Apo’nun projesi Türkiye’yi düze çıkarabilir… Önder Apo özgür olmadan Türkiye’de ne demokrasi, ne istikrar, ne de refah gelişmez. Bunu herkesin bilmesi lazım” ifadesi ise aç tavuğun rüyasında darı ambarı görmesi şeklinde tevil edilebilir. Aynı Karayılan, Türkiye’nin bölünmemesi ve birlikte yaşaması için “demokratik özerkliğin” gerekli olduğunu da iddia etmişti. Karayılan’ın iddia ettiği “özyönetim-demokratik özerklik” saçmalığı, Kürtlere demokrasi yerine, kan, acı ve gözyaşı getirmiştir. Kan ve gözyaşının da PKK’nın yaşam kaynağı olduğu gerçeği unutulmamalıdır.

Geçtiğimiz Mayıs ayında Diyarbakır Dürümlü’de sivil köylülerin katledilmesiyle büyük bir vahşete daha imza atmış olan PKK, yine Diyarbakır’da bir başka sivil vahşete imza atmıştır.  Sur ilçesi On Gözlü Köprü girişinde polis aracının geçişi esnasında bomba yüklü aracı patlatmaları sonucu, aynı aileden beş sivil katletmiş, beşi polis on iki kişiyi de yaralamıştır. Yine Mardin Kızıltepe’de polis servis aracının geçişi sırasında yol kenarına park edilmiş bomba yüklü aracı patlatmaları sonucu biri polis, üç kişi hayatını kaybetmiş, yaklaşık elli kişi de yaralanmıştır.

PKK,  “makyavelist” bir yaklaşımla, kendilerinin gerçekleştirmiş olduğu her eylem tarzının meşru gören, amaçları uğruna düzenledikleri her türlü eylem sonrasında hayatlarını kaybeden (güvenlik kuvvetleri dâhil) sivil insanların ölümlerini meşrulaştırmakla büyük bir ahlaksızlığa imza atmıştır/atmaktadır.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında oluşan güvenlik zafiyetini fırsata dönüştürerek, Kandil’de KONGRA-GEL’in 10. Genel Kurulu’nu gerçekleştiren PKK’nın, 20 Temmuz itibarıyla ilan edilen üç aylık OHAL’i Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşı “sivil darbesi” olarak görmesi, Erdoğan düşmanlığının PKK’lı teröristlerin zihinlerinde oluşturduğu tahribatı da gözler önüne sermiştir.

Türkiye’deki darbe girişimine sessiz kalan Batı’nın, PKK’nın terör eylemlerine ses çıkarması beklenemez…

27 Haziran 2016 Pazartesi

Dönem Dönem PKK Faşizmi!...

Marksist-Leninist ideoloji temelinde kurulmuş olan PKK, kuruluşundan günümüze kadar gelinen süreçte dönemsel stratejiler izlemiş, örgüt yapısında dönemsel değişikliklere gitmiştir.  Bu değişiklikler beş dönemde değerlendirilebilir. 

PKK’nın birinci dönemi; terör örgütünün kuruluşunu da içeren 1973-1983 yıllarını kapsayan “partileşme” dönemidir. (Örgütün üst düzey liderleri bu dönemi, ideolojik siyasi çizginin doğuşu şeklinde tanımlamaktadırlar.)

İkinci dönem olarak 1984-1993 yıllarını kapsayan ve terör örgütü tarafından “ulusal kurtuluş dönemi” olarak da adlandırılan “gerillalaşma” dönemidir.

Üçüncü dönem olarak; 1993-2003 yıllarını kapsayan ve yine terör örgütü literatüründe uluslararası komplo temelinde gerçekleştirilen “inkâr ve imha sürecinin boşa çıkarılması” dönemidir. 

Dördüncü dönem olarak; 2003-2013 yıllarını kapsayan “demokratik siyasi mücadeleyi öne çıkartarak, Kürt sorununa diyalog temelinde çözümü dayatmak” olarak değerlendirilen dönemdir.

Beşinci dönem olarak; 2013 yılandan sonra terör örgütü tarafından devreye sokulan ve “devrimci halk savaşı” olarak adlandırılan, “hendek ve barikat stratejisi” olarak da tanımlanabilecek olan son çatışmalı dönemdir.

Beşinci dönem olarak tanımlanan “devrimci halk savaşı” stratejisi, “Türk Solu” olarak bilinen terör örgütlerinin yıllardır Türkiye’de gerçekleştirmeye çalıştıkları devrim fantezisinden ibarettir. KCK yönetiminde etkin olan “Türk Solu”nun fosilleşmiş kırıntıları, kendi fantezileri uğruna maalesef Kürtleri imha etmeye devam etmektedirler.

-Kandil’deki PKK üst düzey yöneticilerinin, “Şu anda Kürt halkının AKP iktidarına karşı her türlü yöntemi kullanarak direnme hakkı doğmuştur. Bu hakkı kullanmamak, teslimiyet ve ölümü kabullenmek olur… Kürtlere düşen görev ne kadar zorluk, sıkıntı yaşanırsa yaşansın, bedeli ne kadar ağır olursa olsun direnmektir” propagandası ile Kürtleri evsiz, yersiz ve yurtsuz bırakmaları “yıkım” değil midir?

-Türkiye’de meşru bir devlet idaresi ve seçimle işbaşına gelmiş belediyeler -KCK’nın “özyönetim” saçmalığı ve fantezisi adı altında kazdıkları hendek ve oluşturdukları barikatlar HDP’li belediyelerin sorumlulukları altındaydı-  varken; Kürtlere ölüm, acı ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen “özyönetim” basiretsizliği ne kadar demokratiktir?

-Yaşanan acı ve yıkımdan sonra, PKK'lı Murat Karayılan'ın "Kayyumu yaşatmayız" tehdidi, HDP ve DBP'li belediyelerin, PKK-KCK tarafından idare edildiğinin delili niteliğinde değil midir?

-Hendek ve barikat stratejisiyle yıkımına sebebiyet verdiği şehirleri yeniden imar edeceğini açıklayan devleti, “gaspçılıkla” suçlamak, PKK’nın gaspçılığını meşrulaştırmak demek değil midir?

-“Devlet olmayan devlet” olarak ifade ettiğiniz ancak Kürtlere özgür bir devlet olarak yutturmaya çalıştığınız “Özyönetim” (Özyıkım) stratejisiyle bu ülkeye yıkımdan başka ne kazandırdınız?

-Uluslararası güçlerin kontrollerinde olan Kandil’in, kendilerini Türkiye’deki Kürtlerin tek temsilcileri olarak göstermeleri ne kadar gerçekçi ve ne kadar ahlakidir?

-Murat Karayılan’ın, kendileri gibi düşünmeyen Kürtlere hayat hakkı tanımayan “Özellikle AKP içinde yer alanları uyarmak istiyorum… Kendine ‘Kürdüm’ diyen herkesin AKP’den çıkması gerekmektedir. Kimse AKP’de kalmamalı…‘Bu topraklardanım’ diyen hiç kimse, ister Kürt olsun, ister Arap olsun, isterse de farklı bir kültürden olsun, AKP’de kalmamalıdır”  bu sözleri, PKK faşizmi değil de nedir?

-Diyarbakır Dürümlü’deki PKK vahşeti için, “bu olay üzücü bir olaydır, böyle bir olay yaşanmamalıydı” demek, Kürtler adına mücadele ettiğini iddia eden PKK’nın, yeri geldiğinde sivil ve masum insanları acımasızca katledebileceğinin ispatı değil midir?

Söyleyecek sözü olmayan Kandil ve HDP, toplumu manipüle etmek için her türlü yalanı meşrulaştırmaya devam ediyorlar... 

2 Haziran 2016 Perşembe

PKK’nın “Bilimsel Sosyalizm” Dayatması!...

Öcalan, Din Sorununa Devrimci Yaklaşım kitabının giriş bölümünde, “Temel kavramlara açıklık getirmek ve düzeltmelere gitmek yolunda oldukça çaba sarf ediyoruz ve oldukça da yoğunlaşmış durumdayız. Bu yararlıdır da. Yoldaşlar topluluğu, tartışmasını bilen bir topluluktur. Yeni tanrılar, yeni dinler icat etmeyelim. Biz, bilimsel sosyalizmin gerçekliğine inanıyoruz, ama “dinimiz sosyalizmdir” demiyoruz. Bilimsel sosyalizm, dinin, hatta felsefenin aşılmasıdır da.” (A. Öcalan-Din Sorununa Devrimci Yaklaşım 3. Baskı S.11)

Yıllar önce kendisine yöneltilen “Bugün Tanrıya inanıyor musunuz siz?”  sorusuna ise Öcalan; “Şimdi buna gerçekçi cevap veriyorum. Tanrıdan da öteye, meselelerin temel kavramlarına ilişkin açıklık varsa, bu uygulama anlaşılmış olur. Şimdi ben, bilimsel felsefeye ulaşmış biriyim. Bilgilerin sonuçlarını derleme anlamında bir bilinç felsefesi vardır. Ona bağlıyım. Yani ona inanırım” diyerek cevap vermişti. (A. Öcalan-Orta Doğu’nun Çehresini Değiştireceğiz, Cilt I s. 149)

Friedrich Engels tarafından kullanılmış olan bilimsel sosyalizm terimi, Karl Marx’ın öncülük ettiği sosyal-politik ve ekonomik teoriyi tanımlar. Ütopik sosyalizme karşılık, diyalektik materyalizme dayalı, eleştiren-yargılayan bilimsel veriler çerçevesinde evrensel tezler öne süren bir ideolojidir.

Kuruluşunda Marksist-Leninist ideoloji temel almış olan PKK, zamanla “bilimsel sosyalizmi”  hedeflemiş olan Öcalan’ın çizgisine gelmiştir. Bu ideoloji doğrultusunda faaliyet gösteren KCK-Kandil, bu ideolojiyi halka dayatmış ve bu temelde sosyalist bir “devrim” (!) hedeflemiş ve hedeflemektedir.

Terör örgütünün üst düzey yöneticilerinden Mustafa Karasu KCK-Kandil’in bu hedefini, “Kürt Özgürlük Hareketi, işçi sınıfının ideolojisi olarak ifade edilen bilimsel sosyalizmi kendine kılavuz edinmiştir. Bu ideoloji doğrultusunda işçi-köylü ittifakı temelinde Kürdistan devrimini yapmayı esas almıştır” açıklamasıyla dile getirmiştir. Ve uluslararası üst aklın Kandil’deki temsilcileri bu kanlı ideolojilerini “küçük burjuvazi” (PKK, kuruluş dönemindeki silahsız sivil Kürt muhalif gruplarını ‘küçük burjuva sınıfları’ olarak görmüş, bu muhalif grupların hemen hepsine savaş açarak liderlerini öldürmüştür.) ve “orta sınıf”ın (PKK’ya muhalif aşiretleri de ‘Kürt egemen sınıfı’ olarak görmüş, bu aşiretlere savaş açarak, kimi aşiret liderlerini öldürmüştür.) çözümlemesi olarak tanımlıyorlar.

İç infazlarına “mücadele şehitleri” diyebilecek kadar pervasızlaşabilen PKK’nın üst düzey yöneticilerinden Mustafa Karasu, Sait Kırmızıtoprak’ın öldürülmesini, “1960’lı yılların sonu ve 1970’li yılların başında Dr. Şivan (Sait Kırmızıtoprak) Bakurê Kurdistan’daki Kürt ve Kürdistan gerçeğini görüp bir siyasal hareket başlatmak istemişse de, Türk devleti ve KDP’nin ortaklığıyla Dr. Şivan ve arkadaşları komployla, işkenceyle katledilerek bu gelişme daha baştan boğulmuştur” diyerek, Sait Kırmızıtoprak’ın öldürülmesi üzerinden nemalanmaya çalışmaktadır. Oysaki Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi (T-KDP) Genel Sekreteri Sait Kızılkoprak, Irak’ın kuzeyinde Molla Mustafa Barzani’nin kontrolündeki bölgede, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (TKDP) Genel Başkanı Sait Elçi ve arkadaşı Mehemedê Begê’yi öldürmekten suçlu bulunduğu için (Geniş bilgi için Fanos Yayınları tarafından yayınlanmış ‘Doğunun Elçisi’nden Yüce Divan’a Şerafettin Elçi’ kitabının 2. Baskısı; S.140-154)  öldürüldüğü iddia edilmektedir.

PKK’nın “bilimsel sosyalizm” dayatması, Türkiye’ye, Kürtlere ve bölge insanına ölüm, kan, acı ve gözyaşından başka bir şey kazandırmamıştır. PKK’nın “bilimsel sosyalizm” ütopyası, Kürtlerin evlerinden, yerlerinden ve yurtlarından göç etmelerine sebebiyet vermiştir.  

PKK, özyönetim saçmalığından kaynaklı “hendek ve barikat” çatışmalarında ölen teröristleri bilerek ve isteyerek ölüme mahkûm etmiştir. Eline silah tutuşturularak güvenlik güçleriyle çatışmaya giren -çoğu kırsal alan görmemiş- çocuk yaşta kandırılmış teröristler ve aileleri, PKK’nın “bilimsel sosyalizm” ütopyasının faturasının bedelini ödemektedirler.

Bölge şehir merkezlerindeki manzara, Kandil için bir utanç tablosu olması gerekirken, PKK’nın hâlâ ve ısrarla zafer (!) naraları pompalanması, akli melekelerini yitirdiklerinin delilidir.

PKK faşist bir terör örgütüdür. Kürtleri PKK "faşizmin"den kurtaracak yegâne güç, PKK'nın bu zorbalığına ve faşizmine "hayır" diyebilecek Kürtlerdir.

25 Mayıs 2016 Çarşamba

İç İnfazlara “Mücadele Şehitleri” Demek (?)...

PKK her yıl mayıs ayını “Kürdistan Şehitler Ayı” diyerek, 18 Mayıs’ı da “Kürdistan Şehitler Günü” (18 Mayıs 1977, Öcalan’ın ‘benim gizli ruhum gibiydi’ dediği, PKK’nın kurucu kadroları arasında yer alan Haki Karer’in ölüm tarihidir.) olarak kutlar. Terör örgütü tarafından bu amaçla mayıs ayında çeşitli anma etkinlikler düzenlenir, KCK Üst düzey yöneticileri tarafından da “kahramanlık ve şehitlik” yazıları kaleme alınır. Bu yazıların ortak özelliği, 68 kuşağı olarak bilinen diğer sol terör örgütleri içerisinde faaliyet göstermiş olan birçok ismin de yer bulmasıdır.

Uluslararası üst aklın Kandil’deki maşaları, terör örgütünün kuruluşundan günümüze gelinceye dek infaz ettikleri teröristleri ( kendi iç infazlarını) de “mücadele şehitleri”  yalanıyla kamuoyuna paylaşarak bunlar üzerinden nemalanmayı alışkanlık haline getirmişlerdir.

Mesela: Duran Kalkan (Selahattin Erdem) “Daha gerillanın hazırlık çalışmaları içinde ve ilk adımlarının atıldığı dönemde 2 Mayıs 1983 günü Hilvan ve Siverek direnişlerinin komutanı Mehmet Karasungur ve İbrahim Bilgin Kandil’de şehit düşüyor”  diye pazarladığı Mehmet Karasungur ve İbrahim Bilgin’in, Öcalan’ın planlaması neticesi Talabani güçleri tarafından öldürüldüğü iddia edilir. “Mehmet Karasungur, Kuzey Irak’a yerleşmek için, Barzani KDP’si ve İran hükümeti ile yapılan anlaşmanın çok karanlık amaçlar taşıdığını fark etmişti. Bu nedenle anlaşmayı KDP’lilerle tartışıyordu. Sonuçta Mehmet Karasungur ve İbrahin Bilgin, akıllara durgunluk veren bir komplo ile Apo tarafından 2 Mayıs 1983 tarihinde Celal Talabani’nin adamlarına öldürtülür.” (http://www.nesra.org/pkk-infazlar-6-mehmet-karasungur/)

“Mehmet Turan, 27 Kasım 1978 de, Diyarbakır’ın Lice İlçesi’ne bağlı Fis Köyü’nde gerçekleşen, PKK’nın 1. Kuruluş Kongresi’ne katılan kadrolardan ve ilk oluşum safhasında örgütün önde gelen eylem adamlarından biridir. Birçok eyleme katılmış, MİT ajanı olarak bilinen Pilot Necati ile Öcalan’ın ilişkisini derinlemesine bilen, derin devletle olan ilişkisine ve birçok karanlık olaya şahit olan Mehmet Turan, Ajan-provokatörlükle suçlanır, 1979 yılında Mardin’de infaz edilir. İnfaz edilen ilk PKK-MK yedek üyesi olarak tarihe geçer.”  Örgütün iç infazları sonucu öldürülen PKK’lı bazı isimler: (Mehmet Uzun, Ali Yaylacık ve Ahmet Ballı, Baki Karer (Süleyman), Abdullah Kumral (Yusuf Hoca), Şükrü Karakuş (Şoreş), Cemile Merkit (Seher), Murat Bayraklı, Enver Ata, Resul Altınok (Davut), İzzettin Evcil (Serdar), Zülfü Gök, Çetin Güngör (Semir), Lamia Baksi (Dr. Jîyan), Mustafa Ömürcan (Sarı Ömer), Mahmut Bilgili, Mehmet Tunç, Dilaver Yıldırım (Haydar), Halil Kaya (Kör Cemal) Mustafa Çimen (Teyfik), Metin Değer, Şahin Dönmez, Şahin Baliç (Metin), Zeki Yılmaz, Mehmet Şener (Ahmet), Cemil Işık (Hogır), Mehmet Çimen (Ali Rıza), Yıldırım Merkit, Hidayet Bozyiğit, Nazime Aktürk, Faruk Bozkurt (Dr. Nasır), Faysal Dumlayıcı (Kani Yılmaz), Ramazan Topbaş (Sarı İbrahim) (http://pkkningercekyuzu.com/pkk-orgutunun-ic-infazlari-abdullah-ocalanin-infaz-ettirdigi-yardimcilarinin-listesi/)

PKK’nın iç infazlarından bir diğeri de Mahsum Korkmaz infazıdır.   Terör örgütünün kuruluşunda yer almış,  28 Mart 1986 tarihinde Gabar Dağı’nda güvenlik güçleriyle girdiği bir çatışmada, bizzat Öcalan tarafından görevlendirilen bir PKK tetikçisi tarafından -derin PKK da denilebilir- öldürülmüştür.

 Şemdin Sakık bu olayı “APO” adlı kitabında; "Mahsum Korkmaz önderliğinde 25 kişilik grup olarak Gabar Dağı'na gönderildik. Sessiz ve kansız bir katliamın kurbanlarıydık. Ama farkında değildik. 28 Mart 1986'da, sadece ekmek bulmak amacıyla gece yürüyüşü yapmak zorunda olduğumuz bir gece, güvenlik güçlerinin pususuna düştük. Bu pusuda bir arkadaşımızın hafif yara alması dışında hiç birimize zarar gelmezken, Apo kişiliğinin sağ kolu Mahsum Korkmaz alnından aldığı tek kurşunla öldü. Kendi aramızda Mahsum'un nasıl vurulduğunu tartıştık. Olay yerine tekrar gittik. Sonuçta içimizden birisinin kurşunuyla vurulduğu kanısına vardık. Bu kişinin Feyzi Aslan (Selim) olduğundan şüphemiz kalmamıştı. Tabancasını olay yerinde bırakmıştı ve olay öncesinde Mahsum Korkmaz ile kavgaya varan bir tartışmaya girmişti. Raporlar yazıp Apo'ya gönderdik. Girişimlerimiz engellendi. Daha sonra Apo, Fevzi'yi bütün bu olanlara rağmen, mükafatlandırdı." diyerek anlatıyor.

Benzer bir iç infaz ise (öldükten sonra mezarı anıtlaştırılan) PKK’nın bir dönem Avrupa sorumluluğunu da yapan Engin Sincer cinayetidir. "Erdal" kod adlı Engin Sincer, 15 Ağustos 2003'te Kandil’de gerçekleştirilen PKK Kongresinde, dönemin PKK’lı yöneticilerine yönelik yaptığı sert eleştirilerinden sonra, “eğitim atışları sırasında kaza kurşunuyla öldü” uydurmasıyla, PKK tarafından infaz edildi.  PKK, daha sonra Engin Sincer için 2004 yılında Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesine bağlı Seyrantepe köyünde devasa bir anıt mezar yaptırdı.  Pazarcık Cumhuriyet Savcılığı tarafından başlatılan soruşturmada anıt mezar ile ilgili “suç unsuru” teşkil etmediği kararına varılmıştır. (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2014/08/cozume-heykel-engeli.html)

Kamuoyunu sistematik dezenformasyon ve yalan haberlerle aldatmayı alışkanlık haline getirmiş olan PKK, şimdi de “hendek ve barikat” stratejisi sonunda Sur, Cizre, Şırnak, Nusaybin ve İdil’de bile bile ölüme mahkum ettiği PKK’lıların kanı üzerinden nemalanmayı meşru görüyor.

Kendi iç infazlarını “şehit” olarak pazarlayan KCK’nın bu oyununu görmek istemeyenler!

PKK'nın Diyarbakır-Dürümlü'de gerçekleştirdiği katliam ve katliamda şehit edilen masumlar için söyleyecek bir sözünüz var mı?...

20 Nisan 2016 Çarşamba

PKK-KCK’nın Yeni Stratejisi!...

“Bu ümitsiz, bu ütopyasız, bu vicdansız maddi uygarlığa karşı en özgür duruş, bahar ırmakları gibi coşkuyla ülkeye yönelmektir; hiç tereddüt etmeden mücadele saflarında aktif olarak yerini almaktır...”

Bu ifadeler, şu an Kandil’de bulunan ve bir zamanlar Kürt sorununun çözümü için sivil siyaset yapan (!)  DTP Genel Başkanlığı yapmış Nurettin Demirtaş’a ait.  HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın kardeşi Nurettin Demirtaş.

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde 18 Mart 2016 tarihinde  “Avrupa Araf’ındaki Gençliğe” başlığıyla yayınlanan yazısında Demirtaş,  Kandil’in dayattığı hendek ve barikat stratejisine yeterli destek vermeyen Avrupa’daki Kürt gençleri eleştiriyor.

PKK’nın hendek ve barikat stratejisini “öze dönüş” (!) olarak gören ve Avrupa’dan örgüt saflarına katılan bir zavallının “Avrupa’daki gençlerimiz duygusuz değildir. Aksine büyük duygulara sahiptir. Yeter ki ülkede yaşananların farkına varsınlar, kimse onları tutamaz. Bu nedenle gençlerimiz YPS direnişini örnek almalı ve hiç zaman kaybetmeden saflara katılmalıdır”  sözleri üzerinden Kürt gençlerini ajite etmeye çalışan Nurettin Demirtaş acaba insani özüne ne zaman dönecektir.

Şehir merkezlerine kazdıkları hendeklere gömülen, bölgedeki Kürtlerin büyük bir kısmını yerinden ve yurdundan eden, Kürtlerin çocuklarının kanını emen PKK’nın bu ve benzeri çağrılar yaparak, daha fazla gencin ölümü ve kanı üzerinden hayata tutunmaya çalışması doğaldır.

Terör örgütü PKK açısından bakıldığında, evet, örgüt ideolojisini yansıtan sosyolojik bir analiz ancak ideolojik alt yapısı olmayan ve duygusal düzeyde PKK’ya sempati beslemeyen Kürt gençleri üzerinde etkin olamayacak bir yazı. Avrupa’daki Kürt gençleri, realiteyi biliyor, görüyor ve okuyorlar. Dolayısıyla ideolojisi “ölmek ve öldürmek” olan, kendi halkına zarar vermekten başka bir işe yaramayan PKK’ya mesafeli durmaktadırlar.

Sadece Demirtaş değil, KCK üst düzey yöneticilerinin son dönemlerdeki açıklamalarına bakıldığında, devletin PKK ile mücadeledeki kararlı tutumuna paralel, PKK’nın da Türkiye’nin terörle mücadelesini boşa çıkartacak (!)  silahlı mücadeleye devam ettireceğine yönelik demeçler vermektedirler.

KCK üst düzey yöneticilerinin açıklamaların ortak noktaları:

-Kandil’in ve PKK’nın Avrupa kanadının, kurtuluş reçetesi olarak bir kez daha Öcalan’ı görmüş olmaları. (Geniş bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2016/01/aihmin-son-karar-ve-kandilin-ocalan-kozu.html)

-Çözüm sürecine dönülmesi için üçüncü bir ülkenin masada bulunması talebi. (Hâlbuki çözüm sürecinin devam ettiği dönemlerde bile, başta Cemil Bayık olmak üzere; KCK üst düzey yöneticileri üçüncü göz olarak ABD’yi işaret etmişlerdi. KCK üst düzey yöneticilerinin gözlemci ülke için -ittifakla- ABD’yi işaret etmesi, ABD’nin PKK ve PYD’ye desteğini bir kez daha açığa çıkarmıştır.

-Suriye’de kanton bölgeler elde eden PYD’nin, ABD ve Rusya tarafından desteklenmesinin PKK’yı cesaretlendirdiği.

-Türkiye’nin PKK’ya yönelik mücadelesini itibarsızlaştırmaya yönelik propaganda ve psikolojik faaliyetlerini arttırarak devam ettirdiği. “Devlet Kürtleri ve Alevileri katlediyor” yalanından sonra “devletin Kürt siyasetçiler üzerindeki baskılarını arttırarak bu kez de Kürtler ve Aleviler üzerinde siyasi soykırım uyguladığı” iddiaları.

-HDP’li milletvekillerinin “teröre destek” verdikleri iddiasıyla başlayan ve Başbakan Davutoğlu’nun “Tüm dosyaları kapsasın” çağrısı sonrasında, AK Parti’nin TBMM’ye sunduğu dokunulmazlık teklifine MHP ve CHP’nin de destek vereceklerini açıklamalarının ardından “HDP’ye oy vermiş tüm kesimler siyasetin dışına itilmek isteniyor” propagandası üzerinden kamuoyunda “mağduriyet” algısı oluşturma.

PKK-KCK-Kandil’in yurt içindeki ve yurt dışındaki tüm bileşenlerinin, her şeye rağmen;  Leninizmin çizgisini yansıtan Lenin’in; “eylemde birlik, eleştiri ve tartışmada özgürlük” söylemine sadık kalmaya devam etmektedirler.

14 Nisan 2016 Perşembe

Hangi Demirtaş?...

HDP ve geldiği gelenekteki tüm partiler, yıllarca Kürtler adına siyaset yaptıklarını iddia etmelerine rağmen, kendi iradelerini PKK ve Kandil’e teslim ederek, Türkiye’yi tehdit eden bu yapıdan ve silahtan medet umdular. Hatta HDP daha da ileri giderek, değiştiğini, Türkiyelileştiğini (!) ve Türkiye partisi olduğu söyledi. Ne yazık ki bunların hepsi söylemde kaldı. 

HDP; Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin, İdil ve Yüksekova’daki hendek ve barikat stratejisiyle Kürtlere hayatı zehir eden uluslararası üst aklın ürünü PKK’nın, başta bölge insanı olmak üzere Türkiye’ye verdiği zararın büyüklüğünü nihayet görmeye başladı.   Ve Umarız Demirtaş bir kez daha takiye yapmıyordur.

Halkların Demokratik Partisi Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş, Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlenen bir toplantıdaki açıklamalarıyla bir kez daha Türkiye gündemine oturdu. Demirtaş: “Barış Süreci’ne Türkiye’nin doğusunda ve batısında büyük destek vardı. Bizim hatamız barış görüşmelerini şeffaf şekilde topluma mal edememek oldu. Aynı şekilde Parlamento’nun da sürecin arkasında olması gerekiyordu. Barış Süreci’ni bir kişinin inisiyatifine bırakmış olmak da bir hataydı… PKK neden strateji değiştirdi; bunu onlara sormak lazım. Biz demokratik bir partiyiz ve şiddetin her türlüsünü reddediyoruz. Hendek savaşları kamu güvenliğini tehdit etti ve şiddeti tırmandırdı. Fakat bunlar diyalogla çözülmeli. Tankla, topla tüfekle değil" dedikten sonra “Özerklik ilan edilerek bir sonuç elde edilemeyeceğine” dikkat çekmiş.

Selahattin Demirtaş bu açıklamayı yapmadan önce neler söylemişti?

Demirtaş, 22 Aralık 2015 tarihinde: “‘Suriye’de halkına karşı tank kullanan yönetim meşru değil’ diyen hükümet bugün kendi ilçelerine tank sokmuş halkına tank atışı havan topu atışı yapıyor… Cizre’de, Silopi’de mesele gerçekten 10-20-30 PKK’lı olsaydı şimdiye kadar çözülmüş olmaz mıydı? Halk bu özyönetimin arkasında olduğu için hepsi hedef haline getirilmiş. Ortada 3-5 çapulcu terörist yok. Ortada halk olarak kabul edilmemiş bir topluluğun hak talebi var. Devletin bu hak talebine karşı tankla topla saldırısı var. Hendekler ondan sonra ortaya çıktı… Bugün Kürtlerin küçümsediğiniz barikat, hendek dediğiniz şey darbeye karşı direniştir. Darbe yapılmıştır”  sözleriyle, PKK’nın hendek ve barikat stratejisini meşru görmüştü.

01 Ocak 2016 tarihinde “Burada önemli olan Kürtlerin kendi öz güçleriyle ne kadar ayakta kalacaklarıdır… Uluslararası dengelere güvenerek Kürtlerin kendiliğinden statü elde etmesini beklemek saflık olur. Kürtlerin böyle bir saflık içinde olmadığını görüyorum ve buna güvenerek diyorum ki, Kürtler açısından hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır” ifadesiyle, KCK’nın Suriye yapılanması PYD’nın Suriye’de elde ettiği statü ve oluşturduğu kantonların benzerlerini Türkiye’de de oluşturma beklentisi içerisine girmişti.

06 Ocak 2016 tarihinde:  "Başbakan güvenlik güçlerinin alnından öptüğünü söyledi. Ben de bu zulmün karşısında dik duranların alnından değil ellerinden öpüyorum" sözüyle, hendek stratejisine sahip çıkmış, kamu düzenini ve halkın huzurunu ifsat eden YPS’lileri yüceltmişti.

31 Ocak 2016 tarihinde: “Kürtler çaresiz ve perişan olduğundan değil. Beni bağışlasınlar ama şu anda çaresizliği ve umutsuzluğu yaşayan Türkiye'nin batısıdır. Hep birlikte direniş umudunu büyütmemiz lazım" diyerek, Kandil’in “devrimci halk savaşı” stratejisi saçmalığına  “Kandilvari” bir ifadeyle desteklemişti.

03 Şubat 2016 tahinde: "10 Ekim'de Ankara’nın göbeğinde mitingimizde bomba patlattılar ve 104 kardeşimizi orada katlettiler. Şimdi bütün bu acılara rağmen Diyarbakır, Suruç, Ankara patlamalarına ve katliamlarına rağmen asla dilimizden barış mesajlarını düşürmedik. 'Ahlaken, vicdanen, siyaseten doğru olan çözüm yolu masadır' dedik. Hendekmiş, barikatmış inanın ki bunlar bahane, bir günde çözülür. Altı aydır kapatamadığınız hendekler bir günde Sayın Öcalan’ın mesajıyla çözülür. Bir barış mesajıyla onların hepsi kapanır. Müzakere, diyalog kapısıyla onların hepsi çözülür"  diyerek, barışın önündeki engelin devlet olduğunu ima etmiş, halkın seçmiş olduğu ve legal alanda siyaset yapan bir partinin genel başkanı sıfatıyla, çözümün adresi olarak bir kez daha Öcalan’ı göstermişti.

Ey Demirtaş!

Almanya’daki açıklamalarını, bölgenin zengin ve kadim tarihinin yok edilmesine sebep olan PKK’nın özyönetim saçmalığı ilanından önce, şehirleri cephaneliğe dönüştürmesine seyirci kalmadan önce yapsaydınız ya.

Bu ifadelerinizi Türkiye’nin barışını hendeklere gömen PKK’nın ateşine, su yerine benzin taşımadan önce dile getirseydiniz ya.

Bu duruşunuzu, yüz binlerce insanın yerlerinden ve yurtlarından göç ederek, PKK’nın oluşturduğu hendek anaforunda kaybolmasına seyirci kalmadan önce sergileseydiniz ya.

Yine, uluslararası kurumlardan Türkiye’ye baskı yapmalarını istemek yerine,  silah bırakması için PKK’ya baskı yapmalarını talep etseydiniz ya.

Bu açıklamanızı, Kürtleri “seküler” bir anlayışın çizgisine dönüştürmeyi hedeflemiş Türk solunun fosilleşmiş artıklarına teslim etmeden önce yapsaydınız.

Şimdiye kadar aklınız neredeydi? Eskilerin “Bade harab ul basra” demesi gibi,  yaşanan bunca ölüm ve yıkımlardan sonra mı aklınız başınıza geldi?

Siyasi hayatınız, hep çelişkiler yumağı mı olacak?... 

12 Nisan 2016 Salı

PKK’nın “Kürt ve Alevi Soykırımı” Yalanı!...

2015 Temmuz ayında yeniden çatışmalı süreci başlatan PKK, gün geçmiyor ki akıllara ziyan dezenformasyon içerikli yalan haber ve yorumlar üzerinden toplum algısını manipüle etmeyi hedefleyen haberler yapmasın.

Türkiye’nin “eski Türkiye” olmadığını göremeyen PKK, (Yeni Türkiye, PKK’nın geçmişte kendi propagandasına alet ettiği argümanların tamamına yakınını boşa çıkarmıştır) kendisine yeni propaganda malzemesi oluşturmak adına, kontrolündeki medya organları üzerinden her türlü dezenformasyonu yapmaktadır.

PKK’nın son günlerdeki hedef kitlesi-PKK her dönemde Alevileri istismar etmiştir- yine Alevi vatandaşlarımız.

Terör örgütünün Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde Baki Gül (B.Gül, İlkokulu Elazığ’da, üniversiteyi İstanbul’da okumuş, PKK’nın yurt içindeki haber ajansı olan Dicle Haber Ajansı’nın kuruluşunda yer almıştır. Özellikle Kandil’de KCK Yürütme Konseyi üyeleri ile yaptığı program ve söyleşilerle gündeme gelmiş olan Baki Gül,  kapatılan Roj TV’ ile halen yayında olan Med Nuçe ve Sterk TV’lerde programlar yapmış/yapan Tuncelili bir Alevidir.) imzasıyla yayınlanan yazıda: “Yalçın Akdoğan; AFAD’dan sorumlu, Yurt dışı Türklerinden sorumluydu. Şimdi ise ‘Legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten yapılarla mücadelenin koordinasyonu’ ve ‘Suriyeli sığınmacılarla ilgili koordinasyon’ görevleri var. Yani DAİŞ çetelerinin nerede nasıl ve hangi hedefe yöneleceğini de Yalçın Akdoğan belirleyecek. Kimin tutuklanacağı; hangi Kürt ve Alevi kentlerinin göç ettirileceğini de yine o belirleyecek. Bu nedenle herkesin Yalçın Akdoğan’ın Kürt ve Alevi soykırımının mühendisliği görevi yürüttüğünü bilmesi gerekiyor. Bütün yıkımlarda, ölümlerde, tutuklamalarda, göç ettirmelerde, yargısız infazlarda Yalçın Akdoğan ismini daha fazla duyacağız”  denilerek, Yalçın Akdoğan şahsında devlete yönelik karalama kampanyasına devam edilmektedir.

16 Haziran 2015 tarihli “Çözüm Bekleyen Çözüm Süreci!” başlıklı yazımızda: Yalçın Akdoğan’a yönelik, “‘HDP'nin barajı geçeceğini ben düşünmüyorum, şu anda yüzde 7 civarlarında görünüyorlar. Bunu ittirme, şantajlarla ya tutarsa diye oynuyorlar ama bu çok sağlıklı bir anlayış değil’ diyen ve HDP’nin yüzde 13 oy almasıyla siyasi bir fiyaskoya imza atan Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan; ‘HDP, PKK'ya silah bırakma çağrısı yapsın’ diyerek ‘Çözüm Süreci’nden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak, ikinci bir fiyaskonun mimarı olmuştur. Bir siyasetçi, siyaseten rakibi olan partiye ilişkin yüzde yüz yanılacak bir öngörüde bulunabiliyorsa, ülke ve millet için neler öngörmez ki. Sayın Akdoğan, HDP’nin PKK’ya silah bıraktıracak güç ve iradesinin olamayacağını bilmiyor mu?” eleştirisinde bulunmuş bir yazar olarak bu yazıyı yazıyorum.

Statükonun hüküm sürdüğü eski Türkiye yönetimlerinin mimarı olan 1938-1939 Dersim trajedisini görmezden gelen ve bu trajedi için başbakanlığı döneminde “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa ben özür dilerim ve diliyorum''diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı diktatörlükle itham eden PKK ve medyası, yeni Türkiye’yi de “Kürt ve Alevi soykırımı” yapma iftirasıyla karalamaya çalışmaktadır.

Göç İdaresi Genel Müdürlüğü verilerine göre, Şanlıurfa, Hatay, Kilis, Malatya, Kahramanmaraş, Gaziantep ve İstanbul başta olmak üzere üç milyona yakın Suriyelinin misafir edildiği Türkiye’yi görmezden gelen terör örgütü, her seferinde Türkiye’yi DAİŞ virüsü çetecileriyle bir araya getirmeye gayret etmektedir. Bunu yapan PKK, hendek ve barikat stratejisiyle Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin ve Yüksekova gibi ilçeler başta olmak üzere, şehir merkezlerindeki Kürtlere hayatı zindan etmeyi hedef almıştır. Bununla da yetinmeyen uluslararası güç odaklarının kontrolündeki Kandil merkezli PKK, kendisi gibi düşünmeyen Kürtlere hayat hakkı tanımamış, onları yerlerinden ve yurtlarından göç etmelerine sebep olmuştur.

“Devlet Kürtleri katlediyor” propagandasıyla Türkiye’nin itibarını zedelemeye çalışan PKK, bu kez “Devlet hem Kürtleri, hem de Alevileri katlediyor” yalanının arkasına sığınarak, Kürtlere yaptığı kötülüğü ve verdiği zararı perdelemeye amaçlıyor.

PKK medyasının hedefi, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan değil, Akdoğan’ın sorumluluğunda bulunan ve son yıllardaki başarılı hizmetleriyle gündeme gelmiş olan AFAD ve TİKA gibi devlet kurumlarıdır.

Terör örgütlerine yönelik psikolojik üstünlük elde edilememiş bir mücadelenin başarılı olması mümkün değildir. Ülke olarak psikolojik mücadele manasında maalesef terör örgütü PKK’ya karşı henüz yeterli bir üstünlük kurabilmiş değiliz.

Her anlamda (siyasi, askeri, ekonomik, politik…) uluslararası güçlerce desteklenen ve hücresel bir sistemle kendisini yenileyebilen -kırsal alanda kaybedince, çatışmaları şehir merkezlerine indirgeyerek yaymaya çalışan bir yapı- bir terör örgütüne karşı, duvar edebiyatı sloganları ve propagandasıyla psikolojik üstünlük sağlanamaz.

24 Mart 2016 Perşembe

“AKP’li Kürtler! Ya İtaat, Ya Terk!”…

Defaatle dile getirdik, getiriyoruz, getirmeye de devam edeceğiz. Terör, etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terör her yerde terördür. Terörün ne dini, ne de kimliği vardır. Yıllardır terörle mücadele eden Türkiye’nin bir vatandaşı olarak, Belçika’nın Başkenti Brüksel’deki saldırıyı kınıyor ve lanetliyorum. Başkalarının acıları üzerinden siyaset yapmak bize yakışmaz. Bu, insani de değildir, İslami de değildir.

Yazımızın konusuna dönecek olursak:

HDP’li siyasetçiler, Diyarbakır’daki Nevruz etkinliklerinde bekledikleri kalabalığın çok çok altında bir insan topluluğuyla karşılaşınca, var olan akıllarını da yitirdiler. Ve bu ruh hallerini söylemlerine yansıtmaya başladılar.

İradesini Kandil’e teslim etmiş, aklınca politika yaptığını ve siyaset ürettiğini zanneden HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Diyarbakır’daki Nevruz etkinlikleri sonrası katıldığı bir televizyon programında “Başkanlık sistemine evet deseydik, AKP’li Kürtlerin sorunları çözülürdü ancak halkın sorunu çözülemezdi” diyerek, “bölücü” zihniyetini bir kez daha kamuoyu ile paylaşmış oldu.

Allah aşkına bu nasıl bir zihniyet, bu nasıl bir düşünce şekli?

AKP’li Kürtler de ne demek oluyor?

Kendileri gibi düşünmeyen Kürtlere hayat hakkı tanımayan bu ifade, faşist bir söylem değil midir?

AKP’li Kürtler derken kimleri kast ediyor, halk derken kimleri kast ediyorsun Demirtaş?

Bu söylem ve düşünce şekli “Kandilvari” bir söylemdir.  Kütler adına sivil siyaset yaptığını iddia eden (!) biri, Kürtlere ne verebilir? Merak edenler, Kandil’deki PKK baronlarının geçmişteki söylemlerine bakabilirler.

Ey Demirtaş?

İradeni teslim ettiğin PKK’nın hendek ve barikat fantezisi yaşanmamış olsaydı, tüm Türkiye bu kadar acı yaşar mıydı?

Özyönetim dediğiniz ve devlet olmayan,  devlet yapılanması “demokratik, özgür siyasal örgütletme” saçmalığıyla tarif ettiğiniz, “özyıkım” fantastik stratejisiyle bu ülkeye yıkımdan başka ne kazandırdınız?

“Biz Nevruz’dan çıkan mesajı aldık” diyorsun ve  “Savaş büyüsün diye değil, savaşa karşı barış umudu büyüsün” diyen insanların Nevruz meydanını doldurduğunu söylüyorsun da, “Bazıları PKK’nin şehir savaşına başladığını söylüyor. Hayır, PKK şehir savaşına henüz başlamış değil” diyen Kandil sözcüsüne ve PKK’nın “hendekistan” stratejisine neden söyleyecek söz bulamıyorsunuz?

“Devleti yöneten akıl ferasetsiz kalmışsa kinle öfkeyle hareket ediyorsa, devlet aklı partizanca davranırsa kendi halkını felakete sürükler” diyorsunuz ama Diyarbakır Bağlar esnafının HDP Milletvekili Ziya Pir’e, “Bunu devlet bize yapmadı sayın vekil bakın eve roket girmiş. Devlet hangi eve şimdiye kadar roket atmış. Böyle değil. Yani hak arayışı böyle değil. Kendi halkına sahip çıkmak böyle değil şimdi bu hal midir? Eğer polise karşı savaşıyorsan git dağda savaş. Ama sen buraya gelmişsin. Halkın içine. Burada ne var. Benim evime roket girmiş. Ne yapman gerekiyorsa onu yap. Bu halka sahip çık. Bu pislikleri topla, bu belediye bizim belediye değil mi? HDP belediyesi değil mi? HDP milletvekili değil misiniz gelin kaldırın bu pisliğinizi" diyerek âdeta ders veren çığlığını neden görmezden geliyorsunuz?

“Demokratik siyasetin alanını genişletmeliyiz. Bizler bütün arkadaşlarımızla birlikte yeniden çözüm masasına dönülmesi gerektiğine inanıyoruz” diyorsun da YPS’li teröristlerin Diyarbakır'ın Kayapınar ilçesine bağlı Medya Mahallesi’nde evlerin boşaltılmasına yönelik bildiriler dağıtmasına, Valilik tarafından yasak olmasına rağmen, medarı iftiharınız HDP’li Büyükşehir Belediyesince mahallenin sokaklarında barikat kurulması için parke taşlarının hazır hale getirmesine sessiz kalıyorsunuz.

Aslında HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Başkanlık sistemine evet deseydik, AKP’li Kürtlerin sorunları çözülürdü ancak halkın sorunu çözülemezdi” sözü ile PKK’lı Murat Karayılan’ın “Bazıları PKK’nin şehir savaşına başladığını söylüyor. Hayır, PKK şehir savaşına henüz başlamış değil”  ifadesi, bir bitişin itirafıdır.

Söyleyecek sözü olmayanlar, toplumu manipüle etmek için her türlü yalanı meşrulaştırma gayreti içerisindeler. Nitekim Murat Karayılan denen aklı evvel, Brüksel’deki saldırıya ilişkin olarak,  “Erdoğan gerçekten DAİŞ’e karşı tutum almazsa, DAİŞ’in Avrupa’daki saldırıları da durmayacaktır. Araştırılsa, Brüksel’de eylem yapan kişilerin neresi üzeri Avrupa’ya gitmiş olduğu görülecektir. Bir biçimde mutlaka Türkiye’yle bir bağı vardır” diyebilecek kadar seviyesizleşebiliyor.  Geçmişte Karayılan’ın "Evleri, okulları, hastaneleri yerle bir edin. Ambulansları hedef alın vurun"  (Geniş bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/12/karaylann-hezeyanlar.html) dediği hezeyan dolu açıklamalarına şahit olmuş Kürtler, Karayılan’ın Brüksel saldırılarını Türkiye ile ilişkilendirmesine inanır mı?

HDP olarak, “barış” (!) diye diye Kürtlere hayatı zehir ettiğinizi,  anaların ve babaların evlatsız, genç kadınların eşsiz, çocukların babasız kalmalarına neden olan bu fitne ateşine benzin taşıdığınızın farkında mısınız? 

El İnsaf…

19 Mart 2016 Cumartesi

Nevruz'un Kendisi Barıştır. Ama!...

Terör, Türkiye’nin kalbi Ankara'da kanlı ve acı yüzünü bir kez daha gösterdi. 37 ölü, 125 yaralı, bir ay içerisinde ikinci saldırı ve acı üstüne acı yaşayan Türkiye. Ankara'daki bombalı saldırıda hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah'tan rahmet,  yaralılara acil şifa ve milletimize sabrı cemil diliyorum.  Uluslararası şer güçler, Türkiye'deki maşaları üzerinden Türkiye'ye"Dünya beşten büyük değildir"mesajı vermeye çalışıyorlar. Rabbim, fitne ve fesat odaklarına fırsat vermesin inşallah.

Yaklaşan Nevruz Bayramı öncesi Kandil’deki KCK baronları, 21 Mart’ı kendilerine göre “Özgür Önderlik, Özerk Kürdistan ve Demokratik Türkiye” diye tarif ettikleri formülle adlandırıyorlar. 21 Mart’ta yeni bir aşamaya geçeceklerini ve bundan sonra yeni bir sürecin gelişip başlamasının ancak Türkiye’nin KCK’nın özerkliğini müzakere etmesiyle mümkün olabileceğini dile getiriyorlar.

Kandil’in açıklamasını talimat olarak gören HDP ise “Direnerek kazanacağız” -Bir yandan zavallı Kürtleri direniş adı altında ölüme gönderirlerken, diğer yandan kendileri sıcak evlerinde ve katlarında keyif çatmaya devam ediyorlar- sloganıyla 82 merkezde kutlama yapmayı planladıklarını, yine tüm dikkatlerin çevrildiği Diyarbakır’daki etkinliğin, 21 Mart’ta düzenleneceğini açıkladı.

Gündemdeki bir başka beklenti de bu yılki Nevruz’da Öcalan’ın mesajının okunup okunmayacağı yönünde. Öcalan’ın, geçmiş yıllarda okunan mesajlarını boşa çıkaran Kandil karşısında, yeni bir mesaj göndereceğini sanmıyorum. Devletin de böyle bir talebinin olacağını ya da buna izin vereceğini zannetmiyorum.

 2013 Nevruz’unda Diyarbakır’da okunan mesajında Öcalan: “Artık silahlar sussun fikirler konuşsun noktasına geldik… Ben bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğine diyorum ki, artık yeni bir dönem başlıyor. Silah değil, siyaset öne çıkıyor” mesajı vermiş ancak PKK silahlı unsurlarını yurt dışına çıkarmayarak, “Çözüm Süreci”ndeacaba dedirten kafa karışıklığına neden olmuştu.

Öcalan, 2014 Nevruz mesajında, “Diyalog süreçleri önemli olmakla birlikte bir bağlayıcılık içermezler. Bundan dolayı da kalıcı bir barış için yeterli güvence oluşturamazlar. Gelinen noktada müzakere sistematiği için yasal bir çerçeve kaçınılmaz olmuştur” demiş,  devlet de çıkardığı bir kanunla, “Çözüm Süreci”ni yasal güvence altına almıştı. Bu yasal güvenceye rağmen, Kandil’in “bizden bağımsız hareket ediyorlar” diye adlandırdığı, PKK’nın gençlik yapılanması olan YDG-H’nin (YPS) şehir merkezlerindeki eylem ve faaliyetleri artarak devam etmişti.

2015 Nevruz’unda ise Öcalan: “Tarihi Dolmabahçe Sarayı’nda, hepimizce resmen ilan edilen on maddelik deklarasyon temelinde yeni bir süreci başlatma görevi ile karşı karşıyayız.Deklarasyon gereği ilkelerde mutabakat oluşmasıyla birlikte PKK'nın Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yaklaşık kırk yıldır yürüttüğü silahlı olan mücadeleyi sonlandırmak ve yeni dönemin ruhuna uygun siyasal ve toplumsal strateji ve taktiklerini belirlemek için bir kongre yapmalarını gerekli ve tarihi görmekteyim” demiş ancak Öcalan’ın 21 Mart’taki mesajı okunmadan önce, yani 09 Mart 2015 tarihinde KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık; "Apo gelip kongreye katılmadan, görüşmeden silah bırakma söz konusu olmaz” açıklamasıyla, “Çözüm Süreci”nin sona ermesine neden olan fitili ateşlemişti.

Bugünkü şartlara bakıldığında: Evet, Öcalan devletin gözetiminde ama tam anlamıyla kontrolünde değil. Kandil, “Öcalan”  kozuna sarılıyor ama Öcalan’ın kontrolünde değil. HDP, “Kürtlerin özgürlüğü” palavrasını sloganlaştırıyor ama Kürtlerin kontrolünde değil. İşte problemin ana kaynağı da bu üç konu.

Yıllarca “Kürt mağduriyeti” üzerinden yaydığı propaganda ve “Olağanüstü Hal”in benzeri yanlış uygulamalar ve güvenlikçi politikaların da etkisi ile her 21 Mart, Türkiye’deki Kürtler için, “kurtuluş” bayramı olarak algılandı. Kutlama etkinlikleri bu minvalde düzenlendi.  Ne zamana kadar? 1990’lı yılların “kanlı” Nevruz kutlamalarına kadar.
1991 Nevruz kutlamalarında Türkiye genelinde çıkan olaylarda 31 kişi öldü.Üç güvenlik görevlisinin şehit olduğu 1992 Nevruz'unda Şırnak, Cizre, Nusaybin'deki kutlamalarda meydana gelen olaylarda resmi kayıtlara göre 73 kişi, yerel kaynaklara göre ise 94 kişi hayatını kaybetmişti. 1993 Nevruz'undaki sağduyu çağrıları, herhangi bir çatışmanın yaşanmamasında etkili oldu. 1994 ve 1995 Nevruzlarında, sokak aralarında lokal çatışmalar yaşanmakla birlikte, ölümlerin olmadığı kutlamalar düzenlenmiştir. 1995’ten günümüze kadar kutlanan nevruzlarda kitle ile güvenlik güçleri arasında zaman zaman gerginlikler ve çatışmalar yaşanmış olsa da ölümler yaşanmamıştır. Nevruz,Türkiye’de 1995 yılından itibaren resmi bayram olarak kabul edilmiştir.

Şehir merkezlerindeki hendek operasyonlarında halkı sokaklara indirmeyi başaramayarak beklediği sonuçları (kısa vadede) elde edemeyen, (çatışmaların uzaması, buna kırsal bölgelerdeki çatışmaların da eklenmesi ve sivil kayıpların artması durumunda, bölgedeki halk da devletten uzaklaşmanın yaşanacağı, batı bölgelerindeki Türk-Kürt ayrışmasını ise derinleştireceği endişesini taşıyorum ve bu endişem zayıf gibi görünse de ihtimal dahilindedir) PKK, sivil halkı güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmek için Nevruz kutlamalarının kendileri için son fırsat olduğunu bildiklerinden, ellerindeki tüm imkânları sonuna kadar kullanacaklardır.  

(Bu yazı ilk olarak 15 Mart 2016 tarihinde yayınlanmıştır.)