Cizre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cizre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2016 Perşembe

Hangi Demirtaş?...

HDP ve geldiği gelenekteki tüm partiler, yıllarca Kürtler adına siyaset yaptıklarını iddia etmelerine rağmen, kendi iradelerini PKK ve Kandil’e teslim ederek, Türkiye’yi tehdit eden bu yapıdan ve silahtan medet umdular. Hatta HDP daha da ileri giderek, değiştiğini, Türkiyelileştiğini (!) ve Türkiye partisi olduğu söyledi. Ne yazık ki bunların hepsi söylemde kaldı. 

HDP; Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin, İdil ve Yüksekova’daki hendek ve barikat stratejisiyle Kürtlere hayatı zehir eden uluslararası üst aklın ürünü PKK’nın, başta bölge insanı olmak üzere Türkiye’ye verdiği zararın büyüklüğünü nihayet görmeye başladı.   Ve Umarız Demirtaş bir kez daha takiye yapmıyordur.

Halkların Demokratik Partisi Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş, Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlenen bir toplantıdaki açıklamalarıyla bir kez daha Türkiye gündemine oturdu. Demirtaş: “Barış Süreci’ne Türkiye’nin doğusunda ve batısında büyük destek vardı. Bizim hatamız barış görüşmelerini şeffaf şekilde topluma mal edememek oldu. Aynı şekilde Parlamento’nun da sürecin arkasında olması gerekiyordu. Barış Süreci’ni bir kişinin inisiyatifine bırakmış olmak da bir hataydı… PKK neden strateji değiştirdi; bunu onlara sormak lazım. Biz demokratik bir partiyiz ve şiddetin her türlüsünü reddediyoruz. Hendek savaşları kamu güvenliğini tehdit etti ve şiddeti tırmandırdı. Fakat bunlar diyalogla çözülmeli. Tankla, topla tüfekle değil" dedikten sonra “Özerklik ilan edilerek bir sonuç elde edilemeyeceğine” dikkat çekmiş.

Selahattin Demirtaş bu açıklamayı yapmadan önce neler söylemişti?

Demirtaş, 22 Aralık 2015 tarihinde: “‘Suriye’de halkına karşı tank kullanan yönetim meşru değil’ diyen hükümet bugün kendi ilçelerine tank sokmuş halkına tank atışı havan topu atışı yapıyor… Cizre’de, Silopi’de mesele gerçekten 10-20-30 PKK’lı olsaydı şimdiye kadar çözülmüş olmaz mıydı? Halk bu özyönetimin arkasında olduğu için hepsi hedef haline getirilmiş. Ortada 3-5 çapulcu terörist yok. Ortada halk olarak kabul edilmemiş bir topluluğun hak talebi var. Devletin bu hak talebine karşı tankla topla saldırısı var. Hendekler ondan sonra ortaya çıktı… Bugün Kürtlerin küçümsediğiniz barikat, hendek dediğiniz şey darbeye karşı direniştir. Darbe yapılmıştır”  sözleriyle, PKK’nın hendek ve barikat stratejisini meşru görmüştü.

01 Ocak 2016 tarihinde “Burada önemli olan Kürtlerin kendi öz güçleriyle ne kadar ayakta kalacaklarıdır… Uluslararası dengelere güvenerek Kürtlerin kendiliğinden statü elde etmesini beklemek saflık olur. Kürtlerin böyle bir saflık içinde olmadığını görüyorum ve buna güvenerek diyorum ki, Kürtler açısından hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır” ifadesiyle, KCK’nın Suriye yapılanması PYD’nın Suriye’de elde ettiği statü ve oluşturduğu kantonların benzerlerini Türkiye’de de oluşturma beklentisi içerisine girmişti.

06 Ocak 2016 tarihinde:  "Başbakan güvenlik güçlerinin alnından öptüğünü söyledi. Ben de bu zulmün karşısında dik duranların alnından değil ellerinden öpüyorum" sözüyle, hendek stratejisine sahip çıkmış, kamu düzenini ve halkın huzurunu ifsat eden YPS’lileri yüceltmişti.

31 Ocak 2016 tarihinde: “Kürtler çaresiz ve perişan olduğundan değil. Beni bağışlasınlar ama şu anda çaresizliği ve umutsuzluğu yaşayan Türkiye'nin batısıdır. Hep birlikte direniş umudunu büyütmemiz lazım" diyerek, Kandil’in “devrimci halk savaşı” stratejisi saçmalığına  “Kandilvari” bir ifadeyle desteklemişti.

03 Şubat 2016 tahinde: "10 Ekim'de Ankara’nın göbeğinde mitingimizde bomba patlattılar ve 104 kardeşimizi orada katlettiler. Şimdi bütün bu acılara rağmen Diyarbakır, Suruç, Ankara patlamalarına ve katliamlarına rağmen asla dilimizden barış mesajlarını düşürmedik. 'Ahlaken, vicdanen, siyaseten doğru olan çözüm yolu masadır' dedik. Hendekmiş, barikatmış inanın ki bunlar bahane, bir günde çözülür. Altı aydır kapatamadığınız hendekler bir günde Sayın Öcalan’ın mesajıyla çözülür. Bir barış mesajıyla onların hepsi kapanır. Müzakere, diyalog kapısıyla onların hepsi çözülür"  diyerek, barışın önündeki engelin devlet olduğunu ima etmiş, halkın seçmiş olduğu ve legal alanda siyaset yapan bir partinin genel başkanı sıfatıyla, çözümün adresi olarak bir kez daha Öcalan’ı göstermişti.

Ey Demirtaş!

Almanya’daki açıklamalarını, bölgenin zengin ve kadim tarihinin yok edilmesine sebep olan PKK’nın özyönetim saçmalığı ilanından önce, şehirleri cephaneliğe dönüştürmesine seyirci kalmadan önce yapsaydınız ya.

Bu ifadelerinizi Türkiye’nin barışını hendeklere gömen PKK’nın ateşine, su yerine benzin taşımadan önce dile getirseydiniz ya.

Bu duruşunuzu, yüz binlerce insanın yerlerinden ve yurtlarından göç ederek, PKK’nın oluşturduğu hendek anaforunda kaybolmasına seyirci kalmadan önce sergileseydiniz ya.

Yine, uluslararası kurumlardan Türkiye’ye baskı yapmalarını istemek yerine,  silah bırakması için PKK’ya baskı yapmalarını talep etseydiniz ya.

Bu açıklamanızı, Kürtleri “seküler” bir anlayışın çizgisine dönüştürmeyi hedeflemiş Türk solunun fosilleşmiş artıklarına teslim etmeden önce yapsaydınız.

Şimdiye kadar aklınız neredeydi? Eskilerin “Bade harab ul basra” demesi gibi,  yaşanan bunca ölüm ve yıkımlardan sonra mı aklınız başınıza geldi?

Siyasi hayatınız, hep çelişkiler yumağı mı olacak?... 

3 Şubat 2016 Çarşamba

HDP, Silahı Güçlendirme Partisidir...

Sayın Memdoğlu! Öncelikle, bir kez daha röportaj yapma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyoruz.

Türkiye çözüm beklediği bir süreçte maalesef bir kez daha çatışmaları bir dönemle karşı karşıya kaldı? Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Memdoğlu; Bildiğiniz gibi, 7 Haziran seçimi öncesinde askıya alınan “Çözüm Süreci”  maalesef, KCK’nın 11 Temmuz’da “çatışmasızlığın sona erdiğini” açıklamasıyla son buldu.

Kamu düzenini hiçe sayan PKK, “demokratik özerklik” ilan ettiği ve güvenlik güçleri ile çatışmaya girdiği bölgelerde, sivil vatandaşları tehditle ve zorla kendilerine kalkan yapmıştır. Arkasından, kontrolü altındaki medya araçları üzerinden, hem iç, hem de dış kamuoyuna özelde Erdoğan’ın genelde Türkiye’nin, Türkiye’deki Kürtlere yönelik gerçekleştirdiği katliamların Beşer Esed’in Suriye’deki katliamlarından daha büyük olduğunu -Türkiye’nin Suriye’den kaçan yüz binlerce sığınmacıya kucak açtığını görmezden gelerek- iddia ediyor.

PKK’nın 22 Temmuz’da Ceylanpınar’da evlerinde uyurlarken şehit ettiği iki polis memurunun ardından yeniden başlayan çatışmalar sonrası PKK eylemlerine bakıldığında:

PKK, 22 Temmuz sonrasında kırsal alanlardaki askeri hedeflerden ziyade, şehir merkezlerinde polis noktaları hedef almış,  “Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemde, cephe faaliyetleri olarak adlandırılan şehir faaliyetlerine ağırlık verdiği görülmüştür. Bölgedeki enerji kaynakları ve iletişim hatlarına yönelik sabotaj eylemleriyle kamu idaresini zayıflatmak istenmiş, Şehir merkezlerinde kazdıkları hendekler ve kurdukları barikatlarla devleti zayıf göstermeyi hedeflemiştir. PKK, bölgede bunları hedeflerken, kendi kontrolündeki medya üzerinden “Devlet topyekûn Kürtlere savaş açtı” propagandasını yaymaya çalışarak, Kürtler devletten uzaklaştırılmak istenmiştir. PKK, saldırılarıyla ilk anda çatışmaları derinleştirmeyi ve halkı sokağa çıkartmayı (PKK jargonunda demokratik serhildan olarak adlandırılıyor)  amaçlamıştır. KCK o dönemlerde Halklarımızı beklenti ve oyalama içinde tutan büyük hayal kırıklıkları öfke patlamaları ortaya çıkararak daha büyük çatışmaların yolunu döşeyecektir'' ifadesi, PKK’nın “Devrimci halk savaşı” ilanının davetiyesi olmuştur. Hâlbuki 23 yıl önce (1992 Nevrozu) Şırnak, Cizre, Nusaybin ve Kızıltepe’de yaşanan ve PKK’nın büyük bir “serhildan” olarak adlandırdığı olaylar için Öcalan (yakalandıktan sonra); “İsyan yanlıştı, Kürtler açısından silahlı mücadeleyi gerektiren bir durum kalmamıştı" diyerek pişmanlığını dile getirmişti.

Nihai hedefleri için ise uluslararası kamuoyuna son olayların bir halk hareketi olduğu algısı oluşturarak, uluslararası hukuku devreye sokarak kanton bölgeler oluşturmaktır.

PKK neyi hedefledi, hendek stratejisiyle ne yapmaya çalışıyor?

Geldiğimiz süreçte, çok bileşenli; uluslararası çıkarları güden bir yapılanma haline gelen ve uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolünde olan Kandil, (Cemil Bayık’ın PKK’nın sınır dışına çekilmesi kararını ne HDP ne de Abdullah Öcalan’ın veremeyeceğini, böyle bir kararı ancak kendileri verebileceğini açıklaması, PKK’nın Öcalan’ın kontrolünden çıkarak, uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolüne girdiğinin delili ve ispatıdır.) şehir yapılanması YDG-H üzerinden özyönetim saçmalığı adı altında bölgeyi yaşanmaz hale getirmek için her şeyi göze aldı. Türkiye’de Suriye benzeri bir iç savaş hayali kuran Kandil, Cizre, Şemdinli, Silvan, Lice, Sur, Nusaybin ve Derik’te özyönetim adı altında savaşı şehir merkezlerine yayarak, bu yerleşim yerlerinde kendilerinden olmayan Kürtlere yaşam hakkı tanımıyor.

PKK’nın yeniden silahlı faaliyetlere başlamasında Size göre Suriye’deki iç savaşın etkisi var mı?

Şüphesiz. Suriye’de devam eden iç savaşın ve belirsizliğin elbette ki Türkiye yansımalarını olmuştur. Yıllardır terör örgütü PKK ile mücadele eden Türkiye, Suriye’deki iç savaşın bölgede oluşturduğu otorite boşluğu -ki bu boşluğu PKK’nın Suriye yapılanması PYD doldurdu- nedeniyle, fiili olarak PKK ile sınır komşusu olmuştur. PYD’nin Suriye’de kontrolünü elinde bulundurduğu kanton bölgeler, PKK’nın iştahını kabartmış, bu oluşumlar PKK için bir model oluşturmuş ve Türkiye’ye karşı başlattığı silahlı faaliyetlerini kırsal alandan şehir merkezlerine indirgemiştir. Suriye’de IŞİD’e karşı verdiği silahlı mücadele ile Batı’nın takdirini kazanan PYD’ye Suriye’de kullanması için Batı’nın gönderdiği silah ve mühimmatın büyük bir kısmımın -ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin IŞİD’e yönelik hava operasyonlarını da fırsat bilerek- PKK-KCK’ya aktardığı ortaya çıkmıştır.

Bu süreçte HDP üzerine düşen sorumluluğu yeri getirebilmiş midir?

Hayır. HDP sivil siyaseti güçlendireceğine, silahı güçlendirmek için elinden ne geldiyse yapmıştır. HDP, 24 Ocak Pazar günü, Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda ikinci olağan kongresini gerçekleştirdi. Bir önceki kongrede Türkiyelileşme iddiasıyla yola çıkmış olan HDP, gelinen süreçte Türkiyelileşme yerine Kandilleşmiştir. Türkiye’de sadece sol kesimlerin değil, marjinal kesimlerin de sıkıştıklarında sıklıkla başvurdukları bir yöntem olan Atatürk posterlerini kullanma alışkanlığı bu kez PKK marşının çalındığı, Öcalan posterlerinin bulunduğu, Kürtleri büyük bir felakete sürükleyen “hendek” siyasetinin sahiplenildiği HDP kongresinde yaşanmıştır. Kimse kusura bakmasın, Atatürk posteri asmakla Türkiye partisi olunamaz.

HDP’nin, kamuoyunu; Türkiye partisi olduğunu ve değiştiğini inandırması için Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Yüksekova’da; hendek ve barikatlarla Kürtlere hayatı zehir eden uluslararası üst aklın ürünü PKK’ya,  şehir merkezlerinden çıkmaları ve Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerini sonlandırma çağrısı yapması gerekirdi. Yine Uluslararası kurumlardan Türkiye’ye baskı yapmalarını istemek yerine, PKK’ya baskı yapmalarını istemeleri icap ederdi.  Ve İçişleri Bakanlığı’nda bazı HDP’li milletvekillerinin güvenlik güçlerinin PKK’ya yönelik operasyonlarını sonlandırması için başlatmış oldukları açlık grevi eylemini Diyarbakır Büyükşehir Belediye Binası’nda da yapmaları gerekirdi. “Apoizm”i kendilerine rehber edinerek Kürtleri “seküler” bir anlayışın çizgisine dönüştürmeyi hedeflemiş, Kandil’in talimatlarına göre politika üreten “Halkların Demokratik Partisi (HDP), bu mantalite ile değişemez ve siyaseten Kürtlere de hiçbir şey veremez. 

              Halen yayıncılık sektöründe çalışan Mehmet MEMDOĞLU, “Türkiye’nin Toplumsal ve Sosyal Sorunları” ile ilgili araştırmalarına devam etmektedir. MEMDOĞLU’nun Fanos Yayınları tarafından yayınlanmış “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması” adlı kitabı ile Yakın Plan Yayınları tarafından yayınlanmış “Öcalan’ın Mustafa Kemal Okumaları” ve Anatolia Kültür Yayınlarından çıkan “Abdullah Öcalan’ın Din Okumaları” isimli üç kitabı bulunmaktadır. Çeşitli haber sitelerine gündeme ilişkin yazılar yazan Memdoğlu’nun, Öykü ve şiir çalışmaları da bulunmaktadır.

    (Bu röportaj ilk olarak 31 Ocak 2016 tarihinde haber7.com sitesinde yayınlanmıştır)

13 Ocak 2016 Çarşamba

AİHM’in Son Kararı ve Kandil’in Öcalan Kozu!...

PKK’nın silahlı mücadeleyi şehir merkezlerine indirgeme projesi olan “hendek ve barikat” stratejisi sonrasında, kamu düzeninin tesis edilmesi adına, devlet tarafından yer yer ilan edilen sokağa çıkma yasaklarının kaldırılması için Diyarbakır merkez Sur ilçesi ve Şırnak Cizre’de yaşayan beş vatandaş adına, avukatları tarafından AİHM’e bireysel başvuruda bulunuldu. AİHM, sokağa çıkma yasağının kaldırılması için ihtiyatı tedbir kararı verilmesi istemiyle yapılan başvuruları reddetti.

AİHM red kararında, “Bölgedeki aşikâr olan vahim durum dikkate alındığında, mahkeme; vücut bütünlükleri bakımından korumasız durumda olan başvuranların talep etmeleri halinde gerekli bakıma, yardıma erişebilmelerini sağlamak üzere tüm makul adımların hükümet tarafından atılacağına güvendiğini dile getirmektedir” sonucuna vardı.

AİHM’in ihtiyatı tedbir kararı verilmesi istemiyle yapılan başvuruları kabul etmesi durumunda, bu karar, Avrupa ülkeleri için de emsal teşkil edecekti.Redkararının verilmesinde, (Almanya’nın 21 Aralık 2014’te Hamburg’da meydana gelen olayları bastırmak için kısmi olağanüstü hâl ve sokağa çıkma kararı ile Fransa’nın 13 Kasım 2015’te Paris’teki eş zamanlı terör saldırıları sonrası ilan ettiği olağanüstü hâl uygulamasının üç ay uzatılması kararları da dikkate alındığında)Avrupa’nın terör tehdidi altında bulunmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, karar Türkiye’yi değil, Avrupa’yı koruma amaçlıdır.

12 Ağustos 2015 tarihinde kaleme aldığımız, “ ‘Özerklik Hedefleyen PKK Eylemleri” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/ozerklik-hedefleyen-pkk-eylemleri.html) başlıklı yazımızda: “Nihai hedefleri için ise uluslararası kamuoyuna son olayların bir halk hareketi olduğu algısı oluşturarak, uluslararası hukuku devreye sokabilmek,  ilk etapta oluşturulacak kanton bölgeler üzerinden,  demokratik özerkliklerini ilan etmektir”değerlendirmesinde bulunmuştuk. Gelinen aşamada, PKK’nın “özyönetim ve özerklik” hedefine ulaşmak adına, kara propaganda da dâhil; uluslararası hukuku devreye sokabilmek için, tüm imkânlarını kullanacaktır ve hâlihazırda, bölge halkının sokağa çıkışına en büyük engel Kandil’in “hendek ve barikat” stratejisidir.

Türkiye’nin, IŞİD’in İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda masum sivilleri hedef alan ve 10 kişinin ölümü, 15 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı saldırının şokunu yaşadığı bir ortamda Kandil, her zaman olduğu gibi Türkiye’yi IŞİD ile ilişkilendirmeye çalışmaktadır. O kadar ki KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, “IŞİD'in tüm saldırıları AKP hükümeti ve MİT’in bilgisi dâhilinde yapılmıştır” iddiasını ortaya atacak kadar pervasızlaştırmıştır. Türkiye’yi itibarsızlaştırmak ve terörle ilişkilendirmek için gündemde tutulmaya çalışılan bu iddia,  Kandil’in planladığı bir projedir.   Hâlbuki Türkiye’ninIŞİD’le mücadelede İncirlik Üssü’nü ABD’ye açması ve koalisyonun güçleri içerisinde bulunmasınamisilleme olarak IŞİD,  Türkiye’ye yönelik, (Musul Başkonsolosu ve çalışanlarının rehin alınması, Suruç, Diyarbakır, Ankara ve İstanbul’daki eylemler vb.)  çok sayıda eylem gerçekleştirmiştir.

Hendek stratejisinde kitleleri savaşa ikna edemeyerek bir türlü istediği sonucu elde edemeyen Kandil, (ki KCK üst düzey yöneticilerinin halka yönelik bu yönlü serzenişleri basına yansımaktadır) Diyarbakır Sur, Şırnak Cizre ve Silopi ile Mardin Nusaybin’deki direncini bahar aylarına kadar devam ettirmeyi planlamaktadır.

Geçtiğimiz yılın Temmuz ayında, Ceylanpınar’da iki polisi şehit ederek çözüm sürecini sonlandıran Kandil; “devrimci halk savaşı stratejisi ve serhildan” çağrılarıyla halkı sokağa çıkartmayı hedeflemişse de bunda başarılı olamamıştır. PKK’nın bu başarısızlığında en büyük pay, bu çağrılara itibar etmeyen bölge halkıdır. Devlet bunu iyi okumalıdır.

Öcalan’ın “silahlar sussun, siyaset konuşsun, silahlı unsurlar Türkiye sınırlarını dışına çıksın” çağrılarına kulak tıkayan Kandil, son dönemlerdeki başarısızlığını perdelemek için, yine “Öcalan” kozuna sarılmıştır.  “Devlet’in Öcalan üzerindeki tecridi devam ediyor? Öcalan ile neden görüşülmüyor?” propagandası kendi tabanlarını harekete geçirmeye çalışıyor. Kandil’in bu manevrası karşılık bulur mu? Manevranın nirengi noktasında “Öcalan” ismi varsa, biraz daha ihtiyatlı olmakta fayda görüyoruz. PKK’nın Öcalan’a dair gündeme getirdiği “tecrit” iddiaları boşa çıkartılmalıdır.

5 Aralık 2015 Cumartesi

PKK Amacına Ulaşıyor mu?

“Çözüm Süreci” ile birlikte bölgedeki köylere geri dönüşler olmuş, yaşam normalleşmeye başlamışken PKK’nın, süreci sonlandıran silahlı eylemleriyle birlikte geri dönüşler durmuş, bölgeye yeniden korku ve endişe hakim olmuştur. PKK’nın silahlı eylemlere devam etmesinin artık hiçbir mazereti kalmamıştır. Devlet -Yeni Anayasa’yı katmazsak-  bu manada PKK’nın kendi propagandasına alet ettiği bütün argümanları boşa çıkarmıştır.

“Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemlerde PKK,  sürecin sonunda “özyönetim” ilan edeceklerini; kendilerine destek veren kesimleri bürokratik mekanizmalarda yer alacaklarına, silahlı unsurlarının ise asayiş güçleri olacağına inandırdı.

Geldiğimiz süreçte PKK, çok bileşenli; uluslararası çıkarları güden bir yapılanma haline, bir örgüte dönüşmüştür. Bugün, uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolündeki Kandil, (Cemil Bayık’ın PKK’nın sınır dışına çekilmesi kararını ne HDP ne de Abdullah Öcalan’ın veremeyeceğini, böyle bir kararı ancak kendileri verebileceğini açıklaması, PKK’nın Öcalan’ın kontrolünden çıkarak, uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolüne girdiğinin delili ve ispatıdır.) şehir yapılanması YDG-H üzerinden özyönetim saçmalığı adı altında bölgeyi yaşanmaz hale getirmek için her şeyi göze almış durumdadır.  YDG-H, devlet otoritesini devre dışı bırakmak için bölge insanında can güvenliği korkusu oluşturarak,  kendilerinden olan aileleri ve çocukları silahlandırarak güvenlik güçlerine karşı kullanmakta, kendilerinden olmayan, kendileri gibi düşünmeyen zavallı masum Kürtleri de göçe zorlamaktadır. PKK’nın özyönetim ilan ettiği yerlerde, ticaret durma noktasındadır ve sağlıklı ve düzenli bir eğitim yapılamamaktadır.

Türkiye’de Suriye benzeri bir iç savaş hayali kuran Kandil, Cizre, Şemdinli, Silvan, Lice, Sur, Nusaybin ve Derik’te özyönetim adı altında savaşı şehir merkezlerine yayarak, bu yerleşim yerlerinde kendilerinden olmayan Kürtlere yaşamı zehir etmektedirler. 20 bin nüfuslu Mardin’in Derik ilçesinden beş bin kişinin göç ettiği iddia edilmektedir. Ne acıdır ki Kandil’in bu kanlı planına HDP’li birçok belediye de destek vermektedir.  Bölge halkının çoğunluğunun HDP’ye destek veriyor olması, HDP’nin PKK’ya karşı siyaseten güçlü olma amaçlı olmasına rağmen HDP; iradesini hâlâ Kandil’e teslim etmiş vaziyette.Son dönemlere yaşanan olaylardan sonra HDP’den kendilerini Kandil’in vesayetinden kurtardıklarını gösteren açıklamalar ve siyaset beklemek, çok iyimser bir beklenti olur.

PKK liderlerinden Mustafa Karasu özyönetim safsatası ve hendek stratejisini, “Kürt halkı haklı, meşru ve hiç kimsenin itiraz edemeyeceği biçimde özyönetim hamlesi yapmıştır. Türk devleti bunu kabul etmediği için saldırmakta, halk da direnmektedir. Tabii ki bu direnme içinde hendekler de barikatlar da vardır. Halk devletin özyönetimi inşa edip kendi kendini yönetmek istediği alanlara girmesini istememektedir. Devlet belli merkezlerde var olabilir, ama halkın yaşam alanları olan mahallelere ve sokaklara giremez. Halkın kendi kendini yönetmesine karışamaz” diyerek açıklamaktadır. Kandil bir halk hareketi (!) olduğunu iddia etmeden önce, kamuoyuna kendi iç infazlarını açıklamalıdır.

PKK’nın en belirgin özelliği, kendilerine inanmış; özgürlük adına kendilerini PKK’ya adamış kişilerin adeta beyinlerine müdahale ederek,farklı bir Kürt tipioluşturmak istemesidir. PKK güdümündeki yayın organlarına bakıldığında, bu özellik kolayca görülmektedir. Yıllardır burjuvaziye karşı mücadele verdiği iddia eden PKK;  “özyönetim” planıyla kendi faşizan ve burjuva sistemini kurma ve hayata geçirme peşindedir.

Devlet tarafından sıklıkla ilan edilen sokağa çıkma yasaklarının uzatılması, ilan edilen her sokağa çıkma yasağının PKK’ya yaradığı aşikârdır. PKK’nın istediği bölgede bir savaş ortamı görüntüsü oluşturmak ve bunu kendi yayın organları üzerinden dünyaya servis etmek olduğu düşünüldüğünde; devletin PKK’nın bu amacına hizmet etmemesi gerekmez mi?

PKK’nın “özyönetim” ilan ettiği yerlerde bir an önce kamu düzeni tesis edilmeli, bölgenin PKK tarafından insansızlaştırılmasına izin verilmemelidir. Bölgenin insansızlaştırılması PKK’nın amaçlarına hizmet edecektir.

16 Eylül 2015 Çarşamba

PKK’nın Kara Propagandası!...

PKK, başta Cizre olmak üzere Silopi, Nusaybin, Hakkâri, Silvan, Lice ve Yüksekova’daki  “demokratik özerklik” ilanlarını birer “özgürlük direnişi” olarak görüyor.  Bu il ve ilçelerdeki hendek kazma, resmi kurumlar ile polis ve askere yönelik saldırıların diğer bölge, il ve ilçelerde de gerçekleştirilebileceği algısı oluşturmaya çalışarak, çoluk çocuk, kadın ihtiyar demeden sivilleri açıkça ölüme mahkûm etmek istiyor.

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika’da Selahattin Erdem mahlasıyla yazı yazan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan buna yönelik amaçlarını;  “Cizre direniyor, bütün Kürdistan direniyor. 1990’ların başındaki ulusal diriliş serhildanına öncülük eden Cizre, şimdi de demokratik özyönetim inşasına ve savunulmasına öncülük ediyor… 2014 Eylül’ünde Kobani’de DAİŞ faşizmine karşı kahramanca direnen Kürtler, 2015 Eylül'ünde de Cizre’de AKP faşizmine karşı kahramanca direniyor. 2014 Yılında Kobanê direnişiyle kendilerini insanlığa mal eden Kürtler, şimdi Gever ve Cizre direnişleriyle de yine demokratik insanlığın ruhu ve öncüsü olmaya devam ediyor… O halde demokratik özyönetim ilanlarını bazı kasaba ve kentlerle sınırlı tutmamak ve her alana yaymak gerekli ve önemlidir” diyerek dile getiriyor.

PKK, kamu düzenini hiçe sayarak, “demokratik özerklik” ilan ettiği ve güvenlik güçleri ile çatışmaya girdiği bölgelerde, sivil vatandaşları tehditle ve zorla kendilerine kalkan yapmaktadır. Arkasından, kontrolü altındaki medya araçları üzerinden, hem iç, hem de dış kamuoyuna Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın baskıcı, otoriter, totaliter ve diktatör bir lider olduğu propagandasını yaymaktadır. Bununla yetinmeyen Kandil, özelde Erdoğan’ın genelde Türkiye’nin, Türkiye’deki Kürtlere yönelik gerçekleştirdiği katliamların Beşer Esed’in Suriye’deki katliamlarından daha büyük olduğunu -Türkiye’nin Suriye’den kaçan yüz binlerce sığınmacıya kucak açtığını görmezden gelerek- iddia ediyor.

PKK-KCK’nın bir başka hedefi ve iddiası ise özyönetim ilan edilen yerlerin Kürtlere demokrasi getireceği, bu vesileyle Türkiye’deki tüm muhalif grupları (sol, sosyalist, ulusalcı, emekçi, demokrat…) kendi çıkarlarını da gözeterek, “demokratik özerklik” ilan edilen bölgelere destek vermelerine ikna etmektir. Ve en nihayetinde 2013 Mayıs’ındaki Taksim-Gezi benzeri olayları tüm Türkiye’ye yayarak -sözüm ona- Türkiye’deki demokratik devrimi gerçekleştirerek,  bin yıllık Türk-Kürt kardeşliğini bozmaktır.

Kandil’in sözcüleri, mevcut sorunları siyaset ile çözmek istediklerini, devletin sivil siyasetin önünü kapattığını iddia ediyorlar. Oysaki silahı elinde bir güç ve tehdit unsuru olarak bulundurmaya devam eden ve yeniden silahlı eylemlere müracaat ederek, sivil siyasetin önünü tıkayan KCK-Kandil’in kendisidir.

Suruç’taki bombalı saldırının ardından çatışmasızlığı sonlandıran KCK, o günden sonra sürekli olarak “serhildan” çağrılarıyla halkı sokağa çıkartmayı hedeflemiştir. Bu noktada amacına ulaşamadığını gören PKK, bir kez daha “Öcalan” kozuna sarılmıştır. KCK’nın Kandil’deki üst düzey yöneticileri, bölge halkının önüne “Devlet’in Öcalan üzerindeki tecridi devam ediyor, Öcalan’a tecrit uygulanırken halkın sessiz kalması mümkün değildir? Öcalan ile neden görüşülmüyor? Bugün yapılması gereken şey direnişi yükseltmektir.” propagandası ile çıkmaya başladılar. Kandil’in bu manevrası karşılık bulur mu? Manevranın nirengi noktasında “Öcalan” ismi varsa, biraz daha ihtiyatlı olmakta fayda mülahaza edilmelidir. Devlet bu kozun kullanılmasına müsaade etmemelidir. PKK’nın Öcalan’a dair gündeme getirdiği “tecrit” iddialarını boşa çıkarmalıdır. 

Bu ülke, bu millet “izm”lerden çektiğini, an azılı düşmanlarından çekmemiştir. Kürtler de iradelerini “Apo-izm”  ve Kandil’e teslim etmemeli, kendilerini “Apo-izm”in ve PKK’nın vesayetinden kurtarmalıdırlar.

Demokrasi ve özgürlükler, demokratik olmayan yol ve yöntemlerle elde edilemez. Silah, kan, acı ve gözyaşı üzerinden demokrasi getireceğini iddia etmek, demokratik taleplerle çelişir ve demokrasinin varlık sebebine zıt bir teşebbüstür. Buna ancak PKK diktatoryası denilebilir.  

9 Eylül 2015 Çarşamba

Şehitlere Saygı, Teröre Lanet Yürüyüşleri!

      Tırmanan terör olayları ile birlikte, Hakkâri Dağlıca’da 16 askerin PKK’lı teröristler tarafından şehit edilmesinden ardından,  Iğdır ve Cizre’de toplam 17 polisin şehit olması, toplumda büyük bir infiale sebebiyet vermiştir.
Bu vesile ile Türkiye’nin birçok yerinde  “Şehitlere Saygı, Teröre Lanet Yürüyüşleri” adı altında protesto yürüyüşleri düzenlendi. Terörü lanetlemek için elbette yürüyüşler düzenlenebilir/düzenlenmelidir. Hatta bu yürüyüşlerle birlikte, şehitler için mevlitler okutulmalı, hatimler indirilmelidir. Ama anayasal hak olan bu yürüyüşler,  karşıt görüşlü parti,  medya, grup ve şahıslara ait bina ve işyerlerine zarar verilerek kirletilmemelidir.
Terör örgütlerini, terörü ve şiddeti meşrulaştırmaya çalışmak ne kadar “terör” ise terörü kınamak adına yapılan gösterilerde çevreye “zarar” vermek, de bir terördür. Terörü lanetleyebilirsiniz ama sizin gibi düşünmeyenlerin evlerine ve işyerlerine zarar veremezsiniz.
Maalesef, geçtiğimiz yıl meydana gelen Kobani’yi protesto olaylarındaki görüntülere benzer görüntüler yaşandı. Cadde ve sokaklar bir kez daha vandalların vandalizmine şahit oldu. Sokaklarda -sözüm ona- terörü lanetlediğini zannederek çevrelerine terör estirenlerin, Gezi olayları ve Kobani’yi protesto adına terör estirenlerden (ölümler haricinde) ne farkları vardı?
Dünden itibaren Türkiye’nin birçok il, ilçe ve beldesinde, HDP parti binalarına yönelik yürekleri ağızlara getiren saldırılar gerçekleştirildi. Kırşehir’de HDP’li olduğu gerekçesiyle bir esnafın dükkânının camları kırılarak, içeride bulunan kitapların ateşe verilmesi -itfaiyenin zamanında müdahalesi büyük bir faciayı önlemiştir- nasıl açıklanabilir?
Muğla’nın Seydikemer ilçesinde bir Kürt vatandaşın giydiği yerel giysiler nedeniyle, mahallelilerce dövülmesinin ardından, kendisine ilçe merkezinde bulunan Atatürk büstünün öptürülmesi olayı, hangi zihniyetin ürünüdür? İnsanlık onurunu ayaklar altına alan bu olayın,  Kuzey Kore’deki faşist yönetim uygulamalarından bir farkı var mıydı?
Bölge illerine yolcu taşıyan otobüslere saldıranların, bölgedeki kamu ve sivil vatandaşlara ait araçları yakanlardan bir farkı var mı?
Ankara Beypazarı’nda çoğunlukla bölgedeki mevsimlik işçilerin kaldığı ev ve araçlarını ateşe verenler ne tür bir zihniyetin ürünü olabilirler?
Toplumun bir kesimi tarafından HDP’ye karşı gösterilen fevri ve hukuksuz tepkiler, barışa ve kardeşliğe değil; kin, nefret ve bölünmeye hizmet eder. Kin ve nefret Müslümanın şiarı değildir, en çok sahibine zarar verir. HDP’ye oy vermezsiniz, vermeyebilirsiniz, eleştirebilir, sevmeyebilirsiniz ama parti bina ve ofislerine zarar veremezsiniz. Bu ve benzeri saldırılar en çok da iktidarı sıkıntıya düşürür. PKK’nın terör ve şiddetini meşrulaştırmaya çalışma aracı olur. Saldırıların devamı, PKK’nın üç aydır serhildan/ayaklanma çağrılarını reddederek kulak asmayan,  bölge insanını tahrik edebilir. Lütfen sağduyu!
Terör örgütleri ve terörizmle mücadele bir siyasi partinin değil, tüm siyasilerin, milletin ve devletin sorunudur. Ve terör örgütleriyle mücadelede, yöntem olarak sosyal ve psikolojik mücadeleyi ön plana çıkartacak yeni strateji ve politikalar belirlemek gerekir.
Unutmayın!
Şiddet şiddeti doğurur. Çatışma ve şiddet üzerinden ne Kürt sorunu, ne de PKK şiddetinden kaynaklı terör sorunu çözülemez. Siyasi parti binalarının karşıt görüşlü parti taraftarları tarafından basılarak ateşe verilmesi, 1980 öncesinin anarşi ortamını, anarşi ortamı da darbelere zemin hazırlar. İşte bugün yapılmak istenen şey budur. Terör ve şiddet üzerinden ülkede bir kaos ortamı oluşturarak, Türkiye’ye müdahaleyi (iç, ya da dış) meşru hale getirmeye çalışmaktır. Lütfen feraset.
Şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, aklıselimi ve itidali kaybetmemeliyiz.
İtidal, itidal, itidal…

17 Mayıs 2015 Pazar

Öcalan ile Kandil’in Samimiyeti!...

PKK kuruluş bildirisinde PKK’nın kuruluş amaçlarından bahsederken, “PKK, Kürdistan halkı için sürekli ulusal baskı ve sömürü çağının geçtiğini, bunun yerine proletarya önderliğinde direnme döneminin başladığını ilan etmekle, sadece gecikmiş bir görevi yerine getirdiği inancındadır. Disiplin, fedakârlığı, alçak gönüllülüğü, Marksizm-Leninizm ve devrimin zaferine sonsuz inancı, örgüte, göreve ve kolektif güce bağlılığı, emperyalizme, sömürgeciliğe ve işbirlikçilerine karşı savaşmayı kendi yaşamı haline getirir”  der.

İki buçuk yıldır devam eden çatışmasızlık ortamı ve devlet ile İmralı arasında başlayan süreçle beraber, Türkiye’de barış ümidi bir kez daha yeşermeye başlamıştır. “Çözüm Süreci” seçimlerden ötürü askıya alınmış olsa da Türkiye’nin büyük bir çoğunluğu bu ümidini hâlâ korumaktadır.

AK Parti süreç konusunda hiçbir dönem aceleci davranmadı. Kamuoyunda oluşabilecek olumsuz tepkileri de göz önünde tutarak, süreci geniş bir zaman dilimine yaymaya çalıştı. Dönemin şartlarına bakıldığında doğru bir yaklaşım olmasına rağmen PKK’nın “bakın devlet bizi oyalıyor, samimi değil” propagandasını boşa çıkaramadı. Süreci ağır yürütmenin bedeli ise biraz ağır oldu. Suriye’de devam eden iç savaş ve Rojava’da PKK’nın Suriye yapılanması PYD tarafından oluşturulan Kanton yapılanmalar ile IŞİD terörü, Orta Doğu’daki tüm dengeleri bozdu. Devletin Kürt soruna bakış açısının ve mantalitesinin değişmesi önemliydi ama PYD’nin Rojava’daki başarısı ve IŞİD’in Kobani’ye saldırması,  “Çözüm Süreci”nde PKK’nın elini güçlendirmekle neticelendi.

 İki buçuk yıllık süre içerisinde Öcalan ile KCK ne yaptı? Buyrun samimiyet testine.

13 Mart 2013: PKK, bir iyi niyet göstergesi olarak, farklı tarih ve yerlerde kaçırdığı, aralarında kaymakam adayı Kenan Erenoğlu’nun da bulunduğu 8 kamu görevlisini serbest bıraktı.

21 Mart 2013:  Diyarbakır Nevroz alanında Öcalan’ın “artık silahlar sussun, siyaset konuşsun, silahlı unsurlar yurtdışına çekilsin” dediği mesajı okundu.

23 Mart 2013:  KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, “Resmi ve açık bir şekilde ateşkes ilan ediyoruz” dedi.

2 Nisan 2013: KCK Yürütme Konseyi üyesi Cemil Bayık: “Gerilla yasal güvenceyi görmeden tek bir adım geri atamaz” dedi.

3 Nisan 2013: Öcalan PKK’ya sınır dışına çıkma talimatına uyması için bir mektup gönderdi.

28 Haziran 2013: Diyarbakır Lice’de karakol yapımı bahanesiyle meydana gelen olaylarda bir kişi yaşamını yitirdi.

10 Temmuz 2013:  30 Haziran-5 Temmuz tarihleri arasında Kandil’de gerçekleştirilen PKK 9. Kongresi’nde eşbaşkanlık sistemine geçildi. Cemil Bayık ve Bese Hozat KCK Eşbaşkanları seçildiler.

26 Temmuz 2013:  İmralı heyetiyle görüşen Öcalan, hükümetin Ekim ayına kadar gerekli adımları atmaması halinde ateşkesin bozulacağını açıkladı.

9 Eylül 2013: Kandil, devletin gerekli adımları atmadığını bahane ederek, geri çekilmeyi durdurduğunu açıkladı. (Açıklanan tarihe kadar yurtiçindeki PKK militanlarının ancak %10-15 geri çekilmişti) 

29 Ekim 2013: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık sürecin devamı için Öcalan’ın cezaevi koşullarının değiştirilmesini, sürecin yasal zemine oturtulmasını ve müzakerelere “üçüncü” bir gözün dâhil etmesini istedi.

3 Aralık 2013: Cemil Bayık, 2014 baharına kadar süre tanıdıklarını, gerekli adımların atılmaması halinde çatışmaların yeniden başlayabileceğini söyledi.

8 Aralık 2013: Diyarbakır-Bingöl karayolunda dört rütbeli askeri kaçıran PKK, daha sonra askerleri serbest bıraktı.

11 Ocak 2014: HDP heyetiyle görüşen Öcalan 17-25 Aralık operasyonlarına ilişkin olarak; “Ülkeyi bir darbe ateşiyle yeniden yangın yerine çevirmek isteyenler bizim bu ateşe benzin taşımayacağımızı bilmelidir. Her darbe teşebbüsü bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da karşısında bizi bulacaktır” dedi.

17 Mart 2014: PKK’nın silahlı yapılanması HPG Başkanı Murat Karayılan, Öcalan cezaevinde olduğu sürece PKK’nin silah bırakmayacağını açıkladı.

21 Mart 2014: Diyarbakır Nevruz alanında okunan mesajında; “Şu ana kadar yürütülen bir diyalog süreciydi ve önemliydi. Bu süreçte iki taraf da birbirlerinin iyi niyetini, gerçekçiliğini, yeterliliğini test etmiştir” dedi.

10 Temmuz2014: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık, PKK’nın tamamen silah bırakmasının  "Öcalan’a özgürlük" ve "sürecin anayasal güvence" altına alınması şartlarına bağlı olduğunu açıkladı.

18 Ağustos 2014: Diyarbakır-Lice'de PKK’nın kurucularından Mahsum Korkmaz’ın heykeli dikildi. Heykelin kaldırılması sırasında çıkan olaylarda bir kişi yaşamını yitirdi.

26 Eylül 2014: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık: “Öcalan bizim önderimiz. Biz bir önderlik hareketiyiz. Önderimize bağlıyız. Ama Türkiye adım atmadan önderlik ‘hayır savaşmayın’ nasıl diyecek ki? Diyemez. Dese bile savaşçılar bunu kabul etmezler. Biz savaşçıları zor tutuyoruz”  dedi.

6 Ekim 2014: İmralı heyetiyle görüşen Öcalan, çözüm sürecinde yeni adımlar atılması için hükümete 15 Ekim 2014'e kadar süre verdi.

6-8 Ekim 2014: KCK ve HDP’nin çağrısıyla Diyarbakır’da başlayıp, Türkiye’nin birçok iline sıçrayan Kobani’yi protesto eylemlerinde 50 kişi hayatını kaybetti.

11 Ekim 2014: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık Kobani ve Türkiye'de yaşananlardan Hükümet’i sorumlu tuttu ve TBMM’den geçen tezkerenin bir savaş ilanı olduğunu, sınır dışına çıkarttıkları tüm silahlı birliklerini Türkiye'ye geri gönderdiklerini söyledi.

25 Ekim 2014: Hakkâri-Yüksekova’da, PKK’nın saldırı emrini vermediğini açıkladığı olayda, sivil giyimli üç asker çarşı merkezinde yüzü maskeli kişiler tarafından şehit edildi.

23 Kasım 2014: KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok, “Hiç kimsenin silah iradesi elinde olan bizler adına konuşması doğru değildir” dedi.

27 Aralık 2014: Şırnak-Cizre’de PKK yandaşlarının Hüda-Par üyelerine saldırmasıyla başlayan çatışmalarda üç kişi öldü, üç kişi de yaralandı.

06 Ocak 2015: Şırnak’ın Cizre ilçesindeki İç Güvenlik Yasa Tasarısı’nı protesto gösterilerinde çıkan olaylarda bir kişi öldü, bir kişi yaralandı.

21 Mart 2015: Öcalan’ın Diyarbakır’da okunan Nevruz mesajında: PKK’nın Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yaklaşık 40 yıldır yürüttüğü silahlı mücadeleyi sonlandırmak ve yeni dönemin ruhuna uymak için bir kongre yapmalarını gerekli ve tarihi görmekteyim” diyerek, Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerine son vermesi için PKK’ya kongre çağrısında bulundu.

11 Nisan 2015: Ağrı’nın Diyadin ilçesinde çıkan çatışmada 4 asker yaralandı, devam eden operasyonlarda ise 5 PKK’lı öldü, biri ise yaralı olarak yakalandı.

30 Nisan 2015: HDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, "Çözüm süreci bizim açımızdan yolun sonuna geldik, artık bunu toparlama görevi hükümetindir. O da ne şartla olur? Hükümetin bize verdiği sözlere ve mutabakatlara sahip çıkacağını deklare etmesiyle olur" dedi.

05 Mayıs 2015: KCK Eşbaşkanı Bese Hozat: “Silahsızlanma kongresini toplamayı gündemden çıkardık dedi.

Her şey 7 Haziran seçimlerine endekslenmiş görünüyor. Seçimlerinden sonra PKK, Türkiye yönelik silahlı eylemler başlatır mı? İhtimal vermiyorum. Neden derseniz? IŞİD’in Kobani ve Şengal’e saldırması sonrası, PKK-PYD ile Batı dünyası -özellikle ABD ve Almanya- arasında bir yakınlaşma meydana geldi. PKK, ABD başta olmak üzere; Batı’nın bölgedeki yeni stratejik ortağı olarak görülmeye başlandı. PKK, Batı nezdinde kazandığı bu prestiji berheva etme riskini göze alamaz. 

(Bu yazı ilk olarak 11 Mayıs 2015 tarihinde yysam.org sitesinde yayınlanmıştır.)