Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2016 Çarşamba

AİHM’in Son Kararı ve Kandil’in Öcalan Kozu!...

PKK’nın silahlı mücadeleyi şehir merkezlerine indirgeme projesi olan “hendek ve barikat” stratejisi sonrasında, kamu düzeninin tesis edilmesi adına, devlet tarafından yer yer ilan edilen sokağa çıkma yasaklarının kaldırılması için Diyarbakır merkez Sur ilçesi ve Şırnak Cizre’de yaşayan beş vatandaş adına, avukatları tarafından AİHM’e bireysel başvuruda bulunuldu. AİHM, sokağa çıkma yasağının kaldırılması için ihtiyatı tedbir kararı verilmesi istemiyle yapılan başvuruları reddetti.

AİHM red kararında, “Bölgedeki aşikâr olan vahim durum dikkate alındığında, mahkeme; vücut bütünlükleri bakımından korumasız durumda olan başvuranların talep etmeleri halinde gerekli bakıma, yardıma erişebilmelerini sağlamak üzere tüm makul adımların hükümet tarafından atılacağına güvendiğini dile getirmektedir” sonucuna vardı.

AİHM’in ihtiyatı tedbir kararı verilmesi istemiyle yapılan başvuruları kabul etmesi durumunda, bu karar, Avrupa ülkeleri için de emsal teşkil edecekti.Redkararının verilmesinde, (Almanya’nın 21 Aralık 2014’te Hamburg’da meydana gelen olayları bastırmak için kısmi olağanüstü hâl ve sokağa çıkma kararı ile Fransa’nın 13 Kasım 2015’te Paris’teki eş zamanlı terör saldırıları sonrası ilan ettiği olağanüstü hâl uygulamasının üç ay uzatılması kararları da dikkate alındığında)Avrupa’nın terör tehdidi altında bulunmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, karar Türkiye’yi değil, Avrupa’yı koruma amaçlıdır.

12 Ağustos 2015 tarihinde kaleme aldığımız, “ ‘Özerklik Hedefleyen PKK Eylemleri” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/ozerklik-hedefleyen-pkk-eylemleri.html) başlıklı yazımızda: “Nihai hedefleri için ise uluslararası kamuoyuna son olayların bir halk hareketi olduğu algısı oluşturarak, uluslararası hukuku devreye sokabilmek,  ilk etapta oluşturulacak kanton bölgeler üzerinden,  demokratik özerkliklerini ilan etmektir”değerlendirmesinde bulunmuştuk. Gelinen aşamada, PKK’nın “özyönetim ve özerklik” hedefine ulaşmak adına, kara propaganda da dâhil; uluslararası hukuku devreye sokabilmek için, tüm imkânlarını kullanacaktır ve hâlihazırda, bölge halkının sokağa çıkışına en büyük engel Kandil’in “hendek ve barikat” stratejisidir.

Türkiye’nin, IŞİD’in İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda masum sivilleri hedef alan ve 10 kişinin ölümü, 15 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı saldırının şokunu yaşadığı bir ortamda Kandil, her zaman olduğu gibi Türkiye’yi IŞİD ile ilişkilendirmeye çalışmaktadır. O kadar ki KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, “IŞİD'in tüm saldırıları AKP hükümeti ve MİT’in bilgisi dâhilinde yapılmıştır” iddiasını ortaya atacak kadar pervasızlaştırmıştır. Türkiye’yi itibarsızlaştırmak ve terörle ilişkilendirmek için gündemde tutulmaya çalışılan bu iddia,  Kandil’in planladığı bir projedir.   Hâlbuki Türkiye’ninIŞİD’le mücadelede İncirlik Üssü’nü ABD’ye açması ve koalisyonun güçleri içerisinde bulunmasınamisilleme olarak IŞİD,  Türkiye’ye yönelik, (Musul Başkonsolosu ve çalışanlarının rehin alınması, Suruç, Diyarbakır, Ankara ve İstanbul’daki eylemler vb.)  çok sayıda eylem gerçekleştirmiştir.

Hendek stratejisinde kitleleri savaşa ikna edemeyerek bir türlü istediği sonucu elde edemeyen Kandil, (ki KCK üst düzey yöneticilerinin halka yönelik bu yönlü serzenişleri basına yansımaktadır) Diyarbakır Sur, Şırnak Cizre ve Silopi ile Mardin Nusaybin’deki direncini bahar aylarına kadar devam ettirmeyi planlamaktadır.

Geçtiğimiz yılın Temmuz ayında, Ceylanpınar’da iki polisi şehit ederek çözüm sürecini sonlandıran Kandil; “devrimci halk savaşı stratejisi ve serhildan” çağrılarıyla halkı sokağa çıkartmayı hedeflemişse de bunda başarılı olamamıştır. PKK’nın bu başarısızlığında en büyük pay, bu çağrılara itibar etmeyen bölge halkıdır. Devlet bunu iyi okumalıdır.

Öcalan’ın “silahlar sussun, siyaset konuşsun, silahlı unsurlar Türkiye sınırlarını dışına çıksın” çağrılarına kulak tıkayan Kandil, son dönemlerdeki başarısızlığını perdelemek için, yine “Öcalan” kozuna sarılmıştır.  “Devlet’in Öcalan üzerindeki tecridi devam ediyor? Öcalan ile neden görüşülmüyor?” propagandası kendi tabanlarını harekete geçirmeye çalışıyor. Kandil’in bu manevrası karşılık bulur mu? Manevranın nirengi noktasında “Öcalan” ismi varsa, biraz daha ihtiyatlı olmakta fayda görüyoruz. PKK’nın Öcalan’a dair gündeme getirdiği “tecrit” iddiaları boşa çıkartılmalıdır.

4 Ağustos 2015 Salı

PKK’nın Televizyon Yayıncılığı ve TRT KURDÎ’nin Misyonu!

Türkiye’de, Kürtçe konuşma yasağının kaldırılmasından (Kürtçe konuşma ve şarkı söyleme yasağı 25 Ocak 1991 tarihinde kaldırıldı) dört yıl sonra,  Londra’da kurulan ve PKK çizgisinde yayın yapan MED TV, yayın hayatına başladı.

1999 yılında Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye getirilmesinden sonra, Türkiye’nin talebi üzerine, MED TV’nin yayın lisansı İngiltere tarafından iptal edildi. MED TV yerine kurulan MEDYA TV de 2004 yılında Fransa yönetimi tarafından kapatıldı.  2004 yılında kurulan ve Danimarka üzerinden yayına başlayan ROJ TV’nin yayın lisansı da Türkiye’nin diplomatik baskıları sonucu 19 Ocak 2012 tarihinde Danimarka hükümeti tarafından iptal edildi.

ROJ TV’nin kapatılmasıyla birlikte, yayın lisansını Norveç’ten alan ve bir süre test yayını yapan STÊRK TV devreye girdi. Kürtçe ve Türkçe yayın yapın STÊRK TV’yi, Kürtçe ve Türkçe haber ve tartışma programları yayını yapan NÛÇE TV izledi. Aynı frekans üzerinden NEWROZ TV (İran’daki Kürtlere yönelik) ve RONAHî TV (Suriye’deki Kürtlere yönelik) kanallarının yayınları da gerçekleştirildi.

PKK çizgisinde halen NÛÇE TV, STÊRK TV, NEWROZ TV, RONAHÎ TV, MMC TV kanalları ile birlikte, Kürtçenin Kurmanci, Sorani, Dımılki lehçelerinin yanı sıra, Türkçe, İngilizce ve Fransızca olarak yayın yapın MED NÛÇE adlı haber kanalı bulunmaktadır. PKK paralelinde yayın yapan bir diğer televizyon ise bölgedeki Ezidilere yönelik yayın yapan ÇIRA TV.

01 Ocak 2009 tarihinde TRT’nin Kürtçe kanalı TRT 6 yayın hayatına başladı. PKK’dan tam 14 yıl sonra Kürtçe televizyon kanalını yayın hayatına geçirebilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti… Bu 14 yıllık süre zarfı içerisinde PKK, açmış olduğu Kürtçe televizyon kanalları üzerinden (PKK’lı olan, olmayan) izleyiciyi -tabir yerindeyse-  fikri ve ideolojik hegemonyası altına aldı.  

TRT’nin Arı Stüdyoları’nda yapılan açılış törenine katılmış ve o heyecanı yaşamış biri olarak, yıllarca TRT 6’nın yayınlarını takip etmeye çalıştım. 24 saat Kürtçe yayın yapan TRT 6’nın yayın hayatına geçmiş olması, Türkiye’nin Kürt sorununa yaklaşımında ve çözümünde önemli bir değişimdi ve TRT 6’nın açılmasıyla, iddia edildiğinin aksine Türkiye ne bölündü, ne de parçalandı.

Çok kısıtlı imkânlar ve şartlar altında, 24 saat yayın yapmaya çalışan, yayınlarındaki çeşitliliği ve zenginliğiyle her düşünceden Kürde ulaşmayı hedef edinen ve bu noktada başarılı da olan dönemin TRT 6 Kanal Koordinatörü Sinan İlhan’ın emeğini ve gayretini görmezden gelmeye çalışmak adilane bir yaklaşım olmaz. Sinan İlhan’ın bu manadaki gayreti takdire şayandı. 

O dönem devletin birçok kurumu gibi, Kürt açılımının en önemli ayağını oluşturan TRT 6 kanalı da cemaat taassupçuluğunun kurbanı olmuş, bunun sonucu olarak; kanalın açılışı ve yayın hayatına geçirilmesinde büyük bir emeği olan Sinan İlhan, 15 Ekim 2009 tarihinde TRT 6 Kanal Koordinatörlüğü görevinden alınmıştı.

Bu tarihten sonra, Kürt Sorunun çözümü noktasında bir devrim olan TRT 6 yayınlarındaki zenginlik, farklılık ve çeşitlilik ortadan kalkmış, kanalın yayın politikasının içeriği başarısız ve niteliksiz dış yapımlarla doldurulmuştu. “TRT 6, Çözüm Sürecinde ne yazık ki etkin olamadı. Cemaatçi yapılanma, çözüm sürecine olumsuz bakan cemaat reflekslerini öne çıkardı ve bu kanal berheva edildi. STV’den alınan birçok niteliksiz yapım, çok kötü diziler, başarısız birçok dış yapım, cemaatçilere kaynak aktarmak için bir yöntem olarak sinsice kullanıldı.” *

15 Ocak 2015 tarihinde kanalın kuruluşunun altıncı yıl dönümü nedeniyle Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda düzenlenen etkinlikte bir konuşma yapan TRT Genel Müdürü Şenol Göka, kanalın TRT 6 olan isminin TRT KURDÎ olarak değiştiğini açıkladı. Kanalın isim değişikliği, yeni dönemdeki yayın politikasına yansımadı.

Yeni dönemde kanalın yayın politikasında sürece destek verici mahiyette bir yayın trendi yakalanamadı. Dolayısıyla, kanaldan beklenilen misyon ve fonksiyonerlik ortaya çıkamamıştır/çıkarılamamıştır. Hâlihazırda yayınlarına, yine bu minval üzere devam etmektedir.

TRT KURDÎ’den beklentimiz, yayın politikasında yeni paradigma değişikliklerine gitmesi,  farklı düşüncelerdeki izleyicilerin, kanalın yayınlarında kendilerini bulabilme imkânına bir an önce kavuşmasıdır. 




8 Ocak 2015 Perşembe

Terörün Dini ve Milliyeti Olmaz!

Terör, uluslararası bir sorundur. Etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit edebilen bir problemdir. Terörün ne inancı ne de kimliği vardır. Türkiye'deki de Fransa'daki de terördür.

Önce Dolmabahçe’ye yönelik bombalı saldırı girişimi, ardından İstanbul Sultanahmet Meydanı’ndaki Turizm Polisi Şube Müdürlüğü’ne yönelik menfur saldırı.  Sultanahmet'teki saldırıda polis memuru Kenan Kumaş şehit edildi.  Saldırıları yasa dışı DHKP/C terör örgütü üstlendi.

DHKP/C eleman temini için çoğunlukla Alevi kökenli ailelerin çocuklarını hedef seçmektedir. Yurtdışındaki merkez üsleri AB ülkeleri (Yunanistan, İngiltere, Hollanda, Belçika, Fransa ve Almanya) ve Suriye olan örgüt, finansman ihtiyacını da AB üyesi ülkelerden temin etmektedir.

Çözüm Süreci ile birlikte yüzyıllık Kürt sorununa çözüm hedeflemektedir. Türkiye, Kürt Sorununun çözümü ile birlikte Alevi Sorununa da nihai çözüm getirmek için çalışma başlatmıştır. DHKP/C son iki saldırıda da kullandığı teröristleri âdeta yem olarak kullanmıştır. DHKP/C ve uluslararası bağlantıları, terörist cenazeleri üzerinden Alevi vatandaşlarımızı sokağa indirmeyi hedeflemiştir.  

Her iki saldırının güvenlik boyutu ayrı ayrı değerlendirilebilir ancak bir terör örgütü, gençleri "canlı bomba" olarak eğitebilecek düzeye getiren doneler, argümanlar bulabiliyorsa, devlet ve toplum olarak bir kez daha kendimizi sorgulamalıyız; toplumsal gerçeklerimizle yüzleşmeliyiz. Sorgulanması gereken şey, terör örgütlerinin varlığı değil, terörü ve terör örgütlerini besleyen odakların, kaynakların varlığı olmalıdır. Her vicdana bir polis yerleştiremedikçe, sokakların, toplumun ve ülkenin güvenliğini tam olarak sağlayamayız. Toplum olarak birbirimizi ötekileştiren ifadeleri terk etmedikçe, siyasetçiler toplumu kutuplara ayıran söylemlerden uzak durmadığı müddetçe, kalplere ve vicdanlara sevgi yerleştiremeyiz.

Fransa’daki terör saldırısına gelince; ilk bulgular ve değerlendirmeler El Kaide ya da IŞİD gibi terör örgütlerini gösteriyor olsa da birkaç Avrupa ülkesinin (İsveç, İspanya, Hollanda) ardından Fransa'nın da Filistin'i bağımsız bir devlet olarak tanıdığını unutmayalım. Yani Fransa için 11 Eylül yeni başlıyor olabilir…

Son dönemlerde başta Almanya olmak üzere, Avrupa’da artmaya başlayan İslam ve yabancı karşıtı gösteriler, İslamofobiye dönüştü. Fransa’daki sosyal ve kültürel yapı da buna müsaittir. Özellikle Kuzey Afrika ülkelerinden çok sayıda göçmenin Fransa’yı mesken tutması ve bu göçmenlerin çoğunluğunun Müslüman olması, IŞİD’in neden olduğu travma Fransa’daki İslam ve yabancı karşıtı düşmanlığının artmasına neden olmuştur.

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’nin üç gün önce dile getirdiği "Suriye'ye 2013'te kimyasal silah kullanılırken müdahale etmediğimiz için pişmanım. Müdahale gerçekleşmedi ve şimdi karşımızda IŞİD var. IŞİD'in ise Esed'le ilişkisi olması gerektiğini sorguluyoruz" bu açıklamayı unutmayalım ve bir yere not edelim…

Fransız yetkililer, Paris’in göbeğinde uzun namlulu silahlarla ellerini kollarını sallayarak Charlie Hebdo dergi binasına giren ve ortalığı kan gölüne çeviren iki zanlının kimliklerinin tespit edildiğini açıkladı. Fransız vatandaşı oldukları belirtilen saldırganların,  34 yaşındaki Said Kouachi ve 32 yaşındaki Chérif Kouachi’nin görgü tanıklarının beyanlarına dayanılarak El Kaide ile irtibatlandırılması dikkat çekicidir.

Çözüm sürecinin başladığı günlerde Fransa’nın Başkenti Paris’te (9 Ocak 2013) üç PKK’lı üst düzey üç kadın yöneticinin öldürülmesinin ardından, katil zanlısı Ömer Güney kısa bir süre sonra yakalanmıştı.  Fransız yetkililer, Ömer Güney’in Fransa, Almanya, Hollanda, Belçika ve Türkiye’deki ilişkilerinin neredeyse tümünü deşifre etmelerine rağmen,  cinayetin üzerindeki sır perdesi hâlâ aralanmamıştır. Cinayetlerin derin PKK ile bağlantılı uluslararası derin yapılanmalar tarafından gerçekleştirildiğini iddia edenlerdenim ve bugün hâlâ aynı fikirdeyim.

Son terör saldırısı hakkında geniş bir bilgiye ulaşacağını düşünüyorum.  Fransız yetkililer çok yakında bunu açıklayacaklardır.  Ancak! İki yıl önce Paris'in göbeğinde vuku bulmuş saldırıya, "Fransız" kalmaya devam edeceklerdir.


Fransa’nın Başkenti Paris’te gerçekleştirilen her iki saldırı da istihbarat desteği alınmadan gerçekleştirilebilecek eylemler değildir. Bu saldırısı İslam ile ilişkilendirilemez. Eylemin uluslar arası boyutları ve muhtemel sonuçları göz ardı edilmemelidir.

4 Kasım 2014 Salı

HEDEF, TÜRKİYE’NİN İÇ BARIŞI MI?

Kürt siyaseti uzun yıllardır büyük ölçüde Marksist-Leninist çizgisindeki siyaseti esas almış, seküler düşünce yapısına sahip Kürtler tarafından yönlendirilmeye çalışılmıştır. Günümüzde de Aysel Tuğluk, Sebahat Tuncel ve Ertuğrul Kürkçü gibi milletvekillerinin yanı sıra KCK içerisinden Cemil Bayık, Duran Kalkan, Mustafa Karasu ve Sabri Ok, gibi isimlerin seküler modernleşme konusunda “ırkçı-ulusalcı paradigmayı” esas alan söylemlerinin özünde bu düşünce yapısı vardır. Silahlı mücadeleyi esas alan, seküler-ırkçı düşünce yapısının baskın olduğu PKK-KCK içerisindeki cenahın sözcülüğünü ise -bu sıralar- Aysel Tuğluk yapmaktadır.

Son dönemlerde en çok dillendirilen soru: “Türkiye’nin iç barışını kim istemiyor?”  Yurt içi ve uluslararası boyutları olmakla birlikte, PKK’daki otoriter yönetim-seküler-tek tipçi anlayış, Kürt sorunu ve çözüm sürecinin önündeki en büyük engeldir.

KCK-Kandil, 6-7-8 Ekim’de Türkiye’de estirilen terörü planlamış, HPD ise bu olaylara ön ayak olmuştu. HDP, 6-7-8 Ekim olaylarında üzerine sıçrayan kanı temizlemek, hem Türkiye, hem de uluslararası kamuoyu nezdinde bozulan imajını düzeltmek için Kandil ve uluslararası güçlerin de dayatmasıyla 1 Kasım’da “Dünya Kobani Günü”  etkinlikleri düzenledi.  6-7-8 Ekim’in aksine HPD’li yetkililer sürekli sağduyu çağrısında bulundular. HDP, her iki etkinliğin de düzenleyicisi konumundaydı.

Sonuç?

6-7-8 Ekim Kobani'yi protesto eylemleri; vandalizim, şiddet, ölüm kan ve gözyaşı… “1 Kasım Dünya Kobani Günü” eylemleri, sağduyu…

Neymiş efendim? Demek ki istenildiğinde demokratik talepler de medeni bir şekilde dile getirilebiliyormuş.

PKK-KCK Kandil son dönemlerde, genelde Türkiye, özelde Erdoğan aleyhtarı iç ve dış tüm güçlere yeşil ışık yakmış durumda. Kandil bu politika değişikliği ile Türkiye’nin kendi sorununu, kendi iç dinamikleriyle çözme gayret ve iradesine, uluslararası güçleri müdahil etmek istiyor.

Ve KCK-Kandil, nihayet ağzındaki baklayı çıkardı. Avusturya gazetesi Der Standard’da konuşan KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık, “çözüm süreci” için ABD'nin gözlemci olmasını istedi. Bayık, “Kürt sorunu sadece Türkiye’nin sorunu değil, uluslararası bir sorundur ve çözümü de uluslararası olmalıdır. PKK bu sorunun çözümünün parçası olacaktır… Bu ABD olabilir. Uluslararası bir heyet de olabilir. Aracılara, gözlemcilere ihtiyaç var. Bizler Amerikalıları da (gözlemci olarak) kabul edebiliriz ve gördüğümüz kadarıyla o yöne doğru bir gidiş var" diyor. Cemil Bayık’ın ABD’nin bilgisi olmadan,  kendi başına böyle bir şeyi dillendireceğine ihtimal vermiyorum. Bu talep C. Bayık’ın değil, ABD’nin talebidir. “Çözüm Süreci”ne üçüncü bir gücün müdahil olması demek, acının, kan ve gözyaşının, kısacası çözümsüzlüğün yıllarca devam etmesi demektir.

Türkiye’nin iç barışının engellenmek istenmesinin uluslararası boyutuna gelince:

ABD: Orta Doğu’daki menfaatleri gereği, kendi siyasi ve politik ekseni içerisindeki Türkiye’yi kaybetmek istemiyor. Bunun için de Kürt sorunu ve çözümü üzerinden Türkiye’ye ders vermeye çalışıyor. Kobani’ye yönelik politikalarda bunu rahatlıkla gördük.

İngiltere: Dünyanın fitne merkezidir. Yüz yıl önce cetvel ile parçalara ayırdığı Orta Doğu’daki sınırları, kendi çıkarlarına göre yeniden çizmek istiyor.

AB: Avrupa Birliği’nin omurgasını oluşturan Almanya ve Fransa (Belçika ile Hollanda da eklenebilir) Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini engellemek, hiç olmazsa kendi projeleri olan imtiyazlı ortaklığı kabul ettirmek için Kürt sorunun çözümsüzlüğünü dayatmaktadırlar. Paris cinayetleri bu amaca yönelikti. Hâlâ esrarengizliğini koruyan Paris cinayetleri aydınlatıldığı an AB içerisindeki derin gladyo da deşifre olacaktır.

İsrail:  “One minute” ile başlayan, Mavi Marmara faciasıyla doruğa ulaşan Türkiye-İsrail gerginliği, İsrail’in Gazze’ye saldırılarıyla daha da derinleşmiştir. Orta Doğu’daki güçlü bir Türkiye, İsrail’in bölge politikaları için de problem kaynağıdır. Türkiye’nin Kürt sorunuyla meşgul olması bölgeye yönelik siyasi enerjisini zayıflatacaktır.

İran ve Rusya: Türkiye'deki “Çözüm Süreci”,  bölge ülkeleri içerisinde en çok İran’ı rahatsız etmiştir. Kendi iç sorunun çözmüş ve bölgedeki diğer Kürtler ile iyi ilişkiler kuramaya çalışan bir Türkiye, İran ve Rusya’nın bölge politikaları ve çıkarları için bir engeldir. İran ve Rusya’nın Irak’taki Şii yönetim ile Esed rejimine açıktan verdiği destek Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini engellemeye yöneliktir.

Türkiye’nin iç barışını engellemek isteyen devletlerin ortak hedefi; bölgedeki enerji kaynakları ve bu enerjinin batıya geçiş yollarının kontrol edilmesi mücadelesidir.

BDP-HDP/DTK (legal Kürt siyaseti) çözüm sürecine dair ne tür politika izleyeceğine net bir karar vermiş değildir. İradesini Kandil’e teslim etmiş, silahı; “Kürt Sorunu”nun çözümü için sigorta olarak görmeye devam eden legal Kürt siyaseti, elbette bu süreçte yeterince etkili olamayacaktır.

 HDP son açıklamasında “Çözüm süreci devam ediyor ve her şartta devam edecek. Çünkü Türkiye halkları buna inandı ve güvendi bu hükümeti de bizi de aşacak bir irade olarak ortaya çıktı.” açıklamasına uygun politikalar üretebilir mi?

Yine bir umut, yeni bir ümit…



7 Temmuz 2014 Pazartesi

FRANSA’DAKİ KARA KUTU: ÖMER GÜNEY

Öcalan ile ‘İmralı Süreci” diye başlayan görüşmelerin henüz başlangıcıydı… 10 Ocak 2013 günü; Haber bürolarına “PKK’nın Paris’teki Enformasyon bürosuna düzenlenen silahlı saldırıda, aralarında PKK’nın kurucu kadroları içerisinde yer alan Sakine Cansız’ın da bulunduğu üç PKK’lı kadın öldürüldü” haberi düşmüştü.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi ve PKK’nın Avrupa sorumlusu Zübeyir Aydar’ın ilk tepkisi “Saldırılar, İmralı ile yapılan görüşmelere karşı yapılıyor” ifadesi idi. Aydar’ın bu ifadesine karşın, Kandil ise olayın Türkiye gladyosu tarafından yapıldığını iddia ediyordu. İlk göze çarpan, PKK’nın Avrupa kanadı ile Kandil’in birbirine zıt açıklamalar yapmalarıydı…

Sakine Cansız gibi bir üst düzey PKK yetkilisinin Avrupa’nın göbeğinde öldürülebiliyor olması, Çözüm sürecinin başarıya ulaşması durumunda, Avrupa’ya gönderilecek, suça bulaşmamış olan diğer üst düzey PKK yöneticileri için de bir mesaj niteliğindeydi.  Yani, olay Türkiye’deki çözüm sürecini sekteye uğratmayı amaçlıyordu.

Çok geçmeden olayın faili olduğu belirtilen Ömer Güney, Fransa tarafından yakalandı. Tüm kamuoyu gibi, cinayetin kim ya da kimler tarafından azmettirildiği,  cinayetin karanlık noktalarının açıklanacağı beklenirken, “Paris cinayeti” bir sır, Ömer Güney de sırrın kara kutusu oldu. Ömer Güney, bir kurye miydi? Bir terörist miydi?  Ya da ruh sağlığı bozuk bir tetikçi miydi?

Peki, kimdi Ömer Güney?

PKK’nın kurucularından Sakine Cansız, KNK Temsilcisi Fidan Doğan ve Gençlik Hareketi üyesi Leyla Söylemez’in 9 Ocak’ta öldürülmesi olayı ile ilgili tutuklanan Ömer Güney, Sivas Şarkışla Polattepe köyü nüfusuna kayıtlı. Türkiye’den Fransa’ya göç eden bir ailenin çocuğu… Türkiye’de herhangi bir suç kaydı görünmüyor. Ömer Güney, iki buçuk yıl önce Paris’teki Fransa Kürt Dernekleri Federasyonu’na üye olur. “Öcalan’a özgürlük” eylemlerine, oturduğu bölgede bulunan Villiers le Bel’deki mahalle aktivitelerine kadar her etkinliğe katılır. İyi derecede Fransızca bildiği için, dernek üyelerinin işlemlerini yürütür ve  kısa zaman zarfında sevilen bir kişi olur. O kadar ki Sakine Cansız’ın özel işlerini takip edebilecek kadar güvenilen biri haline gelir.

Avrupa’nın göbeğinde, bu kadar profesyonelce bir cinayeti işleyen biri, ancak profesyonel bir tetikçi olabilir.

Muhafazakâr bir ailenin çocuğu olarak yetişmesi, iyi derecede Fransızca bilmesi, bir ara havaalanında çalışması, Avrupa içerisinde sık sık seyahat etmesi, çevresine sağlık yönünden hasta olduğunu açıklaması, Güney’i;  PKK’nın derin kolu ile ilişkili uluslararası derin yapılanmalar için aranan tetikçi konuma getirmesi bakımından yeterlidir.

Suçun birinci derecedeki faili Ömer Güney’in, Fransız yetkililerinin elinde bulunuyor olmasına ve cinayetin üzerinden yaklaşık bir yıl geçmesine rağmen, cinayetin karanlık noktaları hâlâ aydınlatılmış değildir.  Fransız yetkililerin, Ömer Güney’in Fransa, Almanya, Belçika ve Hollanda’daki tüm ilişkilerini (Türkiye dâhil) deşifre ettiklerini düşünüyorum. Bu kirli ilişkilerin merkezinde yer alan Fransa’nın bunları açıklayabileceğini zannetmiyorum.
Türkiye medyasından Ömer Güney ile ilgili en çok yazı yazan gazetecilerinden Sabah Gazetesi Yazarı Sevilay Yükselir; 18 Eylül 2013 tarihli yazısında:  Ömer Güney’in ailesinin Türkiye’ye kesin dönüş yaptığını, Ömer Güney’in de bu arada gizlice Türkiye’ye getirildiğini ve 10 gün kaldıktan sona tekrar Fransa’ya götürüldüğünü iddia etmişti. Bu iddiaların,  hiçbir yetkili merci tarafından da yalanlanmaması, Ömer Güney’in içerisinde bulunduğu kirli ilişkiler yumağını ortaya koyuyordu.

Cinayetin ilk işlendiği gün, bunun PKK’nın derin kolu ile bağlantılı uluslararası derin yapılanmalar tarafından gerçekleştirildiğini dile getirenlerdenim. Bugün de hâlâ aynı düşüncedeyim. Ve her geçen gün cinayetin aydınlatılamamış olması, bu düşüncemizi doğrular niteliktedir.

Daha açık ifade etmek gerekirse,  Ömer Güney’in yaşamından endişeleniyorum. Haber ajanslarına, “Ömer Güney, Fransa’da tutulduğu cezaevinde öldü” türünden bir haber çıkarsa şaşırmamak gerekir. Zira Ömer Güney’in hayatta olması, dosyasının hasıraltı edilebilmesine engeldir.

Türkiye’den daha çok “demokrasi ve insan hakları” talep eden Fransa’nın, Paris’te vuku bulan ve henüz aydınlatılmamış bu cinayeti ve cinayetin kodlarını açıklamak gibi bir sorumluğu vardır. Bu cinayet, Fransa’nın insan hakları konusundaki samimiyetine dair ciddi bir sınavdır.

Fransa bu olaya “Fransız” kalacak mı?

Bekleyip göreceğiz…

(Bu yazı ilk olarak 9 Aralık 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)

4 Temmuz 2014 Cuma

MİSYONER AJANLAR

           Misyon, Latince “missio” sözcüğünden gelip,  Türkçe’de “görev” anlamındadır. En geniş manasıyla “misyon”, İncil’i Hristiyan olmayanlara tanıtmaktır. Bu nedenle, tarihten günümüze kilise, rahipler ve Hristiyan devletlerin birçoğu,  kendilerince kutsal olan bu görevi yerine getirmek için büyük çaba sarf etmişlerdir.  Hristiyanlığı yaymak için görev alan rahip, papaz veya din adamlarına ise misyoner denir.

 İslam’a ve Anadolu’ya yönelik gerçekleştirdikleri Haçlı seferleriyle istediklerini elde edemeyen Batı, misyoner ajan faaliyetleriyle hedeflediklerine ulaşmaya çalışmışlardır.  Osmanlı döneminde Anadolu’ya ilk olarak Fransız Katolik misyonerler gelmiştir. Bu  “misyoner ajan”lar, Anadolu’daki faaliyetlerine her dönem devam etmiştir.  Günümüze gelindiğinde, “misyoner ajanlar”  bazen bir gazeteci,  bazen bir eğitimci,  bazen bir doktor, bazen de bir “barış gönüllüsü” vb. olarak karşımıza çıkabilmektedir.

 Bilindiği üzere Batılı devletlerin;  İslam dünyası ve özellikle de Türkiye üzerindeki emperyalist emelleri hiç bitmemiştir.   Batı, bu amaçlarını gerçekleştirmek için kimi zaman açık, kimi zaman da gizli faaliyetlere yönelmiştir.  Bu amaçla seçilen misyoner ajanlar,  ülkemizin özel ve kamu kuruluşlarına sızabilmekte, hatta bazen yüksek mevkilere kadar çıkabilmektedir. Dünyanın fitne merkezi olan İngiltere, aynı zamanda Londra’daki “misyoner ajanlığın” merkezi olan “Protestan Misyoner Merkezi”ne de ev sahipliği yapmaktadır.

 Misyoner ajanların birincil amaçları:

-Hedef ülkenin halkı arasındaki ihtilafları belirlemek.

-Dinsel, mezhepsel ya da cemaatler arası çekişme ve çatışma zemini hazırlamak.

-Ülke vatandaşları arasında kin, nefret ve ayrılık tohumları ekmek.

-Toplumsal bir mühendislikle, sosyal yapı içerisinde kırılmalara sebebiyet vermek suretiyle,  hedef olarak seçtikleri ülkede kargaşa ve anarşiye neden olmak.

-Ve en nihayet, ülke yöneticilere karşı halkı ayaklandırmak.

 Türkiye’nin stratejik ve jeopolitik konumu, Batı’nın misyonerlik faaliyetlerinde etkin bir rol oynamıştır. ABD’nin I. ve II. Irak işgalinden sonra,  batılı devletler; Orta Doğu ve Asya’ya açılan kapının anahtarının Türkiye olduğunu bir kez daha idrak edebilmişlerdir.

 1980’li yıllardan sonra, ülkemizdeki misyonerlik faaliyetleri artmaya başlamıştır. Misyoner ajanların özellikle Güneydoğu’da Yezidilik, Keldanilik ve Hristiyan Kürtler, Doğu Anadolu’da Ermenilik, Karadeniz’de Pontus, Ege ve İstanbul’da ise Hristiyanlığı yaygınlaştırmaya çalıştıkları görülmüştür. Bu misyonerler aynı zamanda mensup oldukları ülkeler adına ajanlık faaliyetleri de yürütmüştür. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda kolayca çalışma izni alabilen, özellikle basın ve yayın faaliyetlerinde kolayca iş bulan misyoner ajanlar, ülkemiz için büyük tehlike arz etmektedir.

 Misyoner ajanlar, hedef olarak seçtikleri kişiyle arkadaşlıklarını daha samimi hale getirmek için, öncelikle gerçek gayelerini gizlemeye gayret ederler.  Bu ajanlara daha küçük yaşlardayken, gönderilecekleri ülkenin dili, dini, kültürü ve âdetleri öğretilerek,  görev paylaşımları yapılır.

 Diplomatik kimlik ile çalışan misyoner ajanlardan başka, gayrı resmi çalışan misyoner ajanlar da vardır. Bu gruptakiler Türkiye’ye turist olarak gelirler. İyi bir eğitimden geçmiş olan bu misyoner ajanlar, dil kurslarında daha çok kişiye ulaşmayı hedeflediklerinden, yabancı dil eğitimi veren kuruluşlar ile çok rahat anlaşabilmektedir. Düşük bir maaşla çalışmayı kabul ederler. Pasaport sürelerinin dolmasına yakın,  Türkiye’den çıkıp yeniden giriş yapan bu misyonerler,  dil eğitmenliğinin yanında asli görevleri olan ajan faaliyetlerini de kolayca yürütüyorlar.

 Misyoner ajanlar, sebebiyet verdikleri siyasi, dini ve kültürel yozlaşmanın etkisiyle istikrarsız bir ortam oluşturmayı ve küresel güçlerin müdahalesini hedeflemektedirler. Bu ajanlar, sadece Hristiyanlığı yaymakla kalmayarak, Batı dünyasının menfaatlerine uygun Türkiye aleyhindeki her konuyu değerlendirebilmektedirler. Sözün özü, misyoner ajanlar, sadece din ile yetinmeyen, ekonomik, siyasal ve kültürel faaliyetler de yürütebilen profesyonel insanlardır.

 Lütfen dikkat!

 (Bu yazı ilk olarak 18 Ocak 2014 tarihinde yayımlanmıştır.)