Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2016 Perşembe

Almanya - PKK İlişkisi!...

Öcalan, İmralı tutanaklarında Almanya’nın PKK seviciliğini: Suriye’de iken Almanya Gizli Servisi’nden Lummer benimle görüştü. Bizden Almanya üzerindeki eylemlerin durdurulması istendi. Grumlent isimli gizli servis üyesi ile de görüştük. Konu hemen hemen aynıydı. Biz de bunun karşılığında Almanya’nın bize karşı daha yumuşak davranılmasını istedim. Ayrıca PKK üzerindeki yasağın kaldırılmasını istedim. Grumlent 1995 yılı yaz aylarında, Lummer ise 1996 yılı yaz aylarında benimle görüştüler. Onlarla birlikte bazı parlamenterler bunlardan birisi Steinbach’tır, gazeteciler ve yanlarında sosyal demokratlardan bir bayan parlamenter de vardı. Almanya ile ilk ilişkiler 1980’lerde işçilerle başladı. 1990’lardan sonra eylemlilik sürecine girildi… PKK konusunda kendi çizgisinde kadro yaratmak istiyor. En büyük Kürt nüfus ve kuruluşlar buradadır… Kendi çizgisinde olan Kürt örgütlerini desteklemeye devam edecektir. Yalnız PKK’ya değil Ortadoğu’ya açılım politikaları var. Almanya-ABD ve İngiltere ortaklaşa kollektif bir birlik olabilir” sözleriyle dile getirmişti. (https://hasanbalcibelgeleri.wordpress.com/2012/02/07/apdullah-ocalan-ifade-tam-metin/)

1980 sonrasında Avrupa’ya yerleşen PKK’nın, Avrupa ülkelerindeki en etkin faaliyet alanları Hollanda ve Federal Almanya olmuştur. 1980 sonrasında gerek Avrupa’da, gerekse dünyada çok hızlı ve köklü politik değişiklikler yaşanmıştır.  Avrupa ülkelerinin -özellikle Federal Almanya’nın- Türkiye ve Orta Doğu’ya yönelik politikalarında PKK’ya özel bir rol biçilmiştir.

3 Ekim 1990 tarihinde iki Almanya’nın (Federal ve Doğu) birleşmesi,  Sovyetler Birliği’nin 26 Aralık 1991 tarihinde dağılarak iki kutuplu dünyanın yıkılmasıyla birlikte ortaya çıkan siyasi boşluk sonrasında, Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesi, Türkiye ve Orta Doğu politikalarını yeniden şekillendirerek köklü değişikliklere gitmişlerdir. Sovyetler’in Avrupa’ya yönelik tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte, Avrupa ülkelerinin de Türkiye’ye ilişkin politikalarında değişiklikler olmuştur. Bu siyasi ve politik değişiklikleri iyi değerlendiren ve Avrupa ülkelerinden açık açık destek gören PKK, Almanya ile birlikte Avrupa ülkelerinin tamamına yerleşerek, faaliyetlerine devam etmiştir.

Almanya, PKK için hep “özel” bir ülke olmuştur. Bunun nedeni de Almanya’nın PKK’nın Avrupa’daki ilk basın ve yayın merkezi olmasıdır. Kuruluşundan birinci konferansının yapıldığı 1981 yılana kadar kayda değer basın-yayın faaliyeti olmayan PKK, birinci konferansında alınan karar gereği, 1981 yılında Almanya’nın Köln kentinde bir dizgi tesisi satın almış “Serxwebûn” adıyla bir yayınevi kurmuştur. 1 Ocak 1982 tarihinden sonra bu yayınevinden aylık ve Türkçe olarak yayınlanan Serxwebûn dergisi -günümüze kadar yayını devam etmektedir- PKK’nın merkezi yayın organı olma rolünü üstlenmiştir.

Almanya, terör örgütü PKK ile ilgili olarak her dönemde, benzer politikalar izlemiştir. 1988-2005 yılları arasında başbakan olan Gerhard Schröder, önemli bir ortak olarak gördüğü Türkiye’nin kaygılarını dikkate almayan bir PKK politikası izlemiştir. PKK hâlihazırda Almanya’nın iç politikasında gündem olmaya devam etmektedir. Özellikle Sosyal Demokrat Partisi (SDP) ve Yeşiller Partisi içerisindeki etkinliği devam etmektedir.

Almanya’da PKK'ya yardım toplayan dernek, vakıf, enstitü görünümlü çok sayıda kuruluş bulunmaktadır. PKK’nın en büyük finansal kaynaklarının merkezinde yine Almanya vardır. Dernek görünümlü yardım merkezlerinin en önemlisi Ludwigshafen Kürt Kültür Derneği’dir.

PKK faaliyetlerinin Almanya’da resmen yasaklanmış olmasına rağmen, dernek, halk merkezi, kültür merkezi, enformasyon ve dayanışma merkezleri gibi örgütlenmeler; Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu (Yek-Kom)  adıyla faaliyetlerine devam etmektedirler. Bu faaliyetlerin birçoğu paravan dernekler tarafından da yürütülmektedir.

Almanya’nın PKK’ya örtülü desteğinin en önemli kanıtı, “ülkenin güneydoğusunda kullanmama şartı”yla Türkiye’ye sattığı Leopard 2 tanklarının kullanımına getirmiş olduğu kısıtlamadır. 1992 yılında gerçekleştirilen sınır ötesi harekâtta Almanya, “tankları Güneydoğu’da kullanamazsınız” demiş, Türkiye, dünyanın en iyisi olarak gösterilen bu tankları PKK terörüne karşı kullanamamıştı.

Almanya’nın PKK’ya silah ve mühimmat yardımında bulunduğu hep konuşula gelmiştir. Ve bunlar iddiadan öte haberlerdir. PKK’nın arkasındaki batılı güçler arasında sayılan Almanya, son olarak terör örgütü için aralarında 'Bunkerfaust' füzelerinin de bulunduğu son derece modern özel silahlar üreterek bunları Hollanda Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne ait kargo uçakları ile bölgeye sevk etti.

Sevkiyatın güvenliği için Hollanda uçaklarını kullanan Almanya PKK’ya teslim ettiği silahların kod numaralarını da ordu envanterinin dışında tutmayı tercih etti. Buna rağmen silahların menşeini gizleme gereği duymayan Almanlar, Bunkerfaust (BKF) füzelerinin PKK’ya teslim edilen modellerinin başına 'DM-32' kod numarasını ekledi. Buradaki 'DM' ibaresi, 'Deutsches Muster' yani 'Alman modeli' anlamına geliyor. Almanya’nın bölgeye sevk ettiği silah ve mühimmatlar arasında son derece gelişmiş özel üretim, DM32 Bunkerfaust, Panzerfaust 3 (Pzf 3), Pzf 3 EX (DM10), Pzf 3 Alt Kaliber (DM18 / DM18A1), Pzf 3 UB (DM38), Pzf 3 UB-T (DM58), Pzf 3 (DM12 / DM12A1), Pzf 3-T (DM22), Pzf 3-BT, BKF (DM32) modelleri bulunuyor.” (http://www.haberler.com/almanya-dan-pkk-ya-ozel-uretim-roketatar-7661583-haberi/)

PKK terör örgütünün Almanya’daki tüm gösterileri ve diğer propaganda faaliyetleri açık şekilde örgütün sembolleriyle yapılsa da bu eylemleri yapan gruplara polis tarafından hiçbir müdahalede bulunulmamaktadır. 

7 Temmuz 2014 Pazartesi

FRANSA’DAKİ KARA KUTU: ÖMER GÜNEY

Öcalan ile ‘İmralı Süreci” diye başlayan görüşmelerin henüz başlangıcıydı… 10 Ocak 2013 günü; Haber bürolarına “PKK’nın Paris’teki Enformasyon bürosuna düzenlenen silahlı saldırıda, aralarında PKK’nın kurucu kadroları içerisinde yer alan Sakine Cansız’ın da bulunduğu üç PKK’lı kadın öldürüldü” haberi düşmüştü.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi ve PKK’nın Avrupa sorumlusu Zübeyir Aydar’ın ilk tepkisi “Saldırılar, İmralı ile yapılan görüşmelere karşı yapılıyor” ifadesi idi. Aydar’ın bu ifadesine karşın, Kandil ise olayın Türkiye gladyosu tarafından yapıldığını iddia ediyordu. İlk göze çarpan, PKK’nın Avrupa kanadı ile Kandil’in birbirine zıt açıklamalar yapmalarıydı…

Sakine Cansız gibi bir üst düzey PKK yetkilisinin Avrupa’nın göbeğinde öldürülebiliyor olması, Çözüm sürecinin başarıya ulaşması durumunda, Avrupa’ya gönderilecek, suça bulaşmamış olan diğer üst düzey PKK yöneticileri için de bir mesaj niteliğindeydi.  Yani, olay Türkiye’deki çözüm sürecini sekteye uğratmayı amaçlıyordu.

Çok geçmeden olayın faili olduğu belirtilen Ömer Güney, Fransa tarafından yakalandı. Tüm kamuoyu gibi, cinayetin kim ya da kimler tarafından azmettirildiği,  cinayetin karanlık noktalarının açıklanacağı beklenirken, “Paris cinayeti” bir sır, Ömer Güney de sırrın kara kutusu oldu. Ömer Güney, bir kurye miydi? Bir terörist miydi?  Ya da ruh sağlığı bozuk bir tetikçi miydi?

Peki, kimdi Ömer Güney?

PKK’nın kurucularından Sakine Cansız, KNK Temsilcisi Fidan Doğan ve Gençlik Hareketi üyesi Leyla Söylemez’in 9 Ocak’ta öldürülmesi olayı ile ilgili tutuklanan Ömer Güney, Sivas Şarkışla Polattepe köyü nüfusuna kayıtlı. Türkiye’den Fransa’ya göç eden bir ailenin çocuğu… Türkiye’de herhangi bir suç kaydı görünmüyor. Ömer Güney, iki buçuk yıl önce Paris’teki Fransa Kürt Dernekleri Federasyonu’na üye olur. “Öcalan’a özgürlük” eylemlerine, oturduğu bölgede bulunan Villiers le Bel’deki mahalle aktivitelerine kadar her etkinliğe katılır. İyi derecede Fransızca bildiği için, dernek üyelerinin işlemlerini yürütür ve  kısa zaman zarfında sevilen bir kişi olur. O kadar ki Sakine Cansız’ın özel işlerini takip edebilecek kadar güvenilen biri haline gelir.

Avrupa’nın göbeğinde, bu kadar profesyonelce bir cinayeti işleyen biri, ancak profesyonel bir tetikçi olabilir.

Muhafazakâr bir ailenin çocuğu olarak yetişmesi, iyi derecede Fransızca bilmesi, bir ara havaalanında çalışması, Avrupa içerisinde sık sık seyahat etmesi, çevresine sağlık yönünden hasta olduğunu açıklaması, Güney’i;  PKK’nın derin kolu ile ilişkili uluslararası derin yapılanmalar için aranan tetikçi konuma getirmesi bakımından yeterlidir.

Suçun birinci derecedeki faili Ömer Güney’in, Fransız yetkililerinin elinde bulunuyor olmasına ve cinayetin üzerinden yaklaşık bir yıl geçmesine rağmen, cinayetin karanlık noktaları hâlâ aydınlatılmış değildir.  Fransız yetkililerin, Ömer Güney’in Fransa, Almanya, Belçika ve Hollanda’daki tüm ilişkilerini (Türkiye dâhil) deşifre ettiklerini düşünüyorum. Bu kirli ilişkilerin merkezinde yer alan Fransa’nın bunları açıklayabileceğini zannetmiyorum.
Türkiye medyasından Ömer Güney ile ilgili en çok yazı yazan gazetecilerinden Sabah Gazetesi Yazarı Sevilay Yükselir; 18 Eylül 2013 tarihli yazısında:  Ömer Güney’in ailesinin Türkiye’ye kesin dönüş yaptığını, Ömer Güney’in de bu arada gizlice Türkiye’ye getirildiğini ve 10 gün kaldıktan sona tekrar Fransa’ya götürüldüğünü iddia etmişti. Bu iddiaların,  hiçbir yetkili merci tarafından da yalanlanmaması, Ömer Güney’in içerisinde bulunduğu kirli ilişkiler yumağını ortaya koyuyordu.

Cinayetin ilk işlendiği gün, bunun PKK’nın derin kolu ile bağlantılı uluslararası derin yapılanmalar tarafından gerçekleştirildiğini dile getirenlerdenim. Bugün de hâlâ aynı düşüncedeyim. Ve her geçen gün cinayetin aydınlatılamamış olması, bu düşüncemizi doğrular niteliktedir.

Daha açık ifade etmek gerekirse,  Ömer Güney’in yaşamından endişeleniyorum. Haber ajanslarına, “Ömer Güney, Fransa’da tutulduğu cezaevinde öldü” türünden bir haber çıkarsa şaşırmamak gerekir. Zira Ömer Güney’in hayatta olması, dosyasının hasıraltı edilebilmesine engeldir.

Türkiye’den daha çok “demokrasi ve insan hakları” talep eden Fransa’nın, Paris’te vuku bulan ve henüz aydınlatılmamış bu cinayeti ve cinayetin kodlarını açıklamak gibi bir sorumluğu vardır. Bu cinayet, Fransa’nın insan hakları konusundaki samimiyetine dair ciddi bir sınavdır.

Fransa bu olaya “Fransız” kalacak mı?

Bekleyip göreceğiz…

(Bu yazı ilk olarak 9 Aralık 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)