imralı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
imralı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2016 Perşembe

PKK’nın 15 Temmuz Fırsatçılığı!...

PKK-KCK ve HDP, ideolojik olarak tükenmiş, topluma vereceği bir mesajı kalmamıştır. Yıllarca kendi tabanını ve bölge insanını “Siyasal yollardan Kürt sorununun çözümünü ve Türkiye'nin demokratikleşmesini sağlayacak yoğun bir çaba gösteriyoruz ancak bu çabalarımız devlet tarafından karşılık bulmuyor” yalanıyla oyalayan PKK, yaşamsal kaynağı için (aslında yeni olmayan ama yeniden tedavüle koyduğu) şahıs endeksli stratejiyi bir kez daha gündeme getirdi. Kendi propagandalarına malzeme edecek bir tek malzemesi kaldı. O malzeme de iki şahıs üzerinden ürettikleri iki kutuplu siyasettir. Bunlardan ilki Cumhurbaşkanı "Erdoğan" düşmanlığı, diğeri ise İmralı’daki "Öcalan" fetişizmidir.

15 Temmuz darbe girişimi cuntasının hedeflerinden biri de İmralı’nın basılarak Öcalan’ın infaz edilmesi ve bir iç savaşa sebebiyet vermek olduğu gerçeğidir. Darbeci hainlerin İmralı’yı da hedeflediklerinin kamuoyuna yansımasından sonra, gerek HDP ve gerekse Kandil’deki -çok bileşenli- uluslararası terör şebekesi KCK, bu durumu kendileri için bir fırsata çevirme gayreti içerisine girdiler.
             
15 Temmuz’dan sonra Türkiye’nin hemen her yerinde (Hakkâri’den tutun da Edirne’ye kadar) hürriyet ve özgür irade (halk iradesi) mitingleri düzenlenirken, PKK yandaşları da alternatif olarak Avrupa’nın birçok ülkesinde Öcalan’a özgürlük adı altında çeşitli etkinlikler düzenlemiş ve hâlâ da düzenlemektedirler.

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Öcalan’dan  haber alınamamasının gerilime neden olduğunu iddia ederken, “Öcalan 1999’da yakalandığında bir günde onlarca insan kendini yaktı. Çok büyük çılgınlıklar ortaya çıkabilir. Hakikaten bilmiyorlar, biz de bilmiyoruz. Öcalan sağ mı, ölü mü, yaralı mı, durumu nedir, o gece orada ne oldu?”  sözleriyle de kamuoyunun zihnini bulandırmaktan geri durmamıştır.  “Sokağın kullanıldığı bir dönemde Erdoğan’ın bize hedefe koyması, ‘Şehitlerin hesabını veremezdik’ demesi yeni bir durumdur. Bundan sonra HDP büyük kitlelerin hedefi haline gelebilir. Erdoğan bunun işaretini verdi. Bu çok tehlikeli bir şeydir” sözleriyle, “Erdoğan” isminin kendilerinde nasıl paranoyaya dönüştüğünü ifade etmektedir. 15 Temmuz darbe girişimine net olarak tavır alamamış olan Demirtaş’ın -Kandil’den icazet almadığındandır- Türkiye’nin yekvücut olduğu bir dönemdeki mitingleri tehlikeli bulması hastalıklı bir ruh halinin dışa yansıması olsa gerek.

Sisli havadan kemik kapmak isteyen birileri (M. Karayılan) de “Yani Türkiye sisteminin şu anda yaşadığı kriz, esas olarak Kürdistan Özgürlük Mücadelesi karşısında yaşadıkları yenilginin bir sonucudur” diyerek, (cehaletini, akılsızlığını) malumu bir kez daha ilam etmiştir. Demirtaş’ın açıklamalarıyla birebir örtüşen açıklamanın devamında Karayılan, “15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin en büyük hedeflerinden birisinin Önder Apo olabileceği bilinmesine rağmen, Önder Apo’nun yaşamı konusunda halkımızın kaygılarını giderecek görüşmeleri yaptırmıyor” diyerek, kendi tabanını manipüle etmektedir. Şehir ve hendek stratejisiyle bölge insanını sokağa indiremeyen Karayılan, halka yaptıkları zulmü bir zafer edasıyla -marifetmiş gibi- utanmadan sahiplenmeye devam etmektedir. 

Her açıklaması bir hezeyan olan Karayılan’ın, (geniş bilgi için http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/12/karaylann-hezeyanlar.html) “Türkiye’nin düze çıkması için tek yol vardır; o yol da İmralı’dan geçmektedir. Yalnızca Önder Apo’nun projesi Türkiye’yi düze çıkarabilir… Önder Apo özgür olmadan Türkiye’de ne demokrasi, ne istikrar, ne de refah gelişmez. Bunu herkesin bilmesi lazım” ifadesi ise aç tavuğun rüyasında darı ambarı görmesi şeklinde tevil edilebilir. Aynı Karayılan, Türkiye’nin bölünmemesi ve birlikte yaşaması için “demokratik özerkliğin” gerekli olduğunu da iddia etmişti. Karayılan’ın iddia ettiği “özyönetim-demokratik özerklik” saçmalığı, Kürtlere demokrasi yerine, kan, acı ve gözyaşı getirmiştir. Kan ve gözyaşının da PKK’nın yaşam kaynağı olduğu gerçeği unutulmamalıdır.

Geçtiğimiz Mayıs ayında Diyarbakır Dürümlü’de sivil köylülerin katledilmesiyle büyük bir vahşete daha imza atmış olan PKK, yine Diyarbakır’da bir başka sivil vahşete imza atmıştır.  Sur ilçesi On Gözlü Köprü girişinde polis aracının geçişi esnasında bomba yüklü aracı patlatmaları sonucu, aynı aileden beş sivil katletmiş, beşi polis on iki kişiyi de yaralamıştır. Yine Mardin Kızıltepe’de polis servis aracının geçişi sırasında yol kenarına park edilmiş bomba yüklü aracı patlatmaları sonucu biri polis, üç kişi hayatını kaybetmiş, yaklaşık elli kişi de yaralanmıştır.

PKK,  “makyavelist” bir yaklaşımla, kendilerinin gerçekleştirmiş olduğu her eylem tarzının meşru gören, amaçları uğruna düzenledikleri her türlü eylem sonrasında hayatlarını kaybeden (güvenlik kuvvetleri dâhil) sivil insanların ölümlerini meşrulaştırmakla büyük bir ahlaksızlığa imza atmıştır/atmaktadır.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında oluşan güvenlik zafiyetini fırsata dönüştürerek, Kandil’de KONGRA-GEL’in 10. Genel Kurulu’nu gerçekleştiren PKK’nın, 20 Temmuz itibarıyla ilan edilen üç aylık OHAL’i Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşı “sivil darbesi” olarak görmesi, Erdoğan düşmanlığının PKK’lı teröristlerin zihinlerinde oluşturduğu tahribatı da gözler önüne sermiştir.

Türkiye’deki darbe girişimine sessiz kalan Batı’nın, PKK’nın terör eylemlerine ses çıkarması beklenemez…

9 Haziran 2016 Perşembe

Almanya - PKK İlişkisi!...

Öcalan, İmralı tutanaklarında Almanya’nın PKK seviciliğini: “Suriye’de iken Almanya Gizli Servisi’nden Lummer benimle görüştü. Bizden Almanya üzerindeki eylemlerin durdurulması istendi. Grumlent isimli gizli servis üyesi ile de görüştük. Konu hemen hemen aynıydı. Biz de bunun karşılığında Almanya’nın bize karşı daha yumuşak davranılmasını istedim. Ayrıca PKK üzerindeki yasağın kaldırılmasını istedim. Grumlent 1995 yılı yaz aylarında, Lummer ise 1996 yılı yaz aylarında benimle görüştüler. Onlarla birlikte bazı parlamenterler bunlardan birisi Steinbach’tır, gazeteciler ve yanlarında sosyal demokratlardan bir bayan parlamenter de vardı. Almanya ile ilk ilişkiler 1980’lerde işçilerle başladı. 1990’lardan sonra eylemlilik sürecine girildi… PKK konusunda kendi çizgisinde kadro yaratmak istiyor. En büyük Kürt nüfus ve kuruluşlar buradadır… Kendi çizgisinde olan Kürt örgütlerini desteklemeye devam edecektir. Yalnız PKK’ya değil Ortadoğu’ya açılım politikaları var. Almanya-ABD ve İngiltere ortaklaşa kollektif bir birlik olabilir” sözleriyle dile getirmişti. (https://hasanbalcibelgeleri.wordpress.com/2012/02/07/apdullah-ocalan-ifade-tam-metin/)

1980 sonrasında Avrupa’ya yerleşen PKK’nın, Avrupa ülkelerindeki en etkin faaliyet alanları Hollanda ve Federal Almanya olmuştur. 1980 sonrasında gerek Avrupa’da, gerekse dünyada çok hızlı ve köklü politik değişiklikler yaşanmıştır.  Avrupa ülkelerinin -özellikle Federal Almanya’nın- Türkiye ve Orta Doğu’ya yönelik politikalarında PKK’ya özel bir rol biçilmiştir.

3 Ekim 1990 tarihinde iki Almanya’nın (Federal ve Doğu) birleşmesi,  Sovyetler Birliği’nin 26 Aralık 1991 tarihinde dağılarak iki kutuplu dünyanın yıkılmasıyla birlikte ortaya çıkan siyasi boşluk sonrasında, Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesi, Türkiye ve Orta Doğu politikalarını yeniden şekillendirerek köklü değişikliklere gitmişlerdir. Sovyetler’in Avrupa’ya yönelik tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte, Avrupa ülkelerinin de Türkiye’ye ilişkin politikalarında değişiklikler olmuştur. Bu siyasi ve politik değişiklikleri iyi değerlendiren ve Avrupa ülkelerinden açık açık destek gören PKK, Almanya ile birlikte Avrupa ülkelerinin tamamına yerleşerek, faaliyetlerine devam etmiştir.

Almanya, PKK için hep “özel” bir ülke olmuştur. Bunun nedeni de Almanya’nın PKK’nın Avrupa’daki ilk basın ve yayın merkezi olmasıdır. Kuruluşundan birinci konferansının yapıldığı 1981 yılana kadar kayda değer basın-yayın faaliyeti olmayan PKK, birinci konferansında alınan karar gereği, 1981 yılında Almanya’nın Köln kentinde bir dizgi tesisi satın almış “Serxwebûn” adıyla bir yayınevi kurmuştur. 1 Ocak 1982 tarihinden sonra bu yayınevinden aylık ve Türkçe olarak yayınlanan Serxwebûn dergisi -günümüze kadar yayını devam etmektedir- PKK’nın merkezi yayın organı olma rolünü üstlenmiştir.

Almanya, terör örgütü PKK ile ilgili olarak her dönemde, benzer politikalar izlemiştir. 1988-2005 yılları arasında başbakan olan Gerhard Schröder, önemli bir ortak olarak gördüğü Türkiye’nin kaygılarını dikkate almayan bir PKK politikası izlemiştir. PKK hâlihazırda Almanya’nın iç politikasında gündem olmaya devam etmektedir. Özellikle Sosyal Demokrat Partisi (SDP) ve Yeşiller Partisi içerisindeki etkinliği devam etmektedir.

Almanya’da PKK'ya yardım toplayan dernek, vakıf, enstitü görünümlü çok sayıda kuruluş bulunmaktadır. PKK’nın en büyük finansal kaynaklarının merkezinde yine Almanya vardır. Dernek görünümlü yardım merkezlerinin en önemlisi Ludwigshafen Kürt Kültür Derneği’dir.

PKK faaliyetlerinin Almanya’da resmen yasaklanmış olmasına rağmen, dernek, halk merkezi, kültür merkezi, enformasyon ve dayanışma merkezleri gibi örgütlenmeler; Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu (Yek-Kom)  adıyla faaliyetlerine devam etmektedirler. Bu faaliyetlerin birçoğu paravan dernekler tarafından da yürütülmektedir.

Almanya’nın PKK’ya örtülü desteğinin en önemli kanıtı, “ülkenin güneydoğusunda kullanmama şartı”yla Türkiye’ye sattığı Leopard 2 tanklarının kullanımına getirmiş olduğu kısıtlamadır. 1992 yılında gerçekleştirilen sınır ötesi harekâtta Almanya, “tankları Güneydoğu’da kullanamazsınız” demiş, Türkiye, dünyanın en iyisi olarak gösterilen bu tankları PKK terörüne karşı kullanamamıştı.

Almanya’nın PKK’ya silah ve mühimmat yardımında bulunduğu hep konuşula gelmiştir. Ve bunlar iddiadan öte haberlerdir. “PKK’nın arkasındaki batılı güçler arasında sayılan Almanya, son olarak terör örgütü için aralarında 'Bunkerfaust' füzelerinin de bulunduğu son derece modern özel silahlar üreterek bunları Hollanda Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne ait kargo uçakları ile bölgeye sevk etti.

Sevkiyatın güvenliği için Hollanda uçaklarını kullanan Almanya PKK’ya teslim ettiği silahların kod numaralarını da ordu envanterinin dışında tutmayı tercih etti. Buna rağmen silahların menşeini gizleme gereği duymayan Almanlar, Bunkerfaust (BKF) füzelerinin PKK’ya teslim edilen modellerinin başına 'DM-32' kod numarasını ekledi. Buradaki 'DM' ibaresi, 'Deutsches Muster' yani 'Alman modeli' anlamına geliyor. Almanya’nın bölgeye sevk ettiği silah ve mühimmatlar arasında son derece gelişmiş özel üretim, DM32 Bunkerfaust, Panzerfaust 3 (Pzf 3), Pzf 3 EX (DM10), Pzf 3 Alt Kaliber (DM18 / DM18A1), Pzf 3 UB (DM38), Pzf 3 UB-T (DM58), Pzf 3 (DM12 / DM12A1), Pzf 3-T (DM22), Pzf 3-BT, BKF (DM32) modelleri bulunuyor.” (http://www.haberler.com/almanya-dan-pkk-ya-ozel-uretim-roketatar-7661583-haberi/)

PKK terör örgütünün Almanya’daki tüm gösterileri ve diğer propaganda faaliyetleri açık şekilde örgütün sembolleriyle yapılsa da bu eylemleri yapan gruplara polis tarafından hiçbir müdahalede bulunulmamaktadır. 

12 Şubat 2016 Cuma

Suriye’nin Geleceği ve PKK’nın “15 Şubat” Beklentisi!...

Türkiye gündemini uzun zamandan beri işgal eden Suriye’deki iç savaş ve PKK’nın şehir savaşları, uzun bir müddet daha gündemimizin ilk sıralarını işgal edeceğe benziyor. Suriye politikasında Türkiye’yi yalnızlaştıran Batı,  (ABD, AB ve Rusya) PKK konusunda da her zaman olduğu gibi ikiyüzlü politikalar izlemeye devam etmektedir.
 12 Kasım 2015 tarihli “G-20 Zirvesi ve Türkiye” başlıklı yazımızda o günkü konjonktürü,  “Suriye’ye yönelik bir kara harekâtının konuşulduğu bu günlerde, Türkiye’nin ABD ile muhtemel ortak bir kara harekâtına katılması, Türkiye’yi Suriye bataklığına gömecektir. Suriye’ye girmek demek tabir yerinde ise emperyalizmin kucağına düşmek demektir. Dünyanın iki süper gücünün (ABD ve Rusya) Suriye’de kendi menfaatleri çerçevesinde birbiriyle uyumlu hareket etmesi ne anlama geliyor? Rusya’nın Suriye’deki savaşa müdahil olmasından sonra Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsetmek imkânsız hâle gelmiştir. Rusya Suriye’ye Esed iktidarına destek olmaktan öte Akdeniz’e çıkış kapısı olan Lazkiye’deki varlığını devam ettirmek için girmiştir ve bu varlığını devam ettirmek için her türlü riski göze alacaktır. Rusya’nın ‘Esed’li geçiş’ için hazırladığı ve altı aylık süreceği öngören planı, bu tezimizi doğrulamaktadır” diyerek ifade etmiştik.   (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/11/g-20-zirvesi-ve-turkiye.html)

G-20 zirvesi sonrasındaki gelişmelere bakıldığında, hava sahamızı ihlal eden Rus savaş uçağının, savaş uçaklarımız tarafından düşürülmesi, Türkiye’nin; Batı’nın PYD’yi Cenevre toplantıları dâhil etmek istemesini veto etmesi,  Rusya’nın başta Halep olmak üzere hedef gözetmeksizin sivilleri katletmesine karşı BM, ABD ve tüm dünyanın sessiz kalması,  ABD’nin ısrarla “PYD bizim için terör örgütü değildir” demesi ve ABD’nin; PKK’nın Suriye’de yeni Kandilcikler oluşturmasına göz yumması. ABD, Kobani’nin Orta Doğu’nun yeni virüsü olan IŞİD tarafından işgal edilmek istendiği 2014 yılının Eylül ve Ekim aylarında da benzer bir açıklama yapmış ve Türkiye’yi bir kez daha yüzüstü bırakmıştı.

Geldiğimiz noktada, o günkü değerlendirmelerimizin maalesef, bizi bir kez daha haklı çıkardığı görülmektedir. Bölgede yaşanan son gelişmeler, önümüzdeki süreçte de Suriye meselesinin Türkiye açısından çok daha zorlu geçeceğinin habercisi niteliğindedir.

Ve PKK’nın devam ettirdiği hendek savaşları!...

Hatırlanacağı üzere, Öcalan 01 Ekim 2014 tarihinde HDP milletvekilleri ile yapmış olduğu görüşmede, “Kobanê kuşatması, sadece Kürt halkının demokratik kazanımlarını hedeflemekle kalmayıp Türkiye’yi de yeni bir darbe sürecine sokacaktır” sözleriyle,  o dönemki olayların başlangıcı olan fitili ateşleyerek tüm sorumluluğu üstlenmişti.

Kandil, Öcalan’ın bu açıklamasından güç ve destek alarak 6-8 Ekim’de Türkiye’de estirilen terörü planlamış, HDP ise bu olaylarda PKK’nın yaktığı ateşe su yerine, bir kez benzin dökmüştü.

Şehir savaşlarında -hendek ve barikat- sivil halkı bir türlü sokağa indiremeyen, güvenlik güçlerinden de büyük bir darbe yiyen PKK,  son bir hamle olarak Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirildiği tarih olan 15 Şubat’ı hedef aldı. PKK medyası ve KCK üst düzey yöneticileri günlerdir -kendi ifadeleriyle-  “Uluslararası komplonun 18. yılı ve İmralı’da devam eden tecridi protesto için sokaklara inelim” çağrıları yapmaktadır.   

Cemil Bayık, Yeni Özgür Politika’da Kürtçe yayınlanan dünkü ”Ji Îmralî Heta Cizîrê Cîhad-i Ekber” (İmralı’dan Cizre’ye kadar Cihad-ı Ekber) başlıklı yazısında, İmralı sakini Öcalan’ın durumunu Şeyh Sait ile ilişkilendirmeye çalışmaktadır.  Hâlbuki Öcalan Şeyh Sait için; “O dönem Türklerin de işbirlikçi kesimleri var. Şeyh Sait, Kürt ulusal kurtuluşçusu değildir, din ağırlıklı feodal otonomicidir.” ifadesini kullanmıştır.  (29 Eylül 2004 tarihli Avukat Görüşme Notları’ndan) Yine bir başka görüşmesinde, "1806'da Süleymaniye'de Abdurrahman Paşa İngilizlere kapıyı açtı. Abdurrahman Paşa ile başlayan bu süreç Berzenci, Şeyh Sait, 1946'da da Barzanilerle devam etti. Sonra Talabani'ye uzandı. Ve bugün bu devam etmektedir” diyor.  (10 Nisan 2009 tarihli Avukat Görüşme Notları’ndan)

Marksist-Leninist ideoloji temelinde kurulan PKK, İslam’ı; -Öcalan’ın tarifiyle-  “İslamlık, Kürdün beyninde ve yüreğinde milli inkârı hazırlayan ve kaleyi içten fethetme rolü oynayan bir ‘Truva Atı’ gibidir." (A. Öcalan Kürdistan Devriminin Yolu, Manifesto; s.25 ) diye tanımlarken, şehir merkezlerinde devam ettirdikleri hendek savaşlarını Kürtlere Cihad-ı Ekber olarak yutturmaya çalışıyorlar. Anlaşılan Cemil Bayık da din ve dini şahsiyetler üzerinden takiyecilik yapmaya başlamıştır.

Kürtçe yayınlanan yazısında KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Rêber Apo Cîhadi Ekber a li Îmraliyê mîna xwe gihandina rastiya şerê ji bo gelê Kurd îfade kiriye. Rêber Apo, şert û merc çi dibin bila e dixwaze ku gelê Kurd li gund, bajarok û bajarên xwe li ber xwe bidin” Türkçesi:  (Önder Apo, İmralı’daki kendini olgunlaştırma faaliyetini Kürt halkı için bir Cihad-ı Ekber olarak değerlendirmiştir. Şartlar ne olursa olsun, Önder Apo; köy, İlçe ve şehirlerdeki halkımızın direnmesini istemektedir.) Gerçekte Öcalan'ın böyle bir çağrısı bulunmamaktadır. Öcalan’ın son üç yılın Nevruzlarındaki açıklama ve çağrıları herkesçe malumdur. Öcalan, silah ve şiddetin sona ermesi gerektiğini ifade ederek, sivil siyasetin güçlendirilmesi gerektiğini söylememiş miydi?

Şahsımın, Öcalan hakkındaki düşünceleri nettir. Yazı ve kitaplarımız ortadadır. Ama KCK üst düzey yöneticileri, kendi başarısızlıklarını Öcalan savunuculuğu yaparak perdelemeye çalışmaktadırlar. Çünkü Öcalan ismi kendi tabanları üzerindeki en etkili araçtır.

Türkiye’nin, tüm bölgeyi kucaklayacak bir siyaset dili kullanarak,  yeni stratejiler belirlemesi gerekmektedir. Böyle bir strateji bölgede etkinleşmeye başlayan Şii-Selefi-Vehabi tesirini de kıracaktır.  

20 Ocak 2016 Çarşamba

Öcalan, “Özeleştiri” ve İmralı Notları!...

19 Ocak’ta Fırat Haber Ajansı (ANF)’de Amed Dicle tarafından kaleme alınan “İmralı Masasında Öcalan ve Devlet Arasında Neler Konuşuldu” başlıklı bir yazı yayınlandı. Amed Dicle yazısındaki iddialara kaynak olarak,  Mezopotamya Yayınları tarafından basılan; 3 Ocak 2013-14 Mart 2015 tarihleri arasında DBP-HDP heyetleri ile Öcalan arasında yapılan görüşmelerin tutanaklarının yer aldığı “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa-İmralı Notları” kitabını göstermiş.

Gerçek ismi Vedat Tayfur olan Amed Dicle, 2010 yılında Selin Ongun’a verdiği bir röportajda kendisini; “1980 Diyarbakır doğumluyum. Diyarbakır’da büyüdüm, kendimi bildim bileli yaşadığım şehirde politik olaylar, kavgalar vardı. Türkiye’de iken Kürt gazetelerinde yarı aktif çalıştım... Sosyoloji okudum ancak devam etmedim. Baskıları görünce eğitimimi, ailemi, her şeyimi bırakarak yurtdışına çıktım. 12 senedir Brüksel’de yaşıyorum. 2002 yılında Medya TV’de haberci olarak çalışmaya başladım. Kuruluşundan bu yana Roj TV’de çalışıyorum. 2007 yılından itibaren yayında sorumluluk görevini üstlendim”  diyerek tanıtmaktadır. Dicle, halen Nuçe TV haber müdürü olarak çalışmaktadır. (http://t24.com.tr/haber/roj-tvnin-genel-yayin-yonetmeni-pkkde-orgut-ici-infazlari-belgesi-varsa-yayinlariz,110441)

Kandil onaylı, tam bir “siyasal mühendislik” çalışması olan yazısında Amed Dicle; toplumu manipüle etmeyi hedeflemiştir.  Yazıya, (bizim de bir hafta önce kaleme aldığımız “AİHM’in Son Kararı ve Kandil’in Öcalan Kozu” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2016/01/aihmin-son-karar-ve-kandilin-ocalan-kozu.html)  başlıklı yazımızda dikkat çektiğimiz ve “Öcalan’ın ‘silahlar sussun, siyaset konuşsun, silahlı unsurlar Türkiye sınırlarını dışına çıksın’ çağrılarına kulak tıkayan Kandil, son dönemlerdeki başarısızlığını perdelemek için, yine ‘Öcalan’ kozuna sarılmıştır” cümlesiyle özetlemeye çalıştığımız) “Ve bu koşulların oluşması için Öcalan, sonradan özeleştirisini verdiği ‘geri çekilme çağrısı’ yaptı. Bu çağrıdan sonra, tek taraflı çatışmasızlık süreci devreye girmiş oldu” cümlesiyle ile giriş yapılmış. Yazının tamamı okunduğunda verilmek istenen mesajın “yazının kalbi” niteliğindeki bu cümlede saklı olduğu fark edilecektir.

Kısaca: Bir taş ile iki kuş vurulmaya çalışılmış. Nasıl mı?

Buyurun: “Öcalan sonradan özeleştirisini verdiği ‘geri çekilme çağrısı’ yaptı”  cümlesinde, “aslında Öcalan’ın da silahlı mücadeleden yana olduğu, İmralı’da tecrit altında olduğundan bunu açık bir dille ifade edemediği” mesajı verilmek istenmiş.  Daha da önemlisi, yeri ve zamanı geldiğinde yanlış yapan Öcalan’ın kendisi dahi olsa, Kandil’e özeleştiri vermek zorundadır denilerek, Kandil’in PKK üzerinde tek yetkili organ olduğu anlatılmaya çalışılmış. Oysa KCK Sözleşmesi’nin 11. Maddesi; “Koma CivakênKurdistan (Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi) kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır. Ekolojiye ve cinsiyet özgürlüğüne dayalı demokrasinin felsefik, teorik ve stratejik kuramcısıdır. Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en son karar merciidir. Kongra Gel Genel Kurul kararlarının demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü devrim çizgisine uygunluğunu gözetir. Yürütme Konseyi Başkanını görevlendirir. Temel konulara ilişkin Yürütme Konseyi kararlarını onaylar” demektedir. Öcalan’ın “özeleştiri” vermesi bu maddeye aykırı değil midir? Peki, Öcalan’ın geri çekilmeye ilişkin sonradan verdiği özeleştirisi nerede? Öcalan ne zaman, kim ya da kimler vasıtasıyla böyle bir özeleştiri verdi?

Devamında, “Kürt hareketinin beklediği siyasal ve demokratikleşme adımları da atılmadı. Ve Öcalan’ın İmralı görüşmelerinde defalarca uyarısını yaptığı korkunç savaş, 24 Temmuz 2015 tarihinde Kandil’in bombalanması ile başlamış oldu” denilerek, PKK masumlaştırılmaya çalışılmıştır. Amed Dicle, özgür, objektif ve kendi iradesiyle yazı yazamayan bir kalem olduğunu, Kandil’in bombalanması öncesinde; 20 Temmuz’da Adıyaman’da bir askerin, 22 Temmuz’da ise Şanlıurfa Ceylanpınar’da iki polisin -hem de uykudayken- PKK tarafından şehit edilmelerini yazmamakla ispatlamıştır.

Amed Dicle, “Kitapta Öcalan ile devlet heyeti arasındaki görüşmelerin tutanakları bulunmuyor. Zira bu tutanaklar sadece devlet arşivinde var. Ama HDP Heyeti ile yapılan her görüşmede hazır bulunan devlet yetkililerinin sohbete dâhil olduğu zamanlar da tutanaklara geçirilmiş” cümlesiyle, devlet görevlilerinin ifadelerinin de bu tutanaklarda yer aldığı, dolayısıyla bu ifadeler üzerinden devlete gözdağı verilerek, devletin bu yazıyı muhatap kabul edip karşı belgelerle cevap vermesi düşünülmüştür. Ve bu düşüncelerini hayata geçirmek için de 9 Ocak 2015 tarihinde Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu’nun yer aldığı, HDP heyetinin de bulunduğu bir toplantıya ait anekdotlara yer verilmiştir.

Yazıyla;  “Çözüm Süreci”ni devletin sonlandırdığı, PKK’nın silahlı mücadelesinde haklı olduğu, dolayısıyla da hendek ve barikat savaşlarının meşru bir direniş olduğu vurgusu yapılmaya çalışılmıştır.

Yıllardır gazete köşelerinde “köşe” işgal eden, kimi gazetecilerin, Amed Dicle’nin yazısını “mal bulmuş mağribi” gibi addedip, hiçbir analize tabi tutmadan kendi köşelerinde yayınlamaları,  PKK ile mücadelede ülke olarak içerisinde bulunduğumuz durumun vahametini bir kez daha göstermesi açısından önemli olmuştur.

Dicle’nin yazısı, 13 Eylül 2011’de “Oslo Görüşmeleri” tutanaklarının, nasıl ve ne şekilde basına sızdırıldığına ilişkin sorulara da cevap verir niteliktedir. 

6 Kasım 2015 Cuma

Yanlış Hesap Halktan Döner...

Türkiye, 2 Kasım sabahına, derin bir “oh” çekerek uyandı. Bunun en büyük nedeni ise dört yıl daha devam edecek olan “siyasi istikrar”dır.

Değerli okuyucular! Kamuoyunda 1 Kasım seçim sonuçlarına ilişkin geniş değerlendirmeler yapıldı ve yapılacaktır da.  Biz de bu yazımızda, 1 Kasım seçim sonuçlarının “İmralı, Kürtler, HDP ve PKK-Kandil” yansımalarını analiz etmeye çalıştık.

HDP’nin geldiği gelenekteki siyasi partiler, geçmiş yıllarda yapılan seçimlerde halktan ancak  % 3-7 oranında oy alabilmişlerdi. Ve bu sonuçlar PKK şiddeti ve çatışmaların yoğun olduğu dönemlere aitti. PKK her seçim dönemi yaklaştığında şiddeti tırmandırmış, silah gölgesinde bu sonuçlar elde edilmişti.

“Çözüm Süreci”nin olgunlaştığı bir döneme denk gelen 7 Haziran seçiminde HDP, % 13,5 oy aldı. HDP’nin bu başarıyı silahların sustuğu ve çatışmasızlık döneminin devam ettiği bir ortamda elde etmiş olmasına dikkatinizi çekeriz. Yani, ilk defa; silahların olmadığı bir ortamda HDP seçmenden hatırı sayılır oranda bir oy aldı. Bundan: “PKK, Türkiye’ye karşı silahlı eylemlerine son verdiğini ve sınır dışına çıktığını açıklayarak sivil siyasetin önünü açmalı” sonucu çıkarılmalıyken: PKK-Kandil, Öcalan’ın 1992 yılında “hataydı” dediği cephe savaşını, şehir merkezlerine indirgemeye çalıştı. Kandil, muhtemelen şöyle bir hesap yaparak: “çatışmasız bir ortamda % 13,5 oranında bir oy alınabiliyorsa, silah ile birlikte bunu %15-16 oranlarına yükseltebiliriz” dedi ve böyle bir stratejinin yanlışlığını 1 Kasım’daki seçimde görmüş oldu. HDP’nin bölgedeki oy kaybının şehir merkezlerinde olduğunu hatırlatalım. Yani daha açık bir ifadeyle, PKK’nın “hendek” stratejisi halktan destek bulmamış, iflas etmiştir.

Geçmiş yazılarımızda defaatle dile getirdiğimiz; “Öcalan, Orta Doğu’nun kaygan ve kaypak zemininde siyaset üretebilen ender şahsiyetlerdendir” tespitini bir kez daha hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz.  Öcalan 2013 Nevruzu’nda yaptığı eylemsizlik çağrısını 2015 yılında yapmış olmasına rağmen, KCK; Öcalan’ı da by-pass ederek “Çözüm Süreci”nin buzdolabına kaldırılmasına neden olan silahlı eylemlere yöneldi. Oysa PKK, bugüne kadar hayatiyetini devam ettiriyorsa, bu Öcalan’ın hem Türkiye, hem de dünya siyasetini doğru okumasının bir neticesidir. Çatışmaların başlamasından sonra İmralı ile görüşmelerin yapılmadığı dikkatinizden kaçmamıştır. Aslında Öcalan, PKK’nın yeniden silahlı mücadeleye başlaması ile kendisinin devre dışı bırakılmak istendiği gördü ve bu süreçte sessiz kalmayı tercih etti. Çatışmaların olduğu bir ortamda sürece müdahil olmak büyük bir riskti. Öcalan bu riski göze almayıp 1 Kasım seçim sonuçlarını bekledi. 1 Kasım’dan sonra nasıl bir strateji izleyeceğini her birlikte göreceğiz.

Okuyucularımız hatırlayacaklardır. 28 Temmuz 2015 tarihli “HDP Bir Tercih Yapmak Zorunda” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/07/hdp-bir-tercih-yapmak-zorunda.html) başlıklı yazımızda HDP için,  “Ya kendi iradeleri doğrultusunda sivil siyaset,  ya da eli silahlı Kandil’in gölgesinde siyaset. Yok, eğer silahın gölgesinde siyaset yapmayı tercih ederlerse, Türkiyelileşemeyecekleri gibi; siyaseten de kendi sonlarını hazırlamış olacaklardır” değerlendirmesinde bulunmuştuk. 1 Eylül 2015 tarihli “Kürtler Bir Tercih Yapmak Zorunda” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/09/kurtler-bir-tercih-yapmak-zorunda.html) başlıklı yazımız da ise Kürtler için: “Bölge halkı karar vermek zorunda: Ya barış, ya da kan ve gözyaşının hâkim olacağı savaş ortamı. STK’lar başta olmak üzere, bölge halkı, PKK’nın silahlı faaliyetlerine, sivilleri de hedef alan silahlı eylemlerine ‘hayır’ diyebilmelidir. Huzurlu ve güvenli bir gelecek için bunu yapmak zorundadırlar.” demiştik.

KCK-Kandil, 1 Kasım seçimi öncesi ilan ettiği tek taraflı ateşkesi (!) sonlandırdığını açıklayarak, yanlış yapmaya devam ediyor. Türkiye olarak, HDP’nin doğru bir tercih yapmadığını gördük. Kürtlerin ise 1 Kasım seçiminde doğru bir tercih yaptıklarına şahit olduk. Bölge halkı kendi zihin dünyasında bir mahkeme kurdu ve gayrı meşru (silahlı) yöntemlerle, meşru hedeflere gidilemeyeceğinin dersini vermiş oldu.

Sonuç mu?

-PKK, Türkiye’ye karşı silahlı eylemlerine son verdiğini ilan etmeli ve sınır dışına çıkmalıdır.

-HDP, kendi iradeleri doğrultusunda tüm Türkiye’yi kucaklayacak bir siyaset izlemelidir.

-Kürtler, silaha “hayır” diyerek, silahın varlığına son vermelidir.

19 Ağustos 2015 Çarşamba

KCK’nın “Demokratik Özerklik” Aldatmacası-I...

PKK/KONGRA-GEL tarafından kabul edilen KCK Sözleşmesinin 7. Maddesi: “Kürdistan Demokratik Konfederalizminde asıl karar yetkisi köy, mahalle ve şehir meclis ve delegelerinindir… Kürdistan Demokratik Konfederalizmi bir devlet sistemi değil, halkın devlet olmayan de­mok­ratik sistemidir. Başta kadınlar ve gençler olmak üzere halkın tüm kesimlerinin kendi demok­ratik örgütlenmesini yarattığı politikayı doğrudan ve özgür-eşit konfederasyon yurttaşlığı temelinde, yerelde kendi özgür yurttaşlık meclislerinde yaptığı bir sistemdir… Demokratik Konfederalizm, dört parçaya bölünmüş ve dünyanın her tarafına yayılmış olan Kürt halkının demokratik birliğinin ifadesidir”  şeklindedir.

Öcalan’ın yakalanmasından sonra PKK’da hızlı bir değişim ve dönüşüm gerçekleşmişti. Bu dönüşüm, avukatları aracılığıyla örgüte ulaştırılan Öcalan’ın Avukat Görüşme Notları’nda sıklıkla değindiği “Demokratik Cumhuriyet” fikriydi.   “Demokratik Cumhuriyet” fikri sırasıyla; “Demokratik Uygarlık”, “Demokratik Ekolojik Toplum” gibi ifadelerle açıklanmaya çalışılmıştır. KCK sözleşmesinin 11. Maddesi gereğince (KCK’nın kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır. Ekolojiye ve cinsiyet özgürlüğüne dayalı demokrasinin felsefik, teorik ve stratejik kuramcısıdır. Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur) Öcalan’a atfedilen “yücelik” sebebiyle de bu kavramlar yeterince tartışılmadı.

“Demokratik Özerkliği şöyle izah edebiliriz; Demokratik ulus bir ruh ise, demokratik özerklik de bedendir. Demokratik özerklik demokratik ulus inşasının ete kemiğe bürünmüş halidir, onun somutlaşmış bedenleşmiş halidir” diyerek tarif eden Öcalan,  18 Ağustos 2010 tarihli avukat görüşme notunda “Demokratik Özerkliğin” (Siyasi Boyut, Hukuki Boyut, Ekonomik Boyut, Kültürel Boyut, Öz Savunma Boyutu, Diplomasi Boyutu)  altı boyutlu olduğunu belirtmiştir.

Merkezi Kandil’de olan ve PKK’nın kontrolü altındaki yazılı ve görsel meydanın tamamını sevk ve idare eden “Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi”, Öcalan’ın belirlediği bu altı boyutun içeriğine ilişkin hazırladığı metinleri ayrıntılı bir şekilde inceleme imkânı bulduk.  

Demokratik Özerkliğin Siyasi Boyutu: Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi demokratik özerkliği, “Kürt halkının kendi demokrasisini kurma ve kendi toplumsal sistemini organize etme hareketi” olarak tanımlamakta.  Devamında ise “Toplumun siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, inanç ve mezhepsel, etnik, cinsiyet özgürlüğüne dayalı, ekolojik, komünal alandaki örgütlenmelerinin birliği ve örgütlenmiş toplumun kendi kendini yönetme organizasyonudur” diyerek ifade etmektedir.

Kendilerine sorgusuz-sualsiz biat etmiş, PKK’yı ve Öcalan’ı ilahlaştırmış bölge insanının örgütlenmesine ilişkin olarak da “Bu noktada özerkliğin demokratik siyaset temelinde işlerlik kazanması olmazsa olmaz kabilinden ele alınırken, kendini klasik devletçi siyaset gerçeğinden belirgin çizgilerle ayırması zorunludur. Onun için de yurttaş meclisleri, kent meclisleri, mahalle, bölge, sokak meclisleri, komünler, kadın ve gençlik örgütlenmeleri, meslek kuruluşları, dini, etnik örgütlenmeler üzerinden geniş bir tartışma ve kararlaşma süreci ortaya çıkarmak şarttır. Meclisler meclisi olarak ortaya çıkacak özerk bölge meclisi böylece demokratik bir içeriğe kavuşabilir ve halkın demokratik iradesini temsil edebilir” diyerek çoluk-çocuk, kadın ve yaşlıları “özyönetim” aldatmacası adı altında, canlı kalkan olarak kullanmaktan geri kalmamaktadırlar.

Bugün Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki birçok il ve ilçenin cadde ve sokaklarında iş makineleriyle kazılan hendekler, mahallelerden başlanılarak, yerleşim birimlerindeki devlet otoritesini boşa çıkarma girişimleri, bu tanımlamanın kapsamında değerlendirilebilir.

Demokratik Özerkliğin Hukuki Boyutu, sözüm ona “özyönetimlerini” ilan eden PKK yandaşlarının devlet ile olan ilişkilerinin şekil ve çerçevesine yöneliktir. Bu da şu şekilde izah ediliyor: “Özerklik derken, özü itibarıyla sorduğumuz soru şudur; devlet ve demokrasi güçleri arasında nasıl bir hukuksal ilişki? Toplumun kendini sadece devletle olan ilişkileri düzenleyen hukuki kurallarla sınırlamadan, devlet dışı olan ve özünde ahlaka dayanan öz örgütlenmelerini geliştirmeleri; özgürlük için, eşitlik için ve gerçek kurtuluş için olmazsa olmazdır. Toplum yaşamına dikkatle bakıldığında, tüm toplumlarda işlerin, toplumsal yaşamın hukukla değil daha çok da ahlakla yürütüldüğü, örgütlendirildiği görülür. Ahlak, toplum yaşamı için bir harç görevindedir. Toplum olmayı sağlayan asıl olgu hukuk değil, ahlaktır.”

Esin kaynağı “Bilimsel Sosyalizm” olan ahlak yoksunu silahlı bir örgütün, ahlak kurallarını hukukun üstünde görmeye çalışması ancak ve ancak “Bilimsel Feodalizm” olarak adlandırılabilir.

Demokratik Özerkliğin Ekonomik Boyutu: Örgüt, emeğin özgürleşmesinin sosyalizm ile mümkün olabileceğini, bunun için de kapitalist sistemde metaya dönüştürülen emeğin sosyalizm ile karşılığını alabileceğini iddia etmektedir.

PKK-KCK’ya göre, “Özel mülkiyetin kanunlarla dokunulmaz kılınması, onun kutsallığını ifade etmez. Her ne kadar Kutsal Kitap ‘çalmayacaksınız’ diye emretse de, bu emir, emeksiz sahiplenmenin tümünü ifade etmez. ‘Çalmayacaksınız’dan kasıt, mülkiyeti dokunulmaz kılmaktan başka bir şey değildir. Dokunulmaması gereken şey, eğer tanrı emri olarak dile gelmişse, en kirli şey kirinden arınmış, en lanetli şey kutsal kılınmış olur. İster kutsal kitaplardaki bu yaklaşımla olsun, ister Hamurabi kanunlarındaki hukuksal yaptırımlarla olsun, koruma altına alınan aslında ‘tüm kötülüklerin kaynağı’ olan mülkiyetin özel niteliğidir. Özel mülkiyet kutsal değil, hırsızlıktır.” Bu tanımlama şu manaya geliyor. Öcalan’ın (KCK’nın) “Demokratik Özerkliği”nde özel mülkiyetin yeri yoktur.

Devamında ise “Demokratik Özerkliğin özel mülkiyete ilişkin yaklaşımı; özel mülkiyetin varlığını kabul etmek ama onu teşvik edici- özendirici uygulamalardan kaçınmak kadar tekelleşmeyi içeren özel mülkiyeti kabul etmemek, buna karşı durmak esas olmaktadır. Özel mülkiyeti tamamen reddetmek fazla gerçekçi değildir.” tanımlamasıyla da PKK tarafından birçok konuda yapıldığı gibi, birbiriyle yüzde yüz çelişen ifadeler kullanılarak, zihinler bulandırılmaya devam edilmektedir. 

“Grup ya da topluluk mülkiyeti veya ekonomisinden kastımız; tekelleşmeyi hedeflemeyen, azami kârı esas almayan, kontrolü kendi elinde olan, üretimle bağ içinde olan, kendine yeterliliği esas alan toplumsal ihtiyaçlar üzerinden gerçekleştiği için kullanım değerini esas alan bir ekonomi ya da mülkiyettir.” ifadesi ile aslında PKK’nın da kapitalizmi tümden inkâr etmediği bir ekonomik modeli hedeflediği ortaya çıkmaktadır.

 PKK-KCK’nın demokratik özerkliğin ekonomik boyutunun anlatıldığı metnin en can alıcı cümlesi ise “Elektrik enerjisinin elde edilmesi, yine sulu tarımın yapılabilmesi için baraj yapılması kaçınılmazdır” ifadesidir. PKK, bu noktadaki samimiyetsizliğini bir kez ortaya çıkmaktadır.

Eylemleri nedeniyle bölgede devam eden baraj inşaatlarını durdurma noktasına getiren, şantiyelerdeki araç ve iş makinelerini yakan PKK’nın kendisi değil midir.

KCK’nın “Demokratik Özerklik” aldatmacasının diğer boyutlarını (Kültürel, Öz Savunma ve Diplomasi) yazının ikinci bölümünde ele alacağız. 

24 Haziran 2015 Çarşamba

Orta Doğu’da Değişen Dengeler ve Çözüm Süreci!...

Son günlerde PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde oluşturduğu koridorun, Ceyhun Bozkurt'un "İmralı Tutanakları" kitabında yer verdiği, Öcalan ile BDP heyeti arasında 3 Nisan 2013 tarihinde gerçekleşen görüşmede, Öcalan’ın PYD'den Haseke'yi bırakmamalarını istediği,  "Sonra Hatay'a, Afrin'e doğru ilerleme olabilir" dediği iddiaları, gündemin yeni tartışma konusu oldu.

Öcalan, Suriye’den çıkartılmadan önce, PKK’nın eyalet teşkilatlanmalarından sözde Güneybatı Eyaleti (Gaziantep'in -İslâhiye hariç- tamamı, Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya'nın Hekimhan, Arguvan, Arapkir ilçelerinin bir kısmı, Kilis) ile Toros-Akdeniz Eyaleti (Hatay, Adana, İçel, Antalya, Osmaniye, Gaziantep'in İslâhiye ve Nurdağı)  kendisine direkt bağlı olan, örgütün üs kurmak ve taban edinmek için en ağırlık verdiği yerler arasında idi. Yani Öcalan Suriye’de bulunduğu dönemlerde de Türkiye üzerinden Akdeniz’e bir koridor açmayı hedeflemişti. Dolayısıyla Ceyhun Bozkurt’un kitabında yer verdiği iddianın doğru olma ihtimali yüksektir.

Yıllardır, Türkiye kendi iç sorununu -Kürt Sorunu- kendi iç dinamikleriyle çözmek zorunda olduğunu, sürece dışarıdan yapılmak istenen her türlü müdahaleye engel olması gerektiğini dile getirdik.

Oslo Görüşmeleri’nden sonra, Kürt sorununu kendi iç dinamikleriyle çözme gayreti olumlu sonuçlar vermeye başlamışken, (Türkiye süreci sonuçlandırma konusunda ağır hareket etti ve süreçteki inisiyatifi maalesef kaybetti) Suriye’de başlayan karışıklık ve beraberinde meydana gelen iç savaş, Türkiye’nin iç siyasi dengelerini bozmakla kalmamış, dış politikadaki dengelerini de derinden etkilemiştir.

KCK Yürütme Konseyi üyelerinin son on gündeki açıklamalarına bakıldığında,  bölgenin geleceği açısından izlenecek politikaların ipuçlarını görmek mümkün olabilmektedir.    Önce Duran Kalkan’ın Irak Kürt Bölgesi Başkanı Barzani’nin KDP’sine ilişkin,  “Eski dengeler değişti, ilişkiler tükendi. Yeni ilişkiler ortaya çıkacak. Kürt siyasetinde kendisini merkezi gören Güney yönetimi tükendi. Güney Kürdistan siyaseti de KDP-PKK ilişkileri de yeniden şekillenecek”ifadeleri.

Ardından KCK Eşbaşkanı Bese Hozat’ın “PKK bir Kuzey Kürdistan örgütü değil, PKK ulusal kurtuluş mücadelesi veren bir partidir, bir örgüttür. Kürtler sadece Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’de yaşamıyor. Kürtler Suriye’de de yaşıyor, Rojava’da da yaşıyor, Irak’ta da yaşıyor, İran’da da yaşıyor, dünyanın dört bir tarafında da yaşıyor. Özelde de Kuzey Kürdistan dışında Irak, İran, Suriye Kürdistanı’nda da Kürtler ciddi bir katliam ve soykırım politikaları altında”açıklaması.

Ve KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın, “KDP 13 yıldır olduğu gibi Kürt demokratik hareketini, Kürtlerin Türkiye’deki siyasi temsilcisi olan güçleri, ya da bu siyasi temsili yapan partiyi değil de, Kürtler üzerinde yeni koşullarda inkâr ve imha sürecini sürdüren, Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Kürt halkına karşı bir özel savaş yürüterek kültürel soykırımı zaman içinde tamamlamak isteyen AKP’yi destekledi. Bu politikasını 7 Haziran seçimlerinde de sürdürdü” beyanı, ABD’den aldığı destekle, Peşmerge güçleriyle bir çatışmayı göze alabilecek kadar şımarıklaşan PKK-KCK’nın bölgenin yeniden şekillendirilmesinde Barzani’yi devre dışı bırakmaya çalıştığı görülmektedir.  Böyle bir ihtimal Türkiye’yi hem iç politikada, hem dış politikada sıkıntılı bir duruma düşürecektir.

Orta Doğu’nun yeniden şekillendiriliyor olması elbette ki bizi doğrudan ilgilendiriyor. Yeniden çizilecek sınırlar dış politikadaki tercihlerimizle birlikte, büyük emekler vererek seçim öncesi askıya aldığımız Çözüm Süreci’ni de farklı bir mecraya taşıyacaktır.

Bölgede IŞİD’e karşı savaşan, ABD ve Batı’nın bölgedeki stratejik ortağı olarak hareket eden, Suriye’de defakto bir Kürt bölgesi oluşturan, uluslararası kamuoyunun sempatiyle baktığı bir PKK-KCK gerçeği varken, Türkiye’nin bu saatten sonra bölge ve konjonktürel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak “Çözüm Süreci” konusunda yeni bir yol haritası çizmesi gerekmektedir.

-ABD’nin Peşmerge’ye doğrudan silah yardımından vazgeçtiğini açıklamasının ardından (Savunma Bakanı Carter’in, Senato Çalışma Komitesi’ne bir mektup gönderdiği, mektubunda Peşmerge’nin hiçbir eksiğinin olmadığını ve gerekli desteğin kendilerine verildiğini belirterek, “Kürtler’in ve diğer muhalif grupların doğrudan silahlandırılması, Irak’ın toprak bütünlüğü ve güvenliği konusunda ABD’nin dış stratejisinin altüst olmasına neden olacaktır” dediği.) PKK-KCK-Kandil, Orta Doğu’da ABD’nin belirlediği politikalara paralel hareket etmektedir.

-PKK-KCK’nin hedefi, ABD ile Orta Doğu’daki stratejik ortaklığını uzun vadeye yayarak (askıya alınmadan önce Cemil Bayık’ın ABD’nin gözlemci ülke olarak “Çözüm Süreci”ne müdahil olmasını istemesinin nedeni de anlaşılmıştır.) kazanımlarını genişletmek.

-ABD, Orta Doğu petrolünü Akdeniz’e bağlayacak yeni bir koridor açmak için Suriye’nin kuzeyinde otonom bir Kürt devleti kurulmasına destek verecektir.

-Kendi menfaatleri nihayete erdikten sonra, ABD; her zaman yaptığı gibi PKK-KCK’yı da Orta Doğu bataklığında yüzüstü bırakacaktır.