Oslo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oslo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2016 Çarşamba

Öcalan, “Özeleştiri” ve İmralı Notları!...

19 Ocak’ta Fırat Haber Ajansı (ANF)’de Amed Dicle tarafından kaleme alınan “İmralı Masasında Öcalan ve Devlet Arasında Neler Konuşuldu” başlıklı bir yazı yayınlandı. Amed Dicle yazısındaki iddialara kaynak olarak,  Mezopotamya Yayınları tarafından basılan; 3 Ocak 2013-14 Mart 2015 tarihleri arasında DBP-HDP heyetleri ile Öcalan arasında yapılan görüşmelerin tutanaklarının yer aldığı “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa-İmralı Notları” kitabını göstermiş.

Gerçek ismi Vedat Tayfur olan Amed Dicle, 2010 yılında Selin Ongun’a verdiği bir röportajda kendisini; “1980 Diyarbakır doğumluyum. Diyarbakır’da büyüdüm, kendimi bildim bileli yaşadığım şehirde politik olaylar, kavgalar vardı. Türkiye’de iken Kürt gazetelerinde yarı aktif çalıştım... Sosyoloji okudum ancak devam etmedim. Baskıları görünce eğitimimi, ailemi, her şeyimi bırakarak yurtdışına çıktım. 12 senedir Brüksel’de yaşıyorum. 2002 yılında Medya TV’de haberci olarak çalışmaya başladım. Kuruluşundan bu yana Roj TV’de çalışıyorum. 2007 yılından itibaren yayında sorumluluk görevini üstlendim”  diyerek tanıtmaktadır. Dicle, halen Nuçe TV haber müdürü olarak çalışmaktadır. (http://t24.com.tr/haber/roj-tvnin-genel-yayin-yonetmeni-pkkde-orgut-ici-infazlari-belgesi-varsa-yayinlariz,110441)

Kandil onaylı, tam bir “siyasal mühendislik” çalışması olan yazısında Amed Dicle; toplumu manipüle etmeyi hedeflemiştir.  Yazıya, (bizim de bir hafta önce kaleme aldığımız “AİHM’in Son Kararı ve Kandil’in Öcalan Kozu” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2016/01/aihmin-son-karar-ve-kandilin-ocalan-kozu.html)  başlıklı yazımızda dikkat çektiğimiz ve “Öcalan’ın ‘silahlar sussun, siyaset konuşsun, silahlı unsurlar Türkiye sınırlarını dışına çıksın’ çağrılarına kulak tıkayan Kandil, son dönemlerdeki başarısızlığını perdelemek için, yine ‘Öcalan’ kozuna sarılmıştır” cümlesiyle özetlemeye çalıştığımız) “Ve bu koşulların oluşması için Öcalan, sonradan özeleştirisini verdiği ‘geri çekilme çağrısı’ yaptı. Bu çağrıdan sonra, tek taraflı çatışmasızlık süreci devreye girmiş oldu” cümlesiyle ile giriş yapılmış. Yazının tamamı okunduğunda verilmek istenen mesajın “yazının kalbi” niteliğindeki bu cümlede saklı olduğu fark edilecektir.

Kısaca: Bir taş ile iki kuş vurulmaya çalışılmış. Nasıl mı?

Buyurun: “Öcalan sonradan özeleştirisini verdiği ‘geri çekilme çağrısı’ yaptı”  cümlesinde, “aslında Öcalan’ın da silahlı mücadeleden yana olduğu, İmralı’da tecrit altında olduğundan bunu açık bir dille ifade edemediği” mesajı verilmek istenmiş.  Daha da önemlisi, yeri ve zamanı geldiğinde yanlış yapan Öcalan’ın kendisi dahi olsa, Kandil’e özeleştiri vermek zorundadır denilerek, Kandil’in PKK üzerinde tek yetkili organ olduğu anlatılmaya çalışılmış. Oysa KCK Sözleşmesi’nin 11. Maddesi; “Koma CivakênKurdistan (Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi) kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır. Ekolojiye ve cinsiyet özgürlüğüne dayalı demokrasinin felsefik, teorik ve stratejik kuramcısıdır. Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en son karar merciidir. Kongra Gel Genel Kurul kararlarının demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü devrim çizgisine uygunluğunu gözetir. Yürütme Konseyi Başkanını görevlendirir. Temel konulara ilişkin Yürütme Konseyi kararlarını onaylar” demektedir. Öcalan’ın “özeleştiri” vermesi bu maddeye aykırı değil midir? Peki, Öcalan’ın geri çekilmeye ilişkin sonradan verdiği özeleştirisi nerede? Öcalan ne zaman, kim ya da kimler vasıtasıyla böyle bir özeleştiri verdi?

Devamında, “Kürt hareketinin beklediği siyasal ve demokratikleşme adımları da atılmadı. Ve Öcalan’ın İmralı görüşmelerinde defalarca uyarısını yaptığı korkunç savaş, 24 Temmuz 2015 tarihinde Kandil’in bombalanması ile başlamış oldu” denilerek, PKK masumlaştırılmaya çalışılmıştır. Amed Dicle, özgür, objektif ve kendi iradesiyle yazı yazamayan bir kalem olduğunu, Kandil’in bombalanması öncesinde; 20 Temmuz’da Adıyaman’da bir askerin, 22 Temmuz’da ise Şanlıurfa Ceylanpınar’da iki polisin -hem de uykudayken- PKK tarafından şehit edilmelerini yazmamakla ispatlamıştır.

Amed Dicle, “Kitapta Öcalan ile devlet heyeti arasındaki görüşmelerin tutanakları bulunmuyor. Zira bu tutanaklar sadece devlet arşivinde var. Ama HDP Heyeti ile yapılan her görüşmede hazır bulunan devlet yetkililerinin sohbete dâhil olduğu zamanlar da tutanaklara geçirilmiş” cümlesiyle, devlet görevlilerinin ifadelerinin de bu tutanaklarda yer aldığı, dolayısıyla bu ifadeler üzerinden devlete gözdağı verilerek, devletin bu yazıyı muhatap kabul edip karşı belgelerle cevap vermesi düşünülmüştür. Ve bu düşüncelerini hayata geçirmek için de 9 Ocak 2015 tarihinde Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu’nun yer aldığı, HDP heyetinin de bulunduğu bir toplantıya ait anekdotlara yer verilmiştir.

Yazıyla;  “Çözüm Süreci”ni devletin sonlandırdığı, PKK’nın silahlı mücadelesinde haklı olduğu, dolayısıyla da hendek ve barikat savaşlarının meşru bir direniş olduğu vurgusu yapılmaya çalışılmıştır.

Yıllardır gazete köşelerinde “köşe” işgal eden, kimi gazetecilerin, Amed Dicle’nin yazısını “mal bulmuş mağribi” gibi addedip, hiçbir analize tabi tutmadan kendi köşelerinde yayınlamaları,  PKK ile mücadelede ülke olarak içerisinde bulunduğumuz durumun vahametini bir kez daha göstermesi açısından önemli olmuştur.

Dicle’nin yazısı, 13 Eylül 2011’de “Oslo Görüşmeleri” tutanaklarının, nasıl ve ne şekilde basına sızdırıldığına ilişkin sorulara da cevap verir niteliktedir. 

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Şamil Tayyar’a Dair Bir Analiz

Şamil Tayyar Twitter hesabından “Paralel evrimi anlatan yeni kitabımız hafta sonu raflarda olacak, hayırlara vesile olur inşallah” diyerek, yeni kitabı “Anti-Ergenekon’dan Neo-Ergenekon’a KRİPTO” nun tanıtımını yaptı.

Evrim demek, olgunlaşmayı ifade eder. Şamil Tayyar’a göre “Paralel Yapı” öncesinde basit iken, sonrasında tekâmül etmiştir. Onu tekâmül ettiren kimdi/kimlerdi? Bunun cevabını Tayyar’da bulamıyoruz.

Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarının devam ettiği günlerde, Gazeteci-Yazar Şamil Tayyar’ın kitapları gündemin ilk sıralarını işgal etmişti. Bunlardan biri de Timaş Yayınları tarafından Ekim 2011’de basımı gerçekleştirilen “Kürt Ergenekonu: Derin PKK’nın Gizli Kodları” adlı kitabıydı.

Bilindiği üzere AK Parti Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar’ın, “Refahyol Tutanakları” (Ümit Yayıncılık, Ankara, 1997), “5N 1Kamyon” (Birharf Yayınları, Ekim 2006), “Operasyon Ergenekon” (Timaş Yayınları, İstanbul, Şubat 2008), “Gölge İktidar” (Timaş Yayınları, İstanbul, Ağustos 2008), “Kıt'a Dur!” (Timaş Yayınları, İstanbul, Ocak 2009), “Pusu” (Timaş Yayınları, İstanbul, Eylül 2009), “Çelik Çekirdek” (Timaş Yayınları, İstanbul, Eylül 2010), “Kürt Ergenekonu” (Timaş Yayınları, İstanbul 2011) adlı kitapları yayınlanmıştı.

Türkiye gündemini ve kamuoyunu yıllarca meşgul eden “Ergenekon” davasında tutuklu kimse kalmadığına göre, o dönemlerde yazılan köşe yazılarının,  kitapların da bir hükmü kalmamıştır diyebilir miyiz?  Bu soruya kimileri “evet”, kimileri de “hayır” diyebilirler. Bu soruya, 1990’lı yıllarda Fırat’ın batısındaki faili meçhul dosyalar nedeniyle tutuklu kimse kalmadığına göre, bu cinayet dosyalarını araştırmanın da gereği kalmamıştır mı diyelim? Elbette ki hayır, tüm faili meçhul dosyaların aydınlatılmasını “devletin vazifesi” olarak görüyorum.

Abartılı, yalan-yanlış, kurunun yanında yaşın da zarar gördüğü fezlekeler, iddianameler hazırlanmış olmasına rağmen, şahsi düşünce ve kanaatim; devlet içerisindeki “Ergenekonvari derin yapılanmaların” varlıklarını devam ettirdiği yönündedir.

Sayın Tayyar’ın “Kürt Ergenekonu” adlı kitabını hatırlayın. Her ne kadar Şamil Tayyar imzasıyla yayınlanmış olsa da söz konusu kitap, bir “projenin” ürünü olarak değerlendirilebilir.  Şamil Bey o yıllarda F. Gülen Cemaati tarafından bir koruma zırhına alınmıştı. (Muhtemelen Tayyar’ın Ergenekon ve Balyoz davalarıyla ilgili TSK aleyhine yazdığı yazılar nedeniyleydi) “Kürt Ergenekonu” kitabının içeriğinin büyük bir kısmının da yine F. Gülen cemaatine mensup devlet görevlilerince doldurulmuş olabileceği, kuvvetle muhtemeldir.  

 Çıktığı anda, kitabın ilk sayfalarını okumaya başladığımda, bilgilerimi tazelemenin mutluluğunu yaşamıştım. Ancak, içeriğindeki bilgi yanlışlarının fazla olması nedeniyle de, kitabın alelacele hazırlanarak servis edildiği kanaati hâsıl olmuştu.

Birkaç örnek:

-Kitabın 66, 67, 88. ve 291. sayfaları: PKK'dan ayrılan muhaliflerin kurduğu "PKK Vejîn hareketini Türkçe karşılığı (Direniş)..." olarak tanımlamış, oysa "Vejîn"  kelimesinin Türkçe karşılığı "Diriliş" demektir.

-79. sayfa: "Bingöl-Elazığ karayolunu keserek tezkere almış 33 silahsız askeri şehit etti..."  Bilindiği üzere o dönem şehit edilen 33 asker, tezkere almamış, aksine acemi eğitimlerini tamamladıktan sonra, usta birliklerine giden silahsız askerlerdi.

-119. sayfa: "Öcalan'ın bir dönem en muteber adamlarından biri olan Selim Okçuoğlu yıllarca PKK'nın cezaevi sorumluluğunu yaptı..." Kastedilen şahıs Sabri Ok’tur. Selim Okçuoğlu o dönemlerde HADEP'in işlerini takip eden avukatlardan biri idi. 

-190. sayfa: “Perinçek ve Birdal silahlı milis mi?” başlıklı bölümün "ERNK olan PKK-KONGRA-GEL  üst yönetimine verdiği raporda Doğu Perinçek ve Akın Birdal'ın örgütün..." şeklinde başlayan ifadeler,   28 Temmuz 2008 tarihli Aksiyon Dergisi'nde yayınlanmış “33 erin şehit edilmesinde azmettirici Perinçek mi?”  başlıklı Haşim Söylemez'e ait yazıda geçen ifadelerdir.  Alıntıları gösteren herhangi bir dipnot da mevcut değildir.

 -290. sayfa: PKK'nın Dağlıca ve Aktütün baskınları ile ilgili olarak: "Dağlıca ve Aktütün gibi sınır karakolu baskınlarında İsrail'in verdiği lojistik destek etkili oldu..." ifadesi, net ve ciddi bir iddiadır. İsrail bu baskınlarda PKK’ya ne tür bir destek sağladı? Böyle bir iddianın belgesi olmaz mı?

-327. sayfa: PKK'nın 7 Aralık 2009'daki Tokat Reşadiye eylemine ilişkin: "Global Ergenekon’un tehdidi altında bulunan Türkiye, bu yapının sürükleyici unsuru İsrail'in istihbarat  örgütü MOSSAD'ın bu eylemine engel olamadı. Tetikçiler PKK'lıydı ama eylem iradesi MOSSAD patentliydi..."  Yine ciddi bir iddia. Bu iddianın da belgesinin olması gerekmiyor mu?

-330. sayfa. Oslo görüşmeleri için "13 Eylül 2001'de internet sitelerine düşen..."  ifadesi kullanılmış. Oysa “Oslo görüşmeleri” 13 Eylül 2011 tarihinde internet sitelerine düşmüştü.  Umarım bu on yıllık tarihsel fark, editoryal bir hatadır.

Sayın Tayyar, 15 Nisan 2015 tarihinde yine şahsi Twitter hesabı üzerinden: “Ergenekonla mücadele ederken paralel yapıyı güçlendirdik, paralelle mücadele ederken Ergenekon’u canlandırıyoruz. Allah hayretsin…” diyerek, siyasi bir ferasetsizliğe dikkat çekmektedir. “Güçlendirdik”, “canlandırıyoruz” derken, muhatabı kimlerdir?

17 Nisan günkü tivitinde ise; “Paralel mücadele kisvesi altında Balyoz ve Ergenekon'u aklayan odaklar, sivil siyaseti tehdit etmektedir” diyen Sayın Tayyar,  kime/kimlere aba atlından sopa gösteriyor?

Sayın Tayyar! Balyoz ve Ergenekon davaları, AK Parti iktidarı döneminde aklanmadı mı? Bu durumda eleştirileriniz kime/kimlere yöneliktir; sivil siyaseti tehdit eden odaklar kimdir/kimlerdir?

Bir nevi itiraf olan bu ifadelerinizi, aday listeleri açıklanmadan önce yap(a)madığınızın nedenini de açıklayabilir misiniz?

Allah ülkemize, milletimize zeval vermesin…

Allah sonumuzu hayretsin. 

25 Kasım 2014 Salı

''Kandil'deki ''OK!''

6-8 Ekim olayları öncesi ve sonrasında Kandil’in yapmış olduğu açıklamaların hemen hepsinin partizan bir düşünce yapısıyla yapılmış faşizan ifadeler içerdiğini görürsünüz. Her hafta KCK yetkililerinden birisi çıkıyor, alıyor eline kırık sazı başlıyorlar demokrasiden, insan haklarından dem vurmaya. İmralı ise senkron bozukluğu olan orkestranın şefliğini yapıyor. Orkestranın bu haftaki solisti ise Sabri Ok. Peki, Kandil’deki seküler anlayışı temsil eden grup içerisinde yer alan Sabri Ok kimdir?

Alevi kökenli, Adıyaman doğumlu olan Sabri Ok, PKK’nın sivillere yönelik düzenlediği ilk eylem olan 1984’teki Siirt-Eruh baskınlarının planlayıcısı olarak bilinir. 1985 yılında yakalanarak Bursa Cezaevi’ne konulan Ok, cezaevinde kaldığı 20 yılın büyük bölümünde PKK’nın “cezaevleri sorumlusu” olarak faaliyet sürdürdü. Bu süre zarfı içerisinde, Türkiye’deki cezaevlerinde başlatılan açlık grevi eylemlerinin talimatlarını veren kişi olarak ön plana çıktı.

Bir süre Bursa Cezaevi’nde birlikte kaldığı Nurettin Demirtaş’ın DTP’nin başına getirilmesinde etkili olduğu ileri sürüldü.  Siyasi yasağı nedeniyle DTP’ye üye olamadı ama partinin “gölge genel başkanı” gibi hareket etti.

2005'te tahliye olduktan sonra askere çağrıldı ve Manisa'da askerlik yaptı. Askerlikten sonra Kandil’in de onayıyla Avrupa’ya giderek, KCK'nın Avrupa sorumluluğunu üstlendi. Avrupa’da bulunduğu süre içerisinde Bozan Tekin ve Nedim Seven gibi PKK’nın etkili isimlerinin kendisine yardımcı oldukları iddia edildi. 

2008’in Eylül ayında Norveç’in Başkenti Oslo’da başlayan ve 2011 Eylül ayında basına yansıyan MİT-PKK görüşmelerinde, PKK adına Oslo’daki görüşmelere Kandil’den katılan iki isimden biriydi Sabri Ok. (Diğeri Mustafa Karasu’ydu, Avrupa kanadından ise Zübeyir Aydar ve Adem Uzun katılmıştı) Oslo’daki görüşmelere katıldıktan sonra Sabri Ok’un KCK içerisindeki etkinliği daha da artmaya başlamıştı.

2011 yılında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen operasyonlarda PKK'nın şehir yapılanması “Kürdistan Topluluklar Birliği/Türkiye Meclisi (KCK/TM)” yapılanmasının lideri olduğu, DTP/BDP milletvekili ve yöneticilerinin Sabri Ok'un emir ve talimatlarına göre hareket ettikleri iddia edildi. Sabri Ok’un onayı olmadan KCK-Kandil’in bir konu hakkında karar alamayacağı ve hareket edemeyeceği değerlendiriliyor.   Öcalan’ın çok güvendiği isimlerden biri olan Sabri Ok, PKK’nın son dönem stratejilerini belirleyen isim olarak da bilinmektedir.

Evet, 23.11.2004 günü ANF (Fırat Haber Ajansı) ye konuşan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok, Gündeme ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Ok’un,  “Hiç kimsenin silah iradesi elinde olan bizler adına konuşması doğru değildir… Hareketimizin gündeminde silahsızlandırma ve silahlı güçlerimizin bir yerlere çekilmesi gibi bir şey kesinlikle yoktur.” ifadesi nasıl açıklanabilir? Yani yaşam kaynağımız ve varlık sebebimiz olan silahı asla ve kat’a bırakmayız deniyor.

Sabri Ok’un “Eğer Kürdistan'da çekilmesi gereken bir güç varsa o da işgalci güç konumunda olan ordu ve polistir” açıklaması, çözüm sürecini, barışı provoke etme amaçlıdır. 6-8 Ekim olaylarından sonra kendi iradesini ortaya koymaya çalışan HDP’ye yönelik örtülü bir tehdittir. Türkiye’deki savaş baronlarına  “merak etmeyin, istediğimiz anda savaşı devam ettirebiliriz”  mesajıdır.

Sabri Ok ve diğer PKK yöneticileri tarafından yapılmak istenen şey, Kürtler üzerindeki PKK vesayetini devam ettirmektir.  Türkiye'deki vesayetçi anlayış 90 yıl sürdü. Kürtler üzerindeki PKK vesayeti kaç yıl devam eder bilemeyiz ama Kürtler üzerindeki PKK vesayetinin sona ermesi, Kürtlerin kendi iradelerine sahip çıkmalarıyla son bulabilir.

İmralı ile Kandil arasında bir görev paylaşımı var.  Yani, hâlihazırda herkes kendisine biçilmiş rolü oynuyor. Bu rol paylaşımında Öcalan’ın özgürlüğü hedefleniyor. Öcalan ise devlet adına kendisiyle görüşen heyet ile -tabirimi mazur görün- kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaya devam ediyor.

Sabri Ok, 30 Eylül 2014 tarihli bir başka açıklamasında ‘Tespitimiz, gerçekten de sürecin bittiği yönündedir. Tutumumuz da bu yönde olacaktır’  derken, Öcalan ise 01 Ekim 2014 tarihinde HDP milletvekilleri ile yapmış olduğu görüşmede, “Kobanê kuşatması, sadece Kürt halkının demokratik kazanımlarını hedeflemekle kalmayıp Türkiye’yi de yeni bir darbe sürecine sokacaktır” sözleriyle, son dönemdeki olayların sorumluluğunu üstlenmiş oluyor.

PKK, bugüne kadar başarıyla uyguladığı kara propagandayı uygulamaya devam ediyor. Kendi propagandasına alet edebileceği argümanları elinden alınan Kandil, devletin yapmış olduğu tüm iyileştirmeleri seçim malzemesi ya da “AK Parti’nin seçim yatırımlarıdır” diyerek, bölge halkı üzerindeki etkinliğini kaybetmemeye çalışıyor.

Fitilini Öcalan’ın ateşlediği 6-8 Ekim olayları için, “6-8 Ekim olayları halkımızın serhıldan tarihindeki en görkemli serhıldanlardır. Halkımızın iradesinin en güçlü biçimde ortaya konulmasıdır.” diyebilen bir akıl, insanlıktan nasibini alamamış, kan ve gözyaşından beslenen zavallı bir akıldır.

Süreci çok uzatmadan ve üçüncü unsurların müdahalesine müsaade etmeden bir an önce sonuçlandırmak gerekir. Sürecin uzaması, Öcalan’ın elini güçlendiriyor.


Sürecin alternatifi,  yine sürecin kendisidir. 

21 Kasım 2014 Cuma

Barışın Bedeli

Dünyadaki gelişmelere paralel olarak, kendi sorunlarını çözememiş bir Türkiye’nin, bölgesinde de küresel bir güç olamayacağı açıktır. Son dönemdeki gelişmeler de bu düşünceyi doğrular niteliktedir.

Merhum Özal'ın başlattığı süreç, 24 Mayıs 1993’te Bingöl’de 33 sivil ve savunmasız askerin katledilmesi ile son bulmuştu.

BDP ile TBMM’deki yemin krizinin aşılması için Ankara'da görüşmelerin yapıldığı, İmralı Cezaevi’ndeki Öcalan'dan barışçıl mesajların geldiği bir ortamda; bu kez de 14 Temmuz 2011’de Silvan’da 13 askerin şehit edilmesiyle “barış” ve “çözüm” kelimeleri Türkiye halkının boğazında bir kez daha düğümlenmişti.

Arkasından MİT ile PKK arasında Norveç’in Başkenti Oslo’da başlayan görüşmeler, aslında bilinen ama açıklanamayan kimi odaklar tarafından basına sızdırılarak sekteye uğratıldı. (Oslo görüşmelerinin Türkiye’nin bölgede güçlü bir aktör olmasını istemeyen emperyalist güçler tarafından sabote edildiğini düşünenlerdenim.)

Bugün devlet ile İmralı arasında başlayan görüşmeler, Türkiye’de yeni bir çözüm umudu sürecini doğurmuştur. Türkiye’deki çözüm sürecini sabote edebilecek birçok odağın varlığı kuşkuya mahal bırakmayacak bir hakikattir. (Derin güçler, PKK ve PKK’nın uluslararası derin bağlantıları, aşırı milliyetçi uçlar ve çatışma ortamında rant elde eden odaklar…)

KCK’nın geri çekilmeyi durdurduğunu açıklaması, Öcalan’ın BDP heyeti ile yapmış olduğu en son görüşme, Türkiye’de yeni bir çatışma ve kaos ortamı isteyen odakların tüm dikkatlerini Türkiye’ye çevirmelerine neden olsa da Türkiye artık eski Türkiye olmayacaktır.

Abdulkadir Selvi, Yenişafak Gazetesi’ndeki köşesinde son gelişmeleri:“…Kandil'in, geri çekilmeyi durdurduğunu ilan etmesiyle birlikte yeniden başa mı döndük? Hayır, değil. Çözümün birinci aşaması olan geri çekilmeyi tamamlayamadık, bu yönüyle iyi gitmeyen bir şeyler var ama bu başa dönüldüğü anlamına da gelmiyor. İstenilen performansta devam etmese de çözüm süreci devam ediyor. Ateşkes sürecinin devam etmesi önemli. Çünkü ilk başlardaki temaslarda da geri çekilmeden öte, 'şiddetsizlik ortamı' üzerinde durulmuştu…” sözleriyle değerlendiriyor.

Biz de Türkiye kamuoyuna, barışı elde etmek için neler kaybettiklerimizi merak edenlere, 2012 yılının sonlarında başlayan çözüm sürecini sekteye uğratıp yeniden kardeşkanı dökmek isteyenlere sesleniyor ve kısa bir hafıza yoklaması için, işte:

Buyurun barışın bedeli!

“27 Kasım 1978’de kurulan ve 32 yıldır varlığını devam ettiren PKK ile mücadelede meydana gelen olay sayısı Genel Kurmay Başkanlığı verilerine göre 43 bin 505’tir.

Genelkurmay Başkanlığı rakamlarına göre, 15 Ağustos 1984 ile Nisan 2009 tarihleri arasındaki dönemde güvenlik görevlilerinin verdiği şehit sayısı 11 bin 735’tir. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 17 Nisan 2009 tarihinde Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada “Etkisiz hale getirilen toplam PKK’lı sayısı ise 40 bin olarak açıklamıştır.(Bu verilere PKK’nın iç infazları dâhil değildir. PKK infazları için 10 ile 15 bin arasında bir rakam telaffuz ediliyor.)

Genelkurmay Başkanlığının verilerine göre, Türkiye, I. Dünya Savaşı hariç, son yüz yılda girdiği savaşlarda toplam 16.409 şehit verirken, Kurtuluş Savaşı’nda verilen toplam şehit sayısı 10.885’tir. PKK ile mücadelede ise bugüne kadar 11. 735 şehit verilmiştir.

TBMM Göç Komisyonu’nun raporuna göre, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde güvenlik nedeniyle boşaltılan köy ve mezra sayısı 3.428’dir. Bu köy ve mezralarda yaşayan 1 milyona yakın yurttaşımız doğal yaşamlarından kopartılarak zorunlu göçe maruz kalmışlardır.

PKK ile mücadelede alan kontrolü sağlamak için 1984 yılında oluşturulan koruculuk sisteminin yasal dayanağı olmasına rağmen, toplumsal meşruiyeti hep sorgulanmıştır. Toplam köy korucu sayısı, hâlâ resmi olarak belirsizliğini korusa da sayılarının 50 bin ile70 bin arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Türkiye terörle mücadele amacıyla, sınır ötesine bugüne kadar irili ufaklı toplam 25 sınır ötesi operasyon yapmıştır. Bu operasyonlara katılan toplam asker ve korucu 5 bin ile 50 bin arasında değişmektedir.

Terörle mücadeleye ayrılan kaynağın farklı hesaplamalara göre 150-400 milyar dolar aralığında değiştiği ileri sürülmektedir. Yaygın kabul gören kanaate göre, bu rakam 300 milyar dolar civarındadır. Bu rakamlara göre Türkiye son 20 yılda teröre her yıl yaklaşık 15 milyar dolar kaynak ayırmak durumunda kalmıştır…“*

İçişleri Bakanlığı'nın verilerine göre ise 2002-2011 yılları arasında ülke genelinde meydana gelen terör olaylarında 81 polis, 734 asker olmak üzere, toplam 815 güvenlik mensubu şehit oldu. Toplam 5 bin 94 asker ve polis de yaralandı. Son 8 ayda terör örgütü 85 vatandaşı kaçırdı, 75'ini serbest bıraktı.

İçişleri Bakanlığı’nın, 2012 yılındaki terör operasyonlarıyla ilgili raporu ise şöyle:

"Yılın ilk 9 ayında Türkiye kırsalı ve Kuzey Irak'ta düzenlenen operasyonlarda 970 terörist öldürüldü, 174'ü teslim oldu. Örgüt üyesi, milis, sempatizan ile örgüte yardım yataklık eden 6 bin 300 kişi PKK /KCK soruşturmalarında gözaltına alındı. Operasyonlarda, toplam 300 kilo RDX (C-4, A-4 plastik patlayıcı) ile 2 ton 900 kilogram el yapımı patlayıcı ele geçirildi. Kara ve hava harekâtlarıyla PKK'daki 5 bin 500 - 6 bin dolayında olan eleman sayısı 4 - 4 bin 500'e geriledi."

Devlet ile İmralı arasında başlayan görüşmeler sonrasında olgunlaşan çözüm süreci, tüm Türkiye’de büyük beklentilere neden olmuş ve toplumun büyük bir kesimi tarafından da desteklenmiştir. Çözüm süreci, zaman zaman sekteye uğratılmaya çalışılsa da bir şekliyle yoluna devam ediyor, inşallah devam edecektir de.

    En kötü barış, en haklı savaştan daha iyidir…

*- SETA Rapor H. Yayman: Şark Meselesinden Demokratik Açılıma Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası. s 20-21


(Bu yazı ilk olarak 18 Eylül 2013 tarihinde haber 111 sitesinde yayınlanmıştır.)