DTP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DTP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2016 Çarşamba

PKK-KCK’nın Yeni Stratejisi!...

“Bu ümitsiz, bu ütopyasız, bu vicdansız maddi uygarlığa karşı en özgür duruş, bahar ırmakları gibi coşkuyla ülkeye yönelmektir; hiç tereddüt etmeden mücadele saflarında aktif olarak yerini almaktır...”

Bu ifadeler, şu an Kandil’de bulunan ve bir zamanlar Kürt sorununun çözümü için sivil siyaset yapan (!)  DTP Genel Başkanlığı yapmış Nurettin Demirtaş’a ait.  HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın kardeşi Nurettin Demirtaş.

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde 18 Mart 2016 tarihinde  “Avrupa Araf’ındaki Gençliğe” başlığıyla yayınlanan yazısında Demirtaş,  Kandil’in dayattığı hendek ve barikat stratejisine yeterli destek vermeyen Avrupa’daki Kürt gençleri eleştiriyor.

PKK’nın hendek ve barikat stratejisini “öze dönüş” (!) olarak gören ve Avrupa’dan örgüt saflarına katılan bir zavallının “Avrupa’daki gençlerimiz duygusuz değildir. Aksine büyük duygulara sahiptir. Yeter ki ülkede yaşananların farkına varsınlar, kimse onları tutamaz. Bu nedenle gençlerimiz YPS direnişini örnek almalı ve hiç zaman kaybetmeden saflara katılmalıdır”  sözleri üzerinden Kürt gençlerini ajite etmeye çalışan Nurettin Demirtaş acaba insani özüne ne zaman dönecektir.

Şehir merkezlerine kazdıkları hendeklere gömülen, bölgedeki Kürtlerin büyük bir kısmını yerinden ve yurdundan eden, Kürtlerin çocuklarının kanını emen PKK’nın bu ve benzeri çağrılar yaparak, daha fazla gencin ölümü ve kanı üzerinden hayata tutunmaya çalışması doğaldır.

Terör örgütü PKK açısından bakıldığında, evet, örgüt ideolojisini yansıtan sosyolojik bir analiz ancak ideolojik alt yapısı olmayan ve duygusal düzeyde PKK’ya sempati beslemeyen Kürt gençleri üzerinde etkin olamayacak bir yazı. Avrupa’daki Kürt gençleri, realiteyi biliyor, görüyor ve okuyorlar. Dolayısıyla ideolojisi “ölmek ve öldürmek” olan, kendi halkına zarar vermekten başka bir işe yaramayan PKK’ya mesafeli durmaktadırlar.

Sadece Demirtaş değil, KCK üst düzey yöneticilerinin son dönemlerdeki açıklamalarına bakıldığında, devletin PKK ile mücadeledeki kararlı tutumuna paralel, PKK’nın da Türkiye’nin terörle mücadelesini boşa çıkartacak (!)  silahlı mücadeleye devam ettireceğine yönelik demeçler vermektedirler.

KCK üst düzey yöneticilerinin açıklamaların ortak noktaları:

-Kandil’in ve PKK’nın Avrupa kanadının, kurtuluş reçetesi olarak bir kez daha Öcalan’ı görmüş olmaları. (Geniş bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2016/01/aihmin-son-karar-ve-kandilin-ocalan-kozu.html)

-Çözüm sürecine dönülmesi için üçüncü bir ülkenin masada bulunması talebi. (Hâlbuki çözüm sürecinin devam ettiği dönemlerde bile, başta Cemil Bayık olmak üzere; KCK üst düzey yöneticileri üçüncü göz olarak ABD’yi işaret etmişlerdi. KCK üst düzey yöneticilerinin gözlemci ülke için -ittifakla- ABD’yi işaret etmesi, ABD’nin PKK ve PYD’ye desteğini bir kez daha açığa çıkarmıştır.

-Suriye’de kanton bölgeler elde eden PYD’nin, ABD ve Rusya tarafından desteklenmesinin PKK’yı cesaretlendirdiği.

-Türkiye’nin PKK’ya yönelik mücadelesini itibarsızlaştırmaya yönelik propaganda ve psikolojik faaliyetlerini arttırarak devam ettirdiği. “Devlet Kürtleri ve Alevileri katlediyor” yalanından sonra “devletin Kürt siyasetçiler üzerindeki baskılarını arttırarak bu kez de Kürtler ve Aleviler üzerinde siyasi soykırım uyguladığı” iddiaları.

-HDP’li milletvekillerinin “teröre destek” verdikleri iddiasıyla başlayan ve Başbakan Davutoğlu’nun “Tüm dosyaları kapsasın” çağrısı sonrasında, AK Parti’nin TBMM’ye sunduğu dokunulmazlık teklifine MHP ve CHP’nin de destek vereceklerini açıklamalarının ardından “HDP’ye oy vermiş tüm kesimler siyasetin dışına itilmek isteniyor” propagandası üzerinden kamuoyunda “mağduriyet” algısı oluşturma.

PKK-KCK-Kandil’in yurt içindeki ve yurt dışındaki tüm bileşenlerinin, her şeye rağmen;  Leninizmin çizgisini yansıtan Lenin’in; “eylemde birlik, eleştiri ve tartışmada özgürlük” söylemine sadık kalmaya devam etmektedirler.

25 Kasım 2014 Salı

''Kandil'deki ''OK!''

6-8 Ekim olayları öncesi ve sonrasında Kandil’in yapmış olduğu açıklamaların hemen hepsinin partizan bir düşünce yapısıyla yapılmış faşizan ifadeler içerdiğini görürsünüz. Her hafta KCK yetkililerinden birisi çıkıyor, alıyor eline kırık sazı başlıyorlar demokrasiden, insan haklarından dem vurmaya. İmralı ise senkron bozukluğu olan orkestranın şefliğini yapıyor. Orkestranın bu haftaki solisti ise Sabri Ok. Peki, Kandil’deki seküler anlayışı temsil eden grup içerisinde yer alan Sabri Ok kimdir?

Alevi kökenli, Adıyaman doğumlu olan Sabri Ok, PKK’nın sivillere yönelik düzenlediği ilk eylem olan 1984’teki Siirt-Eruh baskınlarının planlayıcısı olarak bilinir. 1985 yılında yakalanarak Bursa Cezaevi’ne konulan Ok, cezaevinde kaldığı 20 yılın büyük bölümünde PKK’nın “cezaevleri sorumlusu” olarak faaliyet sürdürdü. Bu süre zarfı içerisinde, Türkiye’deki cezaevlerinde başlatılan açlık grevi eylemlerinin talimatlarını veren kişi olarak ön plana çıktı.

Bir süre Bursa Cezaevi’nde birlikte kaldığı Nurettin Demirtaş’ın DTP’nin başına getirilmesinde etkili olduğu ileri sürüldü.  Siyasi yasağı nedeniyle DTP’ye üye olamadı ama partinin “gölge genel başkanı” gibi hareket etti.

2005'te tahliye olduktan sonra askere çağrıldı ve Manisa'da askerlik yaptı. Askerlikten sonra Kandil’in de onayıyla Avrupa’ya giderek, KCK'nın Avrupa sorumluluğunu üstlendi. Avrupa’da bulunduğu süre içerisinde Bozan Tekin ve Nedim Seven gibi PKK’nın etkili isimlerinin kendisine yardımcı oldukları iddia edildi. 

2008’in Eylül ayında Norveç’in Başkenti Oslo’da başlayan ve 2011 Eylül ayında basına yansıyan MİT-PKK görüşmelerinde, PKK adına Oslo’daki görüşmelere Kandil’den katılan iki isimden biriydi Sabri Ok. (Diğeri Mustafa Karasu’ydu, Avrupa kanadından ise Zübeyir Aydar ve Adem Uzun katılmıştı) Oslo’daki görüşmelere katıldıktan sonra Sabri Ok’un KCK içerisindeki etkinliği daha da artmaya başlamıştı.

2011 yılında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen operasyonlarda PKK'nın şehir yapılanması “Kürdistan Topluluklar Birliği/Türkiye Meclisi (KCK/TM)” yapılanmasının lideri olduğu, DTP/BDP milletvekili ve yöneticilerinin Sabri Ok'un emir ve talimatlarına göre hareket ettikleri iddia edildi. Sabri Ok’un onayı olmadan KCK-Kandil’in bir konu hakkında karar alamayacağı ve hareket edemeyeceği değerlendiriliyor.   Öcalan’ın çok güvendiği isimlerden biri olan Sabri Ok, PKK’nın son dönem stratejilerini belirleyen isim olarak da bilinmektedir.

Evet, 23.11.2004 günü ANF (Fırat Haber Ajansı) ye konuşan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok, Gündeme ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Ok’un,  “Hiç kimsenin silah iradesi elinde olan bizler adına konuşması doğru değildir… Hareketimizin gündeminde silahsızlandırma ve silahlı güçlerimizin bir yerlere çekilmesi gibi bir şey kesinlikle yoktur.” ifadesi nasıl açıklanabilir? Yani yaşam kaynağımız ve varlık sebebimiz olan silahı asla ve kat’a bırakmayız deniyor.

Sabri Ok’un “Eğer Kürdistan'da çekilmesi gereken bir güç varsa o da işgalci güç konumunda olan ordu ve polistir” açıklaması, çözüm sürecini, barışı provoke etme amaçlıdır. 6-8 Ekim olaylarından sonra kendi iradesini ortaya koymaya çalışan HDP’ye yönelik örtülü bir tehdittir. Türkiye’deki savaş baronlarına  “merak etmeyin, istediğimiz anda savaşı devam ettirebiliriz”  mesajıdır.

Sabri Ok ve diğer PKK yöneticileri tarafından yapılmak istenen şey, Kürtler üzerindeki PKK vesayetini devam ettirmektir.  Türkiye'deki vesayetçi anlayış 90 yıl sürdü. Kürtler üzerindeki PKK vesayeti kaç yıl devam eder bilemeyiz ama Kürtler üzerindeki PKK vesayetinin sona ermesi, Kürtlerin kendi iradelerine sahip çıkmalarıyla son bulabilir.

İmralı ile Kandil arasında bir görev paylaşımı var.  Yani, hâlihazırda herkes kendisine biçilmiş rolü oynuyor. Bu rol paylaşımında Öcalan’ın özgürlüğü hedefleniyor. Öcalan ise devlet adına kendisiyle görüşen heyet ile -tabirimi mazur görün- kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaya devam ediyor.

Sabri Ok, 30 Eylül 2014 tarihli bir başka açıklamasında ‘Tespitimiz, gerçekten de sürecin bittiği yönündedir. Tutumumuz da bu yönde olacaktır’  derken, Öcalan ise 01 Ekim 2014 tarihinde HDP milletvekilleri ile yapmış olduğu görüşmede, “Kobanê kuşatması, sadece Kürt halkının demokratik kazanımlarını hedeflemekle kalmayıp Türkiye’yi de yeni bir darbe sürecine sokacaktır” sözleriyle, son dönemdeki olayların sorumluluğunu üstlenmiş oluyor.

PKK, bugüne kadar başarıyla uyguladığı kara propagandayı uygulamaya devam ediyor. Kendi propagandasına alet edebileceği argümanları elinden alınan Kandil, devletin yapmış olduğu tüm iyileştirmeleri seçim malzemesi ya da “AK Parti’nin seçim yatırımlarıdır” diyerek, bölge halkı üzerindeki etkinliğini kaybetmemeye çalışıyor.

Fitilini Öcalan’ın ateşlediği 6-8 Ekim olayları için, “6-8 Ekim olayları halkımızın serhıldan tarihindeki en görkemli serhıldanlardır. Halkımızın iradesinin en güçlü biçimde ortaya konulmasıdır.” diyebilen bir akıl, insanlıktan nasibini alamamış, kan ve gözyaşından beslenen zavallı bir akıldır.

Süreci çok uzatmadan ve üçüncü unsurların müdahalesine müsaade etmeden bir an önce sonuçlandırmak gerekir. Sürecin uzaması, Öcalan’ın elini güçlendiriyor.


Sürecin alternatifi,  yine sürecin kendisidir. 

12 Ağustos 2014 Salı

NEDEN HDP?

Yerel seçimlerden sonra, Türkiye siyasetindeki ilk değişiklik; beklenildiği gibi Barış ve Demokrasi Partisi BDP’nin, Halkların Demokrasi Partisi HDP ile birleşme kararı alması oldu.  BDP’nin 22 Nisan 2014 tarihinde gerçekleştirilen son grup toplantısında konuşan Eşbaşkan Selahattin Demirtaş, artık HDP çatısı altında siyasi faaliyetlerine devam edeceklerini kararını aldıklarını açıkladı.

Halkın Emek Partisi HEP geleneğinden gelen tüm partiler, (ÖZEP, ÖZDEP, DEP, HADEP, DEHAP ve DTP) Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştır. Aynı gelenekten gelen Barış ve Demokrasi Partisi BDP’nin ise kapatılmayıp, HDP çatısı altında siyasi faaliyetlerine devam etme kararı almış olması, Türkiye’nin normalleşmesi ve demokrasini açısından önemli bir kazanç olmuştur.

Peki, çatı partisi fikri nerede ve kimler tarafından gündeme getirildi? Bu sürece nasıl gelindi? 14 Kasım 2013 tarihli “Öcalan ve Çatı Partisi” başlıklı yazımızda konuyu detaylarıyla yazmıştık. (http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/ocalan-ve-cati-partisi-122408.html)

Çözüm sürecinin başladığı 2012 yılı sonbaharından bugüne, BDP’nin Türkiye partisi olamadığını gören Öcalan, Türkiye’ye hitap edebilecek bir yeni parti kurulmasını istemiş, Öcalan’ın bu talebi HDP’nin kurulmasıyla gerçekleştirilmişti. O günlerde, HDP ile Aleviler, sol ve tüm sosyalist kesimlere ulaşmayı düşünen Öcalan; Diyarbakır’da İslam Konferansı Toplantısı çağrısı ile de dindar Kürtleri BDP içerisine çekmeyi hedeflemişti. HDP’nin kuruluşu ile Alevi, sol ve sosyalist kesimlere ulaşıp ulaşmadığı tartışmaya açık olsa da Öcalan, BDP ile dindar Kürtlere ulaşmada kısmi başarı elde etmiştir.

BDP, üç büyükşehir ve yedi ilde seçimi kazanmasına rağmen, seçimlerde beklediği sonuçlara ulaşamamıştır. Seçimlerden sonra gerçekleştirdikleri ilk değerlendirme toplantısında, özellikle Diyarbakır ve Hakkâri’deki büyük oy kayıplarının nedenleri partinin yetkili kurumlarında değerlendirilmiş, tartışmalara neden olmuştur. BDP’nin seçimlerde istenilen başarıyı yakalayamadığı BDP seçmeni tarafından kısmen de olsa dillendirilmeye ve sorgulanmaya başlanmıştır. Bu iyi bir gelişme midir? Evet, güzel bir gelişmedir. Şiddet üzerinden politika üretenler, siyaset yapanlar, şiddetin, silahın ve çatışmanın olmadığı ortamlarda etkili olamayarak, marjinalleşeceklerdir.

Genelde Kürt siyaseti, özelde BDP, PKK’nın vesayetinden kurtulamadığı, arınamadığı için istenilen ve beklenilen başarıyı elde edememiştir. BDP, tüm Türkiye’ye hitap edememiş, yeni paradigma değişikliklerine gidememiş konjonktürel gelişmelere göre politikalar belirleyememiştir. BDP, Kürt etnisitesine dayalı politikalardan bir türlü vazgeçmemiştir.

BDP’nin HDP ile birleşmesine, Kürt siyasi çevrelerinden çok farklı değerlendirmeler yapılmaktadır. PKK-Kandil ve BDP içerisinden, kısmi bir direncin oluşacağına, zamanla bunun da aşılabileceğini düşünüyorum. Neticede BDP ile HDP’nin birleşme konusunda izlenecekleri yol ve yöntemi ise yine Öcalan belirleyecektir.

Bugün, İmralı ile Kandil, Kandil ile BDP arasında genelde basına yansımayan ama zaman zaman yaşanan çekişmeler,  PKK’nın silahı bırakmak istememesinin sancılarıdır. Türkiye, kuruluşundan beri varlığını şiddetle hissettirmiş bir örgütün, demokratik siyasete dâhil edilmesinin zorluklarıyla boğuşmaktadır.

BDP ve HDP,  Kürt sorununun çözümü için birbirine yakın benzer yöntemleri dile getiriyorlar.  Nitekim HDP Eşbaşkanı Ertuğrul Kürkçü, BDP ile HDP’nin birleşme kararını, “Hedef kitlemize göre yeniden bir şekillendirmeyle, yeni kuruluş sürecini yaşayacağız. HDP grubu sadece meclis grubu olmakla yetinmeyip, Türkiye’nin geleceğine dönük bir süreci kapsıyor. Toplumun tamamının gelecek tercihi olacağız. Bu durum sadece Türkiye’yi değil dünyayı ilgilendiriyor. Buradaki Kürt sorununda çözümün gelişmesi bölgeye ve Ortadoğu’ya da yansıyacaktır. Önünü açacaktır” diyerek, birleşme sonrası HDP’nin yükleneceği misyon, hedef ve izleyecekleri yol hakkında ipuçları vermiştir.

BDP ve HDP birleşmesinden amaçlanan ve hedeflenen, çözüm sürecinin olgunlaştığı bir dönemde, Kürt siyasetini silahın ve şiddetin gölgesinden arındırılmasıdır. Böyle bir birleşme ile başarıya ulaşılabilir mi? Türkiye bunu çatışmaların yaşanmadığı 1.5 yıl tecrübe etmiştir. Şiddetin olmadığı bir ortamda, Türkiye normale dönecektir.

Unutulmamalıdır ki:

Şiddetin her türlüsünün süregeldiği ülkelerde, toplum arasında ötekileştirme vardır, kin vardır, nefret vardır.


Toplumun tüm fertlerinin birbirilerini anlayışla karşıladığı günler temennisiyle…

(Bu yazı ilk olarak 25 Nisan 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)

7 Temmuz 2014 Pazartesi

KÜRT SORUNU ÇÖZÜM ÖNERİLERİ VE 2009-2011 PANORAMASI

Türkiye'nin acil çözüm bekleyen sorunlar zincirinin en önemli halkalarından birini kuşkusuz Kürt sorunu oluşturmaktadır. Osmanlı’nın son yıllarından devralınan merkeziyetçi anlayış bir yana bırakıldığında Cumhuriyetle yaşıt olan bu sorunun çözülemeyişinin oluşturduğu sosyal, ekonomik, siyasi ve insani açıdan pek çok kayıp dikkate alındığında, yaşananların ne denli yakıcı ve derin olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Türkiye mevcut sorunlarını kendi çözmelidir. Dışarıdan, yabancıların oturduğumuz binanın eksikliklerini gidermesine müsaade etmemeliyiz. Evimizin tüm ihtiyaçlarını kendimiz karşılayamazsak, maalesef birileri buna el atacak, binayı yeniden inşa etmeye çalışacak, nihayetinde bina sakinlerini bahçe kapısından içeri bile almayacaktır. Kürt sorunu ve çözümü bu binada yaşayan herkesin sorunudur. Bu sorun sadece devletin ya da bir siyasi partinin değil, tüm Türkiye’nin sorunudur. Kendi sorunlarını çözemeyen bir Türkiye’nin bölgede ve dünyada “lider ülke” olma iddiası elbette ki gerçekçi olmayacaktır.  Hakikatler, hakikat olarak kaldığı müddetçe, elbette hedefine ulaşacaktır.

Kürt sorununa kalıcı çözüm için günümüze kadar uygulanan stratejilere alternatif yeni stratejiler geliştirmek gerekmektedir. Sorun gitgide idare edilemez bir sürece girmekte, Türkiye’nin geleceğini etkileyecek tehlikeler içermektedir. Sorunun dinamiklerini meydana getiren siyasi ve sosyolojik süreçler yeniden gözden geçirilmelidir. Kürt sorununun çözümü ile ilgili kuşkusuz bugüne kadar çok şey yazıldı. Değerli raporlar, araştırmalar, kitaplar yayınlandı. Kendim de bölgede doğmuş, büyümüş ve 20 yıla yakın bir zaman bu mücadele birimlerinde görev almış biri olarak;  PKK, ve Kürt sorununun çözümü ile ilgili 2009-2011 yıllarının panoramasını çıkarmaya çalıştım.

Bu çalışmayı yaparken şahsıma ait çözüm önerileri, tespit ve değerlendirmelere yer vermekle birlikte; genelde bölgeden gelen değerlendirme ve çözüm önerilerini toparlamaya, gündemdeki KCK operasyonları ile ilgili gazeteci, yazar ve akademisyenlerin yorum ve değerlendirmelerini yansıtmaya gayret ettim. Yapmış olduğum bu çalışmada tek amacım ve gayem; Kürt sorununun çözümüne bir katre de olsa katkı sunmaktır. 

Bu çalışmada yardımlarını ve desteklerini esirgemeyerek beni cesaretlendiren tüm dostlarıma, çalışma ve oda arkadaşlarıma teşekkür ediyor, şükranlarını sunuyorum.

           
                                                                                  Mehmet MEMDOĞLU


                                                                                          ANKARA- 2011