hendek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hendek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2016 Pazartesi

Dönem Dönem PKK Faşizmi!...

Marksist-Leninist ideoloji temelinde kurulmuş olan PKK, kuruluşundan günümüze kadar gelinen süreçte dönemsel stratejiler izlemiş, örgüt yapısında dönemsel değişikliklere gitmiştir.  Bu değişiklikler beş dönemde değerlendirilebilir. 

PKK’nın birinci dönemi; terör örgütünün kuruluşunu da içeren 1973-1983 yıllarını kapsayan “partileşme” dönemidir. (Örgütün üst düzey liderleri bu dönemi, ideolojik siyasi çizginin doğuşu şeklinde tanımlamaktadırlar.)

İkinci dönem olarak 1984-1993 yıllarını kapsayan ve terör örgütü tarafından “ulusal kurtuluş dönemi” olarak da adlandırılan “gerillalaşma” dönemidir.

Üçüncü dönem olarak; 1993-2003 yıllarını kapsayan ve yine terör örgütü literatüründe uluslararası komplo temelinde gerçekleştirilen “inkâr ve imha sürecinin boşa çıkarılması” dönemidir. 

Dördüncü dönem olarak; 2003-2013 yıllarını kapsayan “demokratik siyasi mücadeleyi öne çıkartarak, Kürt sorununa diyalog temelinde çözümü dayatmak” olarak değerlendirilen dönemdir.

Beşinci dönem olarak; 2013 yılandan sonra terör örgütü tarafından devreye sokulan ve “devrimci halk savaşı” olarak adlandırılan, “hendek ve barikat stratejisi” olarak da tanımlanabilecek olan son çatışmalı dönemdir.

Beşinci dönem olarak tanımlanan “devrimci halk savaşı” stratejisi, “Türk Solu” olarak bilinen terör örgütlerinin yıllardır Türkiye’de gerçekleştirmeye çalıştıkları devrim fantezisinden ibarettir. KCK yönetiminde etkin olan “Türk Solu”nun fosilleşmiş kırıntıları, kendi fantezileri uğruna maalesef Kürtleri imha etmeye devam etmektedirler.

-Kandil’deki PKK üst düzey yöneticilerinin, “Şu anda Kürt halkının AKP iktidarına karşı her türlü yöntemi kullanarak direnme hakkı doğmuştur. Bu hakkı kullanmamak, teslimiyet ve ölümü kabullenmek olur… Kürtlere düşen görev ne kadar zorluk, sıkıntı yaşanırsa yaşansın, bedeli ne kadar ağır olursa olsun direnmektir” propagandası ile Kürtleri evsiz, yersiz ve yurtsuz bırakmaları “yıkım” değil midir?

-Türkiye’de meşru bir devlet idaresi ve seçimle işbaşına gelmiş belediyeler -KCK’nın “özyönetim” saçmalığı ve fantezisi adı altında kazdıkları hendek ve oluşturdukları barikatlar HDP’li belediyelerin sorumlulukları altındaydı-  varken; Kürtlere ölüm, acı ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen “özyönetim” basiretsizliği ne kadar demokratiktir?

-Yaşanan acı ve yıkımdan sonra, PKK'lı Murat Karayılan'ın "Kayyumu yaşatmayız" tehdidi, HDP ve DBP'li belediyelerin, PKK-KCK tarafından idare edildiğinin delili niteliğinde değil midir?

-Hendek ve barikat stratejisiyle yıkımına sebebiyet verdiği şehirleri yeniden imar edeceğini açıklayan devleti, “gaspçılıkla” suçlamak, PKK’nın gaspçılığını meşrulaştırmak demek değil midir?

-“Devlet olmayan devlet” olarak ifade ettiğiniz ancak Kürtlere özgür bir devlet olarak yutturmaya çalıştığınız “Özyönetim” (Özyıkım) stratejisiyle bu ülkeye yıkımdan başka ne kazandırdınız?

-Uluslararası güçlerin kontrollerinde olan Kandil’in, kendilerini Türkiye’deki Kürtlerin tek temsilcileri olarak göstermeleri ne kadar gerçekçi ve ne kadar ahlakidir?

-Murat Karayılan’ın, kendileri gibi düşünmeyen Kürtlere hayat hakkı tanımayan “Özellikle AKP içinde yer alanları uyarmak istiyorum… Kendine ‘Kürdüm’ diyen herkesin AKP’den çıkması gerekmektedir. Kimse AKP’de kalmamalı…‘Bu topraklardanım’ diyen hiç kimse, ister Kürt olsun, ister Arap olsun, isterse de farklı bir kültürden olsun, AKP’de kalmamalıdır”  bu sözleri, PKK faşizmi değil de nedir?

-Diyarbakır Dürümlü’deki PKK vahşeti için, “bu olay üzücü bir olaydır, böyle bir olay yaşanmamalıydı” demek, Kürtler adına mücadele ettiğini iddia eden PKK’nın, yeri geldiğinde sivil ve masum insanları acımasızca katledebileceğinin ispatı değil midir?

Söyleyecek sözü olmayan Kandil ve HDP, toplumu manipüle etmek için her türlü yalanı meşrulaştırmaya devam ediyorlar... 

2 Haziran 2016 Perşembe

PKK’nın “Bilimsel Sosyalizm” Dayatması!...

Öcalan, Din Sorununa Devrimci Yaklaşım kitabının giriş bölümünde, “Temel kavramlara açıklık getirmek ve düzeltmelere gitmek yolunda oldukça çaba sarf ediyoruz ve oldukça da yoğunlaşmış durumdayız. Bu yararlıdır da. Yoldaşlar topluluğu, tartışmasını bilen bir topluluktur. Yeni tanrılar, yeni dinler icat etmeyelim. Biz, bilimsel sosyalizmin gerçekliğine inanıyoruz, ama “dinimiz sosyalizmdir” demiyoruz. Bilimsel sosyalizm, dinin, hatta felsefenin aşılmasıdır da.” (A. Öcalan-Din Sorununa Devrimci Yaklaşım 3. Baskı S.11)

Yıllar önce kendisine yöneltilen “Bugün Tanrıya inanıyor musunuz siz?”  sorusuna ise Öcalan; “Şimdi buna gerçekçi cevap veriyorum. Tanrıdan da öteye, meselelerin temel kavramlarına ilişkin açıklık varsa, bu uygulama anlaşılmış olur. Şimdi ben, bilimsel felsefeye ulaşmış biriyim. Bilgilerin sonuçlarını derleme anlamında bir bilinç felsefesi vardır. Ona bağlıyım. Yani ona inanırım” diyerek cevap vermişti. (A. Öcalan-Orta Doğu’nun Çehresini Değiştireceğiz, Cilt I s. 149)

Friedrich Engels tarafından kullanılmış olan bilimsel sosyalizm terimi, Karl Marx’ın öncülük ettiği sosyal-politik ve ekonomik teoriyi tanımlar. Ütopik sosyalizme karşılık, diyalektik materyalizme dayalı, eleştiren-yargılayan bilimsel veriler çerçevesinde evrensel tezler öne süren bir ideolojidir.

Kuruluşunda Marksist-Leninist ideoloji temel almış olan PKK, zamanla “bilimsel sosyalizmi”  hedeflemiş olan Öcalan’ın çizgisine gelmiştir. Bu ideoloji doğrultusunda faaliyet gösteren KCK-Kandil, bu ideolojiyi halka dayatmış ve bu temelde sosyalist bir “devrim” (!) hedeflemiş ve hedeflemektedir.

Terör örgütünün üst düzey yöneticilerinden Mustafa Karasu KCK-Kandil’in bu hedefini, “Kürt Özgürlük Hareketi, işçi sınıfının ideolojisi olarak ifade edilen bilimsel sosyalizmi kendine kılavuz edinmiştir. Bu ideoloji doğrultusunda işçi-köylü ittifakı temelinde Kürdistan devrimini yapmayı esas almıştır” açıklamasıyla dile getirmiştir. Ve uluslararası üst aklın Kandil’deki temsilcileri bu kanlı ideolojilerini “küçük burjuvazi” (PKK, kuruluş dönemindeki silahsız sivil Kürt muhalif gruplarını ‘küçük burjuva sınıfları’ olarak görmüş, bu muhalif grupların hemen hepsine savaş açarak liderlerini öldürmüştür.) ve “orta sınıf”ın (PKK’ya muhalif aşiretleri de ‘Kürt egemen sınıfı’ olarak görmüş, bu aşiretlere savaş açarak, kimi aşiret liderlerini öldürmüştür.) çözümlemesi olarak tanımlıyorlar.

İç infazlarına “mücadele şehitleri” diyebilecek kadar pervasızlaşabilen PKK’nın üst düzey yöneticilerinden Mustafa Karasu, Sait Kırmızıtoprak’ın öldürülmesini, “1960’lı yılların sonu ve 1970’li yılların başında Dr. Şivan (Sait Kırmızıtoprak) Bakurê Kurdistan’daki Kürt ve Kürdistan gerçeğini görüp bir siyasal hareket başlatmak istemişse de, Türk devleti ve KDP’nin ortaklığıyla Dr. Şivan ve arkadaşları komployla, işkenceyle katledilerek bu gelişme daha baştan boğulmuştur” diyerek, Sait Kırmızıtoprak’ın öldürülmesi üzerinden nemalanmaya çalışmaktadır. Oysaki Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi (T-KDP) Genel Sekreteri Sait Kızılkoprak, Irak’ın kuzeyinde Molla Mustafa Barzani’nin kontrolündeki bölgede, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (TKDP) Genel Başkanı Sait Elçi ve arkadaşı Mehemedê Begê’yi öldürmekten suçlu bulunduğu için (Geniş bilgi için Fanos Yayınları tarafından yayınlanmış ‘Doğunun Elçisi’nden Yüce Divan’a Şerafettin Elçi’ kitabının 2. Baskısı; S.140-154)  öldürüldüğü iddia edilmektedir.

PKK’nın “bilimsel sosyalizm” dayatması, Türkiye’ye, Kürtlere ve bölge insanına ölüm, kan, acı ve gözyaşından başka bir şey kazandırmamıştır. PKK’nın “bilimsel sosyalizm” ütopyası, Kürtlerin evlerinden, yerlerinden ve yurtlarından göç etmelerine sebebiyet vermiştir.  

PKK, özyönetim saçmalığından kaynaklı “hendek ve barikat” çatışmalarında ölen teröristleri bilerek ve isteyerek ölüme mahkûm etmiştir. Eline silah tutuşturularak güvenlik güçleriyle çatışmaya giren -çoğu kırsal alan görmemiş- çocuk yaşta kandırılmış teröristler ve aileleri, PKK’nın “bilimsel sosyalizm” ütopyasının faturasının bedelini ödemektedirler.

Bölge şehir merkezlerindeki manzara, Kandil için bir utanç tablosu olması gerekirken, PKK’nın hâlâ ve ısrarla zafer (!) naraları pompalanması, akli melekelerini yitirdiklerinin delilidir.

PKK faşist bir terör örgütüdür. Kürtleri PKK "faşizmin"den kurtaracak yegâne güç, PKK'nın bu zorbalığına ve faşizmine "hayır" diyebilecek Kürtlerdir.

20 Nisan 2016 Çarşamba

PKK-KCK’nın Yeni Stratejisi!...

“Bu ümitsiz, bu ütopyasız, bu vicdansız maddi uygarlığa karşı en özgür duruş, bahar ırmakları gibi coşkuyla ülkeye yönelmektir; hiç tereddüt etmeden mücadele saflarında aktif olarak yerini almaktır...”

Bu ifadeler, şu an Kandil’de bulunan ve bir zamanlar Kürt sorununun çözümü için sivil siyaset yapan (!)  DTP Genel Başkanlığı yapmış Nurettin Demirtaş’a ait.  HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın kardeşi Nurettin Demirtaş.

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde 18 Mart 2016 tarihinde  “Avrupa Araf’ındaki Gençliğe” başlığıyla yayınlanan yazısında Demirtaş,  Kandil’in dayattığı hendek ve barikat stratejisine yeterli destek vermeyen Avrupa’daki Kürt gençleri eleştiriyor.

PKK’nın hendek ve barikat stratejisini “öze dönüş” (!) olarak gören ve Avrupa’dan örgüt saflarına katılan bir zavallının “Avrupa’daki gençlerimiz duygusuz değildir. Aksine büyük duygulara sahiptir. Yeter ki ülkede yaşananların farkına varsınlar, kimse onları tutamaz. Bu nedenle gençlerimiz YPS direnişini örnek almalı ve hiç zaman kaybetmeden saflara katılmalıdır”  sözleri üzerinden Kürt gençlerini ajite etmeye çalışan Nurettin Demirtaş acaba insani özüne ne zaman dönecektir.

Şehir merkezlerine kazdıkları hendeklere gömülen, bölgedeki Kürtlerin büyük bir kısmını yerinden ve yurdundan eden, Kürtlerin çocuklarının kanını emen PKK’nın bu ve benzeri çağrılar yaparak, daha fazla gencin ölümü ve kanı üzerinden hayata tutunmaya çalışması doğaldır.

Terör örgütü PKK açısından bakıldığında, evet, örgüt ideolojisini yansıtan sosyolojik bir analiz ancak ideolojik alt yapısı olmayan ve duygusal düzeyde PKK’ya sempati beslemeyen Kürt gençleri üzerinde etkin olamayacak bir yazı. Avrupa’daki Kürt gençleri, realiteyi biliyor, görüyor ve okuyorlar. Dolayısıyla ideolojisi “ölmek ve öldürmek” olan, kendi halkına zarar vermekten başka bir işe yaramayan PKK’ya mesafeli durmaktadırlar.

Sadece Demirtaş değil, KCK üst düzey yöneticilerinin son dönemlerdeki açıklamalarına bakıldığında, devletin PKK ile mücadeledeki kararlı tutumuna paralel, PKK’nın da Türkiye’nin terörle mücadelesini boşa çıkartacak (!)  silahlı mücadeleye devam ettireceğine yönelik demeçler vermektedirler.

KCK üst düzey yöneticilerinin açıklamaların ortak noktaları:

-Kandil’in ve PKK’nın Avrupa kanadının, kurtuluş reçetesi olarak bir kez daha Öcalan’ı görmüş olmaları. (Geniş bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2016/01/aihmin-son-karar-ve-kandilin-ocalan-kozu.html)

-Çözüm sürecine dönülmesi için üçüncü bir ülkenin masada bulunması talebi. (Hâlbuki çözüm sürecinin devam ettiği dönemlerde bile, başta Cemil Bayık olmak üzere; KCK üst düzey yöneticileri üçüncü göz olarak ABD’yi işaret etmişlerdi. KCK üst düzey yöneticilerinin gözlemci ülke için -ittifakla- ABD’yi işaret etmesi, ABD’nin PKK ve PYD’ye desteğini bir kez daha açığa çıkarmıştır.

-Suriye’de kanton bölgeler elde eden PYD’nin, ABD ve Rusya tarafından desteklenmesinin PKK’yı cesaretlendirdiği.

-Türkiye’nin PKK’ya yönelik mücadelesini itibarsızlaştırmaya yönelik propaganda ve psikolojik faaliyetlerini arttırarak devam ettirdiği. “Devlet Kürtleri ve Alevileri katlediyor” yalanından sonra “devletin Kürt siyasetçiler üzerindeki baskılarını arttırarak bu kez de Kürtler ve Aleviler üzerinde siyasi soykırım uyguladığı” iddiaları.

-HDP’li milletvekillerinin “teröre destek” verdikleri iddiasıyla başlayan ve Başbakan Davutoğlu’nun “Tüm dosyaları kapsasın” çağrısı sonrasında, AK Parti’nin TBMM’ye sunduğu dokunulmazlık teklifine MHP ve CHP’nin de destek vereceklerini açıklamalarının ardından “HDP’ye oy vermiş tüm kesimler siyasetin dışına itilmek isteniyor” propagandası üzerinden kamuoyunda “mağduriyet” algısı oluşturma.

PKK-KCK-Kandil’in yurt içindeki ve yurt dışındaki tüm bileşenlerinin, her şeye rağmen;  Leninizmin çizgisini yansıtan Lenin’in; “eylemde birlik, eleştiri ve tartışmada özgürlük” söylemine sadık kalmaya devam etmektedirler.

14 Nisan 2016 Perşembe

Hangi Demirtaş?...

HDP ve geldiği gelenekteki tüm partiler, yıllarca Kürtler adına siyaset yaptıklarını iddia etmelerine rağmen, kendi iradelerini PKK ve Kandil’e teslim ederek, Türkiye’yi tehdit eden bu yapıdan ve silahtan medet umdular. Hatta HDP daha da ileri giderek, değiştiğini, Türkiyelileştiğini (!) ve Türkiye partisi olduğu söyledi. Ne yazık ki bunların hepsi söylemde kaldı. 

HDP; Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin, İdil ve Yüksekova’daki hendek ve barikat stratejisiyle Kürtlere hayatı zehir eden uluslararası üst aklın ürünü PKK’nın, başta bölge insanı olmak üzere Türkiye’ye verdiği zararın büyüklüğünü nihayet görmeye başladı.   Ve Umarız Demirtaş bir kez daha takiye yapmıyordur.

Halkların Demokratik Partisi Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş, Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlenen bir toplantıdaki açıklamalarıyla bir kez daha Türkiye gündemine oturdu. Demirtaş: “Barış Süreci’ne Türkiye’nin doğusunda ve batısında büyük destek vardı. Bizim hatamız barış görüşmelerini şeffaf şekilde topluma mal edememek oldu. Aynı şekilde Parlamento’nun da sürecin arkasında olması gerekiyordu. Barış Süreci’ni bir kişinin inisiyatifine bırakmış olmak da bir hataydı… PKK neden strateji değiştirdi; bunu onlara sormak lazım. Biz demokratik bir partiyiz ve şiddetin her türlüsünü reddediyoruz. Hendek savaşları kamu güvenliğini tehdit etti ve şiddeti tırmandırdı. Fakat bunlar diyalogla çözülmeli. Tankla, topla tüfekle değil" dedikten sonra “Özerklik ilan edilerek bir sonuç elde edilemeyeceğine” dikkat çekmiş.

Selahattin Demirtaş bu açıklamayı yapmadan önce neler söylemişti?

Demirtaş, 22 Aralık 2015 tarihinde: “‘Suriye’de halkına karşı tank kullanan yönetim meşru değil’ diyen hükümet bugün kendi ilçelerine tank sokmuş halkına tank atışı havan topu atışı yapıyor… Cizre’de, Silopi’de mesele gerçekten 10-20-30 PKK’lı olsaydı şimdiye kadar çözülmüş olmaz mıydı? Halk bu özyönetimin arkasında olduğu için hepsi hedef haline getirilmiş. Ortada 3-5 çapulcu terörist yok. Ortada halk olarak kabul edilmemiş bir topluluğun hak talebi var. Devletin bu hak talebine karşı tankla topla saldırısı var. Hendekler ondan sonra ortaya çıktı… Bugün Kürtlerin küçümsediğiniz barikat, hendek dediğiniz şey darbeye karşı direniştir. Darbe yapılmıştır”  sözleriyle, PKK’nın hendek ve barikat stratejisini meşru görmüştü.

01 Ocak 2016 tarihinde “Burada önemli olan Kürtlerin kendi öz güçleriyle ne kadar ayakta kalacaklarıdır… Uluslararası dengelere güvenerek Kürtlerin kendiliğinden statü elde etmesini beklemek saflık olur. Kürtlerin böyle bir saflık içinde olmadığını görüyorum ve buna güvenerek diyorum ki, Kürtler açısından hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır” ifadesiyle, KCK’nın Suriye yapılanması PYD’nın Suriye’de elde ettiği statü ve oluşturduğu kantonların benzerlerini Türkiye’de de oluşturma beklentisi içerisine girmişti.

06 Ocak 2016 tarihinde:  "Başbakan güvenlik güçlerinin alnından öptüğünü söyledi. Ben de bu zulmün karşısında dik duranların alnından değil ellerinden öpüyorum" sözüyle, hendek stratejisine sahip çıkmış, kamu düzenini ve halkın huzurunu ifsat eden YPS’lileri yüceltmişti.

31 Ocak 2016 tarihinde: “Kürtler çaresiz ve perişan olduğundan değil. Beni bağışlasınlar ama şu anda çaresizliği ve umutsuzluğu yaşayan Türkiye'nin batısıdır. Hep birlikte direniş umudunu büyütmemiz lazım" diyerek, Kandil’in “devrimci halk savaşı” stratejisi saçmalığına  “Kandilvari” bir ifadeyle desteklemişti.

03 Şubat 2016 tahinde: "10 Ekim'de Ankara’nın göbeğinde mitingimizde bomba patlattılar ve 104 kardeşimizi orada katlettiler. Şimdi bütün bu acılara rağmen Diyarbakır, Suruç, Ankara patlamalarına ve katliamlarına rağmen asla dilimizden barış mesajlarını düşürmedik. 'Ahlaken, vicdanen, siyaseten doğru olan çözüm yolu masadır' dedik. Hendekmiş, barikatmış inanın ki bunlar bahane, bir günde çözülür. Altı aydır kapatamadığınız hendekler bir günde Sayın Öcalan’ın mesajıyla çözülür. Bir barış mesajıyla onların hepsi kapanır. Müzakere, diyalog kapısıyla onların hepsi çözülür"  diyerek, barışın önündeki engelin devlet olduğunu ima etmiş, halkın seçmiş olduğu ve legal alanda siyaset yapan bir partinin genel başkanı sıfatıyla, çözümün adresi olarak bir kez daha Öcalan’ı göstermişti.

Ey Demirtaş!

Almanya’daki açıklamalarını, bölgenin zengin ve kadim tarihinin yok edilmesine sebep olan PKK’nın özyönetim saçmalığı ilanından önce, şehirleri cephaneliğe dönüştürmesine seyirci kalmadan önce yapsaydınız ya.

Bu ifadelerinizi Türkiye’nin barışını hendeklere gömen PKK’nın ateşine, su yerine benzin taşımadan önce dile getirseydiniz ya.

Bu duruşunuzu, yüz binlerce insanın yerlerinden ve yurtlarından göç ederek, PKK’nın oluşturduğu hendek anaforunda kaybolmasına seyirci kalmadan önce sergileseydiniz ya.

Yine, uluslararası kurumlardan Türkiye’ye baskı yapmalarını istemek yerine,  silah bırakması için PKK’ya baskı yapmalarını talep etseydiniz ya.

Bu açıklamanızı, Kürtleri “seküler” bir anlayışın çizgisine dönüştürmeyi hedeflemiş Türk solunun fosilleşmiş artıklarına teslim etmeden önce yapsaydınız.

Şimdiye kadar aklınız neredeydi? Eskilerin “Bade harab ul basra” demesi gibi,  yaşanan bunca ölüm ve yıkımlardan sonra mı aklınız başınıza geldi?

Siyasi hayatınız, hep çelişkiler yumağı mı olacak?... 

31 Mart 2016 Perşembe

Topyekûn Mücadele!...

29 Mart Salı günü, PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde, KCK’nın silahlı kanadı HPG sorumlusu Murat Karayılan’ın: “Bahara girdik; eyaletler de artık destek sunmalıdır. HPG artık devreye girmeli. Ancak bu devreye giriş HPG’nin şehirlere girmesi biçiminde olmamalı. HPG, Kürt gençlerinin YPS adıyla örgütlenip şehirlerde yürüttüğü öz savunma direnişini dağdan destekleyecek" açıklamasına yer verildi.

Geçmiş yazılarımızda yapmış olduğumuz analizlerimizde,  bahar ile birlikte PKK’nın şehir merkezlerindeki hendek ve barikat stratejisine ek olarak, kırsalda bulunan militanlarının da bölgedeki askeri üs ve karakollara yönelik eylemlere yönelebileceklerini dile getirmiştik. Çatışmaları şehir merkezlerine indirgeme stratejisiyle hendeklere gömüldüğünü Murat Karayılan’ın “Hâlbuki bu şehirlerde bu düzeyde bir savaş yaşanmasına gerek yoktu”  (Aynı Karayılan,  21 Aralık 2015 tarihli, yine Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde yayınlanan bir açıklamasında: ‘HPG’nin resmi bölük ve takımları şehre inmemiştir; böyle bir karar da yoktur. Fakat bu noktada uyarı yapıyoruz: Bu biçimde devam ederse, artık HPG’nin de dâhil olma durumu söz konusu olabilir. Hareketimizin yönetimi bugün bunu gündemine almıştır; tartışıyor... Çünkü eğer bu biçimde zulüm gelişir katliama dönüşürse, o zaman HPG de devreye girebilir’ diyerek HPG’nin şehir merkezlerindeki çatışmalara müdahil olabileceğini ima etmiştik ki 29 Mart’taki açıklamasıyla kıyaslandığında PKK’nın Karayılan şahsında düştüğü çelişkiyi de ortaya çıkarmıştır.) sözüyle itiraf eden PKK, 2016’daki ilk kırsal eylemini Diyarbakır-Bingöl karayolu üzerinde bulunan Mermer Jandarma Karakolu’na bomba yüklü araçla düzenlediği saldırıyla gerçekleştirmiş, saldırıda üç asker şehit oluş, 23 asker de yaralanmıştı.

Suriye’yi Türkiye ile kıyaslayarak büyük bir strateji hatası yapan KCK, iç savaşın devam ettiği Suriye’de,  uzantısı PYD üzerinden elde ettiği kanton oluşumlara benzer oluşumlar hayali ve fantezisiyle başlattığı hendek ve barikat çatışmalarında darbe yemiştir. Halk nezdindeki desteğini de büyük bir oranda kaybeden PKK üst düzey yetkilileri, çatışmaları yeniden kırsal bölgelere yayarak kaybettiği prestiji elde etme uğraşındalar. Karayılan’ın 15 Ağustos 1984 Eruh baskını gerçekleştiren Agit kod Mahsun Korkmaz üzerinden “Egîd yoldaş, bir ruhtu, bir duruştu, bir komutanlaşma tarzıydı. Her şeyden önce başarı ve saldırı ruhunun sembolüydü. Bundan 32 yıl önce, 1984 yılının 15 Ağustosu’nda Egîd yoldaş komutasında 32 kişiyle bir yürüyüş başlatıldı. O zaman başlatılan bu mücadele, bir tarih yaratmış durumda. Bugün Egîd yoldaşın on binlerce askeri vardır. Milyonlarca insan onun çizgisini esas almaktadır” diyerek, terör örgütünü motive etmeye çalışması, PKK’daki çöküşün göstergesidir.

Yıllardır bir yandan terörle mücadele ederek bugünlere gelen Türkiye, bir yandan da eskiden kalma ırkçı-faşist zihniyetle de mücadele etmektedir, etmelidir de. 23-27 Mart tarihleri arasında Konya’da düzenlenen 14. Tarla Teknolojileri Fuarı’na davetli olarak katılan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Ziraat Bakanı Abdussettar Mecid, fuarda Kürtçe konuşacağı için tertip komitesi tarafından engellenmişti.

Olay sonrasında bir açıklama yapan Abdussettar Mecid, “Öncelikle protokol iyiydi ve biz gayet iyi karşılandık. Gümrük ve Ticaret Bakanı, Konya Valisi ile Tarım Bakanı yardımcısıyla daha öncesinden bir toplantı yapmıştık. O toplantıda Kürtçe konuştum. Konuşmam orada bulunan tercüman aracılığıyla Türkçe’ye çevrildi. Gerçekleşen toplantıda herhangi bir sıkıntı yaşanmadı ve verimli bir toplantı oldu. Aynı zaman da protokole uygun da bir karşılama da vardı” dedi. Olayı daha da vahimleştiren nokta; Gümrük ve Ticaret Bakanı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakan Yardımcısı ve Konya Valisi ile gerçekleştirilen toplantıda Kürtçe konuşan Mecid’in, fuar tertip komitesi tarafından engellenmiş olmasıdır. Fuar tertip komitesinin bu tavrı, -hükümetin de temsil edildiği bir organizasyonda- neticesi itibariyle, hükümeti bypass ettirmiştir.

Seçmeli de olsa Kürtçe eğitim verilen, TRT KURDÎ kanalı üzerinden 24 saat Kürtçe yayın yapılan Türkiye’de, bir organizasyon için davet edilen yabancı bir yetkilinin anadili olan Kürtçeyle konuşmasına izin verilmemesi, devletin kendi uygulamalarıyla çelişmiyor mu?

Bugün Türkiye’nin güneyi Irak sınırları içerisinde, “Kürdistan Bölge Yönetimi” adıyla bir hükümet var ve bu hükümetle ilişkilerine -siyasi ve ekonomik özellikle de enerji alanında yapılan anlaşmalar- bakıldığında, resmen olmasa da Türkiye mevcut hükümeti tanıyor denilebilir.

Demokrasi ve insan hakları noktasında hatırı sayılır ilerleme kaydeden Türkiye ne yazık ki eskiden kalma bu sakıncalı zihniyet ile zorda bırakılmıştır. (PKK ve medyası, bu fırsatı kaçırmayacak, önümüzdeki günlerde bu olayı kendileri için bir propaganda malzemesi olarak kullanacaklardır.) Bu zihniyet, devlet kurumlarında hayatiyetini devam ettirmektedir. Türkiye’nin bu ve benzeri zihniyetlere fırsat vermemesi gerekir. 

24 Mart 2016 Perşembe

“AKP’li Kürtler! Ya İtaat, Ya Terk!”…

Defaatle dile getirdik, getiriyoruz, getirmeye de devam edeceğiz. Terör, etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terör her yerde terördür. Terörün ne dini, ne de kimliği vardır. Yıllardır terörle mücadele eden Türkiye’nin bir vatandaşı olarak, Belçika’nın Başkenti Brüksel’deki saldırıyı kınıyor ve lanetliyorum. Başkalarının acıları üzerinden siyaset yapmak bize yakışmaz. Bu, insani de değildir, İslami de değildir.

Yazımızın konusuna dönecek olursak:

HDP’li siyasetçiler, Diyarbakır’daki Nevruz etkinliklerinde bekledikleri kalabalığın çok çok altında bir insan topluluğuyla karşılaşınca, var olan akıllarını da yitirdiler. Ve bu ruh hallerini söylemlerine yansıtmaya başladılar.

İradesini Kandil’e teslim etmiş, aklınca politika yaptığını ve siyaset ürettiğini zanneden HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Diyarbakır’daki Nevruz etkinlikleri sonrası katıldığı bir televizyon programında “Başkanlık sistemine evet deseydik, AKP’li Kürtlerin sorunları çözülürdü ancak halkın sorunu çözülemezdi” diyerek, “bölücü” zihniyetini bir kez daha kamuoyu ile paylaşmış oldu.

Allah aşkına bu nasıl bir zihniyet, bu nasıl bir düşünce şekli?

AKP’li Kürtler de ne demek oluyor?

Kendileri gibi düşünmeyen Kürtlere hayat hakkı tanımayan bu ifade, faşist bir söylem değil midir?

AKP’li Kürtler derken kimleri kast ediyor, halk derken kimleri kast ediyorsun Demirtaş?

Bu söylem ve düşünce şekli “Kandilvari” bir söylemdir.  Kütler adına sivil siyaset yaptığını iddia eden (!) biri, Kürtlere ne verebilir? Merak edenler, Kandil’deki PKK baronlarının geçmişteki söylemlerine bakabilirler.

Ey Demirtaş?

İradeni teslim ettiğin PKK’nın hendek ve barikat fantezisi yaşanmamış olsaydı, tüm Türkiye bu kadar acı yaşar mıydı?

Özyönetim dediğiniz ve devlet olmayan,  devlet yapılanması “demokratik, özgür siyasal örgütletme” saçmalığıyla tarif ettiğiniz, “özyıkım” fantastik stratejisiyle bu ülkeye yıkımdan başka ne kazandırdınız?

“Biz Nevruz’dan çıkan mesajı aldık” diyorsun ve  “Savaş büyüsün diye değil, savaşa karşı barış umudu büyüsün” diyen insanların Nevruz meydanını doldurduğunu söylüyorsun da, “Bazıları PKK’nin şehir savaşına başladığını söylüyor. Hayır, PKK şehir savaşına henüz başlamış değil” diyen Kandil sözcüsüne ve PKK’nın “hendekistan” stratejisine neden söyleyecek söz bulamıyorsunuz?

“Devleti yöneten akıl ferasetsiz kalmışsa kinle öfkeyle hareket ediyorsa, devlet aklı partizanca davranırsa kendi halkını felakete sürükler” diyorsunuz ama Diyarbakır Bağlar esnafının HDP Milletvekili Ziya Pir’e, “Bunu devlet bize yapmadı sayın vekil bakın eve roket girmiş. Devlet hangi eve şimdiye kadar roket atmış. Böyle değil. Yani hak arayışı böyle değil. Kendi halkına sahip çıkmak böyle değil şimdi bu hal midir? Eğer polise karşı savaşıyorsan git dağda savaş. Ama sen buraya gelmişsin. Halkın içine. Burada ne var. Benim evime roket girmiş. Ne yapman gerekiyorsa onu yap. Bu halka sahip çık. Bu pislikleri topla, bu belediye bizim belediye değil mi? HDP belediyesi değil mi? HDP milletvekili değil misiniz gelin kaldırın bu pisliğinizi" diyerek âdeta ders veren çığlığını neden görmezden geliyorsunuz?

“Demokratik siyasetin alanını genişletmeliyiz. Bizler bütün arkadaşlarımızla birlikte yeniden çözüm masasına dönülmesi gerektiğine inanıyoruz” diyorsun da YPS’li teröristlerin Diyarbakır'ın Kayapınar ilçesine bağlı Medya Mahallesi’nde evlerin boşaltılmasına yönelik bildiriler dağıtmasına, Valilik tarafından yasak olmasına rağmen, medarı iftiharınız HDP’li Büyükşehir Belediyesince mahallenin sokaklarında barikat kurulması için parke taşlarının hazır hale getirmesine sessiz kalıyorsunuz.

Aslında HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Başkanlık sistemine evet deseydik, AKP’li Kürtlerin sorunları çözülürdü ancak halkın sorunu çözülemezdi” sözü ile PKK’lı Murat Karayılan’ın “Bazıları PKK’nin şehir savaşına başladığını söylüyor. Hayır, PKK şehir savaşına henüz başlamış değil”  ifadesi, bir bitişin itirafıdır.

Söyleyecek sözü olmayanlar, toplumu manipüle etmek için her türlü yalanı meşrulaştırma gayreti içerisindeler. Nitekim Murat Karayılan denen aklı evvel, Brüksel’deki saldırıya ilişkin olarak,  “Erdoğan gerçekten DAİŞ’e karşı tutum almazsa, DAİŞ’in Avrupa’daki saldırıları da durmayacaktır. Araştırılsa, Brüksel’de eylem yapan kişilerin neresi üzeri Avrupa’ya gitmiş olduğu görülecektir. Bir biçimde mutlaka Türkiye’yle bir bağı vardır” diyebilecek kadar seviyesizleşebiliyor.  Geçmişte Karayılan’ın "Evleri, okulları, hastaneleri yerle bir edin. Ambulansları hedef alın vurun"  (Geniş bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/12/karaylann-hezeyanlar.html) dediği hezeyan dolu açıklamalarına şahit olmuş Kürtler, Karayılan’ın Brüksel saldırılarını Türkiye ile ilişkilendirmesine inanır mı?

HDP olarak, “barış” (!) diye diye Kürtlere hayatı zehir ettiğinizi,  anaların ve babaların evlatsız, genç kadınların eşsiz, çocukların babasız kalmalarına neden olan bu fitne ateşine benzin taşıdığınızın farkında mısınız? 

El İnsaf…

12 Şubat 2016 Cuma

Suriye’nin Geleceği ve PKK’nın “15 Şubat” Beklentisi!...

Türkiye gündemini uzun zamandan beri işgal eden Suriye’deki iç savaş ve PKK’nın şehir savaşları, uzun bir müddet daha gündemimizin ilk sıralarını işgal edeceğe benziyor. Suriye politikasında Türkiye’yi yalnızlaştıran Batı,  (ABD, AB ve Rusya) PKK konusunda da her zaman olduğu gibi ikiyüzlü politikalar izlemeye devam etmektedir.
 12 Kasım 2015 tarihli “G-20 Zirvesi ve Türkiye” başlıklı yazımızda o günkü konjonktürü,  “Suriye’ye yönelik bir kara harekâtının konuşulduğu bu günlerde, Türkiye’nin ABD ile muhtemel ortak bir kara harekâtına katılması, Türkiye’yi Suriye bataklığına gömecektir. Suriye’ye girmek demek tabir yerinde ise emperyalizmin kucağına düşmek demektir. Dünyanın iki süper gücünün (ABD ve Rusya) Suriye’de kendi menfaatleri çerçevesinde birbiriyle uyumlu hareket etmesi ne anlama geliyor? Rusya’nın Suriye’deki savaşa müdahil olmasından sonra Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsetmek imkânsız hâle gelmiştir. Rusya Suriye’ye Esed iktidarına destek olmaktan öte Akdeniz’e çıkış kapısı olan Lazkiye’deki varlığını devam ettirmek için girmiştir ve bu varlığını devam ettirmek için her türlü riski göze alacaktır. Rusya’nın ‘Esed’li geçiş’ için hazırladığı ve altı aylık süreceği öngören planı, bu tezimizi doğrulamaktadır” diyerek ifade etmiştik.   (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/11/g-20-zirvesi-ve-turkiye.html)

G-20 zirvesi sonrasındaki gelişmelere bakıldığında, hava sahamızı ihlal eden Rus savaş uçağının, savaş uçaklarımız tarafından düşürülmesi, Türkiye’nin; Batı’nın PYD’yi Cenevre toplantıları dâhil etmek istemesini veto etmesi,  Rusya’nın başta Halep olmak üzere hedef gözetmeksizin sivilleri katletmesine karşı BM, ABD ve tüm dünyanın sessiz kalması,  ABD’nin ısrarla “PYD bizim için terör örgütü değildir” demesi ve ABD’nin; PKK’nın Suriye’de yeni Kandilcikler oluşturmasına göz yumması. ABD, Kobani’nin Orta Doğu’nun yeni virüsü olan IŞİD tarafından işgal edilmek istendiği 2014 yılının Eylül ve Ekim aylarında da benzer bir açıklama yapmış ve Türkiye’yi bir kez daha yüzüstü bırakmıştı.

Geldiğimiz noktada, o günkü değerlendirmelerimizin maalesef, bizi bir kez daha haklı çıkardığı görülmektedir. Bölgede yaşanan son gelişmeler, önümüzdeki süreçte de Suriye meselesinin Türkiye açısından çok daha zorlu geçeceğinin habercisi niteliğindedir.

Ve PKK’nın devam ettirdiği hendek savaşları!...

Hatırlanacağı üzere, Öcalan 01 Ekim 2014 tarihinde HDP milletvekilleri ile yapmış olduğu görüşmede, “Kobanê kuşatması, sadece Kürt halkının demokratik kazanımlarını hedeflemekle kalmayıp Türkiye’yi de yeni bir darbe sürecine sokacaktır” sözleriyle,  o dönemki olayların başlangıcı olan fitili ateşleyerek tüm sorumluluğu üstlenmişti.

Kandil, Öcalan’ın bu açıklamasından güç ve destek alarak 6-8 Ekim’de Türkiye’de estirilen terörü planlamış, HDP ise bu olaylarda PKK’nın yaktığı ateşe su yerine, bir kez benzin dökmüştü.

Şehir savaşlarında -hendek ve barikat- sivil halkı bir türlü sokağa indiremeyen, güvenlik güçlerinden de büyük bir darbe yiyen PKK,  son bir hamle olarak Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirildiği tarih olan 15 Şubat’ı hedef aldı. PKK medyası ve KCK üst düzey yöneticileri günlerdir -kendi ifadeleriyle-  “Uluslararası komplonun 18. yılı ve İmralı’da devam eden tecridi protesto için sokaklara inelim” çağrıları yapmaktadır.   

Cemil Bayık, Yeni Özgür Politika’da Kürtçe yayınlanan dünkü ”Ji Îmralî Heta Cizîrê Cîhad-i Ekber” (İmralı’dan Cizre’ye kadar Cihad-ı Ekber) başlıklı yazısında, İmralı sakini Öcalan’ın durumunu Şeyh Sait ile ilişkilendirmeye çalışmaktadır.  Hâlbuki Öcalan Şeyh Sait için; “O dönem Türklerin de işbirlikçi kesimleri var. Şeyh Sait, Kürt ulusal kurtuluşçusu değildir, din ağırlıklı feodal otonomicidir.” ifadesini kullanmıştır.  (29 Eylül 2004 tarihli Avukat Görüşme Notları’ndan) Yine bir başka görüşmesinde, "1806'da Süleymaniye'de Abdurrahman Paşa İngilizlere kapıyı açtı. Abdurrahman Paşa ile başlayan bu süreç Berzenci, Şeyh Sait, 1946'da da Barzanilerle devam etti. Sonra Talabani'ye uzandı. Ve bugün bu devam etmektedir” diyor.  (10 Nisan 2009 tarihli Avukat Görüşme Notları’ndan)

Marksist-Leninist ideoloji temelinde kurulan PKK, İslam’ı; -Öcalan’ın tarifiyle-  “İslamlık, Kürdün beyninde ve yüreğinde milli inkârı hazırlayan ve kaleyi içten fethetme rolü oynayan bir ‘Truva Atı’ gibidir." (A. Öcalan Kürdistan Devriminin Yolu, Manifesto; s.25 ) diye tanımlarken, şehir merkezlerinde devam ettirdikleri hendek savaşlarını Kürtlere Cihad-ı Ekber olarak yutturmaya çalışıyorlar. Anlaşılan Cemil Bayık da din ve dini şahsiyetler üzerinden takiyecilik yapmaya başlamıştır.

Kürtçe yayınlanan yazısında KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Rêber Apo Cîhadi Ekber a li Îmraliyê mîna xwe gihandina rastiya şerê ji bo gelê Kurd îfade kiriye. Rêber Apo, şert û merc çi dibin bila e dixwaze ku gelê Kurd li gund, bajarok û bajarên xwe li ber xwe bidin” Türkçesi:  (Önder Apo, İmralı’daki kendini olgunlaştırma faaliyetini Kürt halkı için bir Cihad-ı Ekber olarak değerlendirmiştir. Şartlar ne olursa olsun, Önder Apo; köy, İlçe ve şehirlerdeki halkımızın direnmesini istemektedir.) Gerçekte Öcalan'ın böyle bir çağrısı bulunmamaktadır. Öcalan’ın son üç yılın Nevruzlarındaki açıklama ve çağrıları herkesçe malumdur. Öcalan, silah ve şiddetin sona ermesi gerektiğini ifade ederek, sivil siyasetin güçlendirilmesi gerektiğini söylememiş miydi?

Şahsımın, Öcalan hakkındaki düşünceleri nettir. Yazı ve kitaplarımız ortadadır. Ama KCK üst düzey yöneticileri, kendi başarısızlıklarını Öcalan savunuculuğu yaparak perdelemeye çalışmaktadırlar. Çünkü Öcalan ismi kendi tabanları üzerindeki en etkili araçtır.

Türkiye’nin, tüm bölgeyi kucaklayacak bir siyaset dili kullanarak,  yeni stratejiler belirlemesi gerekmektedir. Böyle bir strateji bölgede etkinleşmeye başlayan Şii-Selefi-Vehabi tesirini de kıracaktır.  

8 Şubat 2016 Pazartesi

HDP’li Siyasetçiler! Siz Ne Yaptınız?

PKK'nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde Hüseyin Ali mahlasıyla yazan, KCK Yürütme Konseyi Üyelerinden Mustafa Karasu, “Türkiye'de sorunların kaynağı demokrasi eksikliği ise, o zaman yapılması gereken, demokratikleşmenin önünde engel olan yürütme gücünü sınırlandırıp genel meclisi, yerel meclisi ve yerel yönetimi güçlendiren adımlar atılmalıdır. Şu anda en temel görev AKP iktidarının ve onun şefi olan Tayyip Erdoğan’ın otoriter ve faşist bir yeni sistem kurma hedefini önlemektir. Demokrasi güçleri açısından tüm çalışmalar böyle bir göreve bağlı biçimde ele alınırsa anlamlıdır.” diyor. Kandil’in temel politikası  “AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı” üzerine kurulu.

Peki ya HDP?

HDP’nin TBMM’deki grup toplantısında konuşan Eş Genel Başkan Selahattin Demirtaş, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Sur’u öyle inşa edeceğiz ki aynı Toledo gibi olacak” ifadesine: “Toledo düştükten sonra Franco faşizmi başlıyor. Başbakan ‘Sur’u düşürüp Franco olmak istiyorum’ diyor. Biri Hitler, biri Franco. Burada yırttınız, orada nasıl kurtaracaksınız?” sözleriyle cevap verdi. HDP’nin de temel politikası Kandil gibi “AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı” üzerine kurulu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da bir başka lideri ölçüsüzce yüceltmek, Türkiye’ye bir şey kazandırmayacağı gibi, Erdoğan ya da bir başka lideri hasım görerek düşman ilan etmek de bu ülkenin sorunlarına bir fayda getirmeyecektir. HDP’li sayesetçilerin Erdoğan’ın diktatörlüğüne (!) itiraz ettikleri kadar, Öcalan’ın ürünü “Apoizm”e de itiraz etmeleri gerekmez mi? 

Ey HDP’li siyasetçiler! “Türkiye tek adam diktatöryasına doğru kayıyor” diyerek Kürtleri oyaladığınızı ve Kürtler üzerinde bir “PKK diktatöryası” oluşturduğunuzun farkında değil misiniz?

Bakın! Kolombiya güvenlik güçleri ile Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) arasında 51 yıldır devam eden ve 220 bin insanın öldüğü çatışmalar sona erdi. FARC lideri Rodrigo Londono, “Silahları bırakıp siyasette yer alacağız”  diyerek, silahsız siyasete gireceklerini ifade etti.

Peki, ey HDP’li siyasetçiler! Siz ne yaptınız?

TBMM’de 7 Haziran sonrası 80, 1 Kasım sonrası ise 59 kişiyle temsil edilmenize rağmen, sivil siyaseti öne çıkaran bir üslup yerine, PKK şiddetini meşru gören, meşrulaştıran bir dil kullandınız.

“Devlet gücü karşısında halkların birleşik gücünün ne anlama geldiğini bir kez daha göstereceğiz" nev’inden militarist açıklamalarınıza devam ettiniz.

“Kürtler çaresiz ve perişan olduğundan değil. Beni bağışlasınlar ama şu anda çaresizliği ve umutsuzluğu yaşayan Türkiye'nin batısıdır. Hep birlikte direniş umudunu büyütmemiz lazım" diyerek,  hala; Kandil’in “devrimci halk savaşı” stratejisi saçmalığına destek vermeye devam ediyorsunuz.

Sur’un zengin ve kadim tarihinin yok edilmesinin baş sorumlusu olan PKK’nın Sur’u cephaneliğe dönüştürmesine sessiz kaldınız. 

Bu ülkenin barışını hendeklere gömen PKK’nın ateşine, su yerine benzin taşıdınız. Ve yüzbinlerce Kürdün evlerinden göç ederek, PKK’nın oluşturduğu hendek anaforunda kaybolmasına timsah gözyaşları dökerek seyirci kaldınız.

Türkiye Cumhuriyet Devleti yasalarına göre kurulmuş bir siyasi parti olarak, iktidarın devletin uygulamalarından memnun olmayabilirsiniz ama bu memnuniyetsizliğinizin aracı silah ve şiddete destek olamaz, olmamalıdır.

Halka rağmen, halk adına siyaset yapılmaz. Ama maalesef siz, inatla halk adına siyaset yaptığınızı iddia ediyorsunuz. Halk adına siyaset yapmak demek, PKK şiddetine ve faşizmine karşı gelip, silaha ve şiddete dur demektir.

Her şeye rağmen, PKK; silahlı unsurlarını Türkiye dışına çektiğini ve Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerini sonlandırdığını açıkladığı, HDP’nin de silah ve şiddet ile arasına mesafe koyan bir siyaset dilini kullanması durumunda, önümüzdeki süreçte HDP ile yeniden diyaloğa geçilebileceğini düşünüyorum.


Türkiye toplumu olarak, hep uçlarda geziniyoruz. “Ya ifrat, ya da tefrit.” Şahıslara endeksli siyaset, bu ülkeye hiçbir şey kazandırmadı aksine kaybettirdi;  kaybetmeye de devam edeceğiz.

(Bu yazı ilk olarak 6 Şubat 2016 tarihinde yayınlanmıştır.)

28 Ocak 2016 Perşembe

HDP’de Değişen Ne Oldu?...

24 Ocak Pazar günü, Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda ikinci olağan kongresini gerçekleştiren HDP’de Eş Genel Başkanlıklara yeniden Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ seçildiler.

Kongre esnasında yapılan konuşmalarda “özyönetim”  söylemleri yine ön plandaydı.  Kongreye Eş Genel Başkan olarak katılan Selahattin Demirtaş, PKK’nın hendek direnişine ilişkin; “Barikata yönelen devlet şiddetini doğru görmüyoruz. Biz hendek, barikat anlayışına yol açan ana fotoğrafa bakmalıyız” demiş, diğer Eş Genel Başkan Filiz Yüksekdağ ise “Bugün Sur’da, Cizre’de, Silopi’de bizim bu sözümü ve irademiz vardır. İşte bu sözün hareketi vardır. Artık geldiğimiz tarihsel kavşakta bir şeylerin değişmesi gerekiyor” diyerek, Demirtaş ile birlikte, bir kez daha Kandil’in hendek siyasetini meşru görmüş, devleti suçlamışlardır.

Devletin bazı uygulamalarda hata yaptığı varsayalım. Peki, Sayın Demirtaş, Kandil’in bu enkaz da hiç mi suçu yok?  Var var da başta siz olmak üzere, HDP’li siyasetçilerde bunu dile getirebilecek yürek ve cesaret yok. Türkiye’nin iç barışı için bir fırsat olan “Çözüm Süreci”ni istismar ederek, bu dönemde şehirleri silah depolarına dönüştüren (PKK’nın Sur’daki eylem şekli ile kullanılan silah ve teknolojiye bakıldığında, çalışmanın Kandil’in de iradesinin üstünde bir üst aklın ürünü olduğu görülmektedir) terör örgütünün bir suçu yok (!)

Kongre sonrası belirlenen PM’de kısmi değişikliklere gidilmiş olsa da söylemler ve mesajlar hiç değişmemişti.

Değişim önce zihinlerde başlar, düşüncede başlar. İsim değiştirmekle, kongre yapmakla parti politikalarını değişmez, değiştiremezsiniz. Daha birkaç gün önce gerçekleştirdikleri kongrede kamuoyunu ikna adına Atatürk posterleri kullanılan HDP’nin Eş Genel Başkanı Demirtaş;  Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen “Türkiye ve Kürtler” konulu konferansta, “Aklı başında bir devlet bütün bölgedeki gelişmeleri doğru okuyup, tersine PYD’nin ve Suriye’deki örgütlü yapıların Cenevre’de olması için çaba sarf etmeli ve Türkiye Cenevre’de tam da kendi yanına oturtmalı PYD’yi, uzağa değil, karşısına değil tam da kendi yanına oturtmalı. En çok da Türkiye’nin ihtiyacı var buna” diyerek, Türkiye’nin müzakere masasına oturtulması için uluslararası kurumlardan müdahil olunmasını talep edebilecek kadar Türkiyelileşmiştir.  Demirtaş bunu ilk kez yapmıyor. Geçtiğimiz ay Moskova’ya yapmış olduğu ziyarette de benzer ifadeler kullanmıştı.

HDP’nin, kamuoyunu; Türkiye partisi olduğunu ve değiştiğini inandırması için:

-Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Yüksekova’da; hendek ve barikatlarla Kürtlere hayatı zehir eden uluslararası üst aklın ürünü PKK’ya,  şehir merkezlerinden çıkmaları ve Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerini sonlandırma çağrısı yapması gerekmez mi?

-Uluslararası kurumlardan Türkiye’ye baskı yapmalarını istemek yerine, PKK’ya baskı yapmalarını istemeleri icap etmez mi?

-İçişleri Bakanlığı’nda bazı HDP’li milletvekillerinin güvenlik güçlerinin PKK’ya yönelik operasyonlarını sonlandırması için başlatmış oldukları açlık grevi eylemini Diyarbakır Büyükşehir Belediye Binası’nda da yapmaları gerekmez mi?

HDP’de değişen neydi peki?

Bir önceki kongrede Türkiyelileşme iddiasıyla yola çıkmış olan HDP, gelinen süreçte Türkiyelileşme yerine Kandilleşmiştir. HDP, son bir hamle ile (Kandil’in de onayı alınarak) Türkiye partisi olduğunu, Türkiyelileştiğini ispat adına; merhum Erbakan’ın Türkiye siyasetine kazandırdığı “takiyeci siyaset” tabirine uygun hareket ederek, kongrelerinde ilk kez Atatürk posterine yer vermişlerdir. Türkiye’de sadece sol kesimlerin değil, marjinal kesimlerin de sıkıştıklarında sıklıkla başvurdukları bir yöntem olan Atatürk posterlerini kullanma alışkanlığı bu kez PKK marşının çalındığı, Öcalan posterlerinin bulunduğu, Kürtleri büyük bir felakete sürükleyen “hendek” siyasetinin sahiplenildiği HDP kongresinde yaşanmıştır. Kimse kusura bakmasın, Atatürk posteri asmakla Türkiye partisi olunmaz.

“Apoizm”i kendilerine rehber edinerek Kürtleri “seküler” bir anlayışın çizgisine dönüştürmeyi hedeflemiş, Kandil’in talimatlarına göre politika üreten “Halkların Demokratik Partisi (HDP), bu mantalite ile değişemez ve siyaseten Kürtlere de hiçbir şey veremez.