TBMM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TBMM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2016 Pazar

İkinci Kurtuluş Zaferi!...

Kimi okuyucular, yazının başlığına bakıp da abartılı bir isimlendirme yaptığımızı düşünebilirler.  Ankara’da ikamet eden ve olayları anbean takip ederek yaşayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, 15 Temmuz gecesini ve sonrasında yaşananları “İkinci Kurtuluş Zaferi” olarak adlandırmakta bir beis görmüyorum.

15 Temmuz gecesi, saat 22.00 Ankara Sıhhiye civarı.

Savaş uçaklarının defaatle ve alçaktan uçmalarına şahit olduk. Haber kanalları İstanbul’daki Boğaziçi ve FSM köprülerinin bir grup asker tarafından kapatıldığını altyazı olarak geçmeye başladılar. Ve bu saatteki savaş uçaklarından kaynaklı yoğun hava trafiğinin sonucunun hayra alâmet olması için dua ettik. (Küresel terör saldırılarının hedefinde yer alan bir ülkemiz vardı ve devlet kurumlarına ciddi saldırı ihbarlarının alınmış olabileceği, olası muhtemel terör saldırılarına yönelik tedbirlerin alındığı/alınmaya çalışıldığı şeklinde yorumladık.) Uçaklar o kadar alçaktan uçuyorlardı ki bulunduğumuz hastanenin kapı ve camları sallanıyordu.

Tam da bu olağan dışılık için yetkililerin bir açıklama yapması gerekmez mi diye düşünüyorduk ki Başbakan Binali Yıldırım, NTV aracılığıyla bunun "bir kalkışma, bir darbe girişimi" olduğunu açıkladı. TRT Genel Müdürlüğü’nün yine bir grup asker tarafından basıldığı haberleri de gelince, Türkiye’nin bir ihanet çetesiyle karşı karşıya kaldığını öğrendik. Bu millet meydanı üç-beş çapulcu haine bırakmayarak, yollara ve alanlara çıkmalıydı. Öyle de oldu ve her şey, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın görüntülü olarak NTV aracığıyla millete yapmış olduğu “Milletimizi illerimizin meydanlarına davet ediyorum, havalimanlarına davet ediyorum ve milletçe meydanlara…” çağrısıyla şekillenmeye başladı. Evet, bu darbe girişimini engelleyecek tek irade HALK’tı. Halk, hemen alanlara ve meydanlara çıkarak, askeri kışlasına döndürmeye zorlamalıydı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, bulunduğu Marmaris’ten ayrılmasının hemen ardından, kaldığı otelin İzmir’den havalanan Skorsky helikopterleri tarafından ateş altına alınması ve isyancı bir grup askerin otele operasyon düzenlemesi, (çatışmada Erdoğan’ın koruma ekibinden iki polis şehit edildi)  şahsının hedef alınması, bu hain-isyancı-darbeci kalkışmanın uluslararası boyutunu gözler önüne seriyordu.

Gözlerini kan bürüyen bu ihanet şebekesi, yollara, alanlara ve meydanlara çıkan halkın üzerine acımadan rahatlıkla ateş edebiliyordu. İsyancı hainler, Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı, Gölbaşı'ndaki Özel Harekât Daire Başkanlığı, Ankara Emniyet Müdürlüğü ve MİT binasıyla birlikte, halk iradesinin tecelligâhı olan TBMM'yi de F-16 savaş uçaklarıyla bombalanmaya başlandılar.  Bu nasıl bir zihniyetti ki milletin uçaklarıyla, milletin kurumları ve iradesi bombalanıyordu. Milletin meclisini bombalayanlar, bu milletin evlatları olamazdı. Bu zihniyete mensup olanların, DAEŞ militanlarından ne farkları vardı?...

İsyancıların hazırladığı ve TRT ekranlarından okuttuğu metin (http://t24.com.tr/haber/tsk-yonetime-el-koyuldu,350149) “…Çağdaş, demokratik, sosyal, laik hukuk ilkelerine dayalı anayasal düzen tesis edilene kadar ‘Yurtta Sulh Konseyi’ ulusumuz adına her türlü tedbiri alacaktır.Tüm vatandaşlarımıza saygıyla duyurulur” sözleriyle son buldu.

Değerli okuyucular! İsimlendirmeye bakar mısınız? "Yurtta Sulh Konseyi” Bu İsyancı caniler utanmadan "sulh" adına, bu memleketin evlatlarını acımadan katlettiler.

Bu ülke toprakları, bir Kurtuluş Savaşı'nda, bir de dün gece isyancı hainlerin kontrolündeki savaş uçakları tarafından bombalanmıştı. Kurtuluş Savaşı'nda yedi düvel tarafından bombalanan bu topraklar, ne acıdır ki 15 Temmuz gecesi bu ülkenin savaş uçakları tarafından bombalandı. Doğrudur, Türkiye'de birçok askeri darbe yaşandı. Ancak hiçbirisinin bilançosu 15 Temmuz isyanı kadar ağır olmadı.

İsyancı-darbeci kalkışmanın, ilk etapta İstanbul ve Ankara ile sınırlı olduğu düşünülse de sonrasındaki gelişmelere bakıldığında, (Bölge bölge, il il sıkıyönetim komutanı olacakların isim listeleri bulundu ve isyanla ilişkisi olduğu tespit edilen çok sayıda asker gözaltına alındı)  isyancıların tüm Türkiye’yi hedeflediklerine milletçe olarak şahit olduk.

Eğer isyancıların Ankara ve İstanbul kalkışmaları başarılı olmuş olsaydı, bunu sırasıyla büyükşehirler ve diğer iller takip edecekti. Ancak bir şeyi hesap edemediler! Allah'ın (C.C) da bir hesabının olduğunu unuttular.

Ey darbeci odaklar ve zihniyetliler! Milletin eski millet, Türkiye'nin de eski Türkiye olmadığına bizzat şahit oldunuz. "Su uyur, düşman uyumaz" mış, millet olarak biz de bunu bir kez daha tecrübe ettik. Allah, düşmanın da merdiyle karşılaştırsın. Rabbim bu millete, bu memlekette zeval vermesin.

Bu darbe girişimi bir kez daha göstermiştir ki acilen yeni, sivil bir Anayasaya ihtiyaç vardır.

15 Temmuz gecesi, Türkiye'nin "İkinci Kurtuluş Savaşını" kazandığı gecedir.

Bu böyle biline...

Ve son söz: İsyancılar hakkında “akıl tutulması” yaşayan zavallılar! 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar'ın Genelkurmay Başkanı Vekili sıfatıyla TSK'nın demokrasiye bağlı olduğunu açıkladığı  o basın açıklamasını bir kez daha izlesinler.

Memdoğlu...

18 Şubat 2016 Perşembe

Ankara Saldırısı!

Terör, dün akşam Türkiye’nin kalbinde kanlı ve acı yüzünü bir kez daha gösterdi. Mesaisini tamamlayarak servis araçlarına binen, sivil, masum anne ve babalar hedef alındı. Onlar şehadet mertebesine ulaşırken, arkalarında onlarca yetim ve öksüz boynu bükük çocuk kaldı.  Bu vesileyle Ankara'daki bombalı saldırıda hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet,  yaralılara acil şifa ve milletimize sabrı cemil diliyorum.

Güzel ülkemin, güzel insanları!

Terörle mücadele yöntemleri içerisinde, teröre karşı en büyük kalkan ve en etkili mücadele yöntemi iç barıştır, iç huzurdur. Türkiye Cumhuriyeti’nin fertleri olarak, iç huzurumuzu bozmaya yönelik her türlü fitneye mahal vermememiz gerekiyor. Sokaklarımıza hendek kazarak bizi birbirimizden koparmak isteyen uluslararası üst akılların maşalarının, kalplerimize de hendek kazmalarına müsaade etmeyelim. Ülke olarak uluslararası derin odaklarca desteklenen yeni terör şebekelerinin saldırılarıyla karşı karşıyayız.  Artık yüz yüze kaldığımız tehlikenin büyüklüğünün farkına varalım.

Patlamanın Ankara'nın kalbinde -TBMM'ye beş dakikalık mesafede- ve trafiğin yoğun olduğu akşam saatlerinde, Genel Kurmay ve Kuvvet Komutanlıklarının bulunduğu İnönü Bulvarı’nda meydana gelmesi oldukça düşündürücüdür.

Ankara’daki saldırının şekline ve yöntemine bakıldığında, bu saldırının; “hadi, Ankara’ya saldıralım, bomba patlatarak insanları öldürelim” denilecek çapta küçük olmadığı, sadece bir terör örgütünün planından ziyade, uluslararası derin akıllar tarafından uzun bir müddet üzerinde çalışılmış, planlanmış, geniş kapsamlı bir eylem olduğu görülmektedir.  

Eylemin şekline ve zamanlamasına bakıldığında, saldırı öncesinde eylemi planlayan odakların, eylemi gerçekleştirdikleri bölgede günlerce keşif çalışması yaptıkları sonucu ortaya çıkıyor. Saldırının gerçekleştirildiği İnönü Bulvarı üzerinde onlarca mobese kamerası dışında, devlet kurumlarına ait çok sayıda güvenlik kameraları da bulunmaktadır. Buna rağmen, hedef alınan askeri servis araçlarının çıkış saatleri, çıkıştan sonraki trafik ışıkları, güzergâh üzerindeki cadde ve sokak çıkışları çok iyi bir şekilde hesaplanmıştır. Tüm bu bilgiler de günleri, hatta haftaları bulabilen keşif çalışmaları sayesinde ancak elde edilebilir.

Emniyet birimleri, 28 insanımızın öldüğü, 61 vatandaşımızın yaralandığı bu elim saldırıyı gerçekleştiren teröristin Suriye uyruklu Salih Necar olduğunu açıkladı. Suriye’deki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan mültecilerle ülkemize giriş yaptığı anlaşılan teröristin, yalnız başına bu eylemi gerçekleştirmeyeceği herkesin malumudur. Emniyet birimleri tarafından, saldırının aydınlatılmasına yönelik gerekli çalışmaların yapıldığı muhakkaktır. Ancak bu teröristin:

-Hadi, İzmir’den araç kiraladığını kabul edelim. Peki, araca yerleştirilmek üzere bu miktarda patlayıcıyı kim/kimlerden ve nereden temin etti?

-Aracın Ankara’ya getirilmesinde hangi güzergâhı izledi?

-Ankara’da kim ya da kimler ile ilişkiye geçti?

Bu soruların cevaplarının bir an önce bulunması, benzer saldırı planlarını deşifre etmek ve saldırıları engellemek açısından oldukça önemlidir.

Bu saldırıyla:

-Türkiye’nin bölgesinde belirleyici güç olma politikalarının önü kesilmek istenmiştir.

-Türkiye’nin dikkat ve enerjisinin, bölgeden iç politikalara indirgenmesi hesaplanmıştır.  

-Hendek stratejisinden istediklerini elde edemeyen uluslararası üst akıllar, bu ve benzeri saldırılardan medet ummaktadırlar.

-Saldırı faili teröristin, KCK’nın Suriye yapılanması PYD’nin silahlı unsuru YPG ile ilişkisi olabileceği değerlendirildiğinde -ki YPG’nin uluslararası istihbarat teşkilatlarının etkisi altında olduğu da göz önünde bulundurulduğunda- eylemin planlayıcısı olarak Rusya ve gizli haber alma teşkilatı KGB’nin olabileceğini düşünenlerdenim.

Bu ve benzeri saldırıların olabileceği değerlendirilmiş olmasına rağmen, hâlâ birileri, devletin kalbini hedef alabiliyor ve bu kadar büyük çapta bir eylem gerçekleştirebiliyorsa, istihbarat birimleri de ciddi bir özeleştiri yapmalıdırlar.

Saldırının sebebiyet verdiği acı kadar, TBMM'de grubu bulunan siyasi partilerin, (AK Parti, CHP ve MHP) teröre karşı imzaladıkları; "Birlik ve bütünlüğümüze, huzur ve güvenliğimize yönelik insanlık dışı terör saldırılarını şiddetle kınıyoruz. Terör ve şiddet hiçbir zaman hedefine ve amacına ulaşamacayacaktır" ifadelerinin yer aldığı ortak metne HDP’nin imza vermemesi çok daha acı vermiştir.

HDP, hâlâ bir Türkiye partisi midir?

8 Şubat 2016 Pazartesi

HDP’li Siyasetçiler! Siz Ne Yaptınız?

PKK'nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde Hüseyin Ali mahlasıyla yazan, KCK Yürütme Konseyi Üyelerinden Mustafa Karasu, “Türkiye'de sorunların kaynağı demokrasi eksikliği ise, o zaman yapılması gereken, demokratikleşmenin önünde engel olan yürütme gücünü sınırlandırıp genel meclisi, yerel meclisi ve yerel yönetimi güçlendiren adımlar atılmalıdır. Şu anda en temel görev AKP iktidarının ve onun şefi olan Tayyip Erdoğan’ın otoriter ve faşist bir yeni sistem kurma hedefini önlemektir. Demokrasi güçleri açısından tüm çalışmalar böyle bir göreve bağlı biçimde ele alınırsa anlamlıdır.” diyor. Kandil’in temel politikası  “AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı” üzerine kurulu.

Peki ya HDP?

HDP’nin TBMM’deki grup toplantısında konuşan Eş Genel Başkan Selahattin Demirtaş, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Sur’u öyle inşa edeceğiz ki aynı Toledo gibi olacak” ifadesine: “Toledo düştükten sonra Franco faşizmi başlıyor. Başbakan ‘Sur’u düşürüp Franco olmak istiyorum’ diyor. Biri Hitler, biri Franco. Burada yırttınız, orada nasıl kurtaracaksınız?” sözleriyle cevap verdi. HDP’nin de temel politikası Kandil gibi “AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı” üzerine kurulu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da bir başka lideri ölçüsüzce yüceltmek, Türkiye’ye bir şey kazandırmayacağı gibi, Erdoğan ya da bir başka lideri hasım görerek düşman ilan etmek de bu ülkenin sorunlarına bir fayda getirmeyecektir. HDP’li sayesetçilerin Erdoğan’ın diktatörlüğüne (!) itiraz ettikleri kadar, Öcalan’ın ürünü “Apoizm”e de itiraz etmeleri gerekmez mi? 

Ey HDP’li siyasetçiler! “Türkiye tek adam diktatöryasına doğru kayıyor” diyerek Kürtleri oyaladığınızı ve Kürtler üzerinde bir “PKK diktatöryası” oluşturduğunuzun farkında değil misiniz?

Bakın! Kolombiya güvenlik güçleri ile Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) arasında 51 yıldır devam eden ve 220 bin insanın öldüğü çatışmalar sona erdi. FARC lideri Rodrigo Londono, “Silahları bırakıp siyasette yer alacağız”  diyerek, silahsız siyasete gireceklerini ifade etti.

Peki, ey HDP’li siyasetçiler! Siz ne yaptınız?

TBMM’de 7 Haziran sonrası 80, 1 Kasım sonrası ise 59 kişiyle temsil edilmenize rağmen, sivil siyaseti öne çıkaran bir üslup yerine, PKK şiddetini meşru gören, meşrulaştıran bir dil kullandınız.

“Devlet gücü karşısında halkların birleşik gücünün ne anlama geldiğini bir kez daha göstereceğiz" nev’inden militarist açıklamalarınıza devam ettiniz.

“Kürtler çaresiz ve perişan olduğundan değil. Beni bağışlasınlar ama şu anda çaresizliği ve umutsuzluğu yaşayan Türkiye'nin batısıdır. Hep birlikte direniş umudunu büyütmemiz lazım" diyerek,  hala; Kandil’in “devrimci halk savaşı” stratejisi saçmalığına destek vermeye devam ediyorsunuz.

Sur’un zengin ve kadim tarihinin yok edilmesinin baş sorumlusu olan PKK’nın Sur’u cephaneliğe dönüştürmesine sessiz kaldınız. 

Bu ülkenin barışını hendeklere gömen PKK’nın ateşine, su yerine benzin taşıdınız. Ve yüzbinlerce Kürdün evlerinden göç ederek, PKK’nın oluşturduğu hendek anaforunda kaybolmasına timsah gözyaşları dökerek seyirci kaldınız.

Türkiye Cumhuriyet Devleti yasalarına göre kurulmuş bir siyasi parti olarak, iktidarın devletin uygulamalarından memnun olmayabilirsiniz ama bu memnuniyetsizliğinizin aracı silah ve şiddete destek olamaz, olmamalıdır.

Halka rağmen, halk adına siyaset yapılmaz. Ama maalesef siz, inatla halk adına siyaset yaptığınızı iddia ediyorsunuz. Halk adına siyaset yapmak demek, PKK şiddetine ve faşizmine karşı gelip, silaha ve şiddete dur demektir.

Her şeye rağmen, PKK; silahlı unsurlarını Türkiye dışına çektiğini ve Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerini sonlandırdığını açıkladığı, HDP’nin de silah ve şiddet ile arasına mesafe koyan bir siyaset dilini kullanması durumunda, önümüzdeki süreçte HDP ile yeniden diyaloğa geçilebileceğini düşünüyorum.


Türkiye toplumu olarak, hep uçlarda geziniyoruz. “Ya ifrat, ya da tefrit.” Şahıslara endeksli siyaset, bu ülkeye hiçbir şey kazandırmadı aksine kaybettirdi;  kaybetmeye de devam edeceğiz.

(Bu yazı ilk olarak 6 Şubat 2016 tarihinde yayınlanmıştır.)

30 Aralık 2015 Çarşamba

DTK’dan “Teslimiyet” Manifestosu!...

Geçtiğimiz hafta sonu Diyarbakır’da düzenlenen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) olağanüstü kongresinin sonuç bildirgesi açıklandı. Bildirgeden aklı selim yerine, hendek ve barikat siyasetine -ne yazık ki- tam destek çıktı.  Bu da sivil Kürt siyasetinin PKK şiddetine teslim olduğu manasına geliyor. 

Sonuç bildirgesinin “Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan” ile başlayan ifadesine dikkat edildiğinde,  bu tarz bir söylemin Kemalist çevrelerin alışılageldik “ulu önder Atatürk”  şablonunun bir versiyonu olduğu görülecektir. Kemalizm’i örnek alan seküler HDP,  Kandil’i yönlendiren üst akılların plan ve politikalarını gerçekleştirmek için “Apo ve Apoizm’i” kalkan olarak kullanmaya başlamış, bu ve benzeri ifadeleri, kendilerini maskelemek için kullanmaktadır. Bu tür söylemler, tabandan gelen halk tepkisini aza indirgemek için özellikle kullanılan söylemler olarak da değerlendirilebilir. Bu da halk nezdinde kendi meşruiyetini kaybeden HDP'nin gayri meşru söylem ve taleplerini maskelemek için geliştirdiği bir dildir. “Önder” olarak gördükleri Öcalan’ın 2013 Nevruz’unda “silahlar sussun, fikirler konuşsun” çağrısına, “silah, hendek ve barikat” ile karşılık veren bir PKK ve PKK’nın kuyruğuna takılarak bu ortama zemin hazırlayan bir HDP! 

“Kuşkusuz ülkemizin sorunlarının çözümü derinlikli ve güvene dayalı bir müzakere temelinde Türkiye Büyük Millet Meclisi onayı ile gerçekleştirilmelidir” diyen bir akıl. Peki,  TBMM’yi sorunların çözümü için gören bu akıl, neden hâlâ PKK’nın “hendek ve barikat” stratejisine sahip çıkıyor? Ve yine, “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir” cümlesiyle sahiplenilmek istenen hendek siyasetinin, “siyasi statü” ile ne tür bir ilişkisi olabilir?

  -Siyasi statüyü, halk tarafından seçilmiş ve temsil rolünü üstlenmiş siyasetçiler kullanmıyor mu?  

-59 milletvekilli ile TBMM’de temsil edilen parti HDP değil midir?

-Bölgedeki üçü büyükşehir olmak üzere çok sayıdaki il, ilçe ve belde belediye başkanlıkları HDP’nin elinde değil midir?

-Belediye kontrolündeki araç ve gereçlerle hendek kazıp, barikat kurmak mı siyasi temsiliyettir? Kimse boş heveslere kapılmasın.  Tüm “meşru” taleplerin temsil mekânı TBMM’dir.

 “DTK olarak halk meclislerinin ilan ettiği özyönetim ilanlarını ve halkımızın her alanda yürüttüğü bu haklı ve meşru direnişi sahipleniyor; Kürt halkının ve tüm Türkiye halklarının bu direnişlere katılmasını ve destek vermesini demokrasi ve özgürlük mücadelesi gereği olarak görüyoruz.” ifadeleri,  bildirgenin özeti mahiyetindedir. Ülke gündemini meşgul eden ve hâlihazırdaki  mevcut anayasaya aykırı olan; maddi-manevi, telafisi mümkün olamayacak mağduriyetlere yol açan, “şiddeti meşrulaştıran ve şiddete teşvik eden” bu sözler, alenen bir isyan çağrısıdır ve suçtur.  Ve bu çağrıyı “Türkiyelileşme” vaadiyle kurulan HDK-DTK felsefesine dayalı;  HDP içerisinde siyaset yapan, sivil (!) siyasetçiler yapıyor.

Bildirgede maddeler halinde sıralanan son bölüm, merkezi Kandil’de olan, PKK’nın kontrolü altındaki yazılı ve görsel meydanın tamamını sevk ve idare eden, “Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi”nin, Öcalan’ın 18 Ağustos 2010 Tarihli Avukat Görüşme Notu’nda açıklamış olduğu; altı ana maddeden oluşan  (Siyasi Boyut, Hukuki Boyut, Ekonomik Boyut, Kültürel Boyut, Öz Savunma Boyutu, Diplomasi Boyutu) “Demokratik Özerklik” projesinin detaylandırılmış şeklidir.

(Detaylı bilgi için: KCK’nın ‘Demokratik Özerklik’ Aldatmacası-I http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/kcknn-demokratik-ozerklik-aldatmacas-i.html  ve KCK’nın ‘Demokratik Özerklik’ Aldatmacası-II  http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/kcknn-demokratik-ozerklik-aldatmacas-ii.html  linklerine bakılabilir.)

Açıklanan sonuç bildirgesi sonrasında, BBC Türkçe servisine konuşan DTK Eş Başkanı ve HDP Hakkâri Milletvekili Selma Irmak,  bildirgedeki “özerk bölgeler oluşturulması” çağrısının ayrılık anlamına gelmemesi gerektiğini ifade ederek büyük bir çelişkiye düşmüştür.  Irmak, “Şu an hendeklerin arkasında çok büyük bir öfkeyle, kızgınlıkla mücadele eden ve artık kopuşu da tartışmaya başlayan gençler konuşmaya başlayacak” diyerek, Türkiye’yi açıktan tehdit etmekten de geri kalmamıştır. Selma Irmak’ın kimi açıklamaları, “DTK Sonuç Bildirgesi”yle zıtlıklar içermektedir. Dolayısıyla, uluslararası  istihbarat örgütlerinin kontrolünde çok başlı bir yönetim sergileyen Kandil’den sonra, HDK bileşenlerinde de çok başlı bir yönetimin varlığı gün yüzüne çıkmıştır.

DTK’nın sonuç bildirgesi olarak açıkladığı şeyin, aslında KCK tarafından hazırlanan bir metin olduğu aşikârdır. 

Başta HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş olmak üzere, çok sayıda HDP’linin Kandil’in dayattığı “özyönetim, hendek ve barikat” stratejisinin anayasal suç olduğu bile bile meşrulaştırma çabalarına girmesi sonrasında haklarında hazırlanan savcılık iddianameleriyle, “sivil siyasetin de önü kesiliyor” bahanesiyle kendileri için yeni bir mağduriyet söylemi oluşturmayı amaçlamaktadırlar. Devletin, HDP’nin bu kirli oyununa gelmemesi gerekir.

Sonuç olarak, “Özyönetim, hendek ve barikat stratejisi inadı, HDP ve Kandil’de bölünmelere sebebiyet verebilir. Bölünmelerin Türkiye ve Kürtler açısından ne tür sonuçlar doğuracağını şimdiden kestirmek zordur, bekleyip görmek lazım.

23 Aralık 2015 Çarşamba

Karayılan’ın Hezeyanları!...

Kandil’deki KCK üyelerinin düzenli aralıklarla PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’ne beyanat verdikleri malumunuzdur. Yeni Özgür Politika’ya bu kez (21 Aralık 2015)  KCK’nın silahlı kanadı HPG’nin başı Murat Karayılan konuştu.

PKK’nın son dönemlerdeki hendek ve barikat eylemlerini, iç savaş olarak yorumlayan Murat Karayılan, “Evet. Yani bir savaşta kullanılabilecek bütün silahlar kullanılıyor. Şehirler tarumar ediliyor. Şu an Sur’da binaları yıka yıka ilerlemek istiyorlar. Koskoca uluslararası bir yol olan İpek Yolu bir haftadır kapatılmış bulunuyor. Kendi memurlarını Cizre ve Silopi’den çekmiş bulunuyorlar. Yani bir savaş var ve bu savaş kendi halkına karşı veriliyor. O zaman bu bir iç savaştır” diyerek, PKK faşizmini meşrulaştırarak, Türkiye’nin barışını, barış hayallerini bu hendeklere gömen PKK faşizmi değil midir?

PKK şiddetinden ve faşizminden kaçarak evlerini boşaltmak zorunda kalan Kürtlerin evlerine el koymak mı özgürlüktür? Böyle bir yöntem olsa olsa,  çapulculuk, talancılık ile açıklanabilir ve bu ahlaksızlığın daniskasıdır.

PKK ve liderlerinin yapmak istediği de bu. Kara propaganda ve algı operasyonlarıyla dünya kamuoyunu Türkiye’de bir iç savaş yaşandığına ikna etmeye çalışmak. Hâlbuki Karayılan’ın da “AKP devletinin çokça belirttiği gibi sadece hendekleri kapatmak ve kamu düzenini sağlamak değildir. Çok daha kapsamlı bir amaçları söz konusudur.” diyerek itiraf ettiği gibi, amaç; bölgede PKK’nın şehir yapılanması YDG-H tarafından, hendek ve barikat stratejisiyle istismar edilen kamu düzeninin tesis etmektir.

Bakınız! PKK üst düzey yöneticileri kullanacak materyaller bulamadığı zaman, ne tür safsatalara sarılıyor?

Karayılan, “Hiç kimse hiçbir şey yapmasaydı da bunlar bastırma hareketini yapacaklardı. Bu tıpkı 1925’teki Şark Islahat Planı’na dayalı bastırma hareketinin aynısıdır; onun güncellenmiş halidir” diyerek, düşünce dünyalarının hâlâ 1925’lerde olduğunu beyan ediyor. Karayılan ve PKK tarihi gerçekleri ters yüz etmeye çalışarak gündem oluşturmaya devam ediyorlar. "Evleri, okulları, hastaneleri yerle bir edin. Ambulansları hedef alın vurun" diye talimat yağdıran,  ruh sağlığı bozulmuş,  hastalıklı kişilikler ancak 1925’ler ile bugünü terazinin aynı kefesine koyabilirler. 1925’ler ile günümüz arasındaki farkın en önemli parametresi,  “Şark Islahat Planları”nın uygulandığı dönemlerde, Kürtleri temsilen -seçilmiş-  bir tek milletvekilinin TBMM’de yer almıyor olması değil midir? Oysa  “ne yazık ki” tüm iradesini Kandil’e teslim etmiş olan HDP’nin bugün TBMM çatısı altında 59 milletvekili bulunuyor. (AK Parti ve diğer partiler içerisinde siyaset yapan Kürt milletvekilleri bu hesaplamanın dışındadır)

Karayılan, asıl gücümüz şehir merkezlerine inmemiştir, böyle devam etmesi -operasyonları kast ediyor- halinde HPG’nin de şehir merkezlerindeki çatışmalara müdahil olacağını ima ederek, kendince Türkiye’ye gözdağı vermeye çalışıyor. Karayılan, şehir merkezlerine hiçbir zaman silah yığınağı yapmadıklarını, özyönetim gereği bahsi geçen bölgelerdeki halkın kendi imkânlarıyla bu silahları elde ettiklerini söyleyecek kadar yalan konuşmaya devam etmektedir.  

Ey Kara-yılan! Bölge halkı bu silahları kendisi mi imal etti?

Hezeyan dolu açıklamalarına devam eden Karayılan, “Kaldı ki YDGH defalarca ordunun hedefi olmadığını ve üzerine gelmedikçe orduya karşı eylem yapmayacağını duyurdu. Evet, Oradaki gençler orduya karşı olmadıklarını ilan ettiler ve orduya karşı yaptıkları bir eylemleri yoktu… Yani burada orduya karşı olma, Türk bayrağına karşı olma, TC devletine başkaldırma gibi bir durum yok. Burada bir hak talebi vardır. Zorunlu bir biçimde, var olabilmek için kendini savunma tutumu vardır. İrade olmada ısrar vardır. Bu çok anlamlı ve çok değerlidir” ifadesiyle âdeta devlet aklıyla alay etmektedir. Devlet, ordusu ve polisi ile bir bütündür. Karayılan bunu bilemeyecek kadar cahil değildir, bu açıklamadan maksat,  asker ve polisi karşı karşıya getirmektir.

Karayılan, Türkiye’nin bölünmemesi ve birlikte yaşaması için “demokratik özerkliğin” gerekli olduğunu iddia ediyor. Bu iddiasıyla aynı zamanda öncelikli olarak özelde Kürtleri, genelde toplumu manipüle ediyor.  İki halkın birlikte yaşam iradesine silahlı bir örgüt değil ancak onların sivil temsilcileri karar verebilir. Bu tür kararların alınacağı siyaset kurumunun temsil edildiği TBMM çatısıdır.

Öncelikle, devletin PKK ile mücadelede kararlılık göstermesi, bu mücadele esnasında bölge insanının zarar görebileceği uygulamalara mahal vermemesi gerekmektedir. PKK’nın, oluşturduğu şiddet deryası içerisinde boğulması için bölge halkının desteğine ihtiyaç vardır. Bu da güvenlik güçlerinin halka göstereceği muameleden geçmektedir.

Kamu düzeninin tesis edilemediği yerde devlet yoktur.

1 Eylül 2015 Salı

Kürtler Bir Tercih Yapmak Zorunda!...

Eski Doğu Bloku ülkeleri, Hitler’in 1939 yılında Polonya’yı işgal ederek II. Dünya Savaşı’nı başlattığı tarih olan 1 Eylül’ü “Dünya Barış Günü” olarak ilan etmiştir. Ve bugün Türkiye dâhil dünyanın birçok ülkesinde, 1 Eylül’e ilişkin temenni ve etkinlikler düzenlenmektedir.

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, PKK-KCK, eğer barış konusunda samimi ise çatışmaların başlamasından sonra alıkoyduğu sivil ve resmi devlet görevlilerini derhal serbest bırakması gerekir. PKK-KCK’nın, bölgedeki huzur ve güvenin yeniden tesis edilmesi için Türkiye’ye karşı silahlı eylemlerinden vazgeçerek, silahlı unsurlarını sınır dışına çıkacakları garantisini vermesi temennisi ve çağrısında bulunuyorum.

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika’da Selahattin Erdem mahlasıyla yazı yazan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan ise  “En başta içine girilmiş olunan yeni süreci doğru anlamak ve buna göre doğru bir mücadele içine girmek önemli ve gereklidir. Bu nedenle içine girdiğimiz yeni çatışma sürecini geçici görmemek, 1 Kasım'da seçim olacak ve dolayısıyla sadece seçim çalışması yürütürsek yeterlidir yanılgısına düşmemek, tersine uzun vadeli bir varlık ve özgürlük savaşı içine girilmiş olunduğunun bilinciyle hareket edilerek topyekûn devrimci-demokratik direnişi geliştirmek gerekir” diyerek, savaş ve ölüm talimatları vermeye devam etmektedir.

28 Temmuz tarihli “HDP Bir Tercih Yapmak Zorunda” başlıklı yazımızda HDP için,  “Ya kendi iradeleri doğrultusunda sivil siyaset,  ya da eli silahlı Kandil’in gölgesinde siyaset. Yok, eğer silahın gölgesinde siyaset yapmayı tercih ederlerse, Türkiyelileşemeyecekleri gibi; siyaseten de kendi sonlarını hazırlamış olacaklardır” tespitinde bulunmuştuk.

Son günlerde Selahattin Demirtaş ile PKK-KCK arasında karşılıklı sözlü atışmalar yaşanıyor olsa da HDP’nin kendisini Kandil’in vesayetinden kurtardıklarını gösterecek bir emareye rastlanılmamıştır. Demirtaş’ın “silahla özerklik olmaz”, "PKK'nın 'amasız, ancaksız' silahlı, bombalı şiddet eylemlerini, şehirlerde, dağlarda durdurması lazım" açıklamalarının 05 Ağustos 2015 tarihindeki Brüksel ziyareti dönüşünde dile getirmesi oldukça manidardır.

Bugün dünyadaki savaş kararlarını halklar vermiyor olsa da barış tesis etmek, barışı getirmek halkın/halkların talebi, kararı ve iradesine bağlıdır. Bölge halkı yıllardır PKK vesayeti altındadırlar. Geçmiş yıllarda bu vesayeti kabullenmenin bir açıklaması olabilir ancak bugün geldiğimiz noktada böyle bir bahaneye sığınmanın açıklanabilir bir yanı kalmamıştır. Çünkü geçmiş yıllarda PKK’nın kendi siyasi propagandasına alet ettiği argümanların tamamına yakını devlet tarafından boşa çıkartılmıştır. Kürtçe’nin seçmeli ders olarak ilköğretimde okutulmasından tutun, Kürtçe propaganda yapmanın serbest edilmesine varıncaya kadarki birçok düzenleme… (Bunları devletin birer lütfu olarak görmek doğru değildir, en başta olması gereken haklardı)

Bir başka önemli kazanım, 7 Haziran seçiminde Türkiye’nin hem doğusundan hem batısından oy alarak 80 milletvekili çıkaran sivil siyaset temsilci HDP. Ve ne acıdır ki bölge insanı/insanları siyaseten bu kadar güçlü oldukları bir dönemde bir kez daha PKK ve silahın vesayetine “evet” dediler. Çeşitli siyasi mühendisliklerle Türkiyelileştirilmeye çalışılan HDP, Kandil’in yeniden silahı devreye sokmasıyla 7 Haziran seçiminde elde ettiği demokratik meşruiyeti kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.

Bölge halkı karar vermek zorunda: Ya barış, ya da kan ve gözyaşının hâkim olacağı savaş ortamı. STK’lar başta olmak üzere, bölge halkı, PKK’nın silahlı faaliyetlerine, sivilleri de hedef alan silahlı eylemlerine “hayır” diyebilmelidir. Huzurlu ve güvenli bir gelecek için bunu yapmak zorundadırlar. Aksi halde,  yaşananlar,  bölgede yapımı devam eden yol, baraj ve havaalanı şantiyelerindeki araçların yakılmasını kabullenmek demektir. Bölgeye gelecek olan hizmetlerin kabullenmemek, reddetmek demektir.

Son söz: HDP ile birlikte, bölgede yaşayan Kürtler de bir tercih yapmak zorundadırlar. “Ya barış, ya da uzun yıllar sürebilecek derinlikli bir savaş.” PKK şiddetine “hayır” diyememe durumunda, HDP Milletvekili Altan Tan’ın "Eğer PKK bu meseleyi silahla çözmeye çalışacaksa o zaman bize ne gerek var. Biz de evimize döneriz” sözü, doğrulanmış olacaktır.

ABD’li düşünür ve yazar Ralp Waldo Emerson’nun dediği gibi,  “Kendinizden başka hiç kimse size barışı getiremez” 

Barış ile kalın…

27 Ağustos 2015 Perşembe

MHP’nin Siyasi Manevraları!...

7 Haziran’dan sonra çıkan siyasi tablodan bir koalisyon hükümeti çıkar mıydı? Bence evet. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte, AK Parti’nin yapılacak erken seçimde kendisini, yeniden ve tek başına iktidara gelebileceğine inandır(ıl)mış olmasıdır.

Siyasi literatürümüze  “istikşafi görüşmeler” tabirini dâhil eden AK Parti’nin CHP ile gerçekleştirdiği görüşmeler, kamuoyunda hükümetin kurulabileceği yönünde beklentilerin oluşmasına neden oldu. Bir ay boyunca bol çay içmeyle geçen karşılıklı görüşme trafiği.

Sonuç? 1 Kasım’da yine sandık başına.

1999 genel seçiminde TBMM, bugünkünden çok daha farklı ve renkli bir tablo ile karşı karşıya kalmıştı. DSP 136, MHP 129, FP 111, ANAP 86, DYP 85 ve bağımsızlar da 3 sandalye kazanmışlardı. Hükümet kurma görevi dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından seçimden 1. parti olarak çıkan DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit’e verilmişti.  MHP yöneticilerinin dahi beklemediği bu seçim başarısı Bahçeli’yi koalisyon alternatiflerinin kilidi konumuna getirmişti.

Kamuoyundaki beklentilerin aksine, Demirel’in de devreye girmesiyle, medya, sermaye ve  -açık açık ifade edilmemiş olsa da- askerin beklentisi DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetinden yanaydı.  Bahçeli’nin “FP ile DYP’nin bu dönem dinlenmeleri lazım” çıkışı, düşünülen koalisyon hükümetinin kısa bir zamanda oluşturulabileceği yönündeydi.

DSP Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit’in tarihe “Rahşan Hanım krizi”  olarak geçen ve MHP’ye ithafen söylediği “Eli kanlı katillerle hükümet kurulmasını içimize sindiremeyiz” çıkışıyla, her şey altüst olmuştu. Bahçeli’nin, Rahşan Hanım’ın “özür dilesin” şartına Rahşan Ecevit’in, ”MHP’yi kastetmedim”  yanıtı ve askerin de devreye girmesiyle kriz aşılmış, DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti kurulmuştu.

1999 genel seçim sonucunda DSP’ye kucak açan Sayın Bahçeli, 7 Haziran seçimi gecesi, partisinin içerisinde yer almadığı muhtemel koalisyon seçeneklerini sıralamış, “Böyle bir koalisyon içerisinde MHP şerefi ve haysiyetiyle, ilkeli ve dürüst davranışıyla çok güzel ve mecliste denetimi görev alan bir ana muhalefet görevini almaya hazırdır. Bunların hiçbirisinden sonuç alınamıyorsa, en erken seçim ne zaman olacaksa o zaman da seçim olur”  sözleriyle muhtemel bir AK Parti-MHP koalisyon seçeneğini ortadan kaldırmış oldu.

Başbakan Davutoğlu’nun kendisiyle gerçekleştirdiği koalisyon görüşmelerinde de çok sert bir tutum sergileyen Bahçeli, dört şartlı kırmızı çizgileri ile tüm koalisyon çabalarını boşa çıkardı.

Bahçeli, “AKP’nin en uygun koalisyon partneri hiç kuşkusuz HDP’dir. Bu iki partinin toplam milletvekili sayısı 338 olup süreçle ilgili hedef ve politikaları hayata geçirmek yeterlidir” sözüyle bu ortamda ironi yapmayı da ihmal etmedi.

Başbakan Davutoğlu’nun hükümet kurma görevini iade etme ihtimali belirdiğinde Sayın Bahçeli, “MHP oluşacak seçim hükümetine katılmayarak herhangi bir üye vermeyecektir. Türkiye seçimlerin tekrarlanmasıyla karşı karşıya kalmıştır. 45 günlük sürede hükümet kurulamadığı takdirde, Cumhurbaşkanı’nın sorumluğu aktif hale gelecektir” sözleriyle dikkat çekti.

Bahçeli, yapmış olduğu siyasi manevralarla AK Parti’de gedik açmaya hazırlanırken, seçim hükümeti için kendisine gelen bakanlık teklifine “evet” diyen Tuğrul Türkeş, Bahçeli’nin MHP’sinde büyük bir gedik açmıştır. Tuğrul Türkeş, vermiş olduğu cesur karar ile Bahçeli’nin muhtemel “AK Parti HDP ile hükümet kurdu” argümanını boşa çıkarmıştır.

Sayın Bahçeli!

Sadece muhalefet olsun diye, halktan yüzde 52 oy almış ve Türkiye’nin ilk seçilmiş Cumhurbaşkanına, “Erdoğan haysiyetli değildir. Ailesi ve şahsından başka kimseyi düşünmemektedir” diyerek hakaret etmeniz, MHP terbiyesi ve ilkelerine aykırı değil midir? Yine Başbakan Davutoğlu’nu tahkir etmeniz, ne size ne de MHP’ye bir şey kazandırmaz, aksine kaybettirir.

Peki, 1 Kasım’da mevcut siyasi tabloda bir farklılık olur mu? Mümkündür, çünkü burası Türkiye! 

28 Temmuz 2015 Salı

HDP Bir Tercih Yapmak Zorunda...

2012’nin son aylarında devlet tarafından Öcalan ile başlatılan, ilk dönemlerde “İmralı Süreci” sonraki dönemlerde “Çözüm Süreci” olarak adlandırılan ve Türkiye toplumunun büyük bir çoğunluğu tarafından desteklenen süreç, IŞİD’in Suruç’taki bombalı saldırısına misilleme olarak, Ceylanpınar’da iki polisin uykudayken şehit edilmesinin HPG tarafından üstlenilmesi ile yeni bir evreye girmiş oldu.

Hatırlanacağı üzere, İmralı ile görüşmeler başlandığı andan itibaren, süreci sekteye uğratmaya ve engellemeye yönelik çok sayıda provokasyon girişimleri olmuştu. Zorlu bir süreç olacağı belli olan, inişli çıkışlı aşamalardan geçen “Çözüm Süreci”nde, Kürtler önemli kazanımlar elde ettiler.

Bu iki yıllık süre zarfı içerisinde HDP’nin (BDP) bir türlü inisiyatif belirleyememiş olması Kandil’i cesaretlendirmiş ve bu süreçte sadece HDP’yi değil Öcalan’ı da devre dışı bırakmaya çalışmıştır. (Daha geniş bilgi için http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2014/10/ocalanin-sarsilan-otoritesi.html?spref=tw) Kandil, Orta Doğu’daki IŞİD virüsünün vahşetinden sonra, IŞİD’e karşı verdiği mücadele nedeniyle Batı nezdinde elde ettiği prestiji Türkiye’ye karşı kullanmaya çalıştı. Bununla da yetinmeyerek, en küçük bir olayda Türkiye’yi suçlayarak “Çözüm Süreci’ni sonlandırmakla tehdit etti.

Son üç yıldaki Nevruz mesajlarında PKK’ya “Silahlar sussun, fikirler konuşsun... barış savaştan daha zordur ama her savaşın da mutlaka bir barışı vardır... Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırma kongresi toplansın...” çağrıları yapan Öcalan’a rağmen, elinde silahı bir güç ve tehdit unsuru olarak bulundurmaya devam eden bir PKK var olduğu sürece, “Dolmabahçe Deklarasyonu”nun bir hükmü olur muydu?

 “Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemlerde, KCK’nın hem kırsal için eleman temin ettiği, hem de yerleşim yerlerindeki cephe faaliyetlerine hız verdiği anlaşılmaktadır. HPG-Basın ve İrtibat Merkezi (BİM)’in, Şanlıurfa Ceylanpınar’da şehit edilen iki polisin kendilerine mensup “fedai timi” tarafından gerçekleştirildiği açıklaması. Yine, Diyarbakır’da kaza ihbarında giden trafik polislerinin şehit edilmesi ve Muş Malazgirt’de eşi ve çocuğunun da bulunduğu araçta Malazgirt İlçe Jandarma Komutanı Binbaşı Arslan Kulaksız’ın şehit edilmesi,  bunun açık kanıtıdır.

Bugünkü şartlarda, IŞİD Türkiye için ne kadar tehditse, her fırsatta “Türkiye’yi savaş alanına çevireceğiz” diyen PKK da o kadar tehdittir. KCK Yürütme Konseyi Duran Kalkan’ın “Halk bizden intikam bekliyor, elbette intikam alacağız. En büyük intikam zaferdir, Kürdistan’ın özgürlüğüdür”  ifadesi, PKK tehdidinin delilidir.

Çatışma ve şiddet üzerinden ne Kürt sorununu, ne de PKK şiddetinden kaynaklı terör sorununu çözemezsiniz (35 yıllık silahlı çatışma dönemi buna örnektir). Elinde silah, Türkiye’ye yönelik terör eylemlerini sürdüren PKK’nın varlığı ile de kalıcı bir  “çözüm” elde edemezsiniz.

PKK, her fırsatta “Türkiye partisi olacağız, Türkiyelileşeceğiz” diyen HDP’nin önündeki en büyük engeldir. (TBMM Başkanlık Divanı üyelerinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yaptığı ziyarete HDP’li divan üyelerinin katılmaması, HDP’nin bugünkü tercihinin sivil siyaset olmayacağının bir göstergesidir.)

HDP, Türkiye partisi olma iddiası noktasında eğer samimi olmuş olsaydı, Kandil’e (silaha) karşı net bir tavır alırdı/almalıydı. HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Kandil ile anlaşamadığımız noktalar var” (http://www.ilkehaber.com/haber/demirtas-kandil-ile-anlasmadigimiz-noktalar-var-33183.htm)  açıklaması, HDP’nin Kandil çizgisinde siyaset yaptığının itirafıdır.

HDP, seçim barajını geçmek için “Çözüm Süreci”ni günlük siyasi çıkarlarına kurban etti.

HDP, Kandil’in kendilerini PKK’nın siyasi alternatifi ve uzantısı olarak göstermesine engel olamadı.

Çatışma, kan, acı ve gözyaşı üzerinden siyasi menfaat hesapları yapmak da bir nevi terördür, terörizmdir.

Savaş demek, kan ve gözyaşı demektir, ölüm demektir. Ölümler üzerinden siyaset üretmek, politika belirlemek fırsatçılıktır, acizliktir, zayıflıktır, alçaklıktır.

Hak arama yolları demokratik ve adil yöntemler olmalıdır. Silah ile hak aramanın hiç bir haklı yanı olamaz. Türkiye’deki Kürtler demokratik kazanımlarının çoğunu çatışmaların yaşanmadığı “Çözüm Süreci” döneminde (2013-2015) elde etmişlerdir.

HDP’nin bir karar vermesi gerekiyor (!)

Ya kendi iradeleri doğrultusunda sivil siyaset,  ya da eli silahlı Kandil’in gölgesinde siyaset. Yok, eğer silahın gölgesinde siyaset yapmayı tercih ederlerse, Türkiyelileşemeyecekleri gibi; siyaseten de kendi sonlarını hazırlamış olacaklardır.

9 Temmuz 2015 Perşembe

Erken Seçim Gerekli mi?...

Maalesef Türkiye’de her şey siyasallaşmış/siyasallaştırılmış vaziyette. İşçinin ve emekçinin hakkını savunması gereken sendikalar, siyasi partilerin arka bahçelerine dönüşmüş. Halkı doğru bilgilendirme görevi bulunan medya kuruluşları, tarafgirlikte futbol seyircisine şapka çıkartacak seviyeye ulaşmış. Ülkenin nabzını yoklamak için kurulmuş olan araştırma şirketleri,  siyasi partilerin birer şubesi haline dönüşmüş…

Seçimin üzerinden bir ay geçti. TBMM Başkanı’nın seçilmesinin ardından, Meclis yönetiminin de oluşmasıyla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükümet kurması için -teamüller gereği- Başbakan Ahmet Davutoğlu’na yeni hükümet kurma görevi vermesi bekleniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükümetin şekillenmesinde de etkin rol oynayacağını tahmin ediliyor. Sayın Erdoğan’ın kuruluşunda aktif rol alacağı bir koalisyon hükümeti, uzun ömürlü olmayacaktır. Kimi çevrelerin “Cumhurbaşkanı Erdoğan süreci yavaşlatmaya çalışarak erken seçim zemini hazırlıyor” iddialarını gerçekçi bulmuyorum. Sayın Erdoğan erken bir seçimin risklerini de okuyabilecek,  görebilecek bir siyasetçi ve devlet adamıdır.

AK Parti’li birçok siyasetçinin, Türkiye’de bugüne kadar kurulmuş koalisyon hükümetlerinden sonra, koalisyon ortaklarının tek başına iktidar olamadıklarının farkında ve bilincinde olduklarından, koalisyon yerine; erken seçim ihtimaline sıcak baktıkları iddia ediliyor. Temennimiz 45 günlük yasal süre içerisinde yeni hükümetin kurulması yönünde. Şayet bu süre zarfı içerisinde hükümet kurulamadığı takdirde anayasa gereği 90 gün sonra Türkiye yeniden sandık başına gitmek zorunda kalacaktır.

Meclis’te hükümet oluşturulamayacak bir tablo görünmüyor ama AK Parti’siz bir hükümetin kurulma ihtimali de bulunmuyor. TBMM Başkanlık seçimi bunun en güzel örneği. Meclis Başkanı seçiminde ittifak edemeyen üç muhalefet partisinin, AK Parti’siz bir hükümet formülünde ittifak edebilecekleri ise ihtimal dışı. Mevcut şekliyle hükümet çıkaramayan TBMM ise itibar kaybına uğrayacaktır.

Kimi araştırma şirketlerinin “bugün seçim olsa” anketleri,  Türkiye gerçekleriyle bağdaşmıyor. Aynı araştırma şirketlerinin 7 Haziran seçimden önce yaptıkları değerlendirmeler, manipülasyondan öteye gitmemiş, hem kamuoyunu hem de siyasi partileri büyük bir yanılgıya düşürmüştü. Muhtemel bir erken genel seçimde, Türkiye; bugünkü tablodan çok farklı bir tabloyla karşılaşmayacaktır. Kısmi bir oy artışı elde etse de AK Parti’nin tek başına iktidar olabilecek çoğunluğa ulaşacağını sanmıyorum.

Erken seçim ihtimalini devre dışı bıraktığımızda, ortada AK Parti-CHP ya da AK Parti-MHP koalisyon ihtimalleri duruyor. “AK Parti-CHP Koalisyonu mu?” başlıklı yazımızda, “Türkiye’nin öncelikli politikaları göz önünde bulundurulduğunda devlet tecrübesi olan CHP ile kurulacak geniş tabanlı bir koalisyon hükümeti kısa ve orta vadede bir istikrarı da beraberinde getirebilecektir.” demiştik. Bugün de aynı noktadayım. Ve seçimden sonra iç ve dış politikada yaşanan gelişmelere bakıldığında, önümüzdeki sürecin bir AK Parti-CHP koalisyonuyla atlatılmasının Türkiye için doğru bir tercih olacağını gösteriyor.

Seçmen, muhtemel bir erken seçim durumunda, ülkeyi hükümetsiz bıraktıkları için  Meclis’teki mevcut siyasi partilere tavır alarak daha farklı tercihlere yönelebilir. Seçmenin Meclis’teki siyasi partileri cezalandırma adına kullanacağı tercihlerden de tek başına bir iktidarın çıkması mümkün görünmüyor. Hükümetsiz bir Türkiye’de başta siyasi istikrarsızlık olmak üzere, ekonomik istikrarsızlık da baş gösterecektir. 

Bugün Yunanistan’da yaşanan sorunlar siyasi istikrarsızlıkla başladı. Ülkedeki siyasi istikrarsızlık beraberinde ekonomik istikrarsızlığı ve iflası getirdi. Türkiye olarak -1990’lı yıllarda benzer şartlarda yaşadığımızı geriye dönüp hatırlarsak- Yunanistan’dan çıkarmamız gereken çok büyük dersler vardır.

Evet, erken seçim de demokrasinin bir gereğidir. Türkiye’nin “Yeni anayasa, Çözüm Süreci, Suriye ve Orta Doğu, AB ile ilişkiler ve ekonomik istikrar” gibi çözüm gerektiren sorunları varken, siyaset kurumu ve siyasetçilerin hissiyatlarına yenik düşmeden, küskünlük ve alınganlık göstermeden, siyasi kazanç ve menfaat hesaplarını devre dışı bırakarak hareket etmeleri gerekir.

Türkiye’nin, yakın zamanda yapılacak bir erken seçim lüksü yoktur…