Darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2016 Perşembe

Ey Devletim!...

“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” diye çok güzel bir atasözümüz vardır. Atasözümüzden hareketle, bu mübarek ay ve günlerde, bizi ve ailemizi “masum ve mazlum” eden Allah’a (C.C) binlerce şükürler olsun.

Değerli dostlar!

Malumunuz, “Mehmet MEMDOĞLU” müstear ismiyle “Türkiye’nin Toplumsal ve Sosyal Sorunları”na ilişkin araştırmalar yapan “devlet, millet, memleket  ve tasavvuf sevdalası” bir kamu personeliydim. (Resmi Gazetenin mükerrer 29818 sayısında yer alan yer alan 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile memuriyetten çıkarılmış durumdayım)   Fanos Yayınları tarafından yayınlanmış “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması” ile Yakın Plan Yayınları tarafından yayınlanmış “Öcalan’ın Mustafa Kemal Okumaları” ve Anatolia Kültür Yayınlarından çıkan “Abdullah Öcalan’ın Din Okumaları”  isimli üç kitabım bulunmaktadır. Öykü ve şiir çalışmalarımla birlikte, Türkçe ve Kürtçe yazmış olduğum güncel-siyasi analizler içeren yazılarım, kendi şahsi blog sayfam (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/) ile çeşitli internet (http://www.gazetesiz.com/, http://www.haber111.com/, http://www.sivildusunce.com/, http://www.agdhaberajansi.com/) haber sitelerinde yayınlanmaktadır.

         23.5 yıllık memuriyetim boyunca herhangi bir uyarı, kınama ve disiplin cezası almış değilim. Şimdiye kadar hakkımda herhangi bir adli veya idari soruşturma da açılmış değildir. Bununla birlikte yaşamım boyunca cemaat, örgütlü veya örgütsüz hareket, siyasi parti veya sendikal hareketlerle dolaylı veya dolaysız asla bir bağım ve resmi bir ilişkim de olmamıştır.

Kamu görevimin hemen her döneminde, bu komitacı yapılanmanın her türlü zulmüne ve mobbing uygulamalarına mazur kalmış/bırakılmış ve memuriyetim süresince FETÖ/PDY dâhil; ülkemizin birliği ve beraberliğine tehdit oluşturmuş tüm terör örgütleriyle mücadele etmiş bir devlet memuruydum. (Çevrem ve en yakın çalışma arkadaşlarım bu mücadeleme şahittirler. Bunun için, bugüne kadar çalıştığım tüm kamu kurum ve sıralı amirlerimden, beraber görev yaptığımız çalışma ve oda arkadaşlarımdan, bir vesileyle bizi tanıma fırsatı bulmuş tüm insanlardan ve ikamet adresimdeki komşularımdan detaylı olarak sorulup araştırılabilir.) 

Son üç yıldan (özellikle de bu komitacı teşkilat tarafından 17-25 Aralık devleti ele geçirme operasyonlarında sonra) bugüne kadar, FETÖ/PDY terör örgütünün sinsi planlarına yönelik yazmış olduğum ve çeşitli internet haber sitelerinde yayınlanmış olan yazılarım, bu mücadeleme en büyük delil ve dayanaklardır.

Ey Devletim!

17 ve 25 Aralık operasyonlarından sonra, yazdığım yazılar nedeniyle twitter hesabım (@mmemdoglu23) üzerinden, bu yapı mensuplarının sözlü taciz ve saldırılarına maruz kalmış biri olarak, FETÖ militanlarına 22 Aralık 2013 tarihinde kaleme aldığımız “Gezi’den Çıktım Yola” (http://www.haber111.com/mehmet_memdoglu_geziden_ciktim_yola_yazi1028.html) başlıklı yazıyla cevap verdiğim için mi memuriyetten men edildim?

Ey Devletim!

Komitacı Cemiyet kalemşörlerinin kamuoyunu manipüle etmeye çalıştıkları bir dönemde, (26 Mart 2014) “Bizim de İçimize Sinmiyor” (http://www.haber111.com/mehmet_memdoglu_bizim_de_icimize_sinmiyor_yazi1083.html) başlıklı yazıyla, FETÖ/PDY terör örgütünün o dönem kendi kontrollerindeki gazete köşe yazarlarının yazılarına, karşı bir yazıyla cevaben; “Farz edelim ki şu an Başbakan A, B veya C partisinden. İsim hiç önemli değil. Başbakanlık bir makam ve temsil yeridir. Türkiye'de, bugün bu şartlarda bir Başbakan dinleniyorsa; tabir yerindeyse, Türkiye’nin yatak odasına girilmiş demektir. Namusa zeval gelmiştir. Bizim de içimize bu sinmiyor Sayın Dumanlı!” dediğimiz için mi memuriyetten ihraç edildim?

Ey Devletim!

30 Mart 2014 yerel seçimlerini sulandırmaya çalışan “paralel devlet yapılanmasını”  “17 Aralık yolsuzluk iddialarıyla, telefon tapeleriyle, montajlama görüntülerle, manipülasyonlarla, tehditlerine Türkiye’yi yeniden dizayn etmeye çalışanlar kaybetti. Hiç şüphesiz, tüm imkânlarını seferber ederek, Başbakan’ı “terbiye” etmeye çalışan F. Gülen ve Camiası kaybetti” diyerek, seçimin kaybedeni olduğunu açıkladığımız “Millet Kazandı” başlıklı yazı http://www.haber111.com/mehmet_memdoglu_millet_kazandi_yazi1087.html se bebiyle mi 15 Temmuz darbe girişimi hainleriyle aynı kefeye kondum?

Ey Devletim!

Küresel üst aklın saldırılarının yoğunlaştığı, ülkemizin huzurunun ve birliğinin hedeflendiği bir dönemde, Peygamber (s.a.v) Efendimizin "Fitne uykudadır. Fitneyi uyandırana Allah lanet etsin!” hadisiyle cevap verdiğimiz için mi bu muameleye tabi tutulduk? (02 Mayıs 2016 tarihli “Selam Olsun’ Operasyonu” başlıklı yazı. (http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/selam-olsun-operasyonu-124439.html)

Ey Devletim!

15 Temmuz hain darbe girişimine karşı bu milletin verdiği o müthiş mücadeleyi “İkinci Kurtuluş Zaferi” http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/ikinci-kurtulus-zaferi-124508.html, olarak isimlendirdiğimiz için mi memuriyetten ihraç edildik?

Ey Devletim!

Ömrüm boyunca, FETÖ/PDY terör örgütüyle hiçbir dönemde, hiçbir birlikteliğim ve ilişkim olmamıştır. FETÖ terör örgütü elamanlarının kullandığı By-Lock iletişim sistemini kullanmadım. 17/25 Aralık öncesi ve sonrasında Bank Asya’da hesabım bulunmamaktadır. Hiçbir dönemde FETÖ/PDY terör örgütüne ait sendikalara üyeliğim olmamıştır. Çocuklarım 17 ve 25 Aralık sonrasında FETÖ/PDY örgütüne ait eğitim kurumlarında eğitim görmemiştir. Sosyal medya hesaplarım üzerinden FETÖ terör örgütüne destek nitelikli hiçbir mesaj da atmış değilim.  Bu masonik yapılanmayla elli yıllık ömrümün hiçbir döneminde bir araya gelmediğim için mi şerefim ve namusum ayaklar altına alındı? 

Şahsıma yönelik olan bu kumpasın açığa çıkartılarak mağduriyetimin giderilmesini ve görevime dönmenin sağlanması en büyük temennimdir.

"Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın." (Hucurat Suresi Ayet: 6)

5 Ağustos 2016 Cuma

PKK-FETÖ/PDY İlişkisi mi?...

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, başta TSK olmak üzere kamu kurumlarındaki yapılanma nedeniyle PKK ile mücadelede küçük de olsa bir zafiyet oluşabilir. Bu ortamda, ülkedeki mevcut durumu kendileri için fırsata çevirmek isteyen PKK ve müttefikleri, saldırılarını bölge ile sınırlandırmak yerine daha geniş bir alana (Karadeniz Bölgesi’ne) yayabilirler. PKK’nın 15 Temmuz sonrası saldırıları incelendiğinde, terör örgütünün bu amacı güttüğü görülecektir. PKK bu süreçte, Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH)  ile ittifakını devam ettirecektir.

15 Temmuz darbe girişi sonrası PKK saldırılarına bakıldığında: 

19 Temmuz’da Trabzon’un Maçka ilçesi Çatak mevkiinde polis kontrol noktasına yönelik düzenlenen saldırıda üç polis şehit olmuş, dördü polis memuru beş kişi de yaralanmıştı.

22 Temmuz’da Diyarbakır Ergani’de PKK’lı teröristlerce hücre evi olarak kullanılan bir eve yönelik düzenlenen operasyonda üç polis şehit olmuş, iki polis de yaralanmıştı.

24 Temmuz’da Tunceli Ovacık’taki saldırıda bir polis şehit oldu,  iki polis yaralandı.

25 Temmuz’da Mardin’in Kızıltepe-Viranşehir karayolunda PKK’lı teröristlerce tuzaklanan el yapımı patlayıcının infilak etmesi sonucu üç polis şehit olmuştu.

26 Temmuz’da Van’da bir asker şehit edildi, iki asker de yaralandı. Diyarbakır-Silvan’da bir asker şehit edildi.

27 Temmuz’da Siirt’te üç asker, Hakkâri’ de iki polis şehit edilmiş, biri sivil, onu polis olmak üzere on bir kişi de yaralanmıştı.

29 Temmuz’da Hakkâri Çukurca’da sekiz asker şehit olmuş, yirmi iki asker de yaralanmıştı.  

31 Temmuz’da ise Ordu’nun Mesudiye ilçesi Topçam bölgesinde operasyona çıkan jandarma birliklerine PKK’lı teröristlerce açılan ateş sonucu üç asker şehit olmuş, iki asker de yaralanmış, Şemdinli’deki saldırıda ise bir asker şehit olmuş, altısı da yaralanmıştı.

02 Ağustos’ta Bingöl’de PKK’lı teröristlerce bombalı aracın patlatılması sonucu yedi polis şehit olmuş, ikisi de yaralanmıştı.

36 şehit. 15 Temmuz darbe girişiminin sonucuna benzer acı bir tablo…

PKK’nın şehir merkezlerine indirgediği hendek ve barikat stratejisinin sonucu olan çatışmalar, bir film şeridi gibi bir kez daha gözlerimin önünde akıp gitti. O dönem de şu soruyu hep sormuştum: “Bu şehir merkezleri cephaneliğe dönüştürülürken, devlet neredeydi? Devletin istihbarat kurumları, devletin güvenlik unsurları neredeydi?” O dönemde kendimce cevap bulamadığım bu sorulara, maalesef bugün de tatmin edici cevaplar bulamıyorum.

İşte, 15 Temmuz darbe kalkışmasının bütün detayları anbean verilmiş olmasına rağmen,  bu vahşeti “tiyatro ve senaryo”  olarak görüp FETÖ’cü ağzıyla yorumlamak, PKK’nın FETÖ ile muhtemel bağlantı ve ilişkilerinin olabileceğini akıllara getiriyor. “Ne var ki çağdaş Nemrutluğu tesis etme sevdasından vazgeçmeyen Erdoğan’ın firavun inadı bu çabaları akim bıraktı… Bu çağdaş Nemrut bugün Önderliğimizi yine ateşin içine atmış durumdadır” ifadelerini kullanan bir aklın, (KCK’nın) “Yoksa kim görmüş Hazreti Hüseyin ve çevresindekilerin Yezid’den özür dilediğini; mazlumların Haccâc-ı Zâlim’den özür dilediğini, Musaların Firavunlardan özür dilediğini, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Ebu Cehillerden, Utbelerden, Şeybelerden özür dilediğini kim görmüş?” ifadelerini kullanan ( F. Gülen) bir akıldan, kendi paylarına düşen dersleri almış olamazlar mı?

Geçmişte de Öcalan’ın, “Ben Fethullah Hoca’yı takip ediyorum, okuyorum. Olumsuz değerlendirmiyorum. Kürdistan’da okulları cemaatleri var, örgütlüler. Demokratik temelde, karşılıklı yaklaşımlar olabilir” (A. Öcalan,16 Ağustos 2009 Tarihli Avukat Görüşme Notlarından) “Hatta Fetullah Gülen’le bile oturup konuşulsa bir çözüm geliştirilebilir ama CHP ve MHP ile bir çözüm geliştirilemez, geliştirilemiyor.” (A. Öcalan, 04 Aralık 2009 Tarihli Avukat Görüşme Notlarından)  açıklamalarından sonra,  -özellikle de bölgede- PKK ile FETÖ müntesipleri arasında ciddi bir ilişki kurulmuş olabilir.

Uluslararası üst aklın bir başka ürünü olan KCK,  “Önderliksiz yaşam olmaz” dedik. Önderliksiz yaşamı cehennemdekinden beter bir yaşam olarak değerlendirdik. Bu yüzden uyarıyoruz: Bize cehennemi yaşatanlara biz de cehennemi yaşatacağız”  diyerek, Türkiye’yi tehdit ediyor. 15 Temmuz gecesinde F-16’ların, tankların, topların önüne çıkarak, uluslararası üst aklın ılımlı “İslam projesi” olan “Fetöşizm”e dur diyen bu millet,  böyle aklıevvel tehdit sahiplerine de “dur” diyecektir.

Bugüne kadar Türkiye’ye düşman birçok terör örgütüyle işbirliğine giden PKK, bugünkü puslu havadan faydalanarak, FETÖ/PDY ile de işbirliğine girebilir.

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Uyarmıştık!...

Gezi olayları ile başlayıp, 17-25 Aralık operasyonlarıyla devam edip, 15 Temmuz darbe girişimi ile sonuçlanan süreçte, Türkiye’de olası muhtemel gelişmelere farklı tarihlerde kaleme aldığımız yazılarda dikkat çekmeye çalışmıştık. Bunları özetlediğimizde, aşağıdaki uyarılarımızın ülke ve siyasetimiz açısından arz ettiği önem ortaya çıkmaktadır.
             
“Doksan yıllık Cumhuriyet tarihinde, Türkiye toplumunun; ‘toplum mühendisleri’nin müdahalesine maruz kalmadığı hiçbir dönemi yoktur. Türkiye’de karamsar bir tablonun oluşmasında bu mühendisler ile birlikte kimi liberal, muhafazakâr ve demokrat yazarların da, genelde hükümeti, özelde Başbakan’ı yıpratmaya yönelik özel çabalarını da unutmamak gerekir. Bu çabalar, öyle bir hâl aldı ki Başbakan’ı tasfiye uğruna, Türkiye düşmanı mihraklar ile işbirliğine bile ‘evet’ dediler. Bu mühendisler, ‘mühendisliklerini’ önce Gezi, sırasıyla çözüm süreci, dershaneler ve şimdi de Hükümet-Cemaat çatışmasında ustaca sergilemeye başladılar.” (24 Temmuz 2013 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/geziden-ciktim-yola-122568.html)

“Bugün, Türkiye üzerinde uygulanan ‘siyasi mühendislik’, Gezi olaylarındaki mühendislik çalışmasından daha büyüktür. Gezi olayları münferiden başlayıp, marjinal gruplarca sahiplendi. 17 Aralık operasyonu ise kolektif bir mühendislik çalışmasıdır. Türkiye'de bugüne dek üzerine gidilen Ergenekon, ‘Nasyonal-Sosyalist’ yapılanmaydı. Şu anki ise ‘Evangelist-Siyonist’ Ergenekon yapılanmalarıdır. Nihai hedef ise halkı karamsarlığa düşürmek, bir karmaşa ve kaotik ortam oluşturmaktır.” (02 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/yanlisa-yanlisla-mukabele-etmek-122604.html)

“17 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra, operasyonunun ikinci dalgasını oluşturan 25 Aralık operasyonunun ana hedefinin Başbakan Erdoğan olduğu tezi artık yavaş yavaş netleşmeye başlıyor. Söz konusu operasyonlar, uzun zamandır kamuoyunda dillendirilen ‘Erdoğan’sız AK Parti’ senaryolarının hayata geçirilmesi olarak da değerlendirilebilir.” (07 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/pensilvanya-mektubu-122619.html)

“17 Aralık operasyonları bu manada bir milat oldu. Bu kez çok farklı bir mühendislik çalışmasıyla, siyasete ve topluma darbe yapmak isteyen yeni vesayetçi anlayış kendisini deşifre etmiştir. Siyaseten alternatif oluşturamayan kesimler, gerçekleştirmek istedikleri siyasi ve toplumsal kaosla, ekonomiyi zayıflatıp, nihai hedeflerine varmak istiyorlar.” (12 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/vesayet-mi-demokratik-siyaset-mi-122630.html)

Hükümet-Cemaat savaşının (biz bunu ‘Devlet-Cemaat’ savaşı olarak görüyoruz) başlangıcının dershanelerin kapatılması hamlesi olarak görünüyor olsa da fitilin ateşlendiği tarih, 7 Şubat 2012. Yani “MİT krizi” olarak tarihe geçen, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın KCK operasyonları çerçevesinde ifadeye çağrılması ile başlayan ‘Hükümet-Cemaat’ gerilimi her ne kadar kamuoyundan gizlenilmeye çalışılmış olsa da,  Gezi olaylarıyla grileşen ilişkiler,  dershanelerin kapatılması çalışmalarıyla tamamen aleniyet kazanan bir savaşa dönüşmüştür.

“Unutmamak gerekir ki Gezi ve sonrası meydana gelen olaylar, hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olan Türkiye’nin toplumsal ve sosyal fay hatlarını yerinden oynatmaya yetmiş, toplumsal dokumuzun inceliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Ve Türkiye toplumunda hissedilir derecede kamplaşmaların oluşmasına sebep olmuştur.” (27 Şubat 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/derin-catisma-122788.html)

“Seçimle işbaşına gelmiş bir iktidarın, diktatörlükle suçlanması (Saddam’ı, Esed’i ve Kaddafi’yi unutmuş herhalde) bir mühendislik çalışmasıdır. Halkın tercihiyle iktidara gelmiş bir partiyi ve genel başkanını diktatörlükle suçlamak,  talihsizlik değil, profesyonelce yürütülen siyasal bir algı operasyonudur. Ülkenin kaderi olmuş askeri ve bürokratik vesayeti, demokrasi ile sonlandırmayı diktatörlük olarak yorumlarsak, diktatörlüğü de demokratik mücadele olarak mı kabul etmemiz gerekir? Siyasi ve toplumsal mühendisler genellikle ortak hareket ederler. Hedef olarak seçtikleri konuyu gündeme getirmeden önce,  yönlendirici ve spekülatif haberlerle, algı oluşturmaya ve toplumun algısını yönlendirmeye çalışırlar.” (28 Mart 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/siyasal-muhendislik-122883.html)

“Kısır bir döngü olarak devam eden bu döngü, 17 ve 25 Aralık operasyonları ile alışagelmişin dışında, farklı bir hâl alarak günümüze kadar geldi. 17 ve 25 Aralık operasyonları, uluslararası derin güçlerin F. Gülen cemaati üzerinden Türkiye’ye yönelik yapmış olduğu bir saldırıydı. Bu tartışma götürmez. Rengi, inancı, giyimi ve düşüncesi ne olursa olsun, kim ya da kimler, devletin, milletin birliğine, beraberliğine karşı faaliyetler içerisinde bulunuyor, devleti sabote ediyor veya etmeye kalkışıyorsa bunlar için gerekli yasal işlemler derhal yapılmalıdır.” (22 Mayıs 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/otekilestirme-123022.html)

“AK Parti iktidarının, ‘paralel yapılanma’ ile olan kavgası, esas itibarıyla “Kürt Sorunu”nun çözümü konusundaki yol ve yöntem farklılığından kaynaklanmamış mıydı? Devlet, kendi otoritesine alternatif oluşturabilecek her türlü “paralel-dik” yapıya/yapılanmaya müsaade etmemelidir. Otorite varsa, devlet vardır. Devlet otoritesinin olmadığı durumlarda, farklı yapıdaki yapılanmalar, vatandaş üzerinde otorite kuracaklardır.” (29 Nisan 2015 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/askidaki-cozum-sureci-123681.html)

“İster Ergenekon, ister vesayetçi derin yapılanmalar, isterseniz İTC’den günümüze kadar varlığını devam ettirebilmiş komitacılar, masonik örgütler; adına ne derseniz deyin, Cumhuriyetin ilanından bugüne kadar  ‘Ergenekonvari’ yapılanmalar -buna FETÖ paralel yapılanması dâhildir- halkın iradesini yok hükmünde saymış ve iktidarlarını devam ettirmişlerdir.” (26 Nisan 2016 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/yok-edilen-ergenekon-124431.html)

“Sadece Ak Parti iktidarları dönemine bakıldığında, bu komitacı ve vesayetçi kliğin, günün şartlarına uygun olarak, iktidarı kontrol etmek adına farklı yapılanmalar üzerinden faaliyet gösterdikleri görülebilecektir. 1980 askeri darbesinin devamı olan askeri vesayeti ortadan kaldırmak için, dini kisveli bir yapılanmayı kullandıkları gibi, bu yapının devletin damarlarından temizlenmesi adına, devletin başlatmış olduğu operasyonlar üzerinden; ‘Milli Damar’ (!) adlı yapılanma marifetiyle, devleti ele geçirmeye çalışmaktadırlar.” (06 Temmuz 2016 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/milli-vesayetciler-124503.html)

15 Temmuz darbe girişimi, kamuda yapısal değişikliklere gidilmesini zorunlu kılmıştır. Yeni atamalar bazında yapılacak düzenlemeler, bugün için devrim niteliğinde de olsa, gelecekte sistemin kendisi üzerinde etkin/etkili olamayacaktır. İdareyi kim devralırsa alsın, yapılacak düzenlemeler, sistemin sekteye uğramamasını sağlayacak şekilde yapılmalıdır. Devletteki yapısal değişiklikler, “yönetim ve sistem” odaklı olmalıdır.

26 Temmuz 2016 Salı

"Sen de mi Brutus?!"

Manevi temizliğe, bedeninin merkezi olan kalpte başlanır. Kalp, günah kirlerinden ve malayani şeylerden temizlendikçe, insanda “kemalat” tecelli eder ve kişi Allah’ın izniyle “insani kâmil” derecesine ulaşır. İnsanoğlu zahiri temizliğe de öncelikle bedeninden, ikamet ettiği, yerden ve bölgesinden başlar.

Devlet içerisinde bir ihanet varsa, -15 Temmuz’daki ihanet şebekesinin kalkışması buna delildir- temizliğe, devletin “merkezi”, merkezi konumundaki kurum ve kuruluşlardan başlanmalıdır. Başbakan Binali Yıldırım’ın darbe girişimi sonrası, "MİT Müsteşarı'na, Genelkurmay Başkanımıza 'Neden önceden haber vermediniz?' diye sordum, tatmin edici cevap alamadım" ifadesi, darbe girişimi öncesindeki çok sayıda “karanlık” noktanın varlığını göstermektedir.

15 Temmuz gecesi kalkışması içerisinde yer alan hainler, çok sayıdaki darbeci rütbeli asker görünümlü terörist de -maalesef- başta Cumhurbaşkanı, (bu konudaki hassasiyeti bilinmesin rağmen) Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlıkları olmak üzere, TSK komuta kademesinde yer alan komutanlara en yakın isimler olan şahıslar, yani emir subaylarıydı. Şahsi kanaatim, bu ihanet şebekesinin sadece TSK ile sınırlı olmadığı yönündedir. İhanetin, siyasi, bürokratik ve finansal ayaklarının da olduğu/olabileceği tartışma götürmez bir gerçektir. Cuntacı hainlerin basına yansıyan ifadelerine bakıldığında, yirmi milyon insanın bunlar tarafından fişlenmiş olması, ihanetin sadece TSK ile sınırlı olmadığı şüphesini güçlendirmektedir.

Türkiye’deki darbeler tarihine bakıldığında, bütün darbe ve darbe girişimlerinin ABD ve Batı destekli olduğuna şahit oluyoruz. 15 Temmuz ihanet şebekesi kalkışmasının da ABD’nin bilgisi dâhilinde olmadığını düşünmek, saflık hatta ötesinde; ahmaklık olur. Hatırlanacağı üzere, 12 Eylül darbesini, dönemin ABD Başkanı Carter’a "Bizim çocuklar başardı" sözleriyle, o dönem CIA’nın Türkiye Şefi olan Paul Henze müjdelemişti.(!) 1919’daki işgal günlerinde, İngiliz Ordu Karargâhı olarak kullanılan İstanbul Büyükada’daki Splendin Otel’in; 15 Temmuz’da CIA bağlantılı olan ABD’li Profesör Henri Barkey’in de aralarında bulunduğu çoğu yabancı 17 ismin yer aldığı toplantılara ev sahipliği yaptığı ortaya çıktı. Asker üniformalı teröristlerinden Tuğgenaral Hasan Polat’ın darbe öncesinde İncirlik’te Amerikalılarla 12 kez görüştüğü basına yansıdı. Ve yine, 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılması sonrası, "Eğer darbe başarılı olsaydı, İslamcılar kaybedecek, biz kazanacaktık" diyen ABD'li emekli asker Ralph Peters’ın ifadesi, ABD’nin bu darbe girişimindeki direkt ya da endirekt müdahalesi gösteriyor.

Tüm Türkiye’yi bir gecede karanlığa gömecek olan 15 Temmuz kaos planının, yakın bir zamanda hazırlanmış olması mümkün değildir. Bu darbe girişiminin kodları 17 ve 25 Aralık (2013) operasyonlarında aranmalıdır. Devleti ele geçirmeye yönelik 17-25 Aralık operasyonları akamete uğratıldığı gün, bugünkü hain darbenin fitili ateşlenmiştir.

AK Parti dahil, siyasi partilerin merkez ve taşra teşkilatları içerisindeki "kripto" FETÖ'cüler bir an önce tasfiye edilmelidirler. Siyasetin içerisine (özellikle Ak Parti’ye) yerleşmiş bu “ur”un temizlenmemesi, devletin kılcal damarlarına ve kurumlarına sızmış hainlerin tasfiye edilmesini güçlendirmektedir.

15 Temmuz sonrasında (darbeye iştirak eden asker görünümlü teröristleri kast etmiyorum)  kamu kurumlarında çok sayıda personel, FETÖ terör örgütü ile ilişkili olabileceği şüphesiyle gözaltına alındı. Devletin ani bir refleksle gözaltına aldığı kamu personeli içerisinde az da olsa, FETÖ ile ilişkisi olmayan memurlar da bulunmaktadır. Bu noktada devletin, çalıştığı kurumdaki görevi nedeniyle, FETÖ’cülerin hedefi olmuş ve FETÖ’cüler tarafından bilinçli olarak itibarsızlaştırılmak istenen memurların da bulunabileceğini göz ardı etmemesi gerekir. Anayasa’nın 38. Maddesi “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz” hükmü gereği, her gözaltına alınan kamu personelinin potansiyel FETÖ ‘cü olarak görülmesi, toplumda büyük bir travmanın yaşanmasına sebebiyet verecektir. Dolayısıyla, gözaltındaki (çıkarılan KHK ile 30 güne çıkarıldı) kamu personelinin mahkemeye çıkarılış anına kadar kötü muamele görmemesi, tüm işlemlerin hukuk kuralları çerçevesinde yapılması hukuk devletinin bir gereğidir.  

15 Temmuz darbe kalkışması, başta TSK olmak üzere, kritik konuma sahip hassas kurumların ivedilikle yapısal düzenleme ve değişikliklere gidilmesini zorunlu kılmıştır.

Darbeci eşkıyalar ajandalarına "Milleti" not etmemişlerdi. Halkın darbe girişimine bu kadar mukavemet göstereceklerini düşünemediler. 15 Temmuz ihanetini geri püskürten güç, halkın "iradesi" olmuş ve bu güç, kırılgan yapıdaki "sosyal fay" hatlarını ortadan kaldırarak insanımıza "millet" olma bilincini bir kez daha hatırlatmıştır.

İnancın olduğu yerde umut ve zafer vardır...

17 Temmuz 2016 Pazar

İkinci Kurtuluş Zaferi!...

Kimi okuyucular, yazının başlığına bakıp da abartılı bir isimlendirme yaptığımızı düşünebilirler.  Ankara’da ikamet eden ve olayları anbean takip ederek yaşayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, 15 Temmuz gecesini ve sonrasında yaşananları “İkinci Kurtuluş Zaferi” olarak adlandırmakta bir beis görmüyorum.

15 Temmuz gecesi, saat 22.00 Ankara Sıhhiye civarı.

Savaş uçaklarının defaatle ve alçaktan uçmalarına şahit olduk. Haber kanalları İstanbul’daki Boğaziçi ve FSM köprülerinin bir grup asker tarafından kapatıldığını altyazı olarak geçmeye başladılar. Ve bu saatteki savaş uçaklarından kaynaklı yoğun hava trafiğinin sonucunun hayra alâmet olması için dua ettik. (Küresel terör saldırılarının hedefinde yer alan bir ülkemiz vardı ve devlet kurumlarına ciddi saldırı ihbarlarının alınmış olabileceği, olası muhtemel terör saldırılarına yönelik tedbirlerin alındığı/alınmaya çalışıldığı şeklinde yorumladık.) Uçaklar o kadar alçaktan uçuyorlardı ki bulunduğumuz hastanenin kapı ve camları sallanıyordu.

Tam da bu olağan dışılık için yetkililerin bir açıklama yapması gerekmez mi diye düşünüyorduk ki Başbakan Binali Yıldırım, NTV aracılığıyla bunun "bir kalkışma, bir darbe girişimi" olduğunu açıkladı. TRT Genel Müdürlüğü’nün yine bir grup asker tarafından basıldığı haberleri de gelince, Türkiye’nin bir ihanet çetesiyle karşı karşıya kaldığını öğrendik. Bu millet meydanı üç-beş çapulcu haine bırakmayarak, yollara ve alanlara çıkmalıydı. Öyle de oldu ve her şey, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın görüntülü olarak NTV aracığıyla millete yapmış olduğu “Milletimizi illerimizin meydanlarına davet ediyorum, havalimanlarına davet ediyorum ve milletçe meydanlara…” çağrısıyla şekillenmeye başladı. Evet, bu darbe girişimini engelleyecek tek irade HALK’tı. Halk, hemen alanlara ve meydanlara çıkarak, askeri kışlasına döndürmeye zorlamalıydı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, bulunduğu Marmaris’ten ayrılmasının hemen ardından, kaldığı otelin İzmir’den havalanan Skorsky helikopterleri tarafından ateş altına alınması ve isyancı bir grup askerin otele operasyon düzenlemesi, (çatışmada Erdoğan’ın koruma ekibinden iki polis şehit edildi)  şahsının hedef alınması, bu hain-isyancı-darbeci kalkışmanın uluslararası boyutunu gözler önüne seriyordu.

Gözlerini kan bürüyen bu ihanet şebekesi, yollara, alanlara ve meydanlara çıkan halkın üzerine acımadan rahatlıkla ateş edebiliyordu. İsyancı hainler, Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı, Gölbaşı'ndaki Özel Harekât Daire Başkanlığı, Ankara Emniyet Müdürlüğü ve MİT binasıyla birlikte, halk iradesinin tecelligâhı olan TBMM'yi de F-16 savaş uçaklarıyla bombalanmaya başlandılar.  Bu nasıl bir zihniyetti ki milletin uçaklarıyla, milletin kurumları ve iradesi bombalanıyordu. Milletin meclisini bombalayanlar, bu milletin evlatları olamazdı. Bu zihniyete mensup olanların, DAEŞ militanlarından ne farkları vardı?...

İsyancıların hazırladığı ve TRT ekranlarından okuttuğu metin (http://t24.com.tr/haber/tsk-yonetime-el-koyuldu,350149) “…Çağdaş, demokratik, sosyal, laik hukuk ilkelerine dayalı anayasal düzen tesis edilene kadar ‘Yurtta Sulh Konseyi’ ulusumuz adına her türlü tedbiri alacaktır.Tüm vatandaşlarımıza saygıyla duyurulur” sözleriyle son buldu.

Değerli okuyucular! İsimlendirmeye bakar mısınız? "Yurtta Sulh Konseyi” Bu İsyancı caniler utanmadan "sulh" adına, bu memleketin evlatlarını acımadan katlettiler.

Bu ülke toprakları, bir Kurtuluş Savaşı'nda, bir de dün gece isyancı hainlerin kontrolündeki savaş uçakları tarafından bombalanmıştı. Kurtuluş Savaşı'nda yedi düvel tarafından bombalanan bu topraklar, ne acıdır ki 15 Temmuz gecesi bu ülkenin savaş uçakları tarafından bombalandı. Doğrudur, Türkiye'de birçok askeri darbe yaşandı. Ancak hiçbirisinin bilançosu 15 Temmuz isyanı kadar ağır olmadı.

İsyancı-darbeci kalkışmanın, ilk etapta İstanbul ve Ankara ile sınırlı olduğu düşünülse de sonrasındaki gelişmelere bakıldığında, (Bölge bölge, il il sıkıyönetim komutanı olacakların isim listeleri bulundu ve isyanla ilişkisi olduğu tespit edilen çok sayıda asker gözaltına alındı)  isyancıların tüm Türkiye’yi hedeflediklerine milletçe olarak şahit olduk.

Eğer isyancıların Ankara ve İstanbul kalkışmaları başarılı olmuş olsaydı, bunu sırasıyla büyükşehirler ve diğer iller takip edecekti. Ancak bir şeyi hesap edemediler! Allah'ın (C.C) da bir hesabının olduğunu unuttular.

Ey darbeci odaklar ve zihniyetliler! Milletin eski millet, Türkiye'nin de eski Türkiye olmadığına bizzat şahit oldunuz. "Su uyur, düşman uyumaz" mış, millet olarak biz de bunu bir kez daha tecrübe ettik. Allah, düşmanın da merdiyle karşılaştırsın. Rabbim bu millete, bu memlekette zeval vermesin.

Bu darbe girişimi bir kez daha göstermiştir ki acilen yeni, sivil bir Anayasaya ihtiyaç vardır.

15 Temmuz gecesi, Türkiye'nin "İkinci Kurtuluş Savaşını" kazandığı gecedir.

Bu böyle biline...

Ve son söz: İsyancılar hakkında “akıl tutulması” yaşayan zavallılar! 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar'ın Genelkurmay Başkanı Vekili sıfatıyla TSK'nın demokrasiye bağlı olduğunu açıkladığı  o basın açıklamasını bir kez daha izlesinler.

Memdoğlu...

26 Nisan 2016 Salı

Yok Edilen (!) Ergenekon!...

Geçtiğimiz hafta içerisinde Yargıtay 16. Ceza Dairesi, yerel mahkemenin kararını “delillerin toplanmasında hukuka ayrılık” gerekçesiyle, Ergenekon davasını usül ve esastan bozdu. Yargıtay’ın bu kararıyla dava yeniden görülecektir.

15 Ağustos 2013 tarihli “Ergenekon’un Derin Kökleri” başlıklı yazımızda: “5 Ağustos 2013 günü Türkiye için çok şey ifade eden tarihi bir gündü. Doksan yıldır Türkiye toplumunu dizayn eden derin yapılanmalardan deşifre edilen Ergenekon ayağı davası nihayet sonuçlandı. Açıklanan cezalar bakıldığında, toplum vicdanında karşılığını bulamamıştır. Verilen cezalar bir kısmı, bizim de vicdanlarımızda soru işaretleri bırakmıştır.

Davanın hukuki yönünü ilgilendiren kısmını hukukçulara bırakmak gerekir. Davanın, varsa eğer hukuki boşluklarını artık hukukçular yorumlayıp değerlendirsinler. Türkiye’nin demokrasi tarihinde bir milat olan ETÖ davasının sonuçlanmasıyla, Türkiye’deki derin yapılanmalar tamamen bitirildi mi? Her Türkiye vatandaşı gibi bende bu soruya evet demek isterdim. Ama maalesef hayır” (Geniş bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2014/07/ergenekonun-derin-kokleri.html?spref=fb) diyerek,  Paralel yapı tarafından itibarsızlaştırılan meşru bir davanın, vicdanlarımızda bıraktığı soru işaretlerine dikkat çekmiştik.

İster Ergenekon, ister vesayetçi derin yapılanmalar, isterseniz İTC’den günümüze kadar varlığını devam ettirebilmiş komitacılar, masonik örgütler; adına ne derseniz deyin, Cumhuriyetin ilanından bugüne kadar  “Ergenekonvari” yapılanmalar -buna FETÖ paralel yapılanması dâhildir- halkın iradesini yok hükmünde saymış ve iktidarlarını devam ettirmişlerdir.

Türkiye, her türlü terör ve terör örgütleriyle mücadele ettiği gibi, devlet idaresine ortak olmak isteyen yapılanmalara da fırsat vermemelidir. “Paralel yapı” ile mücadele adına “Ergenekon yoktur, bu dava dosyaları paralel yapı ürünüdür” demek, hakikatleri halı altına süpürmek demektir.  

Yargıtay’ın bozma kararı, yargılama sürecindeki kimi adaletsizlikleri ortadan kaldırsa da dava mağdurların mağduriyetlerini ortadan kaldırmayacaktır.

Ancak:

-Yargıtay, “Ergenekon Davası”nda yerel mahkemenin kararını "delillerin toplanmasında hukuka aykırılık gördüğü için" bozdu diye, 28 Şubatçıların Müslümanları itibarsızlaştırmak adına kurguladıkları A. Kalkan-F. Şahin-M. Gündüz mizansenlerini hiç olmamış mı kabul edeceğiz?

-“Tehlikenin farkında mısınız?” kampanyası adı altında başta Ankara olmak üzere, Türkiye’nin birçok ilinde düzenlenen ve TSK’yı göreve çağıran konuşmaların yer aldığı o meşhur “Cumhuriyet mitinglerini” alkışlamaya devam edecek miyiz?

-1982 Anayasası'na göre 1989'da Özal’ı, 1993'te Demirel’i, 2000'de Sezer’i seçen ve duvarında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”  yazan TBMM’yi hiçe sayan eski Yargıtay Cumhuriyet başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun tarihi  “367 şartı”  içtihadını (!) ve bu içtihadı karara bağlayan dönemin Anayasa Mahkemesi üyelerini hayırla yâd etmeye devam edelim mi?

-“Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir… Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar…” diye devam eden o meşhur 27 Nisan E-muhtırasını siyasi tarihimize altın harflerle mi yazacağız?

-Ve dönemin Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de siyasi yasaklılar listesine dâhil edildiği, AK Parti’nin “laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne kapatılması istemiyle açtığı davayı aklayacak mıyız?

Vesaire, vesaire, vesaire…

Bütün bu yaşanılanlar hafızalarda diriliğini korurken, mahkemenin yeniden yargılama sonrası vereceği karar, geçmişi “yaşanmamış” olarak mı kabul edilecek?!


9 Mart 2016 Çarşamba

28 Şubat ve Demokrasi!...

Geçtiğimiz hafta sonu İradeci ve Bürokratlar Birliği tarafından düzenlenen  “Tarihe Işık Tutanlar” programının konuğu Sayın Ahmet Cemil Tunç idi.

Ahmet Cemil Tunç, 19., 20. ve 21. Dönem Elazığ Milletvekilliği yapmış, TBMM İdare Amirliği ve 28 Şubat post-modern darbesinin yapıldığı dönemde, devlet bakanlığı yapmış seçkin bir devlet adamıdır.

28 Şubat post-modern darbesi hakkında çok şey yazıldı. Lakin Sayın Ahmet Cemil Tunç’un o dönemin hem tanıklarından, hem de mağdurlarından olması, açıklamalarının önemini önem katmıştır.

Ahmet Cemil Tunç’un açıklamalarını özetleyecek olursak:

Türkiye’nin, 28 Şubat’ta telafisi mümkün olmayan haksızlıklarla karşı karşı kaldığını belirterek söze başlayan Tunç:  “28 Şubat’ın bir tane sebebi vardır, o da Necmettin Erbakan’dır. Sayın Erbakan’ı siyaset dışına atmaktı.” Ana neden olarak bu noktaya dikkat çeken Tunç, 28 Şubat post-modern darbesini planlayanların bu noktada başarılı olduklarını dile getirmiştir. Tunç, “28 Şubat’ın, ekonomik olarak Türkiye’ye maliyetinin 300 milyar dolar olduğuna” da dikkat çekti.

 İkinci etken olarak, devlet bankalarının tek elde kontrolünü esas alan havuz sistemi olduğunu, Refah-Yol hükümetinin istifasının ardından işbaşına gelen Mesut Yılmaz hükümetinin ilk icraat olarak, merhum Erbakan Hoca’nın kurduğu havuz sistemini ortadan kaldırdığını ifade etti. Ayrıca, Refah-Yol hükümeti dönemine kadar zarar eden KİT’lerin, Refah-Yol iktidarı döneminde kâr ettiğini de ekledi. Ki 28 Şubat öncesinde, havuz sistemine en çok dönemin faiz lobisi karşı çıkmıştı.

Üçüncü neden olarak ise G-8’lere karşı alternatif bir teşkilatlanma olan D-8 (Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Mısır, Endonezya ve Nijerya) organizasyonunu işaret etti. Tunç, D-8 teşkilatına imza veren ülke liderlerinin tamamının bir yıl sonra iktidardan uzaklaştırıldığını, bunun tek istisnasının ise dönemin Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek olduğunu, Hüsnü Mübarek’in de toplantıya bir bakanını göndererek, toplantıya katılmayan tek lider olduğuna dikkat çekti.

Dördüncü sebep olarak, Türkiye’de faaliyete olan kumarhanelerin kapatılması olduğunu belirtti. Kapatılmadan önce kumarhanelerde kumar oynayanların %98’nin yerli, %2’sinin de yabancı uyruklu olduğunu da hatırlattı. O dönemde, Türkiye’nin ana muhalefetinin lideri Mesut Yılmaz’ın, Macaristan’da kumar oynamak için gittiği otelde, Veysel Özerdem tarafından yumruklanarak burnunun kırıldığını hatırlarsak, kumarhanelerin kapatılmasının bir devrim niteliğinde olduğu bir kez daha görülecektir.

Ve her zaman tartışılan -bence de 28 Şubat’ın açığa çıkan en önemli tartışma konusuydu-  “28 Şubat kararlarını Başbakan Necmettin Erbakan imzaladı mı, imzalamadı mı?” konusu. Bu konuya da açıklık getiren Tunç, Erbakan Hoca’nın 28 Şubat kararlarını imzalamadığını, bunun şahidinin de 11. Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül olduğu söylemesi oldu.

28 Şubat’ın askeri, siyasi, bürokrasi ve ekonomik boyutları göz önünde bulundurulduğunda, 28 Şubat sürecinden kim ya da kimler, hangi odaklar nemalanmışa, post-modern darbenin müsebbibi de onlardır.

28 Şubat post-modern darbe sürecinde devletin bir memuru olarak görev yapan ve 28 Şubat sürecinin mağdurlarından biri olarak ifade edebilirim ki: Her ne kadar iddia edildiği gibi  “bin yıl” sürmemiş olsa da 28 Şubat’ın Türkiye’ye maliyeti ve mağduriyeti yıllarca devam edecektir.

Ve eğer, Türkiye’de hâlâ 1980 darbesinin ürünü olan bir anayasa hüküm sürüyorsa, demokrasimiz üzerindeki kara gölgeyi, varın sizler düşünün.

Selametle kalın… 

22 Şubat 2016 Pazartesi

Röportaj: 28 Şubat Süreci ve Kürtler!...

Mehmet Memdoğlu: 28 Şubat post-modern darbe sürecini hazırlayan nedenlerden biri de Türkiye’de  “Kürt Sorunu”nun konuşulmaya başlanmış olmasıdır. 

1966 Elazığ doğumlu olan ve halen yayıncılık sektöründe çalışan Mehmet Memdoğlu, “Türkiye’nin Toplumsal ve Sosyal Sorunları” ile ilgili araştırmalarına devam etmektedir. Memdoğlu’nunFanos Yayınları tarafından yayınlanmış  “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması”, Yakın Plan Yayınları tarafından yayınlanmış “Öcalan’ın Mustafa Kemal Okumaları” ve Anatolia Kültür Yayınları’ndan çıkan “Abdullah Öcalan’ın Din Okumaları” isimli üç kitabı bulunmaktadır. Çeşitli haber sitelerine gündeme ilişkin siyasi-politik analizler içeren yazılar gönderen Memdoğlu’nun, öykü ve şiir çalışmaları da bulunmaktadır.

Cihad Şahinoğlu: 28 Şubat sürecini özetle siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mehmet Memdoğlu: 28 Şubat post-modern darbesi, 28 Şubat 1997 tarihi olarak bilinse de darbe sürecinin başlangıç tarihi birkaç yıl daha gerilere dayanmaktadır. Refah Partisi’nin 94 ve 95 yıllarında yapılan seçimlerden güçlenerek çıkması, ordudaki hoşnutsuzluğu gün yüzüne çıkarmıştı. Kamuoyundaki askeri bir müdahaleye tepkiyi aza indirgemeye çalışan ordu, başlarda direkt olmasa da endirekt yolları denemişti. Kimi devlet kurumları üzerinden, Türkiye’nin seçilmiş meşru hükümeti hizaya getirmeye çalışılmış ve o dönemde bu manada bir hayli yol kat edilmişti. Askerler, yaklaşık üç yıl boyunca, 28 Şubat post-modern darbesinin zeminini hazırlayarak, Türkiye demokrasisini bir kez daha sekteye uğratmışlardır.

Cihad Şahinoğlu: 28 Şubat sürecinde Kürtler neler yaşadı?

Mehmet Memdoğlu: 28 Şubat post-modern darbe sürecini hazırlayan nedenlerden biri de Türkiye’de  “Kürt Sorunu”nun konuşulmaya başlanmış olmasıdır,  İslami ve Alevi kimlikler ile birlikte Kürt kimliğinin de dillendirilmesi, 28 Şubat sürecini hızlandırmıştır. O günleri hatırlayalım. 1993 yılında Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, DYP’nin başına geçen Tansu Çiller’i ziyaret etmiş ve Çiller’e, ‘Bölgeye münhasır bir kalkınma programının hayata geçirilmesi, adil düzenin kurulması, Çekiç Güç’ün Türkiye topraklarından çıkartılması, Irak’a ambargonun kaldırılması’ gibi başlıkların yer aldığı bir terör paketi sunmuştu. Erbakan’ın bu paketi o dönemde çok konuşulmuştu. Ve rahmetli Erbakan’ın gündeme getirdiği bu paketin kaynağını da 1991 yılında dönemin Refah Partisi İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Mehmet Metiner, Abdurrahman Dilipak, Ali Bulaç ve Altan Tan’a hazırlatılan “Kürt Sorunu Raporu”dur.  O dönem de Yeni Zemin Dergisi de bu çalışmayı yayınlamıştı.

Refah Partisi Van Milletvekili Fetullah Erbaş’ın dönemin İHD Başkanı Akın Birdal ile birlikte PKK elindeki askerlerin teslim almak için PKK Kampını ziyaret etmesi, “Refah Partisi ile PKK’yı” ilişkilendiren yersiz yorum ve değerlendirmelerin gündeme gelmesiyle sonuçlandı. Kısaca özetlemek gerekirse,   o süreçte İslam; laik cumhuriyet için birinci tehdit olarak görüldüğünden, “Kürt Sorunu”nun varlığı görülmedi. Problem, terör sorunu olarak değerlendirildi hatta ateşkes ilan etmesi halinde PKK’ya yönelik operasyonların durdurulabileceği bile dile getirildi.

 

Cihad Şahinoğlu: 28 Şubat süreci Kürtler arasında ne gibi hadiselerin yaşanmasına neden oldu?

Mehmet Memdoğlu: Kanımca en büyük hadise, “Kürt Sorunu”na İslami ve insanı bir bakış açısıyla yaklaşan ve o döneme kadar devlet ile sorunlu olmayan inançlı Kürtlerin bir kesiminin, dönemin yöneticileri tarafından sorunlu görülmeye başlanmış olmaları en büyük hadisedir. 28 Şubat ile birlikte “Kürt Sorunu”nun çözümüne ilişkin İslami yöntem ve yaklaşımların önüne geçilmiş, laik ve seküler yaklaşımın alanı ve hinterlandı genişlemiştir.

Cihad Şahinoğlu: Ülkemizde ve bulunduğumuz coğrafyada yaşanılanlar göz önüne alındığında, yeniden bir 28 Şubat tehdidi ve tehlikesi söz konusu mudur? Şayet böyle bir durum ve ihtimal söz konusu ise Kürtleri planlanan bu süreçte neler bekliyor?

Mehmet Memdoğlu: Ortada bir iktidar gücü ve gücü kullanma isteği ve hırsı varken, 28 Şubat zihniyeti de hep var olacaktır. Cumhuriyet’in temelleri “laiklik” üzerine kurulduğundan, o günden bu güne; laiklik dışı bütün sistemleri tehlike olarak gören seküler yapıdaki statükocu anlayış, imkân bulması halinde -tabir yerindeyse- Türkiye’yi yeniden kuruluşundaki fabrika ayarlarına döndürmek isteyecektir. Şartlar gereği gizlenmiş olması ya da ses çıkarmaması bu anlayışın pes ettiği manasına gelmez.  Şahsi kanaatim, bugün bu güruhun fırsat kolladığı yönündedir.

Hâlihazırda bu çevrelerin gücüne güç katan ve ellerini güçlendiren bir başka konuda:  17 ve 25 Aralık operasyonları sonrasında, mevcut AK Parti iktidarı “Paralel Yapı” ile mücadele adına yeni bir cephe açtı. Ve her geçen gün bu cepheyi, bir şekilde; kazara yolu bu komitacıların mekânlarına düşmüş olanları da kapsayacak şekilde genişletmesinin, 28 Şubat zihniyetine taze bir kan hükmüne geçmesinden korkarım.

Mecelle’de şöyle bir kural vardır. Harici düşmanların hücumu esnasında dahili adavetleri terk etmek elzemdir. Bu bağlamda adaveti asıl sorumlulardan eklentilere doğru derinleştirmek, hem taktik, hem de stratejik olarak tehlike arzetmektedir. İhtimal dâhiline girmesi durumunda, 28 Şubat sürecinde sadece İslam’ı tehlike olarak gören darbeci anlayış, bu kez Kürtleri de kendileri için bir tehdit unsuru olarak görecektir.

Son söz olarak: Türkiye’nin kendi iç dinamizmini etkinleştirmesi için, toplumsal bir konsensüsü sağlayacak sivil bir anayasanın hazırlanması zaruridir.