Ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Uyarmıştık!...

Gezi olayları ile başlayıp, 17-25 Aralık operasyonlarıyla devam edip, 15 Temmuz darbe girişimi ile sonuçlanan süreçte, Türkiye’de olası muhtemel gelişmelere farklı tarihlerde kaleme aldığımız yazılarda dikkat çekmeye çalışmıştık. Bunları özetlediğimizde, aşağıdaki uyarılarımızın ülke ve siyasetimiz açısından arz ettiği önem ortaya çıkmaktadır.
             
“Doksan yıllık Cumhuriyet tarihinde, Türkiye toplumunun; ‘toplum mühendisleri’nin müdahalesine maruz kalmadığı hiçbir dönemi yoktur. Türkiye’de karamsar bir tablonun oluşmasında bu mühendisler ile birlikte kimi liberal, muhafazakâr ve demokrat yazarların da, genelde hükümeti, özelde Başbakan’ı yıpratmaya yönelik özel çabalarını da unutmamak gerekir. Bu çabalar, öyle bir hâl aldı ki Başbakan’ı tasfiye uğruna, Türkiye düşmanı mihraklar ile işbirliğine bile ‘evet’ dediler. Bu mühendisler, ‘mühendisliklerini’ önce Gezi, sırasıyla çözüm süreci, dershaneler ve şimdi de Hükümet-Cemaat çatışmasında ustaca sergilemeye başladılar.” (24 Temmuz 2013 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/geziden-ciktim-yola-122568.html)

“Bugün, Türkiye üzerinde uygulanan ‘siyasi mühendislik’, Gezi olaylarındaki mühendislik çalışmasından daha büyüktür. Gezi olayları münferiden başlayıp, marjinal gruplarca sahiplendi. 17 Aralık operasyonu ise kolektif bir mühendislik çalışmasıdır. Türkiye'de bugüne dek üzerine gidilen Ergenekon, ‘Nasyonal-Sosyalist’ yapılanmaydı. Şu anki ise ‘Evangelist-Siyonist’ Ergenekon yapılanmalarıdır. Nihai hedef ise halkı karamsarlığa düşürmek, bir karmaşa ve kaotik ortam oluşturmaktır.” (02 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/yanlisa-yanlisla-mukabele-etmek-122604.html)

“17 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra, operasyonunun ikinci dalgasını oluşturan 25 Aralık operasyonunun ana hedefinin Başbakan Erdoğan olduğu tezi artık yavaş yavaş netleşmeye başlıyor. Söz konusu operasyonlar, uzun zamandır kamuoyunda dillendirilen ‘Erdoğan’sız AK Parti’ senaryolarının hayata geçirilmesi olarak da değerlendirilebilir.” (07 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/pensilvanya-mektubu-122619.html)

“17 Aralık operasyonları bu manada bir milat oldu. Bu kez çok farklı bir mühendislik çalışmasıyla, siyasete ve topluma darbe yapmak isteyen yeni vesayetçi anlayış kendisini deşifre etmiştir. Siyaseten alternatif oluşturamayan kesimler, gerçekleştirmek istedikleri siyasi ve toplumsal kaosla, ekonomiyi zayıflatıp, nihai hedeflerine varmak istiyorlar.” (12 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/vesayet-mi-demokratik-siyaset-mi-122630.html)

Hükümet-Cemaat savaşının (biz bunu ‘Devlet-Cemaat’ savaşı olarak görüyoruz) başlangıcının dershanelerin kapatılması hamlesi olarak görünüyor olsa da fitilin ateşlendiği tarih, 7 Şubat 2012. Yani “MİT krizi” olarak tarihe geçen, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın KCK operasyonları çerçevesinde ifadeye çağrılması ile başlayan ‘Hükümet-Cemaat’ gerilimi her ne kadar kamuoyundan gizlenilmeye çalışılmış olsa da,  Gezi olaylarıyla grileşen ilişkiler,  dershanelerin kapatılması çalışmalarıyla tamamen aleniyet kazanan bir savaşa dönüşmüştür.

“Unutmamak gerekir ki Gezi ve sonrası meydana gelen olaylar, hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olan Türkiye’nin toplumsal ve sosyal fay hatlarını yerinden oynatmaya yetmiş, toplumsal dokumuzun inceliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Ve Türkiye toplumunda hissedilir derecede kamplaşmaların oluşmasına sebep olmuştur.” (27 Şubat 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/derin-catisma-122788.html)

“Seçimle işbaşına gelmiş bir iktidarın, diktatörlükle suçlanması (Saddam’ı, Esed’i ve Kaddafi’yi unutmuş herhalde) bir mühendislik çalışmasıdır. Halkın tercihiyle iktidara gelmiş bir partiyi ve genel başkanını diktatörlükle suçlamak,  talihsizlik değil, profesyonelce yürütülen siyasal bir algı operasyonudur. Ülkenin kaderi olmuş askeri ve bürokratik vesayeti, demokrasi ile sonlandırmayı diktatörlük olarak yorumlarsak, diktatörlüğü de demokratik mücadele olarak mı kabul etmemiz gerekir? Siyasi ve toplumsal mühendisler genellikle ortak hareket ederler. Hedef olarak seçtikleri konuyu gündeme getirmeden önce,  yönlendirici ve spekülatif haberlerle, algı oluşturmaya ve toplumun algısını yönlendirmeye çalışırlar.” (28 Mart 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/siyasal-muhendislik-122883.html)

“Kısır bir döngü olarak devam eden bu döngü, 17 ve 25 Aralık operasyonları ile alışagelmişin dışında, farklı bir hâl alarak günümüze kadar geldi. 17 ve 25 Aralık operasyonları, uluslararası derin güçlerin F. Gülen cemaati üzerinden Türkiye’ye yönelik yapmış olduğu bir saldırıydı. Bu tartışma götürmez. Rengi, inancı, giyimi ve düşüncesi ne olursa olsun, kim ya da kimler, devletin, milletin birliğine, beraberliğine karşı faaliyetler içerisinde bulunuyor, devleti sabote ediyor veya etmeye kalkışıyorsa bunlar için gerekli yasal işlemler derhal yapılmalıdır.” (22 Mayıs 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/otekilestirme-123022.html)

“AK Parti iktidarının, ‘paralel yapılanma’ ile olan kavgası, esas itibarıyla “Kürt Sorunu”nun çözümü konusundaki yol ve yöntem farklılığından kaynaklanmamış mıydı? Devlet, kendi otoritesine alternatif oluşturabilecek her türlü “paralel-dik” yapıya/yapılanmaya müsaade etmemelidir. Otorite varsa, devlet vardır. Devlet otoritesinin olmadığı durumlarda, farklı yapıdaki yapılanmalar, vatandaş üzerinde otorite kuracaklardır.” (29 Nisan 2015 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/askidaki-cozum-sureci-123681.html)

“İster Ergenekon, ister vesayetçi derin yapılanmalar, isterseniz İTC’den günümüze kadar varlığını devam ettirebilmiş komitacılar, masonik örgütler; adına ne derseniz deyin, Cumhuriyetin ilanından bugüne kadar  ‘Ergenekonvari’ yapılanmalar -buna FETÖ paralel yapılanması dâhildir- halkın iradesini yok hükmünde saymış ve iktidarlarını devam ettirmişlerdir.” (26 Nisan 2016 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/yok-edilen-ergenekon-124431.html)

“Sadece Ak Parti iktidarları dönemine bakıldığında, bu komitacı ve vesayetçi kliğin, günün şartlarına uygun olarak, iktidarı kontrol etmek adına farklı yapılanmalar üzerinden faaliyet gösterdikleri görülebilecektir. 1980 askeri darbesinin devamı olan askeri vesayeti ortadan kaldırmak için, dini kisveli bir yapılanmayı kullandıkları gibi, bu yapının devletin damarlarından temizlenmesi adına, devletin başlatmış olduğu operasyonlar üzerinden; ‘Milli Damar’ (!) adlı yapılanma marifetiyle, devleti ele geçirmeye çalışmaktadırlar.” (06 Temmuz 2016 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/milli-vesayetciler-124503.html)

15 Temmuz darbe girişimi, kamuda yapısal değişikliklere gidilmesini zorunlu kılmıştır. Yeni atamalar bazında yapılacak düzenlemeler, bugün için devrim niteliğinde de olsa, gelecekte sistemin kendisi üzerinde etkin/etkili olamayacaktır. İdareyi kim devralırsa alsın, yapılacak düzenlemeler, sistemin sekteye uğramamasını sağlayacak şekilde yapılmalıdır. Devletteki yapısal değişiklikler, “yönetim ve sistem” odaklı olmalıdır.

26 Nisan 2016 Salı

Yok Edilen (!) Ergenekon!...

Geçtiğimiz hafta içerisinde Yargıtay 16. Ceza Dairesi, yerel mahkemenin kararını “delillerin toplanmasında hukuka ayrılık” gerekçesiyle, Ergenekon davasını usül ve esastan bozdu. Yargıtay’ın bu kararıyla dava yeniden görülecektir.

15 Ağustos 2013 tarihli “Ergenekon’un Derin Kökleri” başlıklı yazımızda: “5 Ağustos 2013 günü Türkiye için çok şey ifade eden tarihi bir gündü. Doksan yıldır Türkiye toplumunu dizayn eden derin yapılanmalardan deşifre edilen Ergenekon ayağı davası nihayet sonuçlandı. Açıklanan cezalar bakıldığında, toplum vicdanında karşılığını bulamamıştır. Verilen cezalar bir kısmı, bizim de vicdanlarımızda soru işaretleri bırakmıştır.

Davanın hukuki yönünü ilgilendiren kısmını hukukçulara bırakmak gerekir. Davanın, varsa eğer hukuki boşluklarını artık hukukçular yorumlayıp değerlendirsinler. Türkiye’nin demokrasi tarihinde bir milat olan ETÖ davasının sonuçlanmasıyla, Türkiye’deki derin yapılanmalar tamamen bitirildi mi? Her Türkiye vatandaşı gibi bende bu soruya evet demek isterdim. Ama maalesef hayır” (Geniş bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2014/07/ergenekonun-derin-kokleri.html?spref=fb) diyerek,  Paralel yapı tarafından itibarsızlaştırılan meşru bir davanın, vicdanlarımızda bıraktığı soru işaretlerine dikkat çekmiştik.

İster Ergenekon, ister vesayetçi derin yapılanmalar, isterseniz İTC’den günümüze kadar varlığını devam ettirebilmiş komitacılar, masonik örgütler; adına ne derseniz deyin, Cumhuriyetin ilanından bugüne kadar  “Ergenekonvari” yapılanmalar -buna FETÖ paralel yapılanması dâhildir- halkın iradesini yok hükmünde saymış ve iktidarlarını devam ettirmişlerdir.

Türkiye, her türlü terör ve terör örgütleriyle mücadele ettiği gibi, devlet idaresine ortak olmak isteyen yapılanmalara da fırsat vermemelidir. “Paralel yapı” ile mücadele adına “Ergenekon yoktur, bu dava dosyaları paralel yapı ürünüdür” demek, hakikatleri halı altına süpürmek demektir.  

Yargıtay’ın bozma kararı, yargılama sürecindeki kimi adaletsizlikleri ortadan kaldırsa da dava mağdurların mağduriyetlerini ortadan kaldırmayacaktır.

Ancak:

-Yargıtay, “Ergenekon Davası”nda yerel mahkemenin kararını "delillerin toplanmasında hukuka aykırılık gördüğü için" bozdu diye, 28 Şubatçıların Müslümanları itibarsızlaştırmak adına kurguladıkları A. Kalkan-F. Şahin-M. Gündüz mizansenlerini hiç olmamış mı kabul edeceğiz?

-“Tehlikenin farkında mısınız?” kampanyası adı altında başta Ankara olmak üzere, Türkiye’nin birçok ilinde düzenlenen ve TSK’yı göreve çağıran konuşmaların yer aldığı o meşhur “Cumhuriyet mitinglerini” alkışlamaya devam edecek miyiz?

-1982 Anayasası'na göre 1989'da Özal’ı, 1993'te Demirel’i, 2000'de Sezer’i seçen ve duvarında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”  yazan TBMM’yi hiçe sayan eski Yargıtay Cumhuriyet başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun tarihi  “367 şartı”  içtihadını (!) ve bu içtihadı karara bağlayan dönemin Anayasa Mahkemesi üyelerini hayırla yâd etmeye devam edelim mi?

-“Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir… Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar…” diye devam eden o meşhur 27 Nisan E-muhtırasını siyasi tarihimize altın harflerle mi yazacağız?

-Ve dönemin Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de siyasi yasaklılar listesine dâhil edildiği, AK Parti’nin “laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne kapatılması istemiyle açtığı davayı aklayacak mıyız?

Vesaire, vesaire, vesaire…

Bütün bu yaşanılanlar hafızalarda diriliğini korurken, mahkemenin yeniden yargılama sonrası vereceği karar, geçmişi “yaşanmamış” olarak mı kabul edilecek?!


4 Mayıs 2015 Pazartesi

Şamil Tayyar’a Dair Bir Analiz

Şamil Tayyar Twitter hesabından “Paralel evrimi anlatan yeni kitabımız hafta sonu raflarda olacak, hayırlara vesile olur inşallah” diyerek, yeni kitabı “Anti-Ergenekon’dan Neo-Ergenekon’a KRİPTO” nun tanıtımını yaptı.

Evrim demek, olgunlaşmayı ifade eder. Şamil Tayyar’a göre “Paralel Yapı” öncesinde basit iken, sonrasında tekâmül etmiştir. Onu tekâmül ettiren kimdi/kimlerdi? Bunun cevabını Tayyar’da bulamıyoruz.

Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarının devam ettiği günlerde, Gazeteci-Yazar Şamil Tayyar’ın kitapları gündemin ilk sıralarını işgal etmişti. Bunlardan biri de Timaş Yayınları tarafından Ekim 2011’de basımı gerçekleştirilen “Kürt Ergenekonu: Derin PKK’nın Gizli Kodları” adlı kitabıydı.

Bilindiği üzere AK Parti Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar’ın, “Refahyol Tutanakları” (Ümit Yayıncılık, Ankara, 1997), “5N 1Kamyon” (Birharf Yayınları, Ekim 2006), “Operasyon Ergenekon” (Timaş Yayınları, İstanbul, Şubat 2008), “Gölge İktidar” (Timaş Yayınları, İstanbul, Ağustos 2008), “Kıt'a Dur!” (Timaş Yayınları, İstanbul, Ocak 2009), “Pusu” (Timaş Yayınları, İstanbul, Eylül 2009), “Çelik Çekirdek” (Timaş Yayınları, İstanbul, Eylül 2010), “Kürt Ergenekonu” (Timaş Yayınları, İstanbul 2011) adlı kitapları yayınlanmıştı.

Türkiye gündemini ve kamuoyunu yıllarca meşgul eden “Ergenekon” davasında tutuklu kimse kalmadığına göre, o dönemlerde yazılan köşe yazılarının,  kitapların da bir hükmü kalmamıştır diyebilir miyiz?  Bu soruya kimileri “evet”, kimileri de “hayır” diyebilirler. Bu soruya, 1990’lı yıllarda Fırat’ın batısındaki faili meçhul dosyalar nedeniyle tutuklu kimse kalmadığına göre, bu cinayet dosyalarını araştırmanın da gereği kalmamıştır mı diyelim? Elbette ki hayır, tüm faili meçhul dosyaların aydınlatılmasını “devletin vazifesi” olarak görüyorum.

Abartılı, yalan-yanlış, kurunun yanında yaşın da zarar gördüğü fezlekeler, iddianameler hazırlanmış olmasına rağmen, şahsi düşünce ve kanaatim; devlet içerisindeki “Ergenekonvari derin yapılanmaların” varlıklarını devam ettirdiği yönündedir.

Sayın Tayyar’ın “Kürt Ergenekonu” adlı kitabını hatırlayın. Her ne kadar Şamil Tayyar imzasıyla yayınlanmış olsa da söz konusu kitap, bir “projenin” ürünü olarak değerlendirilebilir.  Şamil Bey o yıllarda F. Gülen Cemaati tarafından bir koruma zırhına alınmıştı. (Muhtemelen Tayyar’ın Ergenekon ve Balyoz davalarıyla ilgili TSK aleyhine yazdığı yazılar nedeniyleydi) “Kürt Ergenekonu” kitabının içeriğinin büyük bir kısmının da yine F. Gülen cemaatine mensup devlet görevlilerince doldurulmuş olabileceği, kuvvetle muhtemeldir.  

 Çıktığı anda, kitabın ilk sayfalarını okumaya başladığımda, bilgilerimi tazelemenin mutluluğunu yaşamıştım. Ancak, içeriğindeki bilgi yanlışlarının fazla olması nedeniyle de, kitabın alelacele hazırlanarak servis edildiği kanaati hâsıl olmuştu.

Birkaç örnek:

-Kitabın 66, 67, 88. ve 291. sayfaları: PKK'dan ayrılan muhaliflerin kurduğu "PKK Vejîn hareketini Türkçe karşılığı (Direniş)..." olarak tanımlamış, oysa "Vejîn"  kelimesinin Türkçe karşılığı "Diriliş" demektir.

-79. sayfa: "Bingöl-Elazığ karayolunu keserek tezkere almış 33 silahsız askeri şehit etti..."  Bilindiği üzere o dönem şehit edilen 33 asker, tezkere almamış, aksine acemi eğitimlerini tamamladıktan sonra, usta birliklerine giden silahsız askerlerdi.

-119. sayfa: "Öcalan'ın bir dönem en muteber adamlarından biri olan Selim Okçuoğlu yıllarca PKK'nın cezaevi sorumluluğunu yaptı..." Kastedilen şahıs Sabri Ok’tur. Selim Okçuoğlu o dönemlerde HADEP'in işlerini takip eden avukatlardan biri idi. 

-190. sayfa: “Perinçek ve Birdal silahlı milis mi?” başlıklı bölümün "ERNK olan PKK-KONGRA-GEL  üst yönetimine verdiği raporda Doğu Perinçek ve Akın Birdal'ın örgütün..." şeklinde başlayan ifadeler,   28 Temmuz 2008 tarihli Aksiyon Dergisi'nde yayınlanmış “33 erin şehit edilmesinde azmettirici Perinçek mi?”  başlıklı Haşim Söylemez'e ait yazıda geçen ifadelerdir.  Alıntıları gösteren herhangi bir dipnot da mevcut değildir.

 -290. sayfa: PKK'nın Dağlıca ve Aktütün baskınları ile ilgili olarak: "Dağlıca ve Aktütün gibi sınır karakolu baskınlarında İsrail'in verdiği lojistik destek etkili oldu..." ifadesi, net ve ciddi bir iddiadır. İsrail bu baskınlarda PKK’ya ne tür bir destek sağladı? Böyle bir iddianın belgesi olmaz mı?

-327. sayfa: PKK'nın 7 Aralık 2009'daki Tokat Reşadiye eylemine ilişkin: "Global Ergenekon’un tehdidi altında bulunan Türkiye, bu yapının sürükleyici unsuru İsrail'in istihbarat  örgütü MOSSAD'ın bu eylemine engel olamadı. Tetikçiler PKK'lıydı ama eylem iradesi MOSSAD patentliydi..."  Yine ciddi bir iddia. Bu iddianın da belgesinin olması gerekmiyor mu?

-330. sayfa. Oslo görüşmeleri için "13 Eylül 2001'de internet sitelerine düşen..."  ifadesi kullanılmış. Oysa “Oslo görüşmeleri” 13 Eylül 2011 tarihinde internet sitelerine düşmüştü.  Umarım bu on yıllık tarihsel fark, editoryal bir hatadır.

Sayın Tayyar, 15 Nisan 2015 tarihinde yine şahsi Twitter hesabı üzerinden: “Ergenekonla mücadele ederken paralel yapıyı güçlendirdik, paralelle mücadele ederken Ergenekon’u canlandırıyoruz. Allah hayretsin…” diyerek, siyasi bir ferasetsizliğe dikkat çekmektedir. “Güçlendirdik”, “canlandırıyoruz” derken, muhatabı kimlerdir?

17 Nisan günkü tivitinde ise; “Paralel mücadele kisvesi altında Balyoz ve Ergenekon'u aklayan odaklar, sivil siyaseti tehdit etmektedir” diyen Sayın Tayyar,  kime/kimlere aba atlından sopa gösteriyor?

Sayın Tayyar! Balyoz ve Ergenekon davaları, AK Parti iktidarı döneminde aklanmadı mı? Bu durumda eleştirileriniz kime/kimlere yöneliktir; sivil siyaseti tehdit eden odaklar kimdir/kimlerdir?

Bir nevi itiraf olan bu ifadelerinizi, aday listeleri açıklanmadan önce yap(a)madığınızın nedenini de açıklayabilir misiniz?

Allah ülkemize, milletimize zeval vermesin…

Allah sonumuzu hayretsin. 

20 Mart 2015 Cuma

Nevruz, Nevroz ya da Newroz...

Newroz’dan bahseden en önemli metinlerden biri, İranlı şair Firdevsi’nin (ö. 1020) Şehname’sidir. 60 bin beyitten oluşan eser, ilk insandan III. Yezdigirt (ö. 651) dönemine kadar ki İran tarihini söylence kalıbında aktarır. Şehname’nin konumuzla ilgili olan “Cemşid”, “Dahhâk” ve “Feridun” adlı bölümlerinin özeti şöyledir: Cemşîd, yedi yüz yıl hüküm sürmüş bir hükümdardır. Cemşid’in tahta çıktığı ve kılıcının bir güneş gibi parladığı gün Newroz diye anılır.

Yine efsaneye göre Mezopotamya'da zalim bir kral vardır. Ciddi bir hastalığa yakalanır. Hekimler ancak genç beyinlerin yaraya sürülmesiyle kralın iyi olacağını söylerler. Her gün iki genç öldürülür ve beyinleri kralın tedavisinde kullanılır. En sonunda bu zulümden bıkan ve bir şeyler yapmak isteyen iki kişi, kralın sarayının mutfağına aşçı olarak girmeyi başarırlar ve Kralın yılanlarını beslemek için beyinleri alınarak öldürülen çocuklardan sadece birini öldürüp diğerinin gizlice saraydan kaçmasına yardımcı olurlar. Kawa adlı bir demirci, dağlara gönderdiği bu gençlere, “Kralı öldürdüğüm zaman kalenin surlarında ateş yakacağım. Ateşleri görünce dönersiniz” diye tembih eder. Beklenen gün 21 Mart'ta gelir ve Kawa, kralı demir dövdüğü çekiçle öldürür. Ateşler yanar, gençler özgürce evlerine dönerler. O gün bugün her 21 Mart “Newroz” olarak kutlanıyor.

Başka bir efsaneye göre ise Türklerin (Göktürklerin) Ergenekon'dan demirden dağı eritip çıkmalarını, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder.  M.Ö. 8.yüzyıldan günümüze kadar, her yıl 21 Mart’ta bu bayram kutlanır.

Anadolu Beylikleri, eski Mısır, İran, Safevi, Sasani, Moğollar, Selçuklular (Selçuklu hükümdarı Melikşah’ın yaptırdığı Celali takviminin başlangıcı Nevruz’dur.) ve Osmanlılar da (Osmanlılarda da Nevruz, baharın ilk günü ve yılbaşıdır. Takvimler hep Mart'tan başlar, mali yılbaşı da bu günde başlar ve bütün kanunnamelerde vergilerin ilk taksidinin alındığı gündür.)bu günü bayram olarak kutlamışlardır. Hatta Osmanlılarda özel olarak hazırlanan Nevruziye adlı macun, o dönemden kalan bir kültür olarak günümüzde hâlâ devam etmektedir.

Nevruz’un özünde baharla başlayan yeni bir yılın tazeliği ve heyecanı vardır. Uluslar,  yeni yılın ilk gününde baharın heyecanını, çeşitli mitolojik ve efsanevi unsurlarla örüp, kendi örf ve gelenekleriyle kaynaştırarak yüzyıllar boyu devam ettirmişlerdir.

Cumhuriyet döneminde de bu gelenek devam etmiş ve mali yılbaşı mart ayı olarak kabul edilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında da Nevruz şenlik olarak kutlanırdı. Nevruz şenlikleri Cumhuriyetimizin ilanından sonra da bir süre devam etti ve 1926 yılında kaldırıldı.

12 Eylül öncesi sivil Kürt siyasi hareketinde bir çoğulculuk söz konusuydu, çeşitli örgütler vardı. Bunların da büyük bir kesimi sol orijinliydi. 12 Eylül öncesinde Kürt siyasi örgütleri arasındaki çatışmalar ve PKK’nın diğer Kürt hareketlerini tasfiye etmesi sonucu, sivil Kürt siyaseti ortadan kalktı.  12 Eylül 1980 darbesiyle Türkiye’de birçok şey yasaklandı.  (Kürtçe olan yerleşim yerleri ve Kürtçe konuşmak yasaklandı) Bölge insanınca kutlanmak istenen Nevruz etkinlikleri zaten yasaktı.

PKK’nın “Kürt mağduriyeti” üzerinden uyguladığı propagandanın etkisi ve Kürtleri istismar etmesi, “Olağanüstü Hal”in yanlış uygulamaları ve güvenlikçi politikaların sonucu, her 21 Mart Türkiye’deki Kürtler için, “kurtuluş” bayramı olarak algılandı. Kutlama etkinlikleri bu minvalde düzenlendi. Ta ki 1990’lı yılların “kanlı” Newroz kutlamalarına kadar.

İşte o yılların ağır Nevruz bilançosu.

1991 Nevruz kutlamalarında Türkiye genelinde çıkan olaylarda 31 kişi öldü.

Üç güvenlik görevlisinin de şehit olduğu 1992 Nevruz’unda  Şırnak, Cizre ve Nusaybin'deki kutlamalarda meydana gelen olaylarda resmi kayıtlara göre 73 kişi, yerel kaynaklara göre ise 94 kişi hayatını kaybetti. Cizre’de yaşanan olaylar sırasında Sabah Gazetesi Muhabiri İzzet Kezer de hayatını kaybedenler arasındaydı.

PKK'nın "ateşkes" çağrısıyla girilen 1993 Nevruz’unda, siyasetin de sağduyu çağrısı herhangi bir çatışmanın yaşanmamasında etkili olmuştur.

1994 ve 1995 nevruzlarında, sokak aralarında lokal çatışmalar yaşanmakla birlikte, ölümlerin yaşanmadığı kutlamalar düzenlenmiştir. 1995’ten günümüze kadar kutlanan nevruzlarda Nevruz'u kutlamak isteyenler ile güvenlik güçleri arasında zaman zaman gerginlikler yaşanmıştır.

Türk Cumhuriyetlerinde resmi bayram olarak kutlanılan Nevruz, Türkiye’de de 1995 yılından itibaren resmi bayram olarak kabul edilmiştir.

Sonuç olarak: Ortak bir coğrafyanın, ortak bir bayramı olan Nevruzun/Nevrozun/Newrozun, kökenine takılmak bugüne -21 Mart'a- ne kazandırır? Maksat baharı ya da yeni günün gelişini kutlamak değil mi?  İster Nevruz, ister Nevroz, isterse Newroz olsun.  

Nevruz, Türkiye’nin bütün vatandaşlarının, bir festival coşkusuyla beraberce eğlendikleri, kutladıkları ortak bir dayanışma bayramı olmalıdır.

Nevruz, Nevroz veya Newroz… Sonuç da hepsi aynı şeyi ifade etmiyor mu?

Nevruz kutlu olsun...

Newroz pîroz be... (Kurmanci)

Newrozê sima bimbarek bo... (Zakaki)

Nevroztan pîroz bêt... (Sorani)


(Bu yazı ilk olarak 20 Mart 2014 tarihinde yayınlanmış, 21 Mart 2021 tarihinde yeniden düzenlenmiştir.)


17 Aralık 2014 Çarşamba

Gezi'den Çıktım Yola...

Bugün 17 Aralık 2014. 17 Aralık operasyonlarının 1. yıl dönümü. 24 Aralık 2013 tarihli yazımız... 
[Gündem yoğun… Yerel seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte siyasi partilerin aday belirleme telaşı, çözüm süreci, Ergenekon tahliyeleri, Türkiye’nin AB ile ilişkileri, Orta Doğu, Suriye, İran… derken, Hükümet-Cemaat çatışması… (Buna Cemaat-Devlet çatışması demek daha doğru olur.)
Doksan yıllık Cumhuriyet tarihinde, Türkiye toplumunun; “toplum mühendisleri”nin müdahalesine maruz kalmadığı hiçbir dönemi yoktur. 
Türkiye’de karamsar bir tablonun oluşmasında bu mühendisler ile birlikte kimi liberal, muhafazakâr ve demokrat yazarların da, genelde hükümeti, özelde Başbakan’ı yıpratmaya yönelik özel çabalarını da unutmamak gerekir. Bu çabalar, öyle bir hâl aldı ki Başbakan’ı tasfiye uğruna, Türkiye düşmanı mihraklar ile işbirliğine bile “evet” dediler. Bu mühendisler, “mühendisliklerini” önce Gezi, sırasıyla çözüm süreci, dershaneler ve şimdi de Hükümet-Cemaat çatışmasında ustaca sergilemeye başladılar.
Eski bir tabir vardır: “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” Yani insan hafızası unutma ile hastalıklıdır, unutur anlamında…
İşte Hükümet ile Cemaat arasındaki kavganın şifreleri, Taksim Gezi olaylarının başlangıcında gizlidir.
Taksim olaylarının bir provokasyon olduğu  tartışma götürmez bir gerçektir. Yapılmak istenen neydi? Taksim’i yayalaştırma çalışmaları… Düzenlemeyi yapmak isteyenler uygulamalarını halka iyi anlatamadılar ve toplumun algısını iyi yönetilip yönlendirilemedi. Bunu fırsat olarak gören uluslararası derin güçler ve Türkiye’deki bağlantıları, ülkede bir kaos ortamı oluşturmak istediler. İktidardan rahatsızlığı olan, sağcı, solcu, muhafazakâr, milliyetçi, ulusalcı, vb. marjinal gruplar, yerden mantar biter gibi Taksim Meydanı'nda bitiverdiler.
Daha dün (03.06.2013), “Tam Türkiye gelişiyor, kendine geliyor, dünya dengeleri arasında yerini alıyor diye düşünülürken yeni bir iç kargaşaya bu ülkenin dayanacak tahammülü kalmadı. Yıllarımız heba oldu kutuplaşmalar yüzünden. Bir kez daha aynı acıyı yaşamak zorunda değiliz. Basiret lütfen...” diyen Ekrem Dumanlı’dan bugün de aynı basireti biz kendisinden bekliyoruz: Sayın Dumanlı! Basiret lütfen…
Ama ne gezer! Aynı Dumanlı (09 Aralık 2013), “Vesayetin her türlüsüne lanet! Askerî vesayet de, siyaset dışı vesayet de, hükümetler eliyle oluşturulan vesayet de demokrasinin belini kırar, aklını başından alır… Görünen o ki, seçimler yaklaştıkça, her defasında olduğu gibi, atmosfer daha da zehirli hale gelecek. Türkiye’nin şeffaf, katılımcı, hesap verebilen bir demokrasiye ihtiyacı daha da artmıştır. Çözüm, bu ihtiyacı görmezden gelmek, milletle kavga etmek değildir; katılımcı demokrasiye topyekûn sahip çıkmaktan geçiyor...”
Sayın Dumanlı, “Cemaat vesayeti” bu saydığınız vesayetlerden biri mi, yoksa ayrıcalıklı mı?
Dün H. Gülerce “14.06.2013), “Evet, Gezi Parkı’nın daha derinlerde, ‘asıl nerede yanlış yapıyoruz?’ sorusuna cevap arayan ve içe dönük bir durum muhakemesini gerekli kılan hikmetleri olması lazım…” derken, bugün aynı Gülerce (04.12.2013), “Bakanlar Kurulu’nda, kayıtların devam edeceği kararlaştırıldı. Şimdi boğazı sıkan el gevşedi, bir nefes aldık ve makul, sağlıklı bir zeminde yeniden değerlendirme imkânı doğdu.” Ve (18 Aralık 2013), “Başbakan’ın hangi tavrı, kimlerin sessizliği yaralayıcı olmuştur? Vefasızlık hangi boyutlardadır? Pekiyi, bu istifanın (H. Şükür’ün) asıl anlattığı nedir? Birincisi, bu istifa siyasetin bundan sonrasını etkileyecektir. Biri sorsa ki; “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak mı?” olmayacak derim. Bir tehdit olarak da kimse algılamasın.” diyebilmektedir.
Gezi ve sonrası meydana gelen olaylar, hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olan Türkiye’nin toplumsal ve sosyal fay hatlarını yerinden oynatmaya yetmiş, toplumsal dokumuzun inceliğini bir kez daha meydana çıkarmış, Türkiye toplumunda hissedilir derecede kamplaşmaların oluşmasına sebebiyet vermişti.
07 Şubat 2012’de başlayan Hükümet-Cemaat gerilimi; Gezi olaylarıyla devam etmiş, dershanelerin kapatılmasının gündeme gelmesiyle ivme kazanan bu mücadele; yolsuzluk ve ihale operasyonları sonrasında adeta bir hesaplaşmaya dönüşmüştür. Çatışma ne yazık ki inanan kesim arasında bir kırılma, parçalanma ve bölünmeyi gün yüzüne çıkarmıştır.
Bu hesaplaşma seçimlere kadar devam edecek gibi görünüyor. “Sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır. Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. " (Bakara Suresi, 216) ayeti gereği, bu süreçlerin Türkiye için bir hayra dönüşeceğine inanıyorum. Çözüm süreci, Gezi Parkı, dershane ve benzeri süreçler, Türkiye’nin bir nevi temizlenmesi sürecidir. Bu süreç, Türkiye’deki çatışmacı, statükocu, ben-merkezci, jakobenist, hizipçi ve mutlak-egemenci kesimlerle ayrıştığı bir son ile sonlanacaktır.
Emperyalistler ve baronları, Gezi'de yarım bıraktıkları hesaplarını, maalesef ama maalesef, bugün Cemaat üzerinden kesmeye çalışıyorlar. Son operasyonların zamanlamasına bakıldığında, 2014 yerel seçimlerinin hedeflendiği apaçık ortadadır.
Operasyonların asıl amacı; Başbakan Erdoğan'ın Çankaya’ya çıkma ihtimaline karşı, AK Parti'yi toparlayacak tek isim olan Numan Kurtulmuş'u itibarsızlaştırmak. Yani anlayacağız, operasyon direkt iktidar partisine yöneliktir.
Sonuçta iktidar ya da muhalefet, bütün kesimler, Türkiye'nin hassasiyetlerini göz önünde bulundurmalıdırlar. İktidarlar cemaatleşmemeli ve cemaatler de iktidarlaşmamalıdır. Cemaatleşen iktidarlar güvenirliklerini, iktidarlaşan cemaat ve tarikatlar da hizmet gayelerinden uzaklaşırlar.
Hatırlatmakta fayda var.
Basiret: Varlık veya hadiselerin perde arkasını görmek, çabuk kavramak, hükümde isabet etmek demektir.
Lütfen biraz basiret…]
(Bu yazı ilk olarak 24 Aralık 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)

8 Ekim 2014 Çarşamba

YENİ BİR HİZBULLAH-PKK ÇATIŞMASI MI?

Yakın tarihimizin en karanlık yılları 1990’lı yıllardır. Cumhuriyet Türkiye’sinin en çok faili meçhul olayı bu yıllarda yaşanmıştı. 1990’ların başından 2002’ye kadar, tamamı koalisyon hükümetleri ile yönetilen Türkiye, bir türlü istikrarı yakalayamamıştı.  Bölgedeki terör ve şiddet ortamı yetmiyormuş gibi, Hizbullah ile PKK arasındaki kanlı çatışmalar, yüzlerce insanın ölümüne, yüzlercesinin de yaralanmasına neden olmuştu.
Bölgede bir türlü devlet otoritesini sağlayamayan siyasiler, PKK ile çatışmaya giren Hizbullah’ın neden olduğu şiddeti de maalesef görmezden gelmişlerdir.  Devlet otoritesinin olmadığı yerde anarşi oluşur. Anarşinin olduğu bölgeler ise uluslararası derin yapılanmaların iştahını kabartır. Nitekim uluslararası derin yapılanmaların Türkiye bağlantıları; o dönem hem Hizbullah’ı, hem de PKK’yı istedikleri gibi kullanmışlardır.
Hizbullah’ın PKK’ya karşı alternatif bir örgüt olarak JİTEM tarafından kurulduğu ve desteklendiği iddia edilmektedir. Hizbullah’a yönelik operasyonlar 1990’ların sonlarında Türkiye genelini kapsayacak şekilde yürütülmüştü. 17 Ocak 2000 tarihinde Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu’nun Beykoz’da bir villada ölü ele geçirilmesi ile bu yapılanma Türkiye gündemine oturmuştu.
 28 Şubat döneminin Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı olan ve Ergenekon operasyonları sürecinde de gizli tanıklık yapan Bülent Orakoğlu’nun: "Ben Hatay'da görev yaparken Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz ile Hatay İl Jandarma Alay Komutanı Vicdan Başaran olduğu hâlde şehir kulübünde yemek yedik. Bu yemekte bölge komutanının yanında bulunan ve önceleri emir eri olduğunu zannettiğim sivil giyimli şahsın daha sonra İstanbul'da Hizbullah operasyonunda ölü ele geçirilen Hüseyin Velioğlu olduğunu öğrendim." şeklindeki ifadesi, o dönemdeki ilişkilerinin karmaşıklığını, kirliliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi'nde tanık sıfatıyla ifadesi alınan emekli Albay Arif Doğan'ın,   14 Kasım 2013 günü Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen 16 sanıklı JİTEM davasının mahkemeye ulaşan; “JİTEM'in içinde itirafçı ve asker yoktur. Ama Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı ve Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Grup Komutanlığı içerisinde hem itirafçı, hem asker bulunmaktadır. İtirafçılardan pratik olarak değil, teorik olarak faydalanılmıştır. JİTEM 1990 yılından sonra donmaya bırakılmıştır. Şu anda bile JİTEM'in 10 bin elemanı, 5 tane arşiv sorumlusu vardır. Arşivde 10 bin kişinin kod adları kayıtlıdır.” ifadesi de yıllarca inkâr edilen JİTEM gerçeğini bir kez daha açığa çıkarmıştır.
Fırat’ın doğusu ile Fırat’ın batısında örgütlenen ve bugüne kadar ancak %30’u deşifre edilebilen derin yapılanmaların, Fırat’ın doğusundaki kolu; faaliyetlerini hiçbir zaman kesmemiş, bir nevi mutasyona uğrayarak, varlığını sürdürebilmiştir. Bunun sebebi de bölgede yıllardır devam eden terör ve şiddet ortamıdır. Bu ve benzeri derin yapılanmalar, Türkiye demokrasisi için her zaman tehlike unsurudur.
 2000 yılındaki bu operasyonlardan sonra, Mustazaf-Der etrafında toplanan Hizbullah tabanı,  Mustazaf-Der’in kapatılmasının ardından, 19 Aralık 2012 tarihinde Hür Dava Partisi (HÜDA-PAR)’ı kurarak, faaliyetlerine devam etmiştir.
1990’lı yıllardan sonra yaşanmayan (kimi lokal gerilimleri saymazsak) PKK-Hizbullah çatışması,  2011 yılında Mustazaf-Der Şube Başkanı Ubeydullah Durna’nın PKK tarafından öldürülmesi ile yeniden gündeme geldi. 2012 yılının sonlarında, devlet ile İmralı arasında başlayan çözüm sürecinin olgunlaşma devresi olarak adlandırılan ve Öcalan’ın 21 Mart Nevruz’unda okunan mesajından 20 gün sonra, 08 Nisan 2013 günü Diyarbakır Dicle Üniversitesi Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi önünde, BDP’li öğrencilerle HÜDA-PAR’lı öğrenciler arasında başlayan tartışma, daha sonra çatışmaya dönüşmüştür.
Üniversitede eğitim ve öğretime ara verilmesine neden bu olaylar zinciri, Cizre’de Şeyh Abdulbaki Haşimi'nin evine bomba atılması,  Silopi'de Hizbullah'a yakın olduğu iddia edilen bir öğrenci yurduna molotof kokteylli saldırıda bulunulması ve en nihayetinde Batman’da bir düğüne açılan ateş sonucu bir kişinin ölmesiyle sonuçlandı. Yaşanan olaylardan sonra her iki taraf da birbirlerini suçlayan açıklamalar yaptı. Özellikle HÜDA-PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu’nun “PKK-Hizbullah çatışması güçlü bir ihtimal değil ama sıfır ihtimal de değil. Hizbullah adına konuşmaya yetkili değilim ama mütemadiyen biri saldırırsa Hizbullah’ın buna cevap vermeyeceğinin garantisi yok” açıklaması, demokratik sivil siyaseti tercih etmiş bir partinin, sivil siyasetten kastını anlamaya yeterlidir.
2012 sonbaharında başlatılan çözüm süreci ile birlikte, 2013 yaz aylarında Türkiye ve bölgede çatışmalar olmamıştır. Kendi tabanındaki zemin kaymasından endişe eden BDP/PKK cenahı, AK Parti hükümetini; HÜDA-PAR/Hizbullah saldırılarına sessiz kalmakla suçlarken, diğer yandan da HÜDA-PAR’a yönelik; ortamı gerecek sert açıklamalarda bulunması var olan gerginliği daha da tırmandırmıştır. Eğer her iki cenah da demokratik kurallar içerisinde, siyaset yapmak amacı güdüyorlarsa, “kan davası”nı andıran, hak ve hakkaniyet dışı söylemleri, yöntemleri terk etmek zorundadırlar.
Bölgede yeniden başlayacak bir PKK-Hizbullah çatışması kime yarar sağlar?
Böyle bir çatışma ne PKK’ya, ne Hizbullah’a ne de Kürtlere bir fayda getirir. Aksine başta Türkiye olmak üzere, tüm bölge, çatışmalardan zarar görecektir. Bu durumdan kazançlı çıkacak olanlar; 1990’lı yıllarda olduğu gibi, uluslararası bağlantılı derin yapılanmalar ve bunların Türkiye’deki taşeronları olacaktır.
Yine son dönemlerde, özellikle Cizre-Silopi-Batman hattında ki adliye binalarına yönelik düzenlenen saldırıların nedeni, (binalara yönelik saldırılara, maalesef anında müdahale edilemiyor?) acaba geçmiş yıllarda PKK’nın ve Hizbullah’ın bölgedeki derin yapılanmalarla olan kirli ilişkilerini ortaya çıkartacak bilgi ve belgelerin bu adliye binalarının arşivlerinde bulunma ihtimali olmasın?
HÜDA-PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu’nun 16 Kasım’da yaptığı “PKK ve Hizbullah çatışmasının devletin hesabına geldiği, bazı kamu görevlilerinin bunu istediği hatta bu ateşi körüklemek için gayri meşru yollara saptığı bir vaka” açıklaması, sisli havayı seven kurtlara bir çağrı niteliğindedir.
Devletin, bölgedeki taraflarca birbirlerine yönelik gerçekleştirilen saldırıların faillerini bulup, acilen adalete teslim etmesi gerekir. Faili meçhul, karanlıkta kalacak olan her olay, bölgede oluşmuş devlet otoritesini bir kez daha zafiyete uğratacaktır.  
Gemiye su sızdıracak küçük bir kaçak, tamir edilmediği takdirde, zamanla geminin batmasına sebebiyet verebilir.
Hayırla kalın efendim...
(Bu yazı, ilk olarak 18 Kasım 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)

10 Eylül 2014 Çarşamba

ADALET Mİ, ATALET Mİ?

Çözüm süreci, Barış Anneleri,  1 Haziran’da yenilen seçimler, Lice’de meydana gelen olaylar, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi, Suriye’den sonra Irak’ta ortaya çıkan IŞİD… derken, AYM’nin Balyoz davasında tutuklu bulunanlar hakkında verdiği yeniden yargılama kararı ile gündemimiz bir kez daha yenilenmiş oluyor. 

Demokrasi ile idare edilen bir ülkenin gündemi çok hızlı değişebiliyorsa, o ülkede demokrasi sağlıklı işleyemiyor demektir.

Anayasa Mahkemesi'nin “hak ihlali” kararından sonra,  İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi, Balyoz Davası'nda yargılamanın yenilenmesine, infazların durdurulmasına karar verdi. Mahkeme, savcının mütalaasına uyarak 230 sanığın tamamı için yeniden yargılama ve infazın durdurulması kararı verdi. Bu kararla Balyoz davasından tutuklu sanık kalmadı. Hatırlanacağı üzere “özel yetkili mahkemeler”in kaldırılmasının, tutuklulukta azami sürenin 5 yıla inmesinin ve AYM’nin “hak ihlali kararının” ardından, geçtiğimiz Mart ayında da Ergenekon davasından tutuklu sanık kalmamıştı.

Yaklaşık bir yıl önce, sonuçlanan Ergenekon Davasından sonra kaleme aldığımız yazıda; “5 Ağustos 2013 günü Türkiye için çok şey ifade eden tarihi bir gündü. Doksan yıldır Türkiye toplumunu dizayn eden derin yapılanmalardan deşifre edilen Ergenekon ayağı davası nihayet sonuçlandı. Açıklanan cezalar bakıldığında, toplum vicdanında karşılığını bulamamıştır. Verilen cezalar bir kısmı, bizim de vicdanlarımızda soru işaretleri bırakmıştır.” değerlendirmesinde bulunmuştuk.

Ne ifrat, ne de tefrit. Bir insan sevilir, sevilebilir ama tabulaştırılmamalıdır. Hakaret ve küfür içermediği müddetçe de beğenmediği şeyleri eleştirebilmelidir. İfade özgürlüğü, demokrasinin olmazsa olmazlarındandır. Her Türkiye vatandaşı, kendisini rahatlıkla ifade etmeli, edebilmelidir.

Balyoz ve Ergenekon davaları Türkiye toplumunda çok tartışıldı. Toplumun bir kısmı davaları haksız bulurken, diğer bir kısmı da meşru iktidarları, gayrimeşru yöntemler ve darbeler eliyle ortadan kaldırılması hedeflendiği gerekçesiyle yerinde buldu.

Kanımca toplum olarak yanlış şeyleri tartıştık durduk. Tartışılması gereken asıl nokta hukuk sistemimiz değil mi? Bir yıl önce “müebbet” diyen bir hukuk sistemi, bir yıl sonra salıveriyorsa, hukuk sistemi iflas etmiştir demektir.

   Türkiye’de “hukuk”  hiçbir zaman tarafsız olmamıştır. Hukuku siyasallaştırırsanız, sonuçları da elbet de siyasi olacaktır. Ergenekon ve Balyoz davalarında yeniden yargılama diyen hukukumuz, aynı hassasiyeti KCK davaları ve Salih Mirzabeyoğlu için de gösterebilecek mi?

Maksat adalet ise adalet herkese “adil” davranılmalıdır.

Devlet idaresi ile kamu hizmetlerinin dağıtımında; etnik köken, grup, parti, cemaat, takım, tarikat, kulüp mantığı olmamalıdır. Her grup, cemaat, takım tarikat… kendi hukukunu yerleştirmeye başlarsa, devleti oluşturan ana gövde çatırdamaya başlar. Dünyada bunun en güzel örneği Pakistan'dır. Pakistan bizim gibi bir istiklal savaşı da vermedi. Pakistan'daki cemaatler, mezhepler kendi içtihatlarına göre bir hukuk sistemi kurmaya çalıştıkları için ülkede istikrar ve adalet bir türlü tesis edilemiyor. Adaletin tesis edilemediği bir ülkede demokrasiden dem vurmak gülünç olur.

Toplumda ve kamuda liyakat olmazsa, devlette de adalet olmaz. Adaletin olmadığı yerde ise huzur olmaz, saadet olmaz...

Bir vicdan, bir kez "vicdansızlık" yapmaya görsün... Vicdansızlığı, "vicdan" aramaya başlar artık.

Yaşasın ataletsiz adalet…

Atalet (affedersiniz) adalet mülkün temelidir.

İmralı sakini A. Öcalan için de benzer bir karara hazır ol Türkiyem…!

(Bu yazı ilk olarak 20 Haziran 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)


9 Temmuz 2014 Çarşamba

ERGENEKON’UN DERİN KÖKLERİ



5 Ağustos 2013 günü Türkiye için çok şey ifade eden tarihi bir gündü. Doksan yıldır Türkiye toplumunu dizayn eden derin yapılanmalardan deşifre edilen Ergenekon ayağı davası nihayet sonuçlandı. Açıklanan cezalar toplum vicdanında karşılığını bulamamıştır. Verilen cezalar bir kısmı, bizim de vicdanlarımızda soru işaretleri bırakmıştır.

Davanın hukuki yönünü ilgilendiren kısmını hukukçulara bırakmak gerekir. Davanın, varsa eğer hukuki boşluklarını artık hukukçular yorumlayıp değerlendirebilirler.

Türkiye’nin demokrasi tarihinde bir milat olan ETÖ davasının sonuçlanmasıyla, Türkiye’deki derin yapılanmalar tamamen bitirildi mi? Her Türkiye vatandaşı gibi bende bu soruya evet demek isterdim. Ama maalesef hayır.

Son dönemlerdeki Ergenekon ve Balyoz davaları gibi davalar ile bu yapılanmaların ancak %30’u deşifre edilebilmiştir. “Ergenekonvari” yapılanmaların (%70’i) iş dünyası, finans, emniyet ve bürokrasi ayakları hâlâ faaldir. Asıl tehlike derin yapılanmaların bir nevi mutasyona uğrayarak kendilerini siyaset (özellikle iktidar partisi) ve dini cemaatlere içerisinde kamufle etmiş olmalarıdır.

AK Parti ile F. Gülen cemaati arasında son dönemlerde açığa çıkan siyasi çekişme, hem iktidar hem de cemaat içerisine sızmış Ergenekonvari derin yapılanmaların bir provokasyonu olabilir mi?  

ETÖ operasyonu ve davası ile birlikte daha fazla derine inen ama daha rahat hareket edebilen bu derin yapılanmaların Türkiye’de bir mezhep çatışması meydana getirmeye çalıştıkları bilinmektedir.

ETÖ yapılanmasını anlayabilmek için 28 Şubat döneminin A. Kalkancı, F. Şahin, M. Gündüz gibi isimleri ve yaptıklarını  bir kez daha hatırlatmakta fayda vardır. Bunlarla bağlantılı  olarak 2000’li yıllarda T. Güney’in (şu an Kanada’da yaşıyor) kendi ifadelerinde birçok cemaate sızdığını itiraf etmesi bu tür yapılanmaların varlıklarının her zaman mümkün olabileceğini gözler önüne sermektedir.

Bu yapılanmalar bunun da ötesinde yeni bir operasyona başlamış görünüyorlar. Biraz uçuk gelebilir ama Türkiye’de cemaatler arası bir çatışmanın zeminini hazırlıyorlar.

Cemaatlerin varlığı bir arada yaşamamız için birer rahmet olması gerekirken, kendi aralarındaki siyasi nüfuz çekişmeleri nasıl açıklanabilir. Hatta kimi cemaatlerin kendi üyelerindeki çok farklı eğilim ve düşünce yapıları, birbirine tahammülsüzlük, kamu hizmetlerindeki taassupçu yaklaşımlar toplumun birlik ve beraberliğini, toplumun mayasını bozabilecek boyutlara ulaşmıştır.

İktidar partisinin ustalık dönemi diye tabir ettiği üçüncü döneminde, kamu kurumlarında görülen rüşvet, vurdumduymazlık, adam sendecilik, tarafgirlik uygulamaları neden engellenemiyor? Ve bu uygulamaları görmezlikten gelen bürokratlar kime hizmet etmektedirler.

Devlet idaresi ile kamu hizmetlerinin dağıtımında; etnik köken, grup, parti, cemaat, takım, tarikat, kulüp mantığı olmamalı; aksi halde devleti oluşturan ana gövde çatırdamaya başlar.  Maalesef bugün bile birçok devlet kurumlarında  “Benden değilse işini yapmayın!”, mantığı devam etmektedir.

Tüm bu olumsuz uygulamaları ve devlet idaresindeki zaafiyetleri gören bu derin yapılanmalar, bu olumsuzlukları kendi lehlerine çevirmenin yollarını arayacaklardır.

Türkiye halkı olarak farklılıklarımızı zenginliğe dönüştürmenin yollarını aramalı, zayıflıklarımızdan faydalanabilecek olan Ergenekonvari derin yapılanmalara fırsat vermemeliyiz. 

(15 Ağustos 2013 tarihinde yayınlan bu yazı,  'http://www.haber111.com/Mehmet_MEMDOGLU+ERGENEKONUN_DERIN_KOKLERI_yazi942.html' "AK Parti-F. Gülen Cemaati" arasındaki çatışmanın habercisi niteliğindeydi...)