fetö etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fetö etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2016 Cumartesi

“Makyavelist” PKK!...

Türkiye,  yıllardır uluslararası güçlerce her alanda (siyasi, askeri, ekonomik, politik…) desteklenen ve hücresel bir sistemle kendisini yenileyebilen bir terör örgütüyle, PKK-KCK ile mücadele etmektedir. PKK, sadece terör örgütü değil, aynı zamanda; uluslar arası baronlar tarafından kontrol edilen, çok bileşenli anonim bir şirkettir.

Bugüne kadar onbinlerce insanın ölümüne sebebiyet vermiş olan PKK; katı, totaliter ve örgütsel oligarşizmi hedef almış silahlı bir terör örgütüdür. Yıllardır “Kürt Sorunu” üzerinden Kürtleri istismar ederek uluslar arası istihbarat örgütlerinin maşalığını yapan, Kürtlere acı ve gözyaşından başka bir şey veremeyen PKK-KCK;  artık ideolojik olarak da tükenme noktasına gelmiştir.

Geçtiğimiz yıl, gerek şehir merkezlerine indirgediği “hendek ve barikat” stratejisiyle, gerekse kırsal bölgelerde güvenlik güçleriyle girdiği çatışmalarda beklemediği kayıplar vererek büyük bir darbe yiyen PKK, silahlı mücadele alanındaki zaafiyetini “Marksist” gelenekten gelen, irili ufaklı diğer sol terör örgütleriyle ortak eylem birliğine giderek gidermeye çalıştı. Yurtiçinde, özellikle Karadeniz kırsalında düzenlediği birkaç cılız eylemden sonra, bu stratejisinde de başarısız oldu.

FETÖ’nün, 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrasında, Türkiye’deki mevcut durumu kendileri için fırsata çevirmek isteyen PKK ve müttefikleri, saldırılarını bölge ile sınırlandırmak yerine daha geniş bir alana (yurtiçi ve yurtdışı) yaymak istediler. PKK’nın 15 Temmuz sonrası saldırıları incelendiğinde, -özellikle bombalı araç ve canlı bomba eylemleri- terör örgütünün bu amacı güttüğü görülecektir.

Türkiye içerisinde istediği hedefe/hedeflere ulaşamayan PKK, kısmen de olsa Suriye ve Irak’taki hedeflerine ulaştır. Türkiye ile ABD arasında yaşanan anlaşmazlıkların başında yer alan Menbiç, PKK’nın Suriye yapılanması ve kolu olan PYD-YPG tarafından hâlâ boşaltılmadı. Aksine, yerel kaynaklardan elde edilen bilgiler, PYD-YPG’nin çok sayıda silahlı militanını Menbiç’e kaydırdığı yönünde.

Irak’ın Şengal (Sincar) bölgesini Kandil benzeri ikinci bir üs haline getirmeye çalışan PKK, İran destekli Haşdi-Şabi milislerinin Şengal üzerinden Telafer’e geçişini sağladığı gibi, kendilerine ait kamplarda eğittikleri bu militanların karşılığında, Irak merkezi yönetimi tarafından askeri ve lojistik destekle ödüllendirildi. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Neçirvan Barzani'nin, "Şengal'den çıkın, yoksa güç kullanırız" sözlerine PKK; "Kimsenin güçlerimizi zorla Şengal'den çıkarmaya gücünün yetmeyeceğini tarih ispatlamıştır" tehdidiyle cevap verdi. PKK’nın Irak’taki yapılanması PÇDK’nin Suriye’deki yapılanması PYD gibi etkin olamamasının önündeki en büyük engel Mesut Barzani’dir. PKK’nın “Barzani karşıtlığının” nedenleri incelendiğinde akla ilk olarak Türkiye ile olan dostane ilişkileri, bölge petrolü ile Kürtler üzerindeki güç ve iktidar mücadelesi gelse de asıl neden; Barzani'nin İslami kimliği ve geçmişten kaynaklı Kürtler nezdindeki misyonudur.

Düne kadar, hemen her açıklamasında Türkiye’yi DAEŞ terör örgütüne destek vermekle suçlayan PKK, Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı çerçevesinde El-Bab’da Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte gerçekleştirdiği operasyonlardan kaçan DAEŞ’li teröristlere kucak açacak kadar pervasızlaşmıştır.

Son dönemlerde bölgedeki desteğini büyük oranda yitiren ve 2017 yılı için klasikleşmiş eylem şekillerinden farklı bir tarzda hazırlanacağı değerlendirilen PKK’nın,  “makyavelist” düşünce tarzı gereği, eylemsellik noktasında; Türkiye’yi hedef alan tüm silahlı terör örgütleriyle (FETÖ, DEAŞ, DHKP/C…) birlikte hareket edebilir.

Bu çerçevede PKK’nın, önümüzdeki dönemde bombalı araç, canlı bomba, mayınlama ve suikast tipi eylemlerden tutun da sabotaj türü eylemlere yönelmesi/yönelebileceği kuvvetle muhtemeldir.

Allah ülkemizi, her türlü şer odaklarının saldırılarından muhafaza etsin. Rabbim; din, devlet ve millet düşmanlarına fırsat vermesin...

Selam ve dua ile kalın efendim…

16 Eylül 2016 Cuma

Bizim de İçimize Sinmiyor!...

Dünyaya kendi pencerenizden bakarsanız, sadece görmek istediklerinizi görürsünüz. Tersten bakarsanız, bu kez de ters görürsünüz. Kendi düşüncesine, fikrine göre iradesini ortaya koyamamanın, okyanus ortasında sağa sola savrulan bir sandaldan ne farkı var?

19 Ocak'ta, Adana Ceyhan'da Suriye’deki Türkmenlere yardım götüren Millî İstihbarat Teşkilâtı'na (MİT) ait TIR’lara düzenlenen baskını içimize sin(dire)memişken, Mehmet Baransu’nun, 24 Mart 2014 günü Taraf Gazetesi’nde yayınlanan yazısında, Niğde Ulukışla'da asker ve polisimizi şehit eden El-Kaide üzerinden Türkiye’yi sıkıştırmaya/vurmaya çalışması içimize sinmiyor.

Yine aynı tarihte Bugün Gazetesi Ankara Temsilcisi Adem Yavuz Arslan’ın “Peşinen söyleyeyim, sandıktan ne çıkarsa çıksın bu psikolojiyle ülke yönetilemez.” ifadesi, bir dönemin İnönü Üniversitesi Rektörü, Ergenekon davası şüphelisi Fatih Hilmioğlu’nun, Ak Parti’yi kastederek “Halktan yüzde 95 de oy alsalar müsaade etmeyiz” ifadesinden ne farkı var? Sindirmek mümkün mü? 

“Bir bakanınız Kur'an ile dalga geçiyor kınayamıyorsunuz bile. Bizzat Başbakan eliyle toplumun bir kesimi linç ediliyor.” diyorsunuz. İbrahim Öztürk’ün, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) hakaret içerikli aşağıdaki tweeti içinize sinmişti ama.

         

Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı da 24 Mart 2014 tarihli yazısında: “Başta Fethullah Gülen Hocaefendi olmak üzere milyonlarca insana ağza alınmayacak hakaretler edilmesi içimize sinmiyor” diyorsunuz, doğrudur. Her ne saikle olursa olsun, üslubumuz ve dilimiz hakaret edici olmamalıdır. Yanlışa yanlış ile mukabelede bulunmak, hiçbir zaman doğruyu getirmez. Peki, kalemşörlerinizin yaptığı hakaret ve küfürler içinize siniyor mu? Sayın Dumanlı! 

“Bir dönem itimat edip başımıza taç ettiğimiz insanların utanmadan her gün şenî yalanlara başvurması içimize sinmiyor!” CAMİA'nızın bu insanlara yönelik ettiği küfür ve attıkları iftiralar içinize siniyor mu? 

“Dershane kapatma konusundaki takip edilen sinsi taktikler  ve ‘eğitimde reform’ yalanları içimize sinmiyor!” Ya yıllarca dershanelerinize gönderdiğim çocuklarıma hiçbir şey ver(e)memeniz ve beni hem madden hem de manen sömürmenizi,  içime İÇİME SİNDİREMİYORUM 

“Okullarda gencecik yavrularımıza baskılar yapılması, sorgu odalarının kurulması içimize sinmiyor!” diyorsunuz. Peki, kendi yurtlarınızda kurduğunuz sorgu ve ikna odaları içinize siniyor mu? 
“Binlerce kilometre ötede Türk okullarında vazife yapan yiğit Anadolu çocuklarının yabancı ülkelere gammazlanmasını içimize sindiremiyoruz!” demişsiniz. Peki, binlerce kilometre ötede Türk okullarında vazife yapan o yiğit Anadolu çocuklarını çok cüzi ücretlerle çalıştırmak içinize siniyor mu? 

“Nezahet ve nezaket zannıyla bir zamanlar destek verdiğimiz insanların para ile yaşadığı sınavı kaybetmesi ve o esnada takındığı yanlış tutum içimize sinmiyor!” diyorsunuz. Yıllarca Emniyet’e alımlarda referansı olduğunuz adaylara soruları önceden vermeniz ve kul hakkı yemeniz içinize siniyor mu? 

“Sosyal medyaya yasak getirerek kendi insanını umursamayan ve bu ülkeyi dünyaya rezil eden politikalar içimize sinmiyor!” diyorsunuz. Kanunsuz, hukuksuz illegal yollardan elde edilmiş görüntü ve ses kayıtlarının (bunlar sizlere de ait ses ve görüntü kayıtları olabilirdi) sosyal medyadan çarşaf, çarşaf yayınlanması içinize siniyor mu? 

“Faizsiz bankacılığın öncülerinden biri olan bir bankayı batırmak için devlet eliyle baskı yapılması içimize sinmiyor!” diyorsunuz. Devletin yüz akı kurumlarından THY’nin parasının o bahsettiğiniz bankada olması içinize siniyordu ama.

“Yolun başında çok sesli demokrasi diyenlerin bütün medyayı babalarının malları gibi tepe tepe yönetmesi ve herkese hükmetmeye kalkışması içimize sinmiyor!” diyorsunuz. Peki, kontrolünüzdeki medya üzerinden sürekli devleti, kurumları, insanları tahkir etmeniz içinize siniyor mu? 

“İSTİHBARAT teşkilatlarının kuruluş amacı da bellidir, işleyiş biçimi de. Denetim dışına çıktıklarında nasıl bir faciaya sebep olacakları ve nasıl bir canavara dönüşecekleri de aşikâr. Şeffafiyet adına verilen bütün demokratik sözleri bir kenara iterek istihbarat devleti kurulması içimize sinmiyor!” diyorsunuz. Ya, öyle mi?  Emniyet Teşkilatının CAMİA’nız tarafından istila edilmesi içinize siniyordu ama! 

Aynı seccadeye baş koyan inançlı kesimin, birbirinin ayaklarını kaydırmak için,  her türlü yolu “mübah” görmesi içimize sinmiyor! 

Farz edelim ki şu an Başbakan A, B veya C partisinden. İsim hiç önemli değil. Başbakanlık bir makam ve temsil yeridir. 

Türkiye'de, bugün bu şartlarda bir Başbakan dinleniyorsa; tabir yerindeyse, Türkiye’nin yatak odasına girilmiş demektir. 

Namusa zeval gelmiştir.

Bizim de içimize bu sinmiyor Sayın Dumanlı!


Not: Bu yazı ilk olarak 24 Mart 2014 tarihinde http://www.gazetesiz.com/ sitesinde,
http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/bizim-de-icimize-sinmiyor-122870.html

          26 Mart 2014 tarihinde ise http://www.haber111.com/ sitesinde yayınlanmıştır. 
http://www.haber111.com/mehmet_memdoglu_bizim_de_icimize_sinmiyor_yazi1083.html

5 Ağustos 2016 Cuma

PKK-FETÖ/PDY İlişkisi mi?...

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, başta TSK olmak üzere kamu kurumlarındaki yapılanma nedeniyle PKK ile mücadelede küçük de olsa bir zafiyet oluşabilir. Bu ortamda, ülkedeki mevcut durumu kendileri için fırsata çevirmek isteyen PKK ve müttefikleri, saldırılarını bölge ile sınırlandırmak yerine daha geniş bir alana (Karadeniz Bölgesi’ne) yayabilirler. PKK’nın 15 Temmuz sonrası saldırıları incelendiğinde, terör örgütünün bu amacı güttüğü görülecektir. PKK bu süreçte, Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH)  ile ittifakını devam ettirecektir.

15 Temmuz darbe girişi sonrası PKK saldırılarına bakıldığında: 

19 Temmuz’da Trabzon’un Maçka ilçesi Çatak mevkiinde polis kontrol noktasına yönelik düzenlenen saldırıda üç polis şehit olmuş, dördü polis memuru beş kişi de yaralanmıştı.

22 Temmuz’da Diyarbakır Ergani’de PKK’lı teröristlerce hücre evi olarak kullanılan bir eve yönelik düzenlenen operasyonda üç polis şehit olmuş, iki polis de yaralanmıştı.

24 Temmuz’da Tunceli Ovacık’taki saldırıda bir polis şehit oldu,  iki polis yaralandı.

25 Temmuz’da Mardin’in Kızıltepe-Viranşehir karayolunda PKK’lı teröristlerce tuzaklanan el yapımı patlayıcının infilak etmesi sonucu üç polis şehit olmuştu.

26 Temmuz’da Van’da bir asker şehit edildi, iki asker de yaralandı. Diyarbakır-Silvan’da bir asker şehit edildi.

27 Temmuz’da Siirt’te üç asker, Hakkâri’ de iki polis şehit edilmiş, biri sivil, onu polis olmak üzere on bir kişi de yaralanmıştı.

29 Temmuz’da Hakkâri Çukurca’da sekiz asker şehit olmuş, yirmi iki asker de yaralanmıştı.  

31 Temmuz’da ise Ordu’nun Mesudiye ilçesi Topçam bölgesinde operasyona çıkan jandarma birliklerine PKK’lı teröristlerce açılan ateş sonucu üç asker şehit olmuş, iki asker de yaralanmış, Şemdinli’deki saldırıda ise bir asker şehit olmuş, altısı da yaralanmıştı.

02 Ağustos’ta Bingöl’de PKK’lı teröristlerce bombalı aracın patlatılması sonucu yedi polis şehit olmuş, ikisi de yaralanmıştı.

36 şehit. 15 Temmuz darbe girişiminin sonucuna benzer acı bir tablo…

PKK’nın şehir merkezlerine indirgediği hendek ve barikat stratejisinin sonucu olan çatışmalar, bir film şeridi gibi bir kez daha gözlerimin önünde akıp gitti. O dönem de şu soruyu hep sormuştum: “Bu şehir merkezleri cephaneliğe dönüştürülürken, devlet neredeydi? Devletin istihbarat kurumları, devletin güvenlik unsurları neredeydi?” O dönemde kendimce cevap bulamadığım bu sorulara, maalesef bugün de tatmin edici cevaplar bulamıyorum.

İşte, 15 Temmuz darbe kalkışmasının bütün detayları anbean verilmiş olmasına rağmen,  bu vahşeti “tiyatro ve senaryo”  olarak görüp FETÖ’cü ağzıyla yorumlamak, PKK’nın FETÖ ile muhtemel bağlantı ve ilişkilerinin olabileceğini akıllara getiriyor. “Ne var ki çağdaş Nemrutluğu tesis etme sevdasından vazgeçmeyen Erdoğan’ın firavun inadı bu çabaları akim bıraktı… Bu çağdaş Nemrut bugün Önderliğimizi yine ateşin içine atmış durumdadır” ifadelerini kullanan bir aklın, (KCK’nın) “Yoksa kim görmüş Hazreti Hüseyin ve çevresindekilerin Yezid’den özür dilediğini; mazlumların Haccâc-ı Zâlim’den özür dilediğini, Musaların Firavunlardan özür dilediğini, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Ebu Cehillerden, Utbelerden, Şeybelerden özür dilediğini kim görmüş?” ifadelerini kullanan ( F. Gülen) bir akıldan, kendi paylarına düşen dersleri almış olamazlar mı?

Geçmişte de Öcalan’ın, “Ben Fethullah Hoca’yı takip ediyorum, okuyorum. Olumsuz değerlendirmiyorum. Kürdistan’da okulları cemaatleri var, örgütlüler. Demokratik temelde, karşılıklı yaklaşımlar olabilir” (A. Öcalan,16 Ağustos 2009 Tarihli Avukat Görüşme Notlarından) “Hatta Fetullah Gülen’le bile oturup konuşulsa bir çözüm geliştirilebilir ama CHP ve MHP ile bir çözüm geliştirilemez, geliştirilemiyor.” (A. Öcalan, 04 Aralık 2009 Tarihli Avukat Görüşme Notlarından)  açıklamalarından sonra,  -özellikle de bölgede- PKK ile FETÖ müntesipleri arasında ciddi bir ilişki kurulmuş olabilir.

Uluslararası üst aklın bir başka ürünü olan KCK,  “Önderliksiz yaşam olmaz” dedik. Önderliksiz yaşamı cehennemdekinden beter bir yaşam olarak değerlendirdik. Bu yüzden uyarıyoruz: Bize cehennemi yaşatanlara biz de cehennemi yaşatacağız”  diyerek, Türkiye’yi tehdit ediyor. 15 Temmuz gecesinde F-16’ların, tankların, topların önüne çıkarak, uluslararası üst aklın ılımlı “İslam projesi” olan “Fetöşizm”e dur diyen bu millet,  böyle aklıevvel tehdit sahiplerine de “dur” diyecektir.

Bugüne kadar Türkiye’ye düşman birçok terör örgütüyle işbirliğine giden PKK, bugünkü puslu havadan faydalanarak, FETÖ/PDY ile de işbirliğine girebilir.

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Uyarmıştık!...

Gezi olayları ile başlayıp, 17-25 Aralık operasyonlarıyla devam edip, 15 Temmuz darbe girişimi ile sonuçlanan süreçte, Türkiye’de olası muhtemel gelişmelere farklı tarihlerde kaleme aldığımız yazılarda dikkat çekmeye çalışmıştık. Bunları özetlediğimizde, aşağıdaki uyarılarımızın ülke ve siyasetimiz açısından arz ettiği önem ortaya çıkmaktadır.
             
“Doksan yıllık Cumhuriyet tarihinde, Türkiye toplumunun; ‘toplum mühendisleri’nin müdahalesine maruz kalmadığı hiçbir dönemi yoktur. Türkiye’de karamsar bir tablonun oluşmasında bu mühendisler ile birlikte kimi liberal, muhafazakâr ve demokrat yazarların da, genelde hükümeti, özelde Başbakan’ı yıpratmaya yönelik özel çabalarını da unutmamak gerekir. Bu çabalar, öyle bir hâl aldı ki Başbakan’ı tasfiye uğruna, Türkiye düşmanı mihraklar ile işbirliğine bile ‘evet’ dediler. Bu mühendisler, ‘mühendisliklerini’ önce Gezi, sırasıyla çözüm süreci, dershaneler ve şimdi de Hükümet-Cemaat çatışmasında ustaca sergilemeye başladılar.” (24 Temmuz 2013 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/geziden-ciktim-yola-122568.html)

“Bugün, Türkiye üzerinde uygulanan ‘siyasi mühendislik’, Gezi olaylarındaki mühendislik çalışmasından daha büyüktür. Gezi olayları münferiden başlayıp, marjinal gruplarca sahiplendi. 17 Aralık operasyonu ise kolektif bir mühendislik çalışmasıdır. Türkiye'de bugüne dek üzerine gidilen Ergenekon, ‘Nasyonal-Sosyalist’ yapılanmaydı. Şu anki ise ‘Evangelist-Siyonist’ Ergenekon yapılanmalarıdır. Nihai hedef ise halkı karamsarlığa düşürmek, bir karmaşa ve kaotik ortam oluşturmaktır.” (02 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/yanlisa-yanlisla-mukabele-etmek-122604.html)

“17 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra, operasyonunun ikinci dalgasını oluşturan 25 Aralık operasyonunun ana hedefinin Başbakan Erdoğan olduğu tezi artık yavaş yavaş netleşmeye başlıyor. Söz konusu operasyonlar, uzun zamandır kamuoyunda dillendirilen ‘Erdoğan’sız AK Parti’ senaryolarının hayata geçirilmesi olarak da değerlendirilebilir.” (07 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/pensilvanya-mektubu-122619.html)

“17 Aralık operasyonları bu manada bir milat oldu. Bu kez çok farklı bir mühendislik çalışmasıyla, siyasete ve topluma darbe yapmak isteyen yeni vesayetçi anlayış kendisini deşifre etmiştir. Siyaseten alternatif oluşturamayan kesimler, gerçekleştirmek istedikleri siyasi ve toplumsal kaosla, ekonomiyi zayıflatıp, nihai hedeflerine varmak istiyorlar.” (12 Ocak 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/vesayet-mi-demokratik-siyaset-mi-122630.html)

Hükümet-Cemaat savaşının (biz bunu ‘Devlet-Cemaat’ savaşı olarak görüyoruz) başlangıcının dershanelerin kapatılması hamlesi olarak görünüyor olsa da fitilin ateşlendiği tarih, 7 Şubat 2012. Yani “MİT krizi” olarak tarihe geçen, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın KCK operasyonları çerçevesinde ifadeye çağrılması ile başlayan ‘Hükümet-Cemaat’ gerilimi her ne kadar kamuoyundan gizlenilmeye çalışılmış olsa da,  Gezi olaylarıyla grileşen ilişkiler,  dershanelerin kapatılması çalışmalarıyla tamamen aleniyet kazanan bir savaşa dönüşmüştür.

“Unutmamak gerekir ki Gezi ve sonrası meydana gelen olaylar, hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olan Türkiye’nin toplumsal ve sosyal fay hatlarını yerinden oynatmaya yetmiş, toplumsal dokumuzun inceliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Ve Türkiye toplumunda hissedilir derecede kamplaşmaların oluşmasına sebep olmuştur.” (27 Şubat 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/derin-catisma-122788.html)

“Seçimle işbaşına gelmiş bir iktidarın, diktatörlükle suçlanması (Saddam’ı, Esed’i ve Kaddafi’yi unutmuş herhalde) bir mühendislik çalışmasıdır. Halkın tercihiyle iktidara gelmiş bir partiyi ve genel başkanını diktatörlükle suçlamak,  talihsizlik değil, profesyonelce yürütülen siyasal bir algı operasyonudur. Ülkenin kaderi olmuş askeri ve bürokratik vesayeti, demokrasi ile sonlandırmayı diktatörlük olarak yorumlarsak, diktatörlüğü de demokratik mücadele olarak mı kabul etmemiz gerekir? Siyasi ve toplumsal mühendisler genellikle ortak hareket ederler. Hedef olarak seçtikleri konuyu gündeme getirmeden önce,  yönlendirici ve spekülatif haberlerle, algı oluşturmaya ve toplumun algısını yönlendirmeye çalışırlar.” (28 Mart 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/siyasal-muhendislik-122883.html)

“Kısır bir döngü olarak devam eden bu döngü, 17 ve 25 Aralık operasyonları ile alışagelmişin dışında, farklı bir hâl alarak günümüze kadar geldi. 17 ve 25 Aralık operasyonları, uluslararası derin güçlerin F. Gülen cemaati üzerinden Türkiye’ye yönelik yapmış olduğu bir saldırıydı. Bu tartışma götürmez. Rengi, inancı, giyimi ve düşüncesi ne olursa olsun, kim ya da kimler, devletin, milletin birliğine, beraberliğine karşı faaliyetler içerisinde bulunuyor, devleti sabote ediyor veya etmeye kalkışıyorsa bunlar için gerekli yasal işlemler derhal yapılmalıdır.” (22 Mayıs 2014 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/otekilestirme-123022.html)

“AK Parti iktidarının, ‘paralel yapılanma’ ile olan kavgası, esas itibarıyla “Kürt Sorunu”nun çözümü konusundaki yol ve yöntem farklılığından kaynaklanmamış mıydı? Devlet, kendi otoritesine alternatif oluşturabilecek her türlü “paralel-dik” yapıya/yapılanmaya müsaade etmemelidir. Otorite varsa, devlet vardır. Devlet otoritesinin olmadığı durumlarda, farklı yapıdaki yapılanmalar, vatandaş üzerinde otorite kuracaklardır.” (29 Nisan 2015 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/askidaki-cozum-sureci-123681.html)

“İster Ergenekon, ister vesayetçi derin yapılanmalar, isterseniz İTC’den günümüze kadar varlığını devam ettirebilmiş komitacılar, masonik örgütler; adına ne derseniz deyin, Cumhuriyetin ilanından bugüne kadar  ‘Ergenekonvari’ yapılanmalar -buna FETÖ paralel yapılanması dâhildir- halkın iradesini yok hükmünde saymış ve iktidarlarını devam ettirmişlerdir.” (26 Nisan 2016 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/yok-edilen-ergenekon-124431.html)

“Sadece Ak Parti iktidarları dönemine bakıldığında, bu komitacı ve vesayetçi kliğin, günün şartlarına uygun olarak, iktidarı kontrol etmek adına farklı yapılanmalar üzerinden faaliyet gösterdikleri görülebilecektir. 1980 askeri darbesinin devamı olan askeri vesayeti ortadan kaldırmak için, dini kisveli bir yapılanmayı kullandıkları gibi, bu yapının devletin damarlarından temizlenmesi adına, devletin başlatmış olduğu operasyonlar üzerinden; ‘Milli Damar’ (!) adlı yapılanma marifetiyle, devleti ele geçirmeye çalışmaktadırlar.” (06 Temmuz 2016 http://www.gazetesiz.com/makaleler/mehmet-memdoglu/milli-vesayetciler-124503.html)

15 Temmuz darbe girişimi, kamuda yapısal değişikliklere gidilmesini zorunlu kılmıştır. Yeni atamalar bazında yapılacak düzenlemeler, bugün için devrim niteliğinde de olsa, gelecekte sistemin kendisi üzerinde etkin/etkili olamayacaktır. İdareyi kim devralırsa alsın, yapılacak düzenlemeler, sistemin sekteye uğramamasını sağlayacak şekilde yapılmalıdır. Devletteki yapısal değişiklikler, “yönetim ve sistem” odaklı olmalıdır.

26 Temmuz 2016 Salı

"Sen de mi Brutus?!"

Manevi temizliğe, bedeninin merkezi olan kalpte başlanır. Kalp, günah kirlerinden ve malayani şeylerden temizlendikçe, insanda “kemalat” tecelli eder ve kişi Allah’ın izniyle “insani kâmil” derecesine ulaşır. İnsanoğlu zahiri temizliğe de öncelikle bedeninden, ikamet ettiği, yerden ve bölgesinden başlar.

Devlet içerisinde bir ihanet varsa, -15 Temmuz’daki ihanet şebekesinin kalkışması buna delildir- temizliğe, devletin “merkezi”, merkezi konumundaki kurum ve kuruluşlardan başlanmalıdır. Başbakan Binali Yıldırım’ın darbe girişimi sonrası, "MİT Müsteşarı'na, Genelkurmay Başkanımıza 'Neden önceden haber vermediniz?' diye sordum, tatmin edici cevap alamadım" ifadesi, darbe girişimi öncesindeki çok sayıda “karanlık” noktanın varlığını göstermektedir.

15 Temmuz gecesi kalkışması içerisinde yer alan hainler, çok sayıdaki darbeci rütbeli asker görünümlü terörist de -maalesef- başta Cumhurbaşkanı, (bu konudaki hassasiyeti bilinmesin rağmen) Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlıkları olmak üzere, TSK komuta kademesinde yer alan komutanlara en yakın isimler olan şahıslar, yani emir subaylarıydı. Şahsi kanaatim, bu ihanet şebekesinin sadece TSK ile sınırlı olmadığı yönündedir. İhanetin, siyasi, bürokratik ve finansal ayaklarının da olduğu/olabileceği tartışma götürmez bir gerçektir. Cuntacı hainlerin basına yansıyan ifadelerine bakıldığında, yirmi milyon insanın bunlar tarafından fişlenmiş olması, ihanetin sadece TSK ile sınırlı olmadığı şüphesini güçlendirmektedir.

Türkiye’deki darbeler tarihine bakıldığında, bütün darbe ve darbe girişimlerinin ABD ve Batı destekli olduğuna şahit oluyoruz. 15 Temmuz ihanet şebekesi kalkışmasının da ABD’nin bilgisi dâhilinde olmadığını düşünmek, saflık hatta ötesinde; ahmaklık olur. Hatırlanacağı üzere, 12 Eylül darbesini, dönemin ABD Başkanı Carter’a "Bizim çocuklar başardı" sözleriyle, o dönem CIA’nın Türkiye Şefi olan Paul Henze müjdelemişti.(!) 1919’daki işgal günlerinde, İngiliz Ordu Karargâhı olarak kullanılan İstanbul Büyükada’daki Splendin Otel’in; 15 Temmuz’da CIA bağlantılı olan ABD’li Profesör Henri Barkey’in de aralarında bulunduğu çoğu yabancı 17 ismin yer aldığı toplantılara ev sahipliği yaptığı ortaya çıktı. Asker üniformalı teröristlerinden Tuğgenaral Hasan Polat’ın darbe öncesinde İncirlik’te Amerikalılarla 12 kez görüştüğü basına yansıdı. Ve yine, 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılması sonrası, "Eğer darbe başarılı olsaydı, İslamcılar kaybedecek, biz kazanacaktık" diyen ABD'li emekli asker Ralph Peters’ın ifadesi, ABD’nin bu darbe girişimindeki direkt ya da endirekt müdahalesi gösteriyor.

Tüm Türkiye’yi bir gecede karanlığa gömecek olan 15 Temmuz kaos planının, yakın bir zamanda hazırlanmış olması mümkün değildir. Bu darbe girişiminin kodları 17 ve 25 Aralık (2013) operasyonlarında aranmalıdır. Devleti ele geçirmeye yönelik 17-25 Aralık operasyonları akamete uğratıldığı gün, bugünkü hain darbenin fitili ateşlenmiştir.

AK Parti dahil, siyasi partilerin merkez ve taşra teşkilatları içerisindeki "kripto" FETÖ'cüler bir an önce tasfiye edilmelidirler. Siyasetin içerisine (özellikle Ak Parti’ye) yerleşmiş bu “ur”un temizlenmemesi, devletin kılcal damarlarına ve kurumlarına sızmış hainlerin tasfiye edilmesini güçlendirmektedir.

15 Temmuz sonrasında (darbeye iştirak eden asker görünümlü teröristleri kast etmiyorum)  kamu kurumlarında çok sayıda personel, FETÖ terör örgütü ile ilişkili olabileceği şüphesiyle gözaltına alındı. Devletin ani bir refleksle gözaltına aldığı kamu personeli içerisinde az da olsa, FETÖ ile ilişkisi olmayan memurlar da bulunmaktadır. Bu noktada devletin, çalıştığı kurumdaki görevi nedeniyle, FETÖ’cülerin hedefi olmuş ve FETÖ’cüler tarafından bilinçli olarak itibarsızlaştırılmak istenen memurların da bulunabileceğini göz ardı etmemesi gerekir. Anayasa’nın 38. Maddesi “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz” hükmü gereği, her gözaltına alınan kamu personelinin potansiyel FETÖ ‘cü olarak görülmesi, toplumda büyük bir travmanın yaşanmasına sebebiyet verecektir. Dolayısıyla, gözaltındaki (çıkarılan KHK ile 30 güne çıkarıldı) kamu personelinin mahkemeye çıkarılış anına kadar kötü muamele görmemesi, tüm işlemlerin hukuk kuralları çerçevesinde yapılması hukuk devletinin bir gereğidir.  

15 Temmuz darbe kalkışması, başta TSK olmak üzere, kritik konuma sahip hassas kurumların ivedilikle yapısal düzenleme ve değişikliklere gidilmesini zorunlu kılmıştır.

Darbeci eşkıyalar ajandalarına "Milleti" not etmemişlerdi. Halkın darbe girişimine bu kadar mukavemet göstereceklerini düşünemediler. 15 Temmuz ihanetini geri püskürten güç, halkın "iradesi" olmuş ve bu güç, kırılgan yapıdaki "sosyal fay" hatlarını ortadan kaldırarak insanımıza "millet" olma bilincini bir kez daha hatırlatmıştır.

İnancın olduğu yerde umut ve zafer vardır...

26 Nisan 2016 Salı

Yok Edilen (!) Ergenekon!...

Geçtiğimiz hafta içerisinde Yargıtay 16. Ceza Dairesi, yerel mahkemenin kararını “delillerin toplanmasında hukuka ayrılık” gerekçesiyle, Ergenekon davasını usül ve esastan bozdu. Yargıtay’ın bu kararıyla dava yeniden görülecektir.

15 Ağustos 2013 tarihli “Ergenekon’un Derin Kökleri” başlıklı yazımızda: “5 Ağustos 2013 günü Türkiye için çok şey ifade eden tarihi bir gündü. Doksan yıldır Türkiye toplumunu dizayn eden derin yapılanmalardan deşifre edilen Ergenekon ayağı davası nihayet sonuçlandı. Açıklanan cezalar bakıldığında, toplum vicdanında karşılığını bulamamıştır. Verilen cezalar bir kısmı, bizim de vicdanlarımızda soru işaretleri bırakmıştır.

Davanın hukuki yönünü ilgilendiren kısmını hukukçulara bırakmak gerekir. Davanın, varsa eğer hukuki boşluklarını artık hukukçular yorumlayıp değerlendirsinler. Türkiye’nin demokrasi tarihinde bir milat olan ETÖ davasının sonuçlanmasıyla, Türkiye’deki derin yapılanmalar tamamen bitirildi mi? Her Türkiye vatandaşı gibi bende bu soruya evet demek isterdim. Ama maalesef hayır” (Geniş bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2014/07/ergenekonun-derin-kokleri.html?spref=fb) diyerek,  Paralel yapı tarafından itibarsızlaştırılan meşru bir davanın, vicdanlarımızda bıraktığı soru işaretlerine dikkat çekmiştik.

İster Ergenekon, ister vesayetçi derin yapılanmalar, isterseniz İTC’den günümüze kadar varlığını devam ettirebilmiş komitacılar, masonik örgütler; adına ne derseniz deyin, Cumhuriyetin ilanından bugüne kadar  “Ergenekonvari” yapılanmalar -buna FETÖ paralel yapılanması dâhildir- halkın iradesini yok hükmünde saymış ve iktidarlarını devam ettirmişlerdir.

Türkiye, her türlü terör ve terör örgütleriyle mücadele ettiği gibi, devlet idaresine ortak olmak isteyen yapılanmalara da fırsat vermemelidir. “Paralel yapı” ile mücadele adına “Ergenekon yoktur, bu dava dosyaları paralel yapı ürünüdür” demek, hakikatleri halı altına süpürmek demektir.  

Yargıtay’ın bozma kararı, yargılama sürecindeki kimi adaletsizlikleri ortadan kaldırsa da dava mağdurların mağduriyetlerini ortadan kaldırmayacaktır.

Ancak:

-Yargıtay, “Ergenekon Davası”nda yerel mahkemenin kararını "delillerin toplanmasında hukuka aykırılık gördüğü için" bozdu diye, 28 Şubatçıların Müslümanları itibarsızlaştırmak adına kurguladıkları A. Kalkan-F. Şahin-M. Gündüz mizansenlerini hiç olmamış mı kabul edeceğiz?

-“Tehlikenin farkında mısınız?” kampanyası adı altında başta Ankara olmak üzere, Türkiye’nin birçok ilinde düzenlenen ve TSK’yı göreve çağıran konuşmaların yer aldığı o meşhur “Cumhuriyet mitinglerini” alkışlamaya devam edecek miyiz?

-1982 Anayasası'na göre 1989'da Özal’ı, 1993'te Demirel’i, 2000'de Sezer’i seçen ve duvarında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”  yazan TBMM’yi hiçe sayan eski Yargıtay Cumhuriyet başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun tarihi  “367 şartı”  içtihadını (!) ve bu içtihadı karara bağlayan dönemin Anayasa Mahkemesi üyelerini hayırla yâd etmeye devam edelim mi?

-“Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir… Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar…” diye devam eden o meşhur 27 Nisan E-muhtırasını siyasi tarihimize altın harflerle mi yazacağız?

-Ve dönemin Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de siyasi yasaklılar listesine dâhil edildiği, AK Parti’nin “laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne kapatılması istemiyle açtığı davayı aklayacak mıyız?

Vesaire, vesaire, vesaire…

Bütün bu yaşanılanlar hafızalarda diriliğini korurken, mahkemenin yeniden yargılama sonrası vereceği karar, geçmişi “yaşanmamış” olarak mı kabul edilecek?!