Kürt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2016 Perşembe

PKK’nın “Bilimsel Sosyalizm” Dayatması!...

Öcalan, Din Sorununa Devrimci Yaklaşım kitabının giriş bölümünde, “Temel kavramlara açıklık getirmek ve düzeltmelere gitmek yolunda oldukça çaba sarf ediyoruz ve oldukça da yoğunlaşmış durumdayız. Bu yararlıdır da. Yoldaşlar topluluğu, tartışmasını bilen bir topluluktur. Yeni tanrılar, yeni dinler icat etmeyelim. Biz, bilimsel sosyalizmin gerçekliğine inanıyoruz, ama “dinimiz sosyalizmdir” demiyoruz. Bilimsel sosyalizm, dinin, hatta felsefenin aşılmasıdır da.” (A. Öcalan-Din Sorununa Devrimci Yaklaşım 3. Baskı S.11)

Yıllar önce kendisine yöneltilen “Bugün Tanrıya inanıyor musunuz siz?”  sorusuna ise Öcalan; “Şimdi buna gerçekçi cevap veriyorum. Tanrıdan da öteye, meselelerin temel kavramlarına ilişkin açıklık varsa, bu uygulama anlaşılmış olur. Şimdi ben, bilimsel felsefeye ulaşmış biriyim. Bilgilerin sonuçlarını derleme anlamında bir bilinç felsefesi vardır. Ona bağlıyım. Yani ona inanırım” diyerek cevap vermişti. (A. Öcalan-Orta Doğu’nun Çehresini Değiştireceğiz, Cilt I s. 149)

Friedrich Engels tarafından kullanılmış olan bilimsel sosyalizm terimi, Karl Marx’ın öncülük ettiği sosyal-politik ve ekonomik teoriyi tanımlar. Ütopik sosyalizme karşılık, diyalektik materyalizme dayalı, eleştiren-yargılayan bilimsel veriler çerçevesinde evrensel tezler öne süren bir ideolojidir.

Kuruluşunda Marksist-Leninist ideoloji temel almış olan PKK, zamanla “bilimsel sosyalizmi”  hedeflemiş olan Öcalan’ın çizgisine gelmiştir. Bu ideoloji doğrultusunda faaliyet gösteren KCK-Kandil, bu ideolojiyi halka dayatmış ve bu temelde sosyalist bir “devrim” (!) hedeflemiş ve hedeflemektedir.

Terör örgütünün üst düzey yöneticilerinden Mustafa Karasu KCK-Kandil’in bu hedefini, “Kürt Özgürlük Hareketi, işçi sınıfının ideolojisi olarak ifade edilen bilimsel sosyalizmi kendine kılavuz edinmiştir. Bu ideoloji doğrultusunda işçi-köylü ittifakı temelinde Kürdistan devrimini yapmayı esas almıştır” açıklamasıyla dile getirmiştir. Ve uluslararası üst aklın Kandil’deki temsilcileri bu kanlı ideolojilerini “küçük burjuvazi” (PKK, kuruluş dönemindeki silahsız sivil Kürt muhalif gruplarını ‘küçük burjuva sınıfları’ olarak görmüş, bu muhalif grupların hemen hepsine savaş açarak liderlerini öldürmüştür.) ve “orta sınıf”ın (PKK’ya muhalif aşiretleri de ‘Kürt egemen sınıfı’ olarak görmüş, bu aşiretlere savaş açarak, kimi aşiret liderlerini öldürmüştür.) çözümlemesi olarak tanımlıyorlar.

İç infazlarına “mücadele şehitleri” diyebilecek kadar pervasızlaşabilen PKK’nın üst düzey yöneticilerinden Mustafa Karasu, Sait Kırmızıtoprak’ın öldürülmesini, 1960’lı yılların sonu ve 1970’li yılların başında Dr. Şivan (Sait Kırmızıtoprak) Bakurê Kurdistan’daki Kürt ve Kürdistan gerçeğini görüp bir siyasal hareket başlatmak istemişse de, Türk devleti ve KDP’nin ortaklığıyla Dr. Şivan ve arkadaşları komployla, işkenceyle katledilerek bu gelişme daha baştan boğulmuştur” diyerek, Sait Kırmızıtoprak’ın öldürülmesi üzerinden nemalanmaya çalışmaktadır. Oysaki Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi (T-KDP) Genel Sekreteri Sait Kızılkoprak, Irak’ın kuzeyinde Molla Mustafa Barzani’nin kontrolündeki bölgede, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (TKDP) Genel Başkanı Sait Elçi ve arkadaşı Mehemedê Begê’yi öldürmekten suçlu bulunduğu için (Geniş bilgi için Fanos Yayınları tarafından yayınlanmış ‘Doğunun Elçisi’nden Yüce Divan’a Şerafettin Elçi’ kitabının 2. Baskısı; S.140-154)  öldürüldüğü iddia edilmektedir.

PKK’nın “bilimsel sosyalizm” dayatması, Türkiye’ye, Kürtlere ve bölge insanına ölüm, kan, acı ve gözyaşından başka bir şey kazandırmamıştır. PKK’nın “bilimsel sosyalizm” ütopyası, Kürtlerin evlerinden, yerlerinden ve yurtlarından göç etmelerine sebebiyet vermiştir.  

PKK, özyönetim saçmalığından kaynaklı “hendek ve barikat” çatışmalarında ölen teröristleri bilerek ve isteyerek ölüme mahkûm etmiştir. Eline silah tutuşturularak güvenlik güçleriyle çatışmaya giren -çoğu kırsal alan görmemiş- çocuk yaşta kandırılmış teröristler ve aileleri, PKK’nın “bilimsel sosyalizm” ütopyasının faturasının bedelini ödemektedirler.

Bölge şehir merkezlerindeki manzara, Kandil için bir utanç tablosu olması gerekirken, PKK’nın hâlâ ve ısrarla zafer (!) naraları pompalanması, akli melekelerini yitirdiklerinin delilidir.

PKK faşist bir terör örgütüdür. Kürtleri PKK "faşizmin"den kurtaracak yegâne güç, PKK'nın bu zorbalığına ve faşizmine "hayır" diyebilecek Kürtlerdir.

25 Mayıs 2016 Çarşamba

İç İnfazlara “Mücadele Şehitleri” Demek (?)...

PKK her yıl mayıs ayını “Kürdistan Şehitler Ayı” diyerek, 18 Mayıs’ı da “Kürdistan Şehitler Günü” (18 Mayıs 1977, Öcalan’ın ‘benim gizli ruhum gibiydi’ dediği, PKK’nın kurucu kadroları arasında yer alan Haki Karer’in ölüm tarihidir.) olarak kutlar. Terör örgütü tarafından bu amaçla mayıs ayında çeşitli anma etkinlikler düzenlenir, KCK Üst düzey yöneticileri tarafından da “kahramanlık ve şehitlik” yazıları kaleme alınır. Bu yazıların ortak özelliği, 68 kuşağı olarak bilinen diğer sol terör örgütleri içerisinde faaliyet göstermiş olan birçok ismin de yer bulmasıdır.

Uluslararası üst aklın Kandil’deki maşaları, terör örgütünün kuruluşundan günümüze gelinceye dek infaz ettikleri teröristleri ( kendi iç infazlarını) de “mücadele şehitleri”  yalanıyla kamuoyuna paylaşarak bunlar üzerinden nemalanmayı alışkanlık haline getirmişlerdir.

Mesela: Duran Kalkan (Selahattin Erdem) “Daha gerillanın hazırlık çalışmaları içinde ve ilk adımlarının atıldığı dönemde 2 Mayıs 1983 günü Hilvan ve Siverek direnişlerinin komutanı Mehmet Karasungur ve İbrahim Bilgin Kandil’de şehit düşüyor”  diye pazarladığı Mehmet Karasungur ve İbrahim Bilgin’in, Öcalan’ın planlaması neticesi Talabani güçleri tarafından öldürüldüğü iddia edilir. “Mehmet Karasungur, Kuzey Irak’a yerleşmek için, Barzani KDP’si ve İran hükümeti ile yapılan anlaşmanın çok karanlık amaçlar taşıdığını fark etmişti. Bu nedenle anlaşmayı KDP’lilerle tartışıyordu. Sonuçta Mehmet Karasungur ve İbrahin Bilgin, akıllara durgunluk veren bir komplo ile Apo tarafından 2 Mayıs 1983 tarihinde Celal Talabani’nin adamlarına öldürtülür.” (http://www.nesra.org/pkk-infazlar-6-mehmet-karasungur/)

“Mehmet Turan, 27 Kasım 1978 de, Diyarbakır’ın Lice İlçesi’ne bağlı Fis Köyü’nde gerçekleşen, PKK’nın 1. Kuruluş Kongresi’ne katılan kadrolardan ve ilk oluşum safhasında örgütün önde gelen eylem adamlarından biridir. Birçok eyleme katılmış, MİT ajanı olarak bilinen Pilot Necati ile Öcalan’ın ilişkisini derinlemesine bilen, derin devletle olan ilişkisine ve birçok karanlık olaya şahit olan Mehmet Turan, Ajan-provokatörlükle suçlanır, 1979 yılında Mardin’de infaz edilir. İnfaz edilen ilk PKK-MK yedek üyesi olarak tarihe geçer.”  Örgütün iç infazları sonucu öldürülen PKK’lı bazı isimler: (Mehmet Uzun, Ali Yaylacık ve Ahmet Ballı, Baki Karer (Süleyman), Abdullah Kumral (Yusuf Hoca), Şükrü Karakuş (Şoreş), Cemile Merkit (Seher), Murat Bayraklı, Enver Ata, Resul Altınok (Davut), İzzettin Evcil (Serdar), Zülfü Gök, Çetin Güngör (Semir), Lamia Baksi (Dr. Jîyan), Mustafa Ömürcan (Sarı Ömer), Mahmut Bilgili, Mehmet Tunç, Dilaver Yıldırım (Haydar), Halil Kaya (Kör Cemal) Mustafa Çimen (Teyfik), Metin Değer, Şahin Dönmez, Şahin Baliç (Metin), Zeki Yılmaz, Mehmet Şener (Ahmet), Cemil Işık (Hogır), Mehmet Çimen (Ali Rıza), Yıldırım Merkit, Hidayet Bozyiğit, Nazime Aktürk, Faruk Bozkurt (Dr. Nasır), Faysal Dumlayıcı (Kani Yılmaz), Ramazan Topbaş (Sarı İbrahim) (http://pkkningercekyuzu.com/pkk-orgutunun-ic-infazlari-abdullah-ocalanin-infaz-ettirdigi-yardimcilarinin-listesi/)

PKK’nın iç infazlarından bir diğeri de Mahsum Korkmaz infazıdır.   Terör örgütünün kuruluşunda yer almış,  28 Mart 1986 tarihinde Gabar Dağı’nda güvenlik güçleriyle girdiği bir çatışmada, bizzat Öcalan tarafından görevlendirilen bir PKK tetikçisi tarafından -derin PKK da denilebilir- öldürülmüştür.

 Şemdin Sakık bu olayı “APO” adlı kitabında; "Mahsum Korkmaz önderliğinde 25 kişilik grup olarak Gabar Dağı'na gönderildik. Sessiz ve kansız bir katliamın kurbanlarıydık. Ama farkında değildik. 28 Mart 1986'da, sadece ekmek bulmak amacıyla gece yürüyüşü yapmak zorunda olduğumuz bir gece, güvenlik güçlerinin pususuna düştük. Bu pusuda bir arkadaşımızın hafif yara alması dışında hiç birimize zarar gelmezken, Apo kişiliğinin sağ kolu Mahsum Korkmaz alnından aldığı tek kurşunla öldü. Kendi aramızda Mahsum'un nasıl vurulduğunu tartıştık. Olay yerine tekrar gittik. Sonuçta içimizden birisinin kurşunuyla vurulduğu kanısına vardık. Bu kişinin Feyzi Aslan (Selim) olduğundan şüphemiz kalmamıştı. Tabancasını olay yerinde bırakmıştı ve olay öncesinde Mahsum Korkmaz ile kavgaya varan bir tartışmaya girmişti. Raporlar yazıp Apo'ya gönderdik. Girişimlerimiz engellendi. Daha sonra Apo, Fevzi'yi bütün bu olanlara rağmen, mükafatlandırdı." diyerek anlatıyor.

Benzer bir iç infaz ise (öldükten sonra mezarı anıtlaştırılan) PKK’nın bir dönem Avrupa sorumluluğunu da yapan Engin Sincer cinayetidir. "Erdal" kod adlı Engin Sincer, 15 Ağustos 2003'te Kandil’de gerçekleştirilen PKK Kongresinde, dönemin PKK’lı yöneticilerine yönelik yaptığı sert eleştirilerinden sonra, “eğitim atışları sırasında kaza kurşunuyla öldü” uydurmasıyla, PKK tarafından infaz edildi.  PKK, daha sonra Engin Sincer için 2004 yılında Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesine bağlı Seyrantepe köyünde devasa bir anıt mezar yaptırdı.  Pazarcık Cumhuriyet Savcılığı tarafından başlatılan soruşturmada anıt mezar ile ilgili “suç unsuru” teşkil etmediği kararına varılmıştır. (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2014/08/cozume-heykel-engeli.html)

Kamuoyunu sistematik dezenformasyon ve yalan haberlerle aldatmayı alışkanlık haline getirmiş olan PKK, şimdi de “hendek ve barikat” stratejisi sonunda Sur, Cizre, Şırnak, Nusaybin ve İdil’de bile bile ölüme mahkum ettiği PKK’lıların kanı üzerinden nemalanmayı meşru görüyor.

Kendi iç infazlarını “şehit” olarak pazarlayan KCK’nın bu oyununu görmek istemeyenler!

PKK'nın Diyarbakır-Dürümlü'de gerçekleştirdiği katliam ve katliamda şehit edilen masumlar için söyleyecek bir sözünüz var mı?...

12 Nisan 2016 Salı

PKK’nın “Kürt ve Alevi Soykırımı” Yalanı!...

2015 Temmuz ayında yeniden çatışmalı süreci başlatan PKK, gün geçmiyor ki akıllara ziyan dezenformasyon içerikli yalan haber ve yorumlar üzerinden toplum algısını manipüle etmeyi hedefleyen haberler yapmasın.

Türkiye’nin “eski Türkiye” olmadığını göremeyen PKK, (Yeni Türkiye, PKK’nın geçmişte kendi propagandasına alet ettiği argümanların tamamına yakınını boşa çıkarmıştır) kendisine yeni propaganda malzemesi oluşturmak adına, kontrolündeki medya organları üzerinden her türlü dezenformasyonu yapmaktadır.

PKK’nın son günlerdeki hedef kitlesi-PKK her dönemde Alevileri istismar etmiştir- yine Alevi vatandaşlarımız.

Terör örgütünün Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde Baki Gül (B.Gül, İlkokulu Elazığ’da, üniversiteyi İstanbul’da okumuş, PKK’nın yurt içindeki haber ajansı olan Dicle Haber Ajansı’nın kuruluşunda yer almıştır. Özellikle Kandil’de KCK Yürütme Konseyi üyeleri ile yaptığı program ve söyleşilerle gündeme gelmiş olan Baki Gül,  kapatılan Roj TV’ ile halen yayında olan Med Nuçe ve Sterk TV’lerde programlar yapmış/yapan Tuncelili bir Alevidir.) imzasıyla yayınlanan yazıda: “Yalçın Akdoğan; AFAD’dan sorumlu, Yurt dışı Türklerinden sorumluydu. Şimdi ise ‘Legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten yapılarla mücadelenin koordinasyonu’ ve ‘Suriyeli sığınmacılarla ilgili koordinasyon’ görevleri var. Yani DAİŞ çetelerinin nerede nasıl ve hangi hedefe yöneleceğini de Yalçın Akdoğan belirleyecek. Kimin tutuklanacağı; hangi Kürt ve Alevi kentlerinin göç ettirileceğini de yine o belirleyecek. Bu nedenle herkesin Yalçın Akdoğan’ın Kürt ve Alevi soykırımının mühendisliği görevi yürüttüğünü bilmesi gerekiyor. Bütün yıkımlarda, ölümlerde, tutuklamalarda, göç ettirmelerde, yargısız infazlarda Yalçın Akdoğan ismini daha fazla duyacağız”  denilerek, Yalçın Akdoğan şahsında devlete yönelik karalama kampanyasına devam edilmektedir.

16 Haziran 2015 tarihli “Çözüm Bekleyen Çözüm Süreci!” başlıklı yazımızda: Yalçın Akdoğan’a yönelik, “‘HDP'nin barajı geçeceğini ben düşünmüyorum, şu anda yüzde 7 civarlarında görünüyorlar. Bunu ittirme, şantajlarla ya tutarsa diye oynuyorlar ama bu çok sağlıklı bir anlayış değil’ diyen ve HDP’nin yüzde 13 oy almasıyla siyasi bir fiyaskoya imza atan Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan; ‘HDP, PKK'ya silah bırakma çağrısı yapsın’ diyerek ‘Çözüm Süreci’nden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak, ikinci bir fiyaskonun mimarı olmuştur. Bir siyasetçi, siyaseten rakibi olan partiye ilişkin yüzde yüz yanılacak bir öngörüde bulunabiliyorsa, ülke ve millet için neler öngörmez ki. Sayın Akdoğan, HDP’nin PKK’ya silah bıraktıracak güç ve iradesinin olamayacağını bilmiyor mu?” eleştirisinde bulunmuş bir yazar olarak bu yazıyı yazıyorum.

Statükonun hüküm sürdüğü eski Türkiye yönetimlerinin mimarı olan 1938-1939 Dersim trajedisini görmezden gelen ve bu trajedi için başbakanlığı döneminde “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa ben özür dilerim ve diliyorum''diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı diktatörlükle itham eden PKK ve medyası, yeni Türkiye’yi de “Kürt ve Alevi soykırımı” yapma iftirasıyla karalamaya çalışmaktadır.

Göç İdaresi Genel Müdürlüğü verilerine göre, Şanlıurfa, Hatay, Kilis, Malatya, Kahramanmaraş, Gaziantep ve İstanbul başta olmak üzere üç milyona yakın Suriyelinin misafir edildiği Türkiye’yi görmezden gelen terör örgütü, her seferinde Türkiye’yi DAİŞ virüsü çetecileriyle bir araya getirmeye gayret etmektedir. Bunu yapan PKK, hendek ve barikat stratejisiyle Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin ve Yüksekova gibi ilçeler başta olmak üzere, şehir merkezlerindeki Kürtlere hayatı zindan etmeyi hedef almıştır. Bununla da yetinmeyen uluslararası güç odaklarının kontrolündeki Kandil merkezli PKK, kendisi gibi düşünmeyen Kürtlere hayat hakkı tanımamış, onları yerlerinden ve yurtlarından göç etmelerine sebep olmuştur.

“Devlet Kürtleri katlediyor” propagandasıyla Türkiye’nin itibarını zedelemeye çalışan PKK, bu kez “Devlet hem Kürtleri, hem de Alevileri katlediyor” yalanının arkasına sığınarak, Kürtlere yaptığı kötülüğü ve verdiği zararı perdelemeye amaçlıyor.

PKK medyasının hedefi, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan değil, Akdoğan’ın sorumluluğunda bulunan ve son yıllardaki başarılı hizmetleriyle gündeme gelmiş olan AFAD ve TİKA gibi devlet kurumlarıdır.

Terör örgütlerine yönelik psikolojik üstünlük elde edilememiş bir mücadelenin başarılı olması mümkün değildir. Ülke olarak psikolojik mücadele manasında maalesef terör örgütü PKK’ya karşı henüz yeterli bir üstünlük kurabilmiş değiliz.

Her anlamda (siyasi, askeri, ekonomik, politik…) uluslararası güçlerce desteklenen ve hücresel bir sistemle kendisini yenileyebilen -kırsal alanda kaybedince, çatışmaları şehir merkezlerine indirgeyerek yaymaya çalışan bir yapı- bir terör örgütüne karşı, duvar edebiyatı sloganları ve propagandasıyla psikolojik üstünlük sağlanamaz.

19 Mart 2016 Cumartesi

Nevruz'un Kendisi Barıştır. Ama!...

Terör, Türkiye’nin kalbi Ankara'da kanlı ve acı yüzünü bir kez daha gösterdi. 37 ölü, 125 yaralı, bir ay içerisinde ikinci saldırı ve acı üstüne acı yaşayan Türkiye. Ankara'daki bombalı saldırıda hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah'tan rahmet,  yaralılara acil şifa ve milletimize sabrı cemil diliyorum.  Uluslararası şer güçler, Türkiye'deki maşaları üzerinden Türkiye'ye"Dünya beşten büyük değildir"mesajı vermeye çalışıyorlar. Rabbim, fitne ve fesat odaklarına fırsat vermesin inşallah.

Yaklaşan Nevruz Bayramı öncesi Kandil’deki KCK baronları, 21 Mart’ı kendilerine göre “Özgür Önderlik, Özerk Kürdistan ve Demokratik Türkiye” diye tarif ettikleri formülle adlandırıyorlar. 21 Mart’ta yeni bir aşamaya geçeceklerini ve bundan sonra yeni bir sürecin gelişip başlamasının ancak Türkiye’nin KCK’nın özerkliğini müzakere etmesiyle mümkün olabileceğini dile getiriyorlar.

Kandil’in açıklamasını talimat olarak gören HDP ise “Direnerek kazanacağız” -Bir yandan zavallı Kürtleri direniş adı altında ölüme gönderirlerken, diğer yandan kendileri sıcak evlerinde ve katlarında keyif çatmaya devam ediyorlar- sloganıyla 82 merkezde kutlama yapmayı planladıklarını, yine tüm dikkatlerin çevrildiği Diyarbakır’daki etkinliğin, 21 Mart’ta düzenleneceğini açıkladı.

Gündemdeki bir başka beklenti de bu yılki Nevruz’da Öcalan’ın mesajının okunup okunmayacağı yönünde. Öcalan’ın, geçmiş yıllarda okunan mesajlarını boşa çıkaran Kandil karşısında, yeni bir mesaj göndereceğini sanmıyorum. Devletin de böyle bir talebinin olacağını ya da buna izin vereceğini zannetmiyorum.

 2013 Nevruz’unda Diyarbakır’da okunan mesajında Öcalan: “Artık silahlar sussun fikirler konuşsun noktasına geldik… Ben bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğine diyorum ki, artık yeni bir dönem başlıyor. Silah değil, siyaset öne çıkıyor” mesajı vermiş ancak PKK silahlı unsurlarını yurt dışına çıkarmayarak, “Çözüm Süreci”ndeacaba dedirten kafa karışıklığına neden olmuştu.

Öcalan, 2014 Nevruz mesajında, “Diyalog süreçleri önemli olmakla birlikte bir bağlayıcılık içermezler. Bundan dolayı da kalıcı bir barış için yeterli güvence oluşturamazlar. Gelinen noktada müzakere sistematiği için yasal bir çerçeve kaçınılmaz olmuştur” demiş,  devlet de çıkardığı bir kanunla, “Çözüm Süreci”ni yasal güvence altına almıştı. Bu yasal güvenceye rağmen, Kandil’in “bizden bağımsız hareket ediyorlar” diye adlandırdığı, PKK’nın gençlik yapılanması olan YDG-H’nin (YPS) şehir merkezlerindeki eylem ve faaliyetleri artarak devam etmişti.

2015 Nevruz’unda ise Öcalan: “Tarihi Dolmabahçe Sarayı’nda, hepimizce resmen ilan edilen on maddelik deklarasyon temelinde yeni bir süreci başlatma görevi ile karşı karşıyayız.Deklarasyon gereği ilkelerde mutabakat oluşmasıyla birlikte PKK'nın Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yaklaşık kırk yıldır yürüttüğü silahlı olan mücadeleyi sonlandırmak ve yeni dönemin ruhuna uygun siyasal ve toplumsal strateji ve taktiklerini belirlemek için bir kongre yapmalarını gerekli ve tarihi görmekteyim” demiş ancak Öcalan’ın 21 Mart’taki mesajı okunmadan önce, yani 09 Mart 2015 tarihinde KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık; "Apo gelip kongreye katılmadan, görüşmeden silah bırakma söz konusu olmaz” açıklamasıyla, “Çözüm Süreci”nin sona ermesine neden olan fitili ateşlemişti.

Bugünkü şartlara bakıldığında: Evet, Öcalan devletin gözetiminde ama tam anlamıyla kontrolünde değil. Kandil, “Öcalan”  kozuna sarılıyor ama Öcalan’ın kontrolünde değil. HDP, “Kürtlerin özgürlüğü” palavrasını sloganlaştırıyor ama Kürtlerin kontrolünde değil. İşte problemin ana kaynağı da bu üç konu.

Yıllarca “Kürt mağduriyeti” üzerinden yaydığı propaganda ve “Olağanüstü Hal”in benzeri yanlış uygulamalar ve güvenlikçi politikaların da etkisi ile her 21 Mart, Türkiye’deki Kürtler için, “kurtuluş” bayramı olarak algılandı. Kutlama etkinlikleri bu minvalde düzenlendi.  Ne zamana kadar? 1990’lı yılların “kanlı” Nevruz kutlamalarına kadar.
1991 Nevruz kutlamalarında Türkiye genelinde çıkan olaylarda 31 kişi öldü.Üç güvenlik görevlisinin şehit olduğu 1992 Nevruz'unda Şırnak, Cizre, Nusaybin'deki kutlamalarda meydana gelen olaylarda resmi kayıtlara göre 73 kişi, yerel kaynaklara göre ise 94 kişi hayatını kaybetmişti. 1993 Nevruz'undaki sağduyu çağrıları, herhangi bir çatışmanın yaşanmamasında etkili oldu. 1994 ve 1995 Nevruzlarında, sokak aralarında lokal çatışmalar yaşanmakla birlikte, ölümlerin olmadığı kutlamalar düzenlenmiştir. 1995’ten günümüze kadar kutlanan nevruzlarda kitle ile güvenlik güçleri arasında zaman zaman gerginlikler ve çatışmalar yaşanmış olsa da ölümler yaşanmamıştır. Nevruz,Türkiye’de 1995 yılından itibaren resmi bayram olarak kabul edilmiştir.

Şehir merkezlerindeki hendek operasyonlarında halkı sokaklara indirmeyi başaramayarak beklediği sonuçları (kısa vadede) elde edemeyen, (çatışmaların uzaması, buna kırsal bölgelerdeki çatışmaların da eklenmesi ve sivil kayıpların artması durumunda, bölgedeki halk da devletten uzaklaşmanın yaşanacağı, batı bölgelerindeki Türk-Kürt ayrışmasını ise derinleştireceği endişesini taşıyorum ve bu endişem zayıf gibi görünse de ihtimal dahilindedir) PKK, sivil halkı güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmek için Nevruz kutlamalarının kendileri için son fırsat olduğunu bildiklerinden, ellerindeki tüm imkânları sonuna kadar kullanacaklardır.  

(Bu yazı ilk olarak 15 Mart 2016 tarihinde yayınlanmıştır.)

3 Mart 2016 Perşembe

“Devlet Kürtleri Katlediyor” Propagandası!...

Bahar aylarının yaklaşmasıyla birlikte Kandil ve HDP, eşzamanlı olarak,  sürekli gündemlerinde tutmaya çalıştıkları “devlet Kürt düşmanlığı yapıyor”  propagandasını bir kez daha dillendirmeye başladılar. Hatta “Cumhuriyetin kuruluş tarihinden günümüze, bugünkü kadar büyük bir Kürt düşmanlığı yapılmamıştır” artı teziyle (Hâlbuki Cumhuriyet kurulurken Kürtlerin, analarının ak sütü gibi helal olan kültürel hakları verilmemiş, kimlikleri yok sayılmış, bu hakların tamamına yakını ‘Kürt düşmanı’ dedikleri AK Parti iktidarları döneminde verilmiştir.) sadece Türkiye içerisindeki Kürtler için değil, bölgedeki tüm Kürtlere yönelik olduğunu iddia ederek gündeme getirmeyi hedeflemektedirler. Tabi bu propagandalarına ana kaynak olarak da “Öcalan tecrit altında tutuluyor” malzemesi gösteriliyor.

Kandil, silahlı mücadele yöntemleriyle halk üzerinde istediği psikolojik üstünlüğü kuramadı. Bu da PKK’nın bölge halkı nezdindeki desteğini kaybetmesi manasını taşımaktadır. Halk desteğinin azaldığı gören PKK, bu desteği yeniden elde etmek adına her türlü yolu kendileri için meşru görmektedir. Bunun sonucu olarak da Kandil,  günlük stratejiler belirlemek ve üretmek zorunda kalmıştır.  İşte bu stratejilerinden biri de halkı sokaklara indirip, güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmektir. Amaçları; sokağa çıkan halkın üzerine kendi silahlı militanlarının ateş açması sonrası oluşacak arbede ortamında, güvenlik güçlerini karşılık vermeye zorlayarak, silah kullandırtmak ve  “devlet Kürtleri katlediyor” propagandasını hayata geçirmektir.

Yaklaşık bir haftadır “Çarşamba günü saat 16.00’da herkes yönünü Sur’a çevirmeli” diyerek büyük bir provokasyonun mimarı olmak isteyen HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’a en güzel cevabı, yine Diyarbakır halkı vermiştir. Halk, Demirtaş’ın çağrısına karşılık vermeyerek KCK’ya ve KCK’nın kuyruğuna takılan HDP’ye; “êdî bese, -artık yeter- sokak eylemi istemiyoruz” mesajını vermiştir.

Kandil’in sürekli olarak Türkiye’yi IŞİD virüsü ile birlikte anması ve IŞİD’in gerek Irak, gerek Suriye ve gerekse Avrupa’da (özellikle Fransa) gerçekleştirdiği cinayetlerle ilişkilendirme çabası da bu projesinin bir ürünüdür. KCK, Barzani’nin Türkiye ile olan ilişkilerini de PKK’ya karşı sürdürülen taktiksel bir ilişki olarak görüyor. Ve Kandil, kontrolleri altındaki medya üzerinden sürdürdükleri propaganda ve değerlendirmelerinde, PKK’nın etkisizleştirilmesi durumunda, Türkiye’nin Barzani ve KDP’ye yöneleceğini dile getirmektedirler. Oysa yıllardır Kandil’i mesken tutarak Türkiye’deki iç huzura mani olan PKK, Şengal bölgesine yerleşmeye çalışarak, Irak’taki Kürt yönetimine de huzur vermeyecektir.

Nihayet Kandil’deki KCK yönetimi gerçek amacını, Mustafa Karasu üzerinden deklare etmiştir. Mustafa Karasu: “Yine Şengal halk meclisini kurarak, Şengal’i kendilerinin yönetmek istediklerini ortaya koymuşlardır. KDP Şengal’in özerkliğini, öz yönetimini ve öz savunmasını kabul etmiyor” diyerek, Irak’taki mevcut Kürt yönetimini de bölmeye çalışmış,  meşru yönetime karşı “özyönetim” saçmalığı adı altında, kendi ideolojilerine uygun kanton oluşumlar oluşturma isteğini beyan etmiştir. Türkiye’de de meşru bir devlet idaresi ve yerel yönetimler olduğu -ki KCK’nın “özyönetim” adı altında kazdıkları hendek ve oluşturdukları barikatlar HDP’li belediyelerin yönetimi altındadır- HDP’de meşru bir siyasi parti olduğuna göre, Kürtlere acı ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen “özyönetim” adı altındaki tüm faaliyetler gayri meşru değil midir?

Hatırlanacağı üzere Mustafa Karasu, Mesut Barzani’nin geçtiğimiz yılın Aralık ayında Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyareti: “Mesut Barzani Türkiye'yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaretin ilk önce MİT’le görüşmeyle başlaması, bu gidişin amacı ve içeriğini ortaya koymaktadır. Ziyaretin MİT’le görüşmeyle başlatılması ise Güney Kürdistan ve Kürt gerçeğine gösterilen yaklaşımla ilgilidir. Bu, bilinçli bir ayarlamadır. MİT’in şu anda en fazla uğraştığı, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin tasfiyesi konusudur. Bu açıdan MİT görüşmesinin yüzde 80’i PKK'ye karşı nasıl mücadele verileceği üzerinedir” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/12/pkknn-barzani-sancs.html) şeklinde değerlendirerek Mesut Barzani ve KDP sancısını ortaya koymuştu.

Kandil kendisine yönelik bu olumsuz bakış ve yaklaşımı; “eğer PKK’nın Türkiye’deki mücadelesi başarıya ulaşmazsa, Irak, Suriye ve İran’daki hiçbir Kürt hareketi başarıya ulaşamayacaktır” tehdidiyle aşmayı düşünmektedir.

KCK, içinde bulunduğumuz Mart ayında, öncelikli olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinliklerini fırsat bilerek halkı provoke etmeye çalışacaktır. Nihai hedef olarak da 21 Mart’taki Nevroz kutlamalarını, 1992-93 yıllarına benzer şekilde provoke etmeyi planlamaktadır.

PKK, havaların ısınmasıyla beraber, bölgedeki halkın direncini kırmak için, hem kırsal, hem de şehir merkezlerine yönelik yeni saldırılar gerçekleştirerek, şiddetin dozunu arttırmak isteyecektir.

Allah fırsat vermesin…

26 Şubat 2016 Cuma

Kandil, Hangi Güçlerin Taşeronluğunu Yapıyor?

Tüm dünya Suriye’deki gelişmelere odaklanmışken, (ABD ve Rusya, kendi menfaatleri çizgisinde üzerinde anlaştıkları planı adım adım hayata geçirmektedirler) Türkiye bir kez daha iç politika ve PKK terör örgütüyle mücadele etmek durumunda bırakılmıştır. PKK’nın şehir merkezlerinde başlattığı hendek ve barikat savaşlarından  -altı aylık süre zarfında-  hedeflediği sonucu elde edemediği aşikârdır. “Kürt ulusalcı çevrelerce ‘halkın özsavunması’ şeklinde tanıtılan bu strateji beş aya yakın bir sürede değişik ilçe ve illerde, yüzün üzerinde güvenlik görevlisinin şehit olmasına, bir o kadar da sivil vatandaşın ölmesine, 250.000’den fazla insanın göç etmesine veya evlerini uzun süre terk etmelerine ve 800’ün üzerinde örgüt üyesinin ölmesine neden olmuştur. Bunun yanında uzun süreli sokağa çıkma yasakları, PKK’nın boykotları ve çatışmalar sebebiyle bölgede yer yer sosyo-ekonomik hayat durma noktasına gelmiştir.” (Dr. Mehmet Yanmış-Hendek Siyaseti, Sokağa Çıkma Yasakları ve 7 Haziran Sonrası Şiddet Olaylarının Kürt Kamuoyu Üzerindeki Etkileri: Kürtler Süreci Nasıl Değerlendiriyor? Şubat: 2016)

Son dönemde Kandil’deki PKK üst düzey liderlerinin hezeyan dolu açıklamalarına sıklıkla tanık oluyoruz. Bu kez açıklama, kamuoyunda uluslararası gladyonun PKK içerisindeki uzantısı iddialarıyla gündeme gelmiş bir isimden,  Duran Kalkan’dan.

23 Şubat gecesi PKK’nın yayın organlarından Med Nuçe TV’ye konuşan Duran Kalkan, Ankara’daki menfur saldırı için “etme bulma dünyasıdır” diyecek kadar alçalarak, PKK’nın kandan ve ölümde beslenen yüzünü bir kez daha göstermiştir. Oysaki KCK; 10 Ekim 2015 tarihinde 95 insanımızın vahşice katledildiği Ankara’daki saldırı sonrasındaki açıklamasında : “Bu katliamın sorumlusu kesinlikle AKP hükümetidir… Bu katliam ve savaşı ortaya çıkaran zihniyet ve politikaları etkisizleştirmek ancak demokratik mücadeleyi yükseltmekle mümkün olur. Bu katliamdan sonra tüm demokrasi güçleri, halklarımız ve Kürt halkı ayağa kalkarak bu katliamı ve bu katliamı gerçekleştirenleri protesto etmelidir” demişti. PKK, bombalı saldırı kendi tabanlarına yönelik olursa “vahşet ve katliam”, asker ve polise yönelik olduğunda ise “etme bulma dünyası” olarak tanımlıyor. Bu tanımlama militarist bir tanımlamadır ve tam da PKK’nın kendisini tanımlamaktadır.

Duran Kalkan’ın en çarpıcı açıklaması ise Mart ayında -baharla birlikte- Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun iktidardan gideceğini iddia etmiş olmasıdır. Bu iddianın bir hezeyan olduğu tartışma götürmez. Lakin dikkate alınması gereken önemli bir nokta var. Erdoğan ve Davutoğlu isimlerinin hedef olarak alınması sizce de düşündürücü değil midir?  Bunun manası: Bizim devletle hiçbir problemimiz yok, bizim tek problemimiz Erdoğan ve Davutoğlu’yladır.

Hatırlayalım: HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş 17 Mart 2015 tarihli partisinin meclis grup toplantısında yapmış olduğu konuşmada “Sayın Recep Tayyip Erdoğan, HDP var oldukça, HDP’liler bu topraklarda nefes aldığı sürece sen başkan olmayacaksın, seni başkan yaptırmayacağız” demişti. Bu ifade, tipik bir marjinal sol söylemdir. Peki, Demirtaş’ı bu ifadeleri söylemeye iten neden neydi? Tabi ki Kandil. KCK’daki baskın yönetim anlayışı Marksikt-Leninist ideolojidir. Ve aynı ideoloji Türkiye siyasetinde kaybolmaya yüz tutmuş marjinal Türk solunun Figen Yüksekdağ üzerinden HDP’de yeniden hayat bulmuştur. Tabi Figen Yüksekdağ’ın ne kadar Kürt olduğu, bir Kürt annesinin hislerini ve acılarını ne kadar paylaştığı/paylaşabildiği ise ayrı bir konusudur. Bugün, KCK bile hedeflerine ulaşmak için Cumhurbaşkanı ve Başbakanı hedef alan bir strateji izliyorsa, Kandil’in hangi güçlerin taşeronluğunu yaptığını açığa çıkmış olmuyor mu?

Erdoğan ve Davutoğlu isimleri PKK’da bir paranoyaya dönüşmüş olsa da PKK, bu tür söylemleri bilinçli olarak kullanmaktadır. Kandil’in Erdoğan’ı ve Davutoğlu’nu hedef alan açıklamaları, karşı sertlikle -özellikle Erdoğan tarafından- anında cevap bulmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın PKK’yı hedef alan sert sözleri ise bölgede antipati ile karşılanmaktadır. Bu da KCK açıklamalarının Erdoğan’ın sert söylemleri üzerinden bölgede ete kemiğe bürünmesiyle sonuçlanmaktadır.

Duran Kalkan: Bu sisteme karşı mücadele, genel boykot topyekûn direniş temelinde olmalıdır. Bunun için de öz savunma esastır. Gençlik gerillaya katılmalı, YPS’yi büyütmelidir. Her mahallenin savunma güçleri olmalı. Her sokağa bir YPS takımı, hatta bir YPS bölüğü oluşturulmalı.”diyerek, göz göre göre ölüme gönderdikleri gençlerin ölümünü, Kürt kamuoyu nezdinde “özsavunma” fantezisi üzerinden meşrulaştırmaya çalışıyor.

Duran Kalkan’ın geçmişteki açıklamalarına bakıldığında: “Topyekûn Kürt direnişi 2013 yılında mevcut AKP politikaları sürdükçe, çok daha kapsamlı ve derin hale gelecek. “Devrimci Halk Savaşı” stratejisini en etkili bir bicinde 2013 yılında Kürtler yürütecekler… 2013 yılı daha büyük bir mücadele ve devrim yılı olacak.” (http://www.sosyalistforum.net/showthread.php?t=57347) 

"Gerçekten de final düzeyinde bir büyük mücadele yaşanıyor. Önümüzdeki kış dönemi böyle büyük bir mücadeleye sahne olacak" (http://haber.sol.org.tr/turkiye/duran-kalkan-onumuzdeki-kis-final-duzeyinde-bir-mucadeleye-sahne-olacak-136447)

“Önümüzdeki Mart süreci büyük bir direniş sürecidir. Zafer ve başarı her zamankinden daha yakındır. 2016 baharı Kürt’ün baharı olacaktır” ifadesiyle sonlandırdığı son açıklaması da terör örgütü elemanlarını motive etmeye yöneliktir. Kandil’deki KCK baronlarının her dönem bu ve benzeri açıklamaları hep olmuştur. 

3 Ocak 2016 Pazar

Barışı Beklerken, Savaş ile Yüzleşmek!...

       Bir yılı daha geride bıraktık. Bir vatandaşı olarak, 2015 yılı içerisinde iç huzurunu temin etmiş bir Türkiye hayal ederken, maalesef bir kez daha silah, çatışma, kan ve gözyaşı ile yüz yüze kaldık.  Peki bugüne nasıl geldik?

   Geçtiğimiz yılın Ocak ayından itibaren KCK, Suriye yapılanmasıPYD’nin Suriye’deki otorite boşluğundan yararlanarak Rojava’da hayata geçirdiği kantonlara (bir başka ifadeyle demokratik özerklik) benzer oluşumların inşasından vazgeçmediler.

       PKK-KCK, bu denemeyi gençlik yapılanması olan YDG-H üzerinden hayata geçirmeye çalıştı. Zamana ve zemine göre hareket eden YDG-H, Kandil tarafından pilot bölgeler olarak seçilen Lice, Yüksekova ve Cizre’de “demokratik özerklik” hedefini fiiliyata geçirmeye yeltendi. (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/01/cizrede-ne-olduoluyor.html)

     Türkiye’nin bir kez daha seçim atmosferine girdiği 2015 Şubat’ında, HDP’nin seçimlere parti olarak gireceğini açıklamasından sonra,  68 kuşağının eski ve hızlı solcuları ile kendilerini sosyal demokrat olarak ifade eden çok sayıda siyasetçi ve gazeteci, bir anda HDP ve Selahattin Demirtaş hayranı kesilmeye başladılar. HDP ve Demirtaş hakkında güzellemeler düzmekten geri kalmayan bu kesimin HDP hayranlıklarının mihenk noktası ise AK Parti düşmanlığıydı. HDP ise hiçbir zaman Çözümün bir muhatabı olmadı/olamadı.  HDP, seçime parti olarak katılacağını açıkladıktan sonra, TBMM’de görüşüldüğü andan itibaren İç Güvenlik Paketi’ne yönelik sert bir muhalefet sergiledi ve “Çözüm Süreci”nin geleceğini İç Güvenlik Paketi ile ilişkilendirerek, ta o zamanlar toplumun zihninde soru işaretleri oluşturmaya başladı.

     28 Şubat 2015 günü toplanan ve literatüre “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak giren, hükümet adına Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, AK Parti adına Grup Başkan Vekili Mahir Ünal,  HDP adına Sırrı Süreyya Önder, İdris Baluken ve Pervin Buldan’ın bulunduğu,  içeriğinde; PKK’ya “silahsızlanma kongresini toplama” çağrısı, hükümete ise 10 maddelik bir demokratikleşme paketi ödevinin yer aldığı tarihi metin 1 Mart 2015 günü kamuoyuna açıklandı.

    Tam da “kırk yıllık kan, acı ve gözyaşı bitiyor, Türkiye kendi yarasını tedavi ediyor derken,  “eyvah Kürtler silahlı mücadeleden vazgeçiyor” diyen, bir kesim aydın ve yazar (!) tabakası feveran etmeye başladı. Ardından HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş "Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor" diyerek, toplantıyı ve mutabakatı itibarsızlaştırdı. HDP tabanı ise -özellikle bölge illerinde- Kandil’in “silahı bir güç olarak” dayatma girişimlerine prim vererek, PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H’nin kamu düzenini zaafa uğratacak faaliyetlerine göz yumarak; PKK’nın şehir merkezlerini silah depolarına çevirmesine zemin hazırladı.  

     Olan biteni anlamaya çalışan Türkiye kamuoyu, bu kez de (15 Mart 2015) Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Buralarda bizim terörle mücadelede neler kaybettiğimiz belli. Eğer biz bu kayıplara uğramamış olsaydık, bugün çok çok farklı yerde olacaktır. Şimdi varsa bakıyorsun; Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok” açıklamasıyla karşılaştı. Devlet ricalı tarafından “Kürt Sorunu”na ilişkin birbiriyle örtüşmeyen ve birbiriyle çelişen açıklamalar, bölge insanı üzerinde olumsuz bir algı sebebiyet verdi ve karamsar bir tablo oluşturdu.

     11 Nisan 2015 tarihinde Ağrı-Diyadin’deki vuku bulan ve alenen provokasyon olduğu belli olan çatışma sonrası Türkiye’ye barışı getireceği ümit edilen  “Çözüm Süreci”nin -adına ne denirse densin- paketlenerek önce askıya alınmasına, sonrasında ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle buzdolabına konulmasına neden oldu. Oysaki Türkiye’nin iç barışı, ucuz siyasi hesaplara, kişisel çekişmelere kurban edilemeyecek kadar kıymetliydi.

     Ve 7 Haziran seçimi sonrası -13 yıl sonra- yeniden koalisyon hükümetleriyle anılmaya başlandığı, siyasi istikrarsızlığın habercisi günler ile karşı karşıya kalan bir Türkiye...

     7 Haziran seçimi öncesinde askıya alınan “Çözüm Süreci”,  KCK’nın 11 Temmuz’da “çatışmasızlığın sona erdiğini” açıklamasıyla son buldu. 20 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde sivilleri hedef alan; 31 insanın öldüğü, 100’den fazlasının yaralandığı bombalı saldırıyı devlet ile bağdaştıran PKK’nın,  22 Temmuz’da Ceylanpınar’da evlerinde uyurlarken şehit ettiği iki polis memurunun ardından yeniden başlayan çatışmalar...

   Sonrasında Halil Berktay’ın, “PKK’ye göre ‘özyönetim’ eski Stalinist-Maoist perspektiflerinde ‘proletarya diktatörlüğü’ ya da onun biraz dönüşüme tâbi tutulmuş versiyonu olarak ‘demokratik halk iktidarı’ kuram ve kavramlarının olduğu yere yapıştırılmış bir etikettir” dediği, PKK’nın Kürtleri hendeklere gömdüğü yeni strateji sonrası, şehir merkezlerine indirgediği çatışmalar ve bu çatışmalardan kaçarak evlerini terk eden onbinlerce masum, zavallı halk.

     PKK “özerklik” hedefine ulaşmak için, çözüm sürecini sonlandırdı ve kırsal alandaki silahlı faaliyetlerini sokak aralarına indirgeyerek hendek savaşlarından medet umdu. HDP ise kendi iradesini PKK’ya teslim ederek “özyönetim ve hendek” sarmalına kapıldı. “Kürtlerin mutlaka şu veya bu şekilde siyasi statüsü olmalı. Bunun da ismi devlettir. Bu devletin içinin nasıl doldurulacağı ideolojik bir meseledir” diyerek, hem yüzündeki maskeyi çıkarmış, hem de “HDP Kandil’in TBMM’deki uzantısıdır” iddialarını meşrulaştıran, sivil siyaseti PKK’ya peşkeş çeken HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş...

     “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir” ifadesiyle PKK’nın hendek saçmalığını siyasi statü ile meşrulaştırmaya çalışan DTK...

     Genel seçimden ziyade, “referandum” niteliği taşıyan ve AK Parti’nin bir kez daha tek başına iktidar olduğu 1 Kasım seçimi sonrası, terörle mücadele adına -zarureten- adı konulamayan derinlikli bir savaş ile karşı karşıya kalan Türkiye...

30 Aralık 2015 Çarşamba

DTK’dan “Teslimiyet” Manifestosu!...

Geçtiğimiz hafta sonu Diyarbakır’da düzenlenen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) olağanüstü kongresinin sonuç bildirgesi açıklandı. Bildirgeden aklı selim yerine, hendek ve barikat siyasetine -ne yazık ki- tam destek çıktı.  Bu da sivil Kürt siyasetinin PKK şiddetine teslim olduğu manasına geliyor. 

Sonuç bildirgesinin “Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan” ile başlayan ifadesine dikkat edildiğinde,  bu tarz bir söylemin Kemalist çevrelerin alışılageldik “ulu önder Atatürk”  şablonunun bir versiyonu olduğu görülecektir. Kemalizm’i örnek alan seküler HDP,  Kandil’i yönlendiren üst akılların plan ve politikalarını gerçekleştirmek için “Apo ve Apoizm’i” kalkan olarak kullanmaya başlamış, bu ve benzeri ifadeleri, kendilerini maskelemek için kullanmaktadır. Bu tür söylemler, tabandan gelen halk tepkisini aza indirgemek için özellikle kullanılan söylemler olarak da değerlendirilebilir. Bu da halk nezdinde kendi meşruiyetini kaybeden HDP'nin gayri meşru söylem ve taleplerini maskelemek için geliştirdiği bir dildir. “Önder” olarak gördükleri Öcalan’ın 2013 Nevruz’unda “silahlar sussun, fikirler konuşsun” çağrısına, “silah, hendek ve barikat” ile karşılık veren bir PKK ve PKK’nın kuyruğuna takılarak bu ortama zemin hazırlayan bir HDP! 

“Kuşkusuz ülkemizin sorunlarının çözümü derinlikli ve güvene dayalı bir müzakere temelinde Türkiye Büyük Millet Meclisi onayı ile gerçekleştirilmelidir” diyen bir akıl. Peki,  TBMM’yi sorunların çözümü için gören bu akıl, neden hâlâ PKK’nın “hendek ve barikat” stratejisine sahip çıkıyor? Ve yine, “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir” cümlesiyle sahiplenilmek istenen hendek siyasetinin, “siyasi statü” ile ne tür bir ilişkisi olabilir?

  -Siyasi statüyü, halk tarafından seçilmiş ve temsil rolünü üstlenmiş siyasetçiler kullanmıyor mu?  

-59 milletvekilli ile TBMM’de temsil edilen parti HDP değil midir?

-Bölgedeki üçü büyükşehir olmak üzere çok sayıdaki il, ilçe ve belde belediye başkanlıkları HDP’nin elinde değil midir?

-Belediye kontrolündeki araç ve gereçlerle hendek kazıp, barikat kurmak mı siyasi temsiliyettir? Kimse boş heveslere kapılmasın.  Tüm “meşru” taleplerin temsil mekânı TBMM’dir.

 “DTK olarak halk meclislerinin ilan ettiği özyönetim ilanlarını ve halkımızın her alanda yürüttüğü bu haklı ve meşru direnişi sahipleniyor; Kürt halkının ve tüm Türkiye halklarının bu direnişlere katılmasını ve destek vermesini demokrasi ve özgürlük mücadelesi gereği olarak görüyoruz.” ifadeleri,  bildirgenin özeti mahiyetindedir. Ülke gündemini meşgul eden ve hâlihazırdaki  mevcut anayasaya aykırı olan; maddi-manevi, telafisi mümkün olamayacak mağduriyetlere yol açan, “şiddeti meşrulaştıran ve şiddete teşvik eden” bu sözler, alenen bir isyan çağrısıdır ve suçtur.  Ve bu çağrıyı “Türkiyelileşme” vaadiyle kurulan HDK-DTK felsefesine dayalı;  HDP içerisinde siyaset yapan, sivil (!) siyasetçiler yapıyor.

Bildirgede maddeler halinde sıralanan son bölüm, merkezi Kandil’de olan, PKK’nın kontrolü altındaki yazılı ve görsel meydanın tamamını sevk ve idare eden, “Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi”nin, Öcalan’ın 18 Ağustos 2010 Tarihli Avukat Görüşme Notu’nda açıklamış olduğu; altı ana maddeden oluşan  (Siyasi Boyut, Hukuki Boyut, Ekonomik Boyut, Kültürel Boyut, Öz Savunma Boyutu, Diplomasi Boyutu) “Demokratik Özerklik” projesinin detaylandırılmış şeklidir.

(Detaylı bilgi için: KCK’nın ‘Demokratik Özerklik’ Aldatmacası-I http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/kcknn-demokratik-ozerklik-aldatmacas-i.html  ve KCK’nın ‘Demokratik Özerklik’ Aldatmacası-II  http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/kcknn-demokratik-ozerklik-aldatmacas-ii.html  linklerine bakılabilir.)

Açıklanan sonuç bildirgesi sonrasında, BBC Türkçe servisine konuşan DTK Eş Başkanı ve HDP Hakkâri Milletvekili Selma Irmak,  bildirgedeki “özerk bölgeler oluşturulması” çağrısının ayrılık anlamına gelmemesi gerektiğini ifade ederek büyük bir çelişkiye düşmüştür.  Irmak, “Şu an hendeklerin arkasında çok büyük bir öfkeyle, kızgınlıkla mücadele eden ve artık kopuşu da tartışmaya başlayan gençler konuşmaya başlayacak” diyerek, Türkiye’yi açıktan tehdit etmekten de geri kalmamıştır. Selma Irmak’ın kimi açıklamaları, “DTK Sonuç Bildirgesi”yle zıtlıklar içermektedir. Dolayısıyla, uluslararası  istihbarat örgütlerinin kontrolünde çok başlı bir yönetim sergileyen Kandil’den sonra, HDK bileşenlerinde de çok başlı bir yönetimin varlığı gün yüzüne çıkmıştır.

DTK’nın sonuç bildirgesi olarak açıkladığı şeyin, aslında KCK tarafından hazırlanan bir metin olduğu aşikârdır. 

Başta HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş olmak üzere, çok sayıda HDP’linin Kandil’in dayattığı “özyönetim, hendek ve barikat” stratejisinin anayasal suç olduğu bile bile meşrulaştırma çabalarına girmesi sonrasında haklarında hazırlanan savcılık iddianameleriyle, “sivil siyasetin de önü kesiliyor” bahanesiyle kendileri için yeni bir mağduriyet söylemi oluşturmayı amaçlamaktadırlar. Devletin, HDP’nin bu kirli oyununa gelmemesi gerekir.

Sonuç olarak, “Özyönetim, hendek ve barikat stratejisi inadı, HDP ve Kandil’de bölünmelere sebebiyet verebilir. Bölünmelerin Türkiye ve Kürtler açısından ne tür sonuçlar doğuracağını şimdiden kestirmek zordur, bekleyip görmek lazım.

18 Aralık 2015 Cuma

“Kandil”leşen HDP!...

PKK cenahında ilk kez 19 Mayıs 2006 tarihli Avukat Görüşme Notları’nda Öcalan,  “Kürt sorununa çözüm ve Türkiye'yi demokratikleştirme iddiasıyla kurulmuş olan DTP'ye ilişkin olarak ben, ancak bir sempatizan olarak fikirlerimi beyan edebilirim. İtalya'daki son seçim modeli yeni bir model olarak düşünülebilir. Sola gidilebilir, sol partilerle yeni bir çatı partisi kurulabilir. Bunu değerlendirmek ve tartışmak lazım. Gerekirse AKP ile de görüşülebilir" diyerek, bugünkü HDP’nin çatısını oluşturan “çatı” partisi fikrini gündeme getirmişti.

Tüzüğünde, “Parti, tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin; dışlanan ve yok sayılan bütün halkların ve inanç topluluklarının, kadınların, işçilerin, emekçilerin, köylülerin, gençlerin, işsizlerin, emeklilerin, engellilerin, LGBT bireylerin, göçmenlerin, yaşam alanları tahrip edilenlerin; aydın, yazar, sanatçı ve bilim insanları ile bütün bu kesimlerle birlikte mücadele yürüten güçlerin her türden baskı, sömürü ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak ve insan onuruna yaraşır bir yaşam kurmak üzere bir araya geldiği, demokratik halk iktidarını hedefleyen bir siyasi partidir" denilen, HDP 1. olağanüstü kongresi, 27 Ekim 2013'te Ankara'da Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu'nda gerçekleştirildi. Kongre sonucunda, Ertuğrul Kürkçü ve Sebahat Tuncel partinin Eş Genel Başkanları seçildiler.  28 Nisan 2014 tarihinde dönemin BDP milletvekilleri Halkların Demokratik Partisi’ne katıldılar. 22 Haziran 2014 tarihinde yine Ankara Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda gerçekleştirilen 2. kongrede eş genel başkanlıklara Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş seçildi.

“Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemlerde genelde Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder ve İdris Baluken’den müteşekkil olan HDP heyeti; Hükümet ve İmralı ile çok sayıda görüşme gerçekleştirdiler. Farklı isimlerin yer aldığı HDP heyetleri de zaman zaman Kandil’e giderek KCK liderleriyle görüşmeler gerçekleştirdiler.

2014 yılında yapılan Cumhurbaşkanı seçiminde Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı aday göstererek katılmış olan HDP,  % 9,5 oranında hatırı sayılabilecek bir oy aldı. % 13,5 oy aldıkları 7 Haziran seçimi sonrası yapmış olduğu açıklamada, Demirtaş; “Artık HDP gerçek bir Türkiye partisidir” diyerek, HDP’deki emanet oylara sahip çıkacaklarını beyan etmiş; hemen her açıklamasında, HDP’nin PKK-KCK ile bağlantısı olmadığını dile getirerek, bu minvaldeki tüm iddiaları yalanlamıştı. Peki, hakikatte böyle bir bağlantı yok muydu? PKK’nın “Çözüm Süreci”ni sonlandıran silahlı eylemlere başlaması sonrası bu gerçek yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladı.  Kamuoyuna Türkiye partisi olacağını, “Türkiyelileşeceğini” taahhüt eden HDP, aksi bir rotaya girerek Kandil’in sözcülüğünü yapmaya devam etti ve “Kandil”leşme yolunda hızla ilerlemeye başladı.

HDP’nin nasıl “Kandil”leştiğini, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve Kandil sözcülerinin son bir haftadaki açıklamalarına bakarak görebiliriz.

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde 15-16 Aralık’ta yayınlanan röportajında Demirtaş: “Hatırlanırsa Şırnak'ta, Cizre'de sivil halk meclisleri öz yönetim ilan ettiğinde ne hendek vardı, ne barikat vardı? Ama ne yaptı devlet? Belediye başkanını, o açıklamayı okuyanı, açıklama okunurken yanında bulunanı... Herkesi tutukladı… Orada yaşayan gençler, siyasetçiler, halk, ‘Yahu bizi bu kadar rahat biçimde gelip mahallemizde, evimizde gözaltına almalarına izin vermeyeceğiz’ dedi. Bunu da bir fiziki engelle, taktikle nasıl yapabiliriz sorusundan tahmin ediyorum ki hendek gibi bir şey çıktı” diyerek, PKK’nın Kürtleri boğmak için sürdürdüğü “hendek ve barikat” stratejisini meşrulaştırdı. Açıklamalarının devamında ise Bir defa Kürtlerin ve Kürdistan’ın geleceğiyle ilgili mevzu, dünya genelinde de bir siyasi statü meselesidir. Bu, Kürdistan’ın dünya genelindeki, uluslararası toplum nezdindeki kabulüyle ilgili meseledir. Kürtlerin mutlaka şu veya bu şekilde siyasi statüsü olmalı. Bunun da ismi devlettir. Bu devletin içinin nasıl doldurulacağı ideolojik bir meseledir” diyerek, hem yüzündeki maskeyi çıkarmış, hem de “HDP Kandil’in TBMM’deki uzantısıdır” iddialarını meşrulaştırmıştır. Bugünkü yapısıyla HDP, Kürtlere jakobenizmi dayatan bir “elitist-burjuva” partisidir.

Demirtaş’ın açıklamalarının yayınlandığı gün, Mustafa Karasu’nun “HDK ve DTK’sız Bir HDP Düşünülemez” başlıklı yazısında: “HDK’nın farklı bileşenlerinden gelinse de dışa karşı HDP’li gibi yansımak ve HDP’li olarak çalışmak önemlidir. Çünkü HDK çizgisi, tüm HDK bileşenlerini güçlendiren, onların toplumsal ve siyasal taleplerini yansıtan bir partidir” diyerek, PKK’nın hendek ve barikat stratejisine karşı duruş sergileyen HDP içerisinde farklı sesleri de tehdit etmiştir.

KCK’ya göre “hendek ve barikat stratejisi” yeni demokratik Orta Doğu’yu inşa ediyor. PKK’ya göre, PKK faşizmine karşı çıkan Kürt, Kürt değildir. Hatırlanacağı üzere KCK aynı söylemi Suriye’deki uzantısı olan PYD faşizmi için de dillendirmişti. Maalesef bu zihniyet Hitler faşizmi döneminde muteberdi. Ve yine Kandil’e göre Türkiye, demokratik Orta Doğu’nun inşasına müdahale ederek, izin vermiyor.

Esasında HDP bir Kürt partisi olmadığı gibi, bir Türkiye partisi hiç olamamıştır. Sol, sosyalist ve enternasyonalist, hedefi ihtilalcilik olan, kuruluşundan bugüne Kandil’in güdümünden çıkmayan bir partidir. Kürtler ve “Kürt Sorunu” HDP için bir figürdür. HDP’ye oy vermiş Kürtlerin büyük bir çoğunluğu ne yazık ki HDP’nin ideolojisinden bihaberdirler. Bunun sonucu olarak da HDP içerisindeki Türk Solu'nun eskimiş "sosyalist" artıklarından kendilerine hiçbir fayda gelmeyeceğini bilmiyorlar.

Çarlık Rusya’sını yıkan Lenin’in, Çarlık coğrafyasındaki Müslüman halkları kendi emellerine alet edip kullandığı gibi, tüm iradesini Kandil’e teslim etmiş olan HDP de Müslüman Kürtleri “demokratik konfederalizm, özerklik, özyönetim”  saçmalıkları için kendi emellerine alet etmektedir. HDP takiyeci bir partidir, takiyecilik yapmaktadır. "Kürt Sorunu"nun çözümü demek, PKK ve HDP'nin nemalandığı kaynağın kuruması demektir. Çünkü çözümsüzlük, PKK ve HDP'nin yaşam kaynağıdır.