göç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
göç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2019 Salı

Göç!...


Ansızın çıkıp gittiğin gün!...
Karardı  ruhum, tükendi can özüm.
Denizde  savrulan başıboş bir sandal gibi
Sahilden sahile savruldum…
Ve bilinmeyene başladı göçüm…

İzlerini aradım koca âlemde…
Ne bir ses, ne bir nefes…
Yürüdüm yürüdüğün yollardan.
Düşlerken o heybetini…
Kalbimdeki “acı”yı hafifleten
Amberin kokun ile huzur buldum…

Hayallerim tavan aralıklarına gizlenmiş…
Ruhum, beyaz kelebeğin kanadında asılı.
Yaşarken ölmeyene, ölmek zor…
Yürek pare, pare…
Esaretim devam ediyorken…
Göçüm, son-suz-lu-ğa….


Memdoğlu…










7 Ekim 2019 Pazartesi

Sor Bizi!...


Çöz(e)mediysen kalbimdeki sevginin kilidini?...
Bir inci misali…
Sinemdeki saklı evde muhafaza ettiğim,
Sapı gümüşten anahtara sor bizi!...

Hissedemediysen yüreğimdeki yangını?...
Şirin için dağları delen Ferhat’a…
Yollara, nehirlere, dağlara, derdini döken…
Ahmet Mirza’ya sor bizi!...

Arayıp da bul(a)madıysan bu âlemdeki izlerimizi?...
Yırtık Ayakkabı'da hayat bulan öykülere…
Düşler Ülkesi’nin yaralı,…
Ben Kimim'in yorgun şiirlerine sor bizi!...

Duy(a)madıysan ruhumun göçünü?...
Sessiz çığlıklarıma şahit olan gökteki yıldızlara…
Ay’ın gölgesinde misafir olduğum…
Sensiz geçen, uzun gecelere sor bizi!...

Memdoğlu…

3 Eylül 2018 Pazartesi

Vuslata Umudumuz Var!...


Dün gece,
Yâr’in yakınına düşerim diyerek…
Ay ışığında kayan yıldızlara tutundum.
Fakat…!
Yorgun düşen yıldızlar,
Bizi Yâr’e ulaştır(a)madılar…

Sabahın ilk ışıkları
Ve rüzgârın da eşlik ettiği kuşlar ile birlikte,
Süzüldüm gökyüzünden,
Yâr’in bulunduğu şehrin sokaklarına…
Sokaklar ıssızdı ama her yer Yâr kokuyordu…
Tabelalarda hep onun ismi yazılıydı.
Kokusu ve ismi var, ne yazık ki Yâr yoktu.

Hazan mevsimi gelip, Yâr göç ettiğinde,
Şehri bir hüzün kapladı.
Sadece söğüt dallarının değil,
İçerisinde gökkuşağının renklerini barındıran laleler,
Renk renk menekşeler, mis kokulu fesleğenler,
Karanfiller, hatta!…
Onu gören güllerin de boynu bükük kaldı…

Uzaklaştıkça Yâr, vuslata umudumuz var…
Ey Yâr!...
Bil ki hasretin ruhumu yakar…
Öyle bir ateş ki bu,
Yandığım ateşi de yakar,
Yanar, yanar; tâ mahşere kadar…

Memdoğlu…

26 Haziran 2018 Salı

Sadece Bir Hayal!...



Gün ağardığında!…
Gecenin bütün karanlığına inat, her şey güzel olacaktı…
Çünkü atılan her adım, umudun yolculuğuydu.
Görülen her yeşil, dokunulan her yaprak,
Koklanan her leylak huzur penceresini aralayıp, 
Ruhumuzu saracak, kokusunu bırakacaktı…

Rengârenk kuşların dillendirdiği şarkılar,
Dilimizden dökülen nağmelere heyecan katacaktı…
Kapanan göz kapakları aralandığında!...
Hayat yeni güne yelken açacak, her şey güzel olacaktı…
Çünkü hayat, paylaşılabildiği kadar güzel.
Irmaklardan denizlere dökülen suyun seslendirdiği şiir,

Sisli bir ilkbahar sabahında,
Sonsuzluğa yayılan taze ekmek kokusu,
Rüzgârla birlikte, kokunun en saf halini yeryüzüne yayacaktı.
O ruhta saklı duran!...
Sonu gelmez hayallerimiz gerçekleşecek…
Yaşanan mutluluk, gerçek mutluluk olacaktı...

Yağmur dindiğinde!...
Her damlası dünyamızı temizleyecek…
Temiz bir dünya, aydınlık yarınlar demekti.
Toprağa düşen yağmur damlalarının rayihası,
Bulutların izlerini sürecek…
Gökkuşağına, yıldızlara uzanan bir köprü kuracaktı…

Kuşların göç mevsiminde!...
Umutlarımız vuslata kanat çırpacak…
Olmadı, olmayacak, olamayacak…
“Adaletin” bizden uzak bırakıldığı bu âlemde,
Mutluluktan beslenen bir dünya beklemek!...
Belki de bir hayaldi…
Sadece bir hayal…

Memdoğlu...

10 Ocak 2016 Pazar

Bad-ı Saba!...


Ey Bad-ı Saba!

Merhaba.
           Hiç esmiyor, selam da vermiyorsun artık...
           Oysa ki!
           Senden haber bekleyen,
           hüzünlü bir kalp, yaralı bir yürek vardı.
           Unuttun mu?...


Hatırlar mısın?

Fecr ile birlikte
açık penceremizden içeri girer...
sadece hanemize değil,
gönlümüze de ferahlık ve huzur verirdin...

Hatırlar mısın?

Şafaktaki o esintilerinde,
ağaç dalları kıyama durur...
yapraklar ve dallara konan kuşlar ise
"Hû" der, zikre başlardı...

Hatırlar mısın?

Yağmur ile birlikte coşan akarsular
toprağa, toprak nebatata, nebatat
insanoğluna nazire yapardı..
İnsanoğlu?

Ah insanoğlu!

Kuşların bile göç etmediği zemheride,
insanları yerinden ve yurdundan ederek
göçe zorlayan,
merhamet yoksunu insanoğlu (!)...

Merhamet...

Mehmet Memdoğlu

3 Ocak 2016 Pazar

Barışı Beklerken, Savaş ile Yüzleşmek!...

       Bir yılı daha geride bıraktık. Bir vatandaşı olarak, 2015 yılı içerisinde iç huzurunu temin etmiş bir Türkiye hayal ederken, maalesef bir kez daha silah, çatışma, kan ve gözyaşı ile yüz yüze kaldık.  Peki bugüne nasıl geldik?

   Geçtiğimiz yılın Ocak ayından itibaren KCK, Suriye yapılanmasıPYD’nin Suriye’deki otorite boşluğundan yararlanarak Rojava’da hayata geçirdiği kantonlara (bir başka ifadeyle demokratik özerklik) benzer oluşumların inşasından vazgeçmediler.

       PKK-KCK, bu denemeyi gençlik yapılanması olan YDG-H üzerinden hayata geçirmeye çalıştı. Zamana ve zemine göre hareket eden YDG-H, Kandil tarafından pilot bölgeler olarak seçilen Lice, Yüksekova ve Cizre’de “demokratik özerklik” hedefini fiiliyata geçirmeye yeltendi. (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/01/cizrede-ne-olduoluyor.html)

     Türkiye’nin bir kez daha seçim atmosferine girdiği 2015 Şubat’ında, HDP’nin seçimlere parti olarak gireceğini açıklamasından sonra,  68 kuşağının eski ve hızlı solcuları ile kendilerini sosyal demokrat olarak ifade eden çok sayıda siyasetçi ve gazeteci, bir anda HDP ve Selahattin Demirtaş hayranı kesilmeye başladılar. HDP ve Demirtaş hakkında güzellemeler düzmekten geri kalmayan bu kesimin HDP hayranlıklarının mihenk noktası ise AK Parti düşmanlığıydı. HDP ise hiçbir zaman Çözümün bir muhatabı olmadı/olamadı.  HDP, seçime parti olarak katılacağını açıkladıktan sonra, TBMM’de görüşüldüğü andan itibaren İç Güvenlik Paketi’ne yönelik sert bir muhalefet sergiledi ve “Çözüm Süreci”nin geleceğini İç Güvenlik Paketi ile ilişkilendirerek, ta o zamanlar toplumun zihninde soru işaretleri oluşturmaya başladı.

     28 Şubat 2015 günü toplanan ve literatüre “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak giren, hükümet adına Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, AK Parti adına Grup Başkan Vekili Mahir Ünal,  HDP adına Sırrı Süreyya Önder, İdris Baluken ve Pervin Buldan’ın bulunduğu,  içeriğinde; PKK’ya “silahsızlanma kongresini toplama” çağrısı, hükümete ise 10 maddelik bir demokratikleşme paketi ödevinin yer aldığı tarihi metin 1 Mart 2015 günü kamuoyuna açıklandı.

    Tam da “kırk yıllık kan, acı ve gözyaşı bitiyor, Türkiye kendi yarasını tedavi ediyor derken,  “eyvah Kürtler silahlı mücadeleden vazgeçiyor” diyen, bir kesim aydın ve yazar (!) tabakası feveran etmeye başladı. Ardından HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş "Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor" diyerek, toplantıyı ve mutabakatı itibarsızlaştırdı. HDP tabanı ise -özellikle bölge illerinde- Kandil’in “silahı bir güç olarak” dayatma girişimlerine prim vererek, PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H’nin kamu düzenini zaafa uğratacak faaliyetlerine göz yumarak; PKK’nın şehir merkezlerini silah depolarına çevirmesine zemin hazırladı.  

     Olan biteni anlamaya çalışan Türkiye kamuoyu, bu kez de (15 Mart 2015) Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Buralarda bizim terörle mücadelede neler kaybettiğimiz belli. Eğer biz bu kayıplara uğramamış olsaydık, bugün çok çok farklı yerde olacaktır. Şimdi varsa bakıyorsun; Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok” açıklamasıyla karşılaştı. Devlet ricalı tarafından “Kürt Sorunu”na ilişkin birbiriyle örtüşmeyen ve birbiriyle çelişen açıklamalar, bölge insanı üzerinde olumsuz bir algı sebebiyet verdi ve karamsar bir tablo oluşturdu.

     11 Nisan 2015 tarihinde Ağrı-Diyadin’deki vuku bulan ve alenen provokasyon olduğu belli olan çatışma sonrası Türkiye’ye barışı getireceği ümit edilen  “Çözüm Süreci”nin -adına ne denirse densin- paketlenerek önce askıya alınmasına, sonrasında ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle buzdolabına konulmasına neden oldu. Oysaki Türkiye’nin iç barışı, ucuz siyasi hesaplara, kişisel çekişmelere kurban edilemeyecek kadar kıymetliydi.

     Ve 7 Haziran seçimi sonrası -13 yıl sonra- yeniden koalisyon hükümetleriyle anılmaya başlandığı, siyasi istikrarsızlığın habercisi günler ile karşı karşıya kalan bir Türkiye...

     7 Haziran seçimi öncesinde askıya alınan “Çözüm Süreci”,  KCK’nın 11 Temmuz’da “çatışmasızlığın sona erdiğini” açıklamasıyla son buldu. 20 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde sivilleri hedef alan; 31 insanın öldüğü, 100’den fazlasının yaralandığı bombalı saldırıyı devlet ile bağdaştıran PKK’nın,  22 Temmuz’da Ceylanpınar’da evlerinde uyurlarken şehit ettiği iki polis memurunun ardından yeniden başlayan çatışmalar...

   Sonrasında Halil Berktay’ın, “PKK’ye göre ‘özyönetim’ eski Stalinist-Maoist perspektiflerinde ‘proletarya diktatörlüğü’ ya da onun biraz dönüşüme tâbi tutulmuş versiyonu olarak ‘demokratik halk iktidarı’ kuram ve kavramlarının olduğu yere yapıştırılmış bir etikettir” dediği, PKK’nın Kürtleri hendeklere gömdüğü yeni strateji sonrası, şehir merkezlerine indirgediği çatışmalar ve bu çatışmalardan kaçarak evlerini terk eden onbinlerce masum, zavallı halk.

     PKK “özerklik” hedefine ulaşmak için, çözüm sürecini sonlandırdı ve kırsal alandaki silahlı faaliyetlerini sokak aralarına indirgeyerek hendek savaşlarından medet umdu. HDP ise kendi iradesini PKK’ya teslim ederek “özyönetim ve hendek” sarmalına kapıldı. “Kürtlerin mutlaka şu veya bu şekilde siyasi statüsü olmalı. Bunun da ismi devlettir. Bu devletin içinin nasıl doldurulacağı ideolojik bir meseledir” diyerek, hem yüzündeki maskeyi çıkarmış, hem de “HDP Kandil’in TBMM’deki uzantısıdır” iddialarını meşrulaştıran, sivil siyaseti PKK’ya peşkeş çeken HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş...

     “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir” ifadesiyle PKK’nın hendek saçmalığını siyasi statü ile meşrulaştırmaya çalışan DTK...

     Genel seçimden ziyade, “referandum” niteliği taşıyan ve AK Parti’nin bir kez daha tek başına iktidar olduğu 1 Kasım seçimi sonrası, terörle mücadele adına -zarureten- adı konulamayan derinlikli bir savaş ile karşı karşıya kalan Türkiye...

5 Aralık 2015 Cumartesi

PKK Amacına Ulaşıyor mu?

“Çözüm Süreci” ile birlikte bölgedeki köylere geri dönüşler olmuş, yaşam normalleşmeye başlamışken PKK’nın, süreci sonlandıran silahlı eylemleriyle birlikte geri dönüşler durmuş, bölgeye yeniden korku ve endişe hakim olmuştur. PKK’nın silahlı eylemlere devam etmesinin artık hiçbir mazereti kalmamıştır. Devlet -Yeni Anayasa’yı katmazsak-  bu manada PKK’nın kendi propagandasına alet ettiği bütün argümanları boşa çıkarmıştır.

“Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemlerde PKK,  sürecin sonunda “özyönetim” ilan edeceklerini; kendilerine destek veren kesimleri bürokratik mekanizmalarda yer alacaklarına, silahlı unsurlarının ise asayiş güçleri olacağına inandırdı.

Geldiğimiz süreçte PKK, çok bileşenli; uluslararası çıkarları güden bir yapılanma haline, bir örgüte dönüşmüştür. Bugün, uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolündeki Kandil, (Cemil Bayık’ın PKK’nın sınır dışına çekilmesi kararını ne HDP ne de Abdullah Öcalan’ın veremeyeceğini, böyle bir kararı ancak kendileri verebileceğini açıklaması, PKK’nın Öcalan’ın kontrolünden çıkarak, uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolüne girdiğinin delili ve ispatıdır.) şehir yapılanması YDG-H üzerinden özyönetim saçmalığı adı altında bölgeyi yaşanmaz hale getirmek için her şeyi göze almış durumdadır.  YDG-H, devlet otoritesini devre dışı bırakmak için bölge insanında can güvenliği korkusu oluşturarak,  kendilerinden olan aileleri ve çocukları silahlandırarak güvenlik güçlerine karşı kullanmakta, kendilerinden olmayan, kendileri gibi düşünmeyen zavallı masum Kürtleri de göçe zorlamaktadır. PKK’nın özyönetim ilan ettiği yerlerde, ticaret durma noktasındadır ve sağlıklı ve düzenli bir eğitim yapılamamaktadır.

Türkiye’de Suriye benzeri bir iç savaş hayali kuran Kandil, Cizre, Şemdinli, Silvan, Lice, Sur, Nusaybin ve Derik’te özyönetim adı altında savaşı şehir merkezlerine yayarak, bu yerleşim yerlerinde kendilerinden olmayan Kürtlere yaşamı zehir etmektedirler. 20 bin nüfuslu Mardin’in Derik ilçesinden beş bin kişinin göç ettiği iddia edilmektedir. Ne acıdır ki Kandil’in bu kanlı planına HDP’li birçok belediye de destek vermektedir.  Bölge halkının çoğunluğunun HDP’ye destek veriyor olması, HDP’nin PKK’ya karşı siyaseten güçlü olma amaçlı olmasına rağmen HDP; iradesini hâlâ Kandil’e teslim etmiş vaziyette.Son dönemlere yaşanan olaylardan sonra HDP’den kendilerini Kandil’in vesayetinden kurtardıklarını gösteren açıklamalar ve siyaset beklemek, çok iyimser bir beklenti olur.

PKK liderlerinden Mustafa Karasu özyönetim safsatası ve hendek stratejisini, “Kürt halkı haklı, meşru ve hiç kimsenin itiraz edemeyeceği biçimde özyönetim hamlesi yapmıştır. Türk devleti bunu kabul etmediği için saldırmakta, halk da direnmektedir. Tabii ki bu direnme içinde hendekler de barikatlar da vardır. Halk devletin özyönetimi inşa edip kendi kendini yönetmek istediği alanlara girmesini istememektedir. Devlet belli merkezlerde var olabilir, ama halkın yaşam alanları olan mahallelere ve sokaklara giremez. Halkın kendi kendini yönetmesine karışamaz” diyerek açıklamaktadır. Kandil bir halk hareketi (!) olduğunu iddia etmeden önce, kamuoyuna kendi iç infazlarını açıklamalıdır.

PKK’nın en belirgin özelliği, kendilerine inanmış; özgürlük adına kendilerini PKK’ya adamış kişilerin adeta beyinlerine müdahale ederek,farklı bir Kürt tipioluşturmak istemesidir. PKK güdümündeki yayın organlarına bakıldığında, bu özellik kolayca görülmektedir. Yıllardır burjuvaziye karşı mücadele verdiği iddia eden PKK;  “özyönetim” planıyla kendi faşizan ve burjuva sistemini kurma ve hayata geçirme peşindedir.

Devlet tarafından sıklıkla ilan edilen sokağa çıkma yasaklarının uzatılması, ilan edilen her sokağa çıkma yasağının PKK’ya yaradığı aşikârdır. PKK’nın istediği bölgede bir savaş ortamı görüntüsü oluşturmak ve bunu kendi yayın organları üzerinden dünyaya servis etmek olduğu düşünüldüğünde; devletin PKK’nın bu amacına hizmet etmemesi gerekmez mi?

PKK’nın “özyönetim” ilan ettiği yerlerde bir an önce kamu düzeni tesis edilmeli, bölgenin PKK tarafından insansızlaştırılmasına izin verilmemelidir. Bölgenin insansızlaştırılması PKK’nın amaçlarına hizmet edecektir.