kuş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kuş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2020 Pazartesi

Gökyüzüne Sor!?...

Mutlu olunca toprağa…
Üzülünce gökyüzüne bakardı.
Kuşlar ile uçmayı hayal eder,
“Gittiğiniz yere, beni de götürün!?” derdi.
Özgürlüğe uçmak,
Kavuşmak demekti gökyüzü...
Mavi bir düş, turkuaz örtü demekti.
Bulutlar sardığında ise
Hüzün ve gözyaşı demekti gökyüzü.

Bakarken gözlerime!..
“Toprak gibi
Bağrında ne çok giz barındırıyorsun!?” dedi.
Karanlığa müebbet ruhuma,
Aydınlığı göremeyen gözlerime,
Işık olur musun dedim?
“Bana değil, yüreğine sor?” dedi.

Gece,
Yıldızlara ve aya koynunu açan gökyüzü!
Gündüz güneşe muhtaç,
Bu yürek gözlerine.
Ey gözleriyle gökyüzünü kıskandıran sevgili!
Ay ve yıldızları kabul ettiğin gibi
Çocuksu hayallerimi de kabul eder misin?

Memdoğlu…



13 Mayıs 2016 Cuma

Ah Gönül!...

Sevdik, güldük, üzüldük, ağladık…
Ve tek suçlu gönül dedik.
Tebessüm ederken bile
“Biz değil, suçlu gönül” dedik.
Ne kadar kolaydı suçlamak, değil mi?
Ne görürse o sızardı hâlbuki.
Uçan kuştan esen yele,
Gül dalında öten bülbüle,
Radyoda çalan türküye bile gönül dedik.
Yolların çıkmazına, gözlerin damlasına,
Buluttan düşen yağmura,
Gülün her rengine Sevgili’yi kondurup,
Bir de bahane ekledik, gönül dedik...

Dağa, dereye; ovaya, yaylaya…  
Kundaktaki bebeğe de gönül dedik.
Ferhat ile Şirin’e, Aslı ile Kerem’e,
Yetmiyormuş gibi,
Sevgili’ye düşene de gönül dedik.
Ne suçluymuş bu gönül?
Ne görür, ne duyar,
Ne konuşur, ne de koşar.
Her şeyden habersizdir oysa.
Adına tükenmeyen şarkılar,
Dinmeyen acılar yetmezmiş gibi
Anlayamayana “taş kalpli yar” dediler.
Oysa biz, ona da gönül dedik Efendim!..

O mu istedi bunca hüznü,
Bunca hezeyanı?
“Yar” denildiğinde sızlayana,
Bir o kadar yanana da gönül dedik.
Kime, neye ne söyleyelim?
Atsan alan olmaz,
Suçlu gönül desek, kimse inanmaz.
Düşündük, düşündük, düşündük…
“Bu nasıl bir iştir gönül?” dedik.
Sonra bir kez daha düşündük.
Bu kez de “tek suçlu gönül mü?
Yoksa gönlü yeşerten
Sen mi?” dedik Efendim?...

Memdoğlu

21 Nisan 2016 Perşembe

Aşığın Derdi!...


Bir bahar akşamı,
zeytin ağacının altına oturmuş,
elindeki papatya ile dertleşen bir âşık gördüm.

Âşık, papatyaya:
“Hiç karın ortasında açan kardelen gördün mü?
Buzları kıran sıcaklığını hissettin mi?
Etrafını saran soğukluğa rağmen,
O narin, dupduru güzelliğini izledin mi?
İşte!... 
Sevgili’yi, güneşin aşkıyla tutuşurken,
Işığı gördüğünde canından olan
kardelenler gibi sevdim.

Peki, karagül kokladın mı hiç?
Dalında olduğu sürece rengi kara
ama kokusu mis gibi…
Yaprağına dokunduğun an,
rengi kırmızıya döner,
ancak kokusuna da veda eder.
İşte, Sevgili’yi, yaprağına dokunulduğunda kokusunu yitiren,
kara gülün esrarı gibi sevdim.

Ya gelincik çiçeğini?
O kadar hassastır ki
en ufak rüzgârda ömrü kısalır.
Biraz daha, taze gelin gibi salınıp yaşamak için,
başakların arasında tutunmaya çalışır.
Fırtına estiğinde ne hassaslığı,
ne de güzelliği kalır.
İşte, Sevgili’yi, rüzgâr estiğinde ölmemek için,
başaklara tutunan gelincikler gibi sevdim.

Peki, kanadı kırık bir kuşa el uzattın mı hiç?
Sevgiye ve şefkate muhtaçtır.
Bi çaredir, gözlerine baktığında gönlüne akar saflığı.
Eline alır, yarasını sarar bağrına basarsın.
Bilirsin ki kanat çırptığında uçup gidecek…
İşte, Sevgili’yi, uçacağını bilmesine rağmen,
yaralı kuşu seven çocuklar gibi sevdim.

Ben Sevgili’yi, büyük bir aşkla sevdim.
Ben, Sevgili’nin bana kattığı ışığı sevdim.
Ben, Sevgili’nin yüreğime dokunuşunu sevdim.
Ben O’nu çok sevdim” dedi,
ve dik yamaçlardan süzülen bahar suyu gibi,
yürüyerek gözlerden kaybolacaktı ki…

Papatya: “Ben de öleceğini bilmesine rağmen,
gölgesiyle beni güneşin kavurucu sıcağından
korumaya çalışan Sevgili’yi çok sevdim” dedi…
Ardından incecik bedenini yemyeşil çimlere bırakıverdi…


Memdoğlu…

10 Ocak 2016 Pazar

Bad-ı Saba!...


Ey Bad-ı Saba!

Merhaba.
           Hiç esmiyor, selam da vermiyorsun artık...
           Oysa ki!
           Senden haber bekleyen,
           hüzünlü bir kalp, yaralı bir yürek vardı.
           Unuttun mu?...


Hatırlar mısın?

Fecr ile birlikte
açık penceremizden içeri girer...
sadece hanemize değil,
gönlümüze de ferahlık ve huzur verirdin...

Hatırlar mısın?

Şafaktaki o esintilerinde,
ağaç dalları kıyama durur...
yapraklar ve dallara konan kuşlar ise
"Hû" der, zikre başlardı...

Hatırlar mısın?

Yağmur ile birlikte coşan akarsular
toprağa, toprak nebatata, nebatat
insanoğluna nazire yapardı..
İnsanoğlu?

Ah insanoğlu!

Kuşların bile göç etmediği zemheride,
insanları yerinden ve yurdundan ederek
göçe zorlayan,
merhamet yoksunu insanoğlu (!)...

Merhamet...

Mehmet Memdoğlu