sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2022 Perşembe

Düş!..


Sevgi çiçeklerinin yeşerdiği düşünce vadisine,
Umudun ebabilleri konsun.
Dünya denen misafirhanede dinlensin ruhumuz.
Dinlensin ki!..
Mananın estetiğine vakıf olsun kalbimiz.


Gecenin sessizliğinde,
Yüreğimi titreten ateş böceği parıltıları da yok.
Ayrık otlarından tel örgü içinde…
Mahkûm düş’lerim.

Yabancıyım yine kendime.
Zaman aynı zaman…
Sahibinin mekânına demir atmış karanlık.
Gözlerimin nuruna mil çekiyor,
Cırcır böceklerinin kanat sesleri.

Öyle bir düş ki kimse bilmiyor?
Ölmeden öldüren, ölürken can veren iksir.
Omuzlarıma yüklenen yükün ağırlığını,
Sinemde yanarken yakan yıldızlara sor…

Memdoğlu…

16 Ekim 2021 Cumartesi

Ahûzar!..


Düşünce hayal âleminde.
Demir attı gül dalına, topraktan habersiz.
Gözler, turkuaz mavisinde esir. 
Yürek, sessiz gemi.
Geziyor hüzün denizinde.
Yelkenlerinde kelebeklerin hüzzam makamı kanat çırpınışları...

Duvarda!..
Zeyl Vadisi'ndeki zambaklar kadar mahzun resmin.
Bir o yana, bir bu yana...
Gölgesi düşüyor şiire.
Şiirde yine gözlerin...
Sabırla umut tarlasına döküyor hasret tomurcuklarını.

Sen gibi, gölgende kayboldu ansızın.
Vaz mı geçtin şiirlerimizden!?.
Vaz mı geçtin ikimizden!?.
Oysaki o dizeler...
Yüreğimizin sesi, çığlığı değil miydi Ahûzar!?.

Memdoğlu...

19 Şubat 2021 Cuma

Yâri Severken Ölmek!..

Mevsimsiz yaprak döktü ağaçlar.

Simalar sert, soğuk ve soluk…

Sokaklar ıssız,

Her günüm ayaz.

Gözleri nemli, yas tutuyor sema.

Hüzün çökmüş yüzüne gülün,

Acı damlıyor dalından.

Eserken,

Ayrılık kokuyor seher yeli.

Müşfikçe sayıyor toprak,

Gelen ve gidenleri…

 

Her kalbe nasip olmaz!..

Yâr’i severken ölmek.

El eliyle değil,

Yâr diliyle şükür yara’m.

Baharı hep yalnızlık,

Mevsimi yoktu aşkın.

İnsan ki!?.

Var olan bir hiç’ken,

Yok, hükmünde bir var’lık.

Yar elinden bir nida.

Vuslat yakın, muhakkak!..

 

Memdoğlu…


1 Eylül 2020 Salı

1 Eylül Sabahı!...


Yine Sonbahar…
Yine Eylül’den bir,
1 Eylül sabahı…!
Sararmış yapraklar arasında dolaşırken…
Gövdeleri nasır tutmuş
Ağaçlara dokundum.
Dokundum ama bin ah işittim.
Sonra bir meczubun dilinde…
Seherde esen rüzgârlara okundum.



Bakar mısın!?
Bir bana, bir gökyüzüne…!
Şimdi hazan mevsimi,
Hicran ateşi misali…
Sessizce dökülüyor yaşlar.
Gün gelecek, bir zemheri ayazında
Üstümüzde diz boyu lapa lapa kar…

İçindeki kurtlardan habersiz…
Derdim var diye, dert satar oldu insan!...
Toprağın kalbine kök salmayınca,
Sevgiye kanat çırpan her hali isyan…

Kimi toprağa girmeden unutulur…
Kimi ölü, yürekte ölümüne korunur.
Kuşlar dallarımıza yuva kurup,
Gazeller kucak açmışken gölgemize…!
İnsanoğlu neden balta vurur gövdemize?

Memdoğlu…

13 Temmuz 2020 Pazartesi

Şairlerle Hasbihâl…!


Moderatör: Nilüfer Akıngül (Şair)
Konuk:  Mehmet Feti Ceylan (Araştırmacı-Yazar)

Yazar Hakkında: Mehmet Feti Ceylan, 1966 yılında Elazığ ili, Baskil ilçesi Mollasorik köyünde doğdu. Evli, iki çocuk babasıdır. Halen yayıncılık sektöründe çalışmaktadır.

"Mehmet MEMDOĞLU" müstear ismiyle yayınlanmış olan eserleri:

-Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması (2011)
-Öcalan'ın Mustafa Kemal Okumaları (2012)
-Abdullah Öcalan'ın Din Okumaları (2014)
-Düşler Ülkesi (Şiir-2019)

Nilüfer Akıngül: Hocam, şiir dendiğinde halk nazarında oluşan olgu, ilk etapta kafiye olmaktadır. Sizce bu olgu ve şiire dayalı oluşan metefor sizde nasıl yankı bulmaktadır?

Mehmet Memdoğlu: Gereksiz bir tartışma olarak görüyorum. Ve maalesef bu tartışmanın edebiyatımıza ve şiirimize katkı sunmayacağı kanaatindeyim.

Şiir hayattır, duygudur, hissiyattır. Buna kısaca insan da diyebiliriz. Okuyucu okuduğu şiirde kendisini bulabiliyorsa,  maksat hâsıl olmuş demektir.

Kafiye şiirin süsüdür ancak şiirin kendisi değildir. Kimi şiirlerde kafiye vardır ama insan yoktur, duygu yoktur. Duygunun olmadığı şiir, şiir değildir. Yani duygusuz, güzel kelimelerden müteşekkil cümlelere şiir diyemeyiz.

Her kafiyeli dörtlük şiir olamayacağı gibi, şiir diye yazılan ve içerisinde “insanı” barındırmayan nesir cümlelerde şiir değildir.

Nilüfer Akıngül: Malumunuz şiirde nam salmış şairlerin kitapları yahut şiire dair bakış açıları genel itibari ile teveccüh kazanmaktadır. Eğer esere atılan imza meşhur ise gözümüz kapalı kabullenmekteyiz, vardır bir hikmeti diye kendimizce derin anlamlar izafe etmekteyiz. Bu olması gereken bir doğru mudur, yoksa irdelemek gerekmekte midir?

Mehmet Memdoğlu: Bu toplumumuz kültürü ile ilişkilidir. Toplumumuz az okur, az dinler ama çok konuşur. Genelde araştırmaktan öte, kulaktan duyma bilgiler üzerine şekillenen bir yaşam şeklimiz vardır.

Günümüzde maalesef toplumun değer yargıları da farklılaşmış ve yozlaşmıştır. Hemen her şey “kapital” değeri ile değerlendirildiğinden,  edebiyat dünyasında da en çok şiir kitapları bundan etkilenmiştir. Genel kanı şiir kitaplarının az okunduğu yönündedir. Ki ben buna inanmıyorum. Bu bir algı operasyonudur. Birileri kendi kazançları uğruna, toplumu şiirden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Oysaki şiir, edebiyatın hayat bulduğu pınarın kaynağıdır. Şiirin tarihi, insanlık tarihi ile eşdeğerdir. Şiire, şiir kitabına değer veren etiketi değil, içeriği olmalıdır.

Nilüfer Akıngül: Sizce insan şiirin neresinde hayat bulur veya şiir, insan ummanının neresindedir?

Mehmet Memdoğlu: Sanat; beceridir, eserdir. Kâinat en güzel sanattır. O’nun mimarı Cenabı Allah da şüphesiz eşsiz bir sanatkârdır.

Yeryüzünün ortak dillerinden biri hiç kuşkusuz sanattır. Allah’ın bir lütfu olan sanatı, sırları ve güzellikleriyle toplumun hizmetine sunanlar da sanatçılardır. İnsanın doğumundan ölümüne yaşadıklarını ve yaşayamadıklarını kelimeler ile anlatabilmek bir ustalıktır. Dolayısıyla,  şiir yazan kalem ustaları, şairler de birer sanatçıdırlar.

Yaşamın kıyısında balık gibi denizlerde, derin okyanuslarda kulaç atmadıktan sonra, kuru birkaç mısra ile kifayet etmek bir anlam ifade etmez. Hayatın sınırları üzerinde düşündüğümüzde, şiirin sonsuz bir alan derinliği oluşturarak, engelleri aşan ilahi bir boyutundan söz etmek mümkündür. Musiki gibi şiir de duygusal bir zeminde, hayallerin, umutların, mutluluk ve hüzünlerin, göklere uzanan ilahi bir çağrısıdır.

Özcesi şiir hayattır. Şiir insanın merkezinin ürünüdür. İnsanın merkezi, Allah’ın nazargâhı olan “kalp” olduğuna göre, insan; şiirin derinliklerinde hayat bulurken, şiir de insan ummanının merkezinde yer alır.

Nilüfer Akıngül: Şaire yazdıran bilgi birikimi midir? Bilgi olmadan yazan şairle ilham odaklı olduklarını ve yazdırıldıklarını iddia etmektedirler, bu duruma sizin bakış açınız nedir?

Mehmet Memdoğlu: Yürekler vardır içerisinde dünyayı, yani bilgiyi, yürekler vardır içerisinde gizli hazineleri, yani ilhamı barındırır. Marifet odur ki sanatçı, içerisinde gizli hazineler barındıran yürekleri açabilsin. İşte şiir de bu gizli hazinede yer alan bir mücevherdir.  Bazen bilgi tek başına bu hazinedeki mücevheri gün yüzüne çıkarmaya yetmeyebilir.

Şiir yazılmaz, yazdırır. Şiiri yazan bilgi değil, yürektir. Yani oturup da bir şiir yazayım diyemezsiniz. Bilgi birikiminiz olsa da ısmarlama şiir yazılamaz. Bununla birlikte, bilgi olmadan da insanı, yani hayatı okuyamazsınız. Biz buna bilgi ile duygunun birlikteliği diyelim. Şiir bilgi olmadan yazılamayacağı gibi, duygu seline kapılmadan da yazılamaz.

Nilüfer Akıngül: Yalnızlık, hüzün, acı, ayrılık vs. şairlerin aşk üzerinden yürüdükleri sağlam basamaklardır. Peki, neden birkaç istisnalar harici şairler mutluluğun şiirlerini yazamamışlardır? Neden yazsalar da biz hep derindeki dertlerle özdeşleştirdik şiirleri. Bu konuya ilişkin fikriniz nedir?

Mehmet Memdoğlu: Aslına bakarsanız bu soruya kısmen de olsa, söyleşimizin içerisinde cevap verdik. Sosyolojik olarak incelendiğinde, şiir; bir toplumun aynası niteliğindedir. Şiir, toplumun ruh dünyası üzerinden şekillenir. İnsanlık tarihi, “mutluluktan” ziyade, aşk, sevgi, ihanet, acı, hüzün, ayrılık vs. basamaklar üzerinden şekillenmiştir.  İnsan ruhunu gerçek kumaşı ile giydiren şey de şiirdir, şiirin büyülü dünyasıdır.

Malum Türkiye insanı duygusaldır, yaşamın birçok evresinde hissiyatıyla hareket eder, duygularıyla karar verir. İşte bu duygusal kimlik, haliyle şiirimize de yansımıştır. Bu duygusal kimliği sadece şiirde değil, türküde, şarkıda ve folklorda da bulabilirsiniz.

10 Nisan 2020 Cuma

Otel Odası 2705!...


Dışarda sis…
Caddeler boş, sokaklar sessiz…
İzliyor İstanbul’u Çamlıca Kulesi.
Ayasofya öksüz,
Sultan Ahmet mahzun…
Boğaz suları köpüklü ve durgun…
Sahillerde sadece martılar.
Ağaçlarda sadakatin sembolü kumrular
Yüzlerde yorgunluk,
Gözlerde endişe ve korku…
Nefesini tutmuş, ihtiraslı değil gökyüzü…

Toprakla buluşsa da rengârenk laleler
Hüzün kokuyor bu bahar açan çiçekler.
Leylaklar renksiz…
Kan damlatıyor dalından beyaz güller...
Sevgi ve şefkate muhtaçken ruhlar…
Sarmış dünyayı virüs afeti,
Ölüm kusuyor insanlık…
Hazırlan ey nefs!...
Yola revan oluyor sonsuzluk kervanı…!

Memdoğlu…

26 Mart 2020/İstanbul

7 Ekim 2019 Pazartesi

Sor Bizi!...


Çöz(e)mediysen kalbimdeki sevginin kilidini?...
Bir inci misali…
Sinemdeki saklı evde muhafaza ettiğim,
Sapı gümüşten anahtara sor bizi!...

Hissedemediysen yüreğimdeki yangını?...
Şirin için dağları delen Ferhat’a…
Yollara, nehirlere, dağlara, derdini döken…
Ahmet Mirza’ya sor bizi!...

Arayıp da bul(a)madıysan bu âlemdeki izlerimizi?...
Yırtık Ayakkabı'da hayat bulan öykülere…
Düşler Ülkesi’nin yaralı,…
Ben Kimim'in yorgun şiirlerine sor bizi!...

Duy(a)madıysan ruhumun göçünü?...
Sessiz çığlıklarıma şahit olan gökteki yıldızlara…
Ay’ın gölgesinde misafir olduğum…
Sensiz geçen, uzun gecelere sor bizi!...

Memdoğlu…

14 Haziran 2019 Cuma

Ayrılık!...


Gönül-hanemiz şenlendi, şükürler olsun.
Büyüttük, kokladık, evlat ayrılık…
İbretle baktık biz bu dünyaya. 
Geldik, gördük, gidiyoruz ayrılık…

Bülbüller konardı gamzelerine…
Ansızın geldin, çattın ayrılık.
Yâr diye inledim, bekledim durdum.
Sundun acı şerbetini, içtim ayrılık…

Gözlerin âlem’deki pencereydi…
Kör ettin, kararttın, elem ayrılık…!
Sonu vuslat mı bilemedim?
Rüzgâr olup estin, kırdın ayrılık!

Mum gibi erirken hasretinle ben…
Pervanem oldun, döktün ayrılık.
Kalbimde yeşeren sevgi çiçeğimdin.
Sararttın ruhumu, kuruttun ayrılık…

Ölüm kavuşmaktı, belki de…
Derdime çare, olmadın ayrılık?...
Yürekteki yangını söndüremedin,
Yanan ateştin, kor ettin ayrılık…

Memdoğlu...

11 Eylül 2017 Pazartesi

Emanet...

Paha biçilmez bir değerdir emanet.
Sevdiğin ve sevildiğin gönülde yer bulduğun,
Al! Canım, kanım senin olsun dediğin,
Ebedi bir teslimiyettir emanet…

Gözlerinden akıttığın gözyaşı,
Dilinden düşüremediğin söz,
Teninden sakınıp, kefen olarak gördüğün
Siyah perdenin indirildiği, bir güneşliktir emanet…

Dikenli yollara koşarak çıktığın,
Kör kuyudaki kızgın ateşe düştüğün,
Rüzgârın bile esip söndüremediği,
Seni sonsuzluğa götüren, sessizliğin ismidir emanet…

Bakarken kıyamadığın,
Severken doyamadığın,
Yokluğuyla yoğrulup olgunlaştığın,
Uçsuz, bucaksız yangının izidir emanet…

Hazan mevsimi Sonbahar da
Ağaçlardan dökülen yaprakların
Toz bulutlarıyla uçuşarak fırtınaya dönüştüğü,
Ve Dünya’nın merkezine düşerken
Yeniden yeşeren, umudun adıdır emanet…



Memdoğlu…

27 Ekim 2016 Perşembe

Birbirimize Emanet Edilmemiş miydik?...


Kimi zaman insanlardan bahsederken “rastlantı” der geçeriz.
Ne tuhaf değil mi?
Tek düzene oturtmaya çalıştığımız şey,
Birbirlerinden farklı, binlerce, on binlerce kişilik.
Yaradan, ne kadar da ince zarif ve saf yaratmış oysa.
Neden saf kalmayı başaramıyoruz?
Masumların, mazlumların canları yanarken,
Neden kalplere leke, gözlere yaş, gönüllere kin düşer?
Her mevsim meyveye ayrı bir tat katarken,
Neden hayata lezzet katamıyoruz?

Biz birbirimize emanet edilmemiş miydik?
Yaratılış fıtratımız,  sevgi ve iyilik değil miydi?
Ne zaman tükettik biz bu güzellikleri?

Saatler yanlış istikamette,
Zaman kötülüğe doğru hızla ilerliyor sanki.
Dalında açan tomurcuk tek tek kopartılıyor.
İyi, güzel ne varsa, bir bir atılıyor kalplerden.
Kötülüğe uzanan eller ve diller,
Can yakmaya devam ediyor.

Hadi, güneşin aydınlattığı o aydınlığa
Sevgi ve iyilik tohumları ekelim.
Ekelim de…
Ekilen tohumlar, kalplerde kök salamıyor ki?
Sebep mi sevgi tohumlarını bile “sevgiyle” ekmeyi öğrenemedik?
Ve kalpleri, “sevgi”nin olmadığı,
Kokusuz dikenli gül bahçelerine benzettik.

Güle koku veren diken değil miydi?
Neden gülsüz çoğaldı ki dikenler?
İnsana yakışan, bir tatlı tebessüm değil miydi?
Neden karanlığa benzer asık suratlar?

Aydınlığın kaynağı, sevgi dolu kalpler değil miydi?
Neden gündüzler gece, geceler karanlık kör kuyulara dönüştü?
Bizden istenen üç sihirli kelime: 
Huzur, mutluluk ve sevgi.
Günümüz insanları, dünyanın sahte güzelliklerine aldanmış.
Ne huzuru ne mutluluğu ne de sevgiyi arzuluyor.

Kötülüğe bulanmış, hırslarına yenilmiş,
Gözünü toprak bile doyuramamışken,
“Doyumsuzluğa” doymuş bir hâlde, gününü gün ediyor…
Suçlu mu? 
Gözünü ve kalbini hak ve hakikate kapamış,
Zihinlerini şeytani düşüncelere yuva yapmış,
İyiliği kötülüğe,  ahiretini dünyaya tercih etmişiz biz.

Memdoğlu...

8 Haziran 2016 Çarşamba

Can ve Canan!...

Can cana dokunursa, 
“Can” olur, “canan” olur…
Ey Can! 
El mi oldun, yoksa yel mi?
Estirdin toz ile dumanı,
Ne can bıraktı, ne de canan…
Kasırga misali tufanını öyle estirdin ki
Doğacak güneşe gölge oldun.
Ne güneş doğdu, ne de tufan durdu.
Bari toprak gibi ört dedim öfkeni,
Ne toprak gibi örttün, ne de sükût ettin.
Dokundukça “yandım” dedin.
Dokunma, yanma gönüldeki edadan, 
Köz olmayan alevden!
Bedendeki Leyla'ya da dön sırtını.
Belki geçer yangının.
Bilmedin ki yaktığını.

Ey güzel gözlü Yâr!...
Düşüyor ellerime zannetme damla yaşlar.
Düşen gönlümdeki sana ait yakarışlar
Almıyor ki avuçlarım, 
Ne çok doluyor içimdeki okyanuslar.
Ne olduğum yer bana dar,
Ne de ben olmasam açılacak bir yar.
Gör işte ey Can!
Yaktın dediğin kendi yandı,
Ne toprak olabildi, ne sel.
Bir avuç kumda kaldı ser.
Ne ateş oldu, ne de kül,
Kim bilir?
Belki bir gün, 
Bir fidan da olur bir gül…

            Memdoğlu

13 Mayıs 2016 Cuma

Ah Gönül!...

Sevdik, güldük, üzüldük, ağladık…
Ve tek suçlu gönül dedik.
Tebessüm ederken bile
“Biz değil, suçlu gönül” dedik.
Ne kadar kolaydı suçlamak, değil mi?
Ne görürse o sızardı hâlbuki.
Uçan kuştan esen yele,
Gül dalında öten bülbüle,
Radyoda çalan türküye bile gönül dedik.
Yolların çıkmazına, gözlerin damlasına,
Buluttan düşen yağmura,
Gülün her rengine Sevgili’yi kondurup,
Bir de bahane ekledik, gönül dedik...

Dağa, dereye; ovaya, yaylaya…  
Kundaktaki bebeğe de gönül dedik.
Ferhat ile Şirin’e, Aslı ile Kerem’e,
Yetmiyormuş gibi,
Sevgili’ye düşene de gönül dedik.
Ne suçluymuş bu gönül?
Ne görür, ne duyar,
Ne konuşur, ne de koşar.
Her şeyden habersizdir oysa.
Adına tükenmeyen şarkılar,
Dinmeyen acılar yetmezmiş gibi
Anlayamayana “taş kalpli yar” dediler.
Oysa biz, ona da gönül dedik Efendim!..

O mu istedi bunca hüznü,
Bunca hezeyanı?
“Yar” denildiğinde sızlayana,
Bir o kadar yanana da gönül dedik.
Kime, neye ne söyleyelim?
Atsan alan olmaz,
Suçlu gönül desek, kimse inanmaz.
Düşündük, düşündük, düşündük…
“Bu nasıl bir iştir gönül?” dedik.
Sonra bir kez daha düşündük.
Bu kez de “tek suçlu gönül mü?
Yoksa gönlü yeşerten
Sen mi?” dedik Efendim?...

Memdoğlu