emanet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emanet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2017 Pazartesi

Emanet...

Paha biçilmez bir değerdir emanet.
Sevdiğin ve sevildiğin gönülde yer bulduğun,
Al! Canım, kanım senin olsun dediğin,
Ebedi bir teslimiyettir emanet…

Gözlerinden akıttığın gözyaşı,
Dilinden düşüremediğin söz,
Teninden sakınıp, kefen olarak gördüğün
Siyah perdenin indirildiği, bir güneşliktir emanet…

Dikenli yollara koşarak çıktığın,
Kör kuyudaki kızgın ateşe düştüğün,
Rüzgârın bile esip söndüremediği,
Seni sonsuzluğa götüren, sessizliğin ismidir emanet…

Bakarken kıyamadığın,
Severken doyamadığın,
Yokluğuyla yoğrulup olgunlaştığın,
Uçsuz, bucaksız yangının izidir emanet…

Hazan mevsimi Sonbahar da
Ağaçlardan dökülen yaprakların
Toz bulutlarıyla uçuşarak fırtınaya dönüştüğü,
Ve Dünya’nın merkezine düşerken
Yeniden yeşeren, umudun adıdır emanet…



Memdoğlu…

27 Ekim 2016 Perşembe

Birbirimize Emanet Edilmemiş miydik?...


Kimi zaman insanlardan bahsederken “rastlantı” der geçeriz.
Ne tuhaf değil mi?
Tek düzene oturtmaya çalıştığımız şey,
Birbirlerinden farklı, binlerce, on binlerce kişilik.
Yaradan, ne kadar da ince zarif ve saf yaratmış oysa.
Neden saf kalmayı başaramıyoruz?
Masumların, mazlumların canları yanarken,
Neden kalplere leke, gözlere yaş, gönüllere kin düşer?
Her mevsim meyveye ayrı bir tat katarken,
Neden hayata lezzet katamıyoruz?

Biz birbirimize emanet edilmemiş miydik?
Yaratılış fıtratımız,  sevgi ve iyilik değil miydi?
Ne zaman tükettik biz bu güzellikleri?

Saatler yanlış istikamette,
Zaman kötülüğe doğru hızla ilerliyor sanki.
Dalında açan tomurcuk tek tek kopartılıyor.
İyi, güzel ne varsa, bir bir atılıyor kalplerden.
Kötülüğe uzanan eller ve diller,
Can yakmaya devam ediyor.

Hadi, güneşin aydınlattığı o aydınlığa
Sevgi ve iyilik tohumları ekelim.
Ekelim de…
Ekilen tohumlar, kalplerde kök salamıyor ki?
Sebep mi sevgi tohumlarını bile “sevgiyle” ekmeyi öğrenemedik?
Ve kalpleri, “sevgi”nin olmadığı,
Kokusuz dikenli gül bahçelerine benzettik.

Güle koku veren diken değil miydi?
Neden gülsüz çoğaldı ki dikenler?
İnsana yakışan, bir tatlı tebessüm değil miydi?
Neden karanlığa benzer asık suratlar?

Aydınlığın kaynağı, sevgi dolu kalpler değil miydi?
Neden gündüzler gece, geceler karanlık kör kuyulara dönüştü?
Bizden istenen üç sihirli kelime: 
Huzur, mutluluk ve sevgi.
Günümüz insanları, dünyanın sahte güzelliklerine aldanmış.
Ne huzuru ne mutluluğu ne de sevgiyi arzuluyor.

Kötülüğe bulanmış, hırslarına yenilmiş,
Gözünü toprak bile doyuramamışken,
“Doyumsuzluğa” doymuş bir hâlde, gününü gün ediyor…
Suçlu mu? 
Gözünü ve kalbini hak ve hakikate kapamış,
Zihinlerini şeytani düşüncelere yuva yapmış,
İyiliği kötülüğe,  ahiretini dünyaya tercih etmişiz biz.

Memdoğlu...

9 Nisan 2016 Cumartesi

Düşler Ülkesi!...


Taşındım bu dünyadan,
Emanet ne varsa hepsini toplayarak,
Arkamdan bir tutam bile bırakmadan…
Gözyaşlarım, acılarım ve yüreğime kalın dedim, siz gelmeyin!
Dediysem de bırakmadı hiçbirisi.
Ellerime, ayaklarıma, omuzlarıma…
Tutunabildikleri her yere tutundular.
Onlar da geldiler benimle…

Uzun uzun baktım misafir olduğum geçmişime…
Ve gözlerimi kapatarak attım ilk adımlarımı,
Geçmiş için sona, gelecek için yeni bir başlangıca…
"Hoş geldin” dedi, düşler ülkesi pembe rengiyle.
Artık her köşesi bana aitti ve hayalini kurduğum ne varsa,
Bir bir gerçekleşiyordu düşler ülkesinde…

Bir tuhaflık vardı.
İstemeden benimle gelen,
Gözyaşlarım, acılarım ve yüreğim,
Sessizce bir kenarda oturmuş bekliyorlardı.
Aldırış etmeden, koştum gökkuşağı renkli dönme dolaba.
Sonra kelebeğin kanadında özgürce uçarak,
Kondum hayalimdeki Sevgili’nin omuzuna.

Dere tepe, beraberce gezdikten sonra bir adım kalmıştı.
İşte dedim, işte burasıydı benim dünyam.
Taşındığım ülkemde, her şey hayal ettiğim gibi,
Dahası, hayal edemediklerim de emrimdeydi…

Bir anda, pembe yerini önce griye, sonra yavaş yavaş karanlığa bıraktı.
Özlem duyduğum her şey hareket emiyor, hiçbirisi beni duymuyordu.
Kelebek bir oka, gökkuşağı rengindeki dönme dolap bir fırtınaya,
Dere tepe, bir boşluğa dönüşmüştü…

Durun dedim, durun!
Burası benim ülkem, yıkmayın, yıkılmasın!…
Bir çıkmazın içindeyken beni bırakmayan
Gözyaşlarım, acılarım ve yüreğim,
Omuzuma dokunarak: “Uyan” dedi.
“Uyan! Aç gözünü,  biz hakikat, onlar ise sadece tatlı bir düş”…

Memdoğlu...

7 Ekim 2015 Çarşamba

Benim Babam!...


Her çocuğun kahramanı gibi,
Benim de ilk kahramanımdın babam.
Huzur, güven ve umut ışığımız…
Arkamızda ki dayanağımızdın be babam.

Senden ayrı geçen koca yirmi yıl…
Çaresiz kaldığımda sığınacağım bir liman,
Derdimi anlatacak kimseyi bulamıyorum.
Ve gözlerim hep seni arıyor be babam!

Emaneti Sahibi’ne teslim ederken de…
Etrafında kimsecikler yoktu.
Tek başına, garip ve yapayalnızdın, boyun bükmedin.
Bu dünyada hiç kimseye mihnet etmedin be babam.

Seni teneşire yatırdıklarında yanında olamadım.
Ayaklarına bir tas su dökemedim,
Seni, kalbim kadar pak ve temiz olan beyaz örtüye saramadım.
Tabutunu omuzlayamadım…
Mezarına bir kürek toprak atamadım ya!…
O günü hatırladıkça,
Yüreğime ateşten bir ok saplanıyor be koca adam!

Sana sarılmayı, seninle sohbet etmeyi, ellerinden öpmeyi,
O nurani yüzüne son kez bir daha bakmayı,
Cennetsi kokunu doya doya içime çekmeyi,
Ne çok isterdim be babam!

Çocuklar büyüdü.
Fotoğraflarına bakıp seni soruyorlar.
Her anlatışımda, çocukların gözlerinde seni görüyorum.
Onların kahramanı ben değil, sen oluyorsun ya babam!
En çok da buna mutlu oluyorum.

Hatıralarında sana yer verenlerin,
İsmini andıklarında sana duydukları saygıyı gördüğümde,
Bir kez daha
Hayırla ve rahmetle anıyorum seni babam.

Zenginliği, kanaatkârlığı, alçak gönüllülüğü,
Korkusuzluğu, yiğitliği, edebi ve terbiyeyi,
Özce insan olmayı senden öğrendik.
Kabrin nur, mekânın cennet olsun babam.

Memdoğlu...