tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2016 Çarşamba

Can ve Canan!...

Can cana dokunursa, 
“Can” olur, “canan” olur…
Ey Can! 
El mi oldun, yoksa yel mi?
Estirdin toz ile dumanı,
Ne can bıraktı, ne de canan…
Kasırga misali tufanını öyle estirdin ki
Doğacak güneşe gölge oldun.
Ne güneş doğdu, ne de tufan durdu.
Bari toprak gibi ört dedim öfkeni,
Ne toprak gibi örttün, ne de sükût ettin.
Dokundukça “yandım” dedin.
Dokunma, yanma gönüldeki edadan, 
Köz olmayan alevden!
Bedendeki Leyla'ya da dön sırtını.
Belki geçer yangının.
Bilmedin ki yaktığını.

Ey güzel gözlü Yâr!...
Düşüyor ellerime zannetme damla yaşlar.
Düşen gönlümdeki sana ait yakarışlar
Almıyor ki avuçlarım, 
Ne çok doluyor içimdeki okyanuslar.
Ne olduğum yer bana dar,
Ne de ben olmasam açılacak bir yar.
Gör işte ey Can!
Yaktın dediğin kendi yandı,
Ne toprak olabildi, ne sel.
Bir avuç kumda kaldı ser.
Ne ateş oldu, ne de kül,
Kim bilir?
Belki bir gün, 
Bir fidan da olur bir gül…

            Memdoğlu

27 Nisan 2016 Çarşamba

“Aşk”tan da Öte!...

Nasıl olur da bir bedeni saran,
Sarsan, yoran bir duygunun adı bu kadar kısa
Telaffuzu bu kadar kolay olabilir?
Onlarca kez feryat ettim.
Hawar, hawar, hawar diye…
Olmuyor.
Talep etmekle bedende yaşanılanlar uyuşmuyor…
Bir kelime bu kadar büyük bir kötülüğü yapamaz.
Bir kelime kesemez ayaklarını, yerden uçuramaz.
Ve dedim ki…
Bedende sana bu kadar acı veren, sızlatan,
Ölmekten beter ederken bile,
Bir o kadar da mutlu eden şey, sevgi olamaz…
Değiştireyim istedim adını, adı “sevda” olsun dedim.
Beden bu kadar acı çekerken, ruh harabe olup,
Ansızın diyar diyar göç ediyorsa…
Bunun adı “sevda” da olamaz.
“Aşk” diyelim istedik ama!
“Aşk” olsa, hem ruh, hem beden aynı yolda olur,
Akıl ve gönül, el ele verirdi.

Bu iki kelime her insanda aynı etkiyi yapsaydı,
Kimse bu kadar mutsuz olmazdı.
“Neydi bunun sırrı, neydi bunun esrarı?” derken,
Anladık ki yaşanılan her duygunun, her hücrenin
Bu kadar tepki vermesinin tek bir sebebi varmış.
Ne sevda, ne de aşk?
Ya yanlış insanlarda kalplerin değil, bedenin beğenisidir.
Ya da doğru insanda imkânsız olmaktır.
Sevdanın da aşkın da o insanın gönlüne yuva kurmasıdır.
Ruh ve bedende yaşananların dili olamazdı,
Bir kelimeye sığamazdı ki…
Ben Sen’i ne sevdim, ne de âşık oldum.
Bunun adı ne sevda, ne de aşk.
Ben, ben de Sen oldum…

Sen, ben de ömürlük…


            Memdoğlu...

28 Mart 2016 Pazartesi

Meçhule Yolculuk!


Her yaşta farklı dünyaların açıldığı,
Bir garip yolculuktur hayat…
Açılan dünyaların birbirine benzersizliği de cabası.
Yıllar dediğimiz ve çok çabuk eskittiğimiz bu dünyada,
Tek kalıcı olmayan şey, huzur ve mutluluk.
Nedense her teşebbüsümüzde, bir avuç zehir saçarak geçiyoruz...
Sıra sıra, dize dize, dünya dediğimiz;
Yıl dediğimiz ve aslında yok ettiğimiz değer,
Varlığımızın ta kendisi...

Dünyaya ışık saçan inci tanesi parlaklığındaki
O şaheserden akıttık gözyaşlarını.
Zemheri soğuğu gibi olan hüzünler…
Acılar ve kırgınlıklar kapışılıverdi.
Kutsal olan her şey ellerimizde kaldı.
Yolculuğumuz ne kendimize, ne sevgiliye…
Anladık ki yolculuğumuz,
Perdenin ardındaki o muhteşem güzelliğe…

Memdoğlu...

24 Mart 2016 Perşembe

Ey Ruhumun Aynası!...


Yine hüzün, yine acı, yine keder…
Hepsini bir arada yaşıyor bu beden.
Kederli halimi her gördüğünde:
“Neden bakışların acı ve kederle bakıyor?
Üzülme, kaldır başını!
Kırk yıl hatırı olan kahvenin rengi gözlerinle bak.
Bak ki her yıla ayrı bir anlam katsın varlığın.
Bırak!
Adımların, omuzların değil;
bastığın yerler taşısın yükünü” derdi bir dost…

Derdi de…
Derdim, en yaralı yanım,
Sol yanım olduğunu bilmezdi, bilemezdi…
Sol yanım, evet.
Mevlânâ’nın “Mecnun’un devesi gibidir” dediği,
Yeryüzünün en hilekâr sihirbazı “nefsin”
İstila etmeye çalıştığı yaralı yanım, sol yanım, kalbim…
Aynalar!
Söyleyin! Bu ben miyim?
Beden aynı beden
Ama!
Kalp lekelenmiş, ruh kirlenmiş, sıfat ise “nefsi emmare”...

Şems: "İnsan kendisini ancak bir başkasının aynasında tanır
Ve ruhunun derinliklerini
Başkasında görebilir" dememiş miydi?
Ey ruhumun aynası!
Söyleyin!
Bu ben miyim?


Memdoğlu...

22 Haziran 2015 Pazartesi

Sen Gelince!…


Sen gelince!...
Ayaklarım yerden kesiliyor,
O an tüm acılarım diniyor.
Hür kuşlar gibi
Süzülüyorum gökyüzünde.

Sen gelince!..
Bulutların ardına saklanan güneş,
Yeniden doğuyor kalbime…
Sakin rüzgârlar coşuyor,
Mis kokular taşıyor dört bir yanıma.

Sen gelince!...
Avluya konuyor güvercinler.
Gösteriye başlıyor kırlangıçlar.
Selvi ağaçları bile hayranken sana
Gamzelerine yuva yapmak için çırpınıyor bülbüller.

Sen gelince!...
Gözlerim akıyor gözlerine.
Ummanlar gibi dalıyorum derinlere.
Eriyip kayboluyorum şarap gibi bakışlarında.

Sen gelince!...

Memdoğlu...

20 Haziran 2015 Cumartesi

Kalp Huzuru İçin...

Kalp, Allah'ın nazargâhıdır. Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz “Allah sizin yüzünüze, endamınıza bakmaz; sadece kalbinize bakar” mübarek sözüyle, bu hakikate dikkat çekmiştir.

Yine Nu’man b. Beşir’den rivayet edildiğine göre Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi/doğru/düzgün olursa bütün vücut iyi/doğru/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.” (Buharî, İman, 39)” Kalp,  hakiki aşkın yaşandığı vuslat yeridir.

Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kalp (bedenin) sultanıdır ve onun orduları vardır. Sultan düzgün/iyi olursa askerleri de düzgün/iyi olur. Sultan bozuk/kötü olursa orduları da kötü olur. Kulaklar bu sultanın habercileridir. Gözler bekçileridir. Dil sultanın tercümanıdır. Eller (tebaasını kuşatan) kanatlarıdır. Ayaklar postacılarıdır. Ciğer şefkat ve merhamet kaynağıdır. Dalak ve böbrekler (kendisine yönelen tehlikeleri bertaraf eden) tuzaklarıdır. Akciğer (hayatın kaynağı) nefestir. Sultan iyi olursa askerleri de iyi olur, sultan kötü olursa askerleri de kötü olur.”

 İmamı Gazâli (k.s) : “Kalp bir şehrin yahut memleketin hükümdarı gibidir. Beden ise nefsin vatanı, memleketi ve şehri gibidir. Bedenin diğer organları ve kuvvetleri sultanın işçileri ve sanatkârları gibidir. Akıl ve düşünce ona yol gösteren müsteşarları ve vezirleri gibidir. Şehvet ve arzu beden ülkesine yiyecek ve içecek taşıyan bir hizmetçi gibidir. Öfke ve hamiyet sultanın muhafızları gibidir. Ülkeye erzak taşıyan şehvet ve arzu yalancı, habis ve düzenbaz olduğu halde samimi görünür. Samimiyet görüntüsünün altında korkunç kötülükler ve öldürücü zehirler vardır. Onun asıl vazifesi düşüncelerinde samimi olan vezirlerin düşünce ve tedbirlerine karşı çıkmaktır. O, itirazlarından bir an bile geri durmaz. Beden ülkesinin sultanı hikmetli veziri ile istişare ederek bu habis hizmetkârın iğvalarına aldanmaz, ondan yüz çevirirse asıl, söylediklerinin doğru ve hakikat olmadığını tespit eder, muhafızları onu tedip eder, vezir yönetimi altına alır. Kendisini ve avanesini sultana boyun eğdirirse ülkenin işleri düzelir, adalet hâkim olur. Nefis akıldan yardım alır. Gazab’ın hamiyeti ile edeplenirse, öfkeyi şehvete musallat ederse bütün kuvvetleri düzene girer ve ahlakı güzelleşir” der. (Gazâlî, İhya, III. 7, Dâru’l-Fikr, Beyrut)*

Bedenlerimizin dış görünüşü için her türlü masraf ve süsten kaçınmayan bizler, aynı hassasiyeti kalbimizin güzelliği ve süsü için gösteremiyoruz maalesef.

Kalbin en büyük düşmanları nefis ve şeytandır. Şeytan kalbe vesveseyle yaklaşır, nefis kaleyi içten içe fethetmeye çalışır. Kalbi nefsin ve şeytanın saldırılarından korumak için iman ve aklımızı, rahmani yönde kullanmalıyız. Akıl rahmani yönde kullanılırsa, iman daha da güçlenir. İnsan iradesini Allah (C.C) yolunda harekete geçirmeyen bir akıl, şeytani bir akıldır.

Beden ülkesinin hem sultanı hem hükümdarı olan kalp; ilim, hikmet ve iman nuruyla kâinatı mamur edebilecek kadar güçlü bir kumandan iken; kin, öfke, intikam, kibir gibi zaaflarıyla ülkesini felakete sürükleyebilecek kadar aciz olabiliyor.

Dünya ve ahret saadetimiz için: Kör olmalıyız, yani harama nazar etmemeliyiz. Sağır olmalıyız, yani, Hak’tan gayrısını dinlememeli ve duymamalıyız. Dilsiz olmalıyız, yani, dilimize Hak’tan başka söz söyletmemeli, konuşmamalıyız.

Şehr b. Havşeb der ki, bir heyet olarak Ümmü Seleme validemize giderek dedik ki: “Ey müminlerin annesi, Allah Resulü senin yanında iken en çok yaptığı dua ne idi?” Onun en çok yaptığı duanın şöyle bir dua olduğunu söyledi.

“Ey kalpleri bir halden diğer bir hale çeviren Rabbim, benim kalbimi senin dinin üzere sabit kıl.” ben kendisine “Ey Allah’ın Rasulü neden bu duayı çokça yapıyorsun.” diye sordum. Şöyle buyurdular: “Hiç kimse yoktur ki onun kalbi Allah’ın parmakları arasında olmuş olmasın, dileyenin kalbini düzeltir, doğru yola kor, dileyenin de kalbini kaydırır, yoldan çıkar.” Hadisin ilk ravisi Muaz sonra şu ayeti okur! “Ey Rabbimiz bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi saptırma katından bize rahmet bahşet. Şüphesiz sen bağışı en çok olansın.” (Tirmizi, Daavât, 89)*

Sonsuz bir huzur-u kalb için,  beden ülkesinin sultanına, kalbimize mukayyet olmalı, manevi iklimin en güzel meyvesi olan Ramazan ayını emredildiği şekilde dolu dolu geçirmeye, Allah’ın (C.C) bu sonsuz rahmetinden nasiplenmeye gayret etmeliyiz.

Ey kalpleri halden hale evirip çeviren Allah’ım! Kalbimize hakikat üzere sebat ihsan eyle...

İğva: Ayartmak, azdırmak, baştan çıkarmak
             * http://www.diyanet.gov.tr/tr/icerik/beden-ulkesinin-sultani/6097

1 Ekim 2014 Çarşamba

HUZUR-U KALP İÇİN

Kalp, Allah'ın nazargâhıdır. İnsanların ölçüsüz, ladinî bir modern yaşama isteği Allah'ın nazargâhına zarar vermeye başlar. Modern yaşam, geçmişin tüm izlerini silen, hatıraları yok eden bir virüs gibidir... Bu sebepledir ki nefis ve şeytan en çok da kalbe musallat olur.

Şeytan vesveseyle gelir, Nefis kaleyi içten fethetmeye çalışır. İkisinin de çok güçlü silahları vardır. Nefis, kişinin en zayıf yanından saldırıya geçer. Bu zayıflık genellikle zehirli bal olan “şehvettir.” Ve nefis,  insanları şehvet ile aldatmaya çalışarak maazallah zinaya teşvik eder. Nefis ve şeytanın gerçekten güçlü silahları vardır. Bu iki kadim dost (şeytan-nefis) güçlü gibi görünseler de hakikat öyle değildir. Çünkü Müminin elinde çok daha güçlü silahlar var. İman ve akıl.

Çevremizi o kadar kirletmişiz ki Müslümanın elinde bu kadar mükemmel ve güçlü silahlar olmasına rağmen,  maalesef, etrafa bakındığında zihin hemen bulanıyor. Kalp, anında nefis ve şeytanın saldırılarına maruz kalıyor. Bu tehlikeli saldırılardan gelecek zararı asgariye indirmek için iman ve aklı rahmani yönde kullanmalıyız. Akıl rahmani yönde kullanılırsa, iman daha da güçlenir. İnsan iradesini Allah yolunda harekete geçirmeyen bir akıl, şeytani bir akıldır.

 Birincisi, Müslüman olarak, öncelikle abdestli olmaya dikkat etmek lazım, mümkün olduğunca tüm gün abdestli dolaşmaya gayret etmeli.

İkinci olarak gözleri frenlememiz gerekir. İmanın selameti için “at gözlüğü” takmak lazım.

Üçüncü olarak şehevi duyguları kontrole etmek gerekir.  Şehveti uyandıracak her şeyden uzak durmak lazım. Bunun için de az yemeliyiz, az uyumaya gayret etmeliyiz ve gözleri haramdan korumalıyız.

Dördüncü olarak ise “dil”i kontrol altında tutmalıyız. Malayani ve ölçüsüz sözlerden sakınmalıyız. Bu arada, aşırı (kahkahayla) gülmenin, kalbi kararttığını da unutmamalıyız.  

Dünya ve ahretimiz için:

-          Kör olacağız.  Yani, Hak’tan başkasına, yani harama nazar etmeyeceğiz.

-          Sağır olacağız. Yani, Hak’tan başkasını duymayacak ve dinlemeyeceğiz.

-          Dilsiz olacağız. Yani, dilimize Hak’tan başka söz söyletmeyecek, konuşmayacağız.

Tüm bunları toplayıp bir kasaya kilitleyecek anahtar ise “Edep”tir. O halde anahtara sahip çıkalım. Kalbimizin anahtarını hırsızlara kaptırmayalım. Evet, hırsızlar... İnsanın maddi ve manevi sermayesini çalan hırsızlar: Şeytan ve nefis.

Tüm bunlar yeterli mi?

Yetmez.

Sonsuz bir huzur-ı kalb için,  manevi kardiyologlara müracaat etmeliyiz.


Gerisini onlar bilir…