Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2021 Çarşamba

Gül-i Hamrâ!..

Biliyor musun gül-i hamrâ?!.
Yüreğime ışık olan o efsuni bakışların yoktu ama!..
Odama sinmişti yine gül kokun.
Perdede asılı kalmış, huzur veren tebessümün...
Kapı eşiğinde, virdindeydi sükûtun...

Bilirim gül-i hamrâ!..
Diyar diyar gezip aranılana vefa,
Özlemi ve hasreti çekilene sevda,
Engin bir gönülde “yok” olana âşık derler.
Maşuk için goncagüldür madde üstü gönüller.
Bilirim, gönlü engin olanın sevdası derin,
Vefası temiz olanın aşkı "hiç" olurmuş.

Bilir misin gül-i hamrâ?!.
Yüreğimdeki sancı kaçıncı hasadın arifesinde?
Ömür ki!..
Yaşanmamış baharın keşkeleriyle,
Akıp giden zamanın dönen dairesinde…

Bilirim gül-i hamrâ!..
Mevsimler geçse de...
Bir hüznün kıyısında buluşur elbet yarım kalmış hayaller.
Düş'te kalmak da var,
"Ömrüm" dediğin bir sabaha uyanmak da...
Ömür ki!..
"An" kadar yakın, "dem" kadar uzak...
Ömür ki!..
Hep seni sevecek,  hep seni bekleyecek...

Memdoğlu…

1 Haziran 2021 Salı

Vuslat Türküsü!..


Bakınca!
Gülüyordu gözleri.
Dokundu yüreğime,
Gözlerime gülen gözleri.
Sırrı müphemdi sanki.
Anka Kuşu gibi ateş saçan gözleri.
Süzüldü Kaf Dağı’ndan,
Kondu içimdeki giz dağına.
Hangi beşer dayanırdı ki
O bakışın narına?..

Ey benim gönül çalanım!
Gör işte, bak!..
Karardı düşlerim,
Tükendi haykırışlarım.
Dikenli yollarda,
Gölgesiz kaldı hüzünlerim.
Sensizliğin sessizliğinde,
Geceyi aydınlatan yıldızlara sığındım.
Adın anıldığında,
Dile geldi lâl olmuş yüreğim.
Vuslat türküsü diye,
Yine seni söyledim,
Yine seni diledim…

Memdoğlu…

5 Mayıs 2021 Çarşamba

Ateş ve Gül!..

Seni sevdiğimi fısıldadım kırmızı güle.

Belki koklarsın diye, değmek için tenine…

“Bilir misin, aşk da ateşe benzermiş.

Söndürmek için üflemeyegör!

Yüreğinde beslendikçe alevlenirmiş…

Yüzümdeki bu kırmızılık,

İçimdeki ateşin kızıllığıdır.

Yanarken yakamamanın sancısı,

Gülü dile getiren sevdanın acısıdır.

Dokunma, yanarsın!” dedi gül.

 

“Sinemi alt üst eden zelzele,

İçimdeki çırpınışların çarpıntısıdır…

Müebbete mahkûm etmiş sevdiğimden,

Meryem’deki İsa gibi kalmışlığımdır.

Sökülürken sevdam ilmek ilmek tenimden!

Sevgilideki yumak içinde kördüğüm oluşumdur.

Bak, evet; bak yüzümdeki kırmızılığa!..

Uyumadan yâre bakıp bakıp dalmışlığımdır.

Yola revan olmadan küllerimi savurup,

Menzile varmışlığımdır.” dedi gül.

Ateş ve gül…


Memdoğlu…


22 Mart 2021 Pazartesi

Kalbimin Yıldızı!..


Keşke gözlerim,
O elmas karası gözlerinde kaybolsaydı.
Ama olmadı…
Kalbimde seni gezdirdiğim
O mutlu günler son buldu.
Hayalin!..
Kalbimin yıldızı…
Gözlerin!..
Ömrümün zindanı oldu.
O zindan!..
Sadece gecemi değil…
Yüreğimi de aydınlatıyordu.
Ama artık!..
Dünya da zindan da
Kapkaranlık oldu…

Memdoğlu…

2 Mart 2021 Salı

Kes Nizane!..

Ax siltana dilê min!..

Tu kesî nezanî bû,

Û tu kesî ho jî nekir.

Tenê te, delalîka dilê min,

Tenê te.

 

Te di nav dilê min de malêk ava kir.

Dîwarên wê, eşqa te bû.

Ronahiya wê jî şewqa rûyê te,

Û çavên te yên reş bûn.

 

Deriyê wê malê rûkeniya te,

Dilgermiya te bû.

Mêvana wê malê, siya te,

Û xeyala te bû.

 

Vaye neçar mam.     

Kula dilê min xwîn dide.

Lê!..

Dîsa kes nizane,

Tu kes nizane...


Memdoğlu...



12 Şubat 2021 Cuma

Ne Bilsin!?.

Gam çekmeyen gönül ne bilsin?
Elif’in hali, Vav’ın ah-valinden…
Aşk acısı tatmayan yürek ne bilisin?
Firakın ateşi, vuslatın lezzetinden.

Hû demeyen kalp ne bilsin?
Karanlık görünen gecenin aydınlığından.
Yâre kilim olmamış gönül ne bilsin?
İlmek ilmek dokunup, kördüğüm olandan?

Sevgiliyi anmayan rüzgâr ne bilsin?
Toprağın hüznü, semanın sancısından.
Şafakta gökyüzüne bakmayan ne bilsin?
Sadırlara damlayan o rahmet iksirinden…

Memdoğlu…

1 Aralık 2020 Salı

Nar-ı Aşk!..


Harabe olmuş gönül, yara kabuk bağlamaz.
Lokman Hekim de gelse, derde çare bulamaz.
Bakışın acı gülüş, sükûtun sessiz feryat.
Yokluğun ateş topu, varlığın ab-ı hayat.

Seninle arz-ı endam yaşamakmış baharı.
Bir tutam huzur sende, cennet-i alâ tadı.
Yüreğin ve gözlerin, sanki firdevs bahçesi…
Nazarın ömre ömür, ölüm aşkın katresi.


Yürekte kül olan, bir daha alevlenmez.
Aşk ateştir, alevlenir; yanar, yakar kül olmaz.
Aslolan, küllerinden tutuşmak alev, alev.
Bırak yansın cismi aşk, sen onun nurunu sev.

Memdoğlu…

13 Temmuz 2020 Pazartesi

Şairlerle Hasbihâl…!


Moderatör: Nilüfer Akıngül (Şair)
Konuk:  Mehmet Feti Ceylan (Araştırmacı-Yazar)

Yazar Hakkında: Mehmet Feti Ceylan, 1966 yılında Elazığ ili, Baskil ilçesi Mollasorik köyünde doğdu. Evli, iki çocuk babasıdır. Halen yayıncılık sektöründe çalışmaktadır.

"Mehmet MEMDOĞLU" müstear ismiyle yayınlanmış olan eserleri:

-Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması (2011)
-Öcalan'ın Mustafa Kemal Okumaları (2012)
-Abdullah Öcalan'ın Din Okumaları (2014)
-Düşler Ülkesi (Şiir-2019)

Nilüfer Akıngül: Hocam, şiir dendiğinde halk nazarında oluşan olgu, ilk etapta kafiye olmaktadır. Sizce bu olgu ve şiire dayalı oluşan metefor sizde nasıl yankı bulmaktadır?

Mehmet Memdoğlu: Gereksiz bir tartışma olarak görüyorum. Ve maalesef bu tartışmanın edebiyatımıza ve şiirimize katkı sunmayacağı kanaatindeyim.

Şiir hayattır, duygudur, hissiyattır. Buna kısaca insan da diyebiliriz. Okuyucu okuduğu şiirde kendisini bulabiliyorsa,  maksat hâsıl olmuş demektir.

Kafiye şiirin süsüdür ancak şiirin kendisi değildir. Kimi şiirlerde kafiye vardır ama insan yoktur, duygu yoktur. Duygunun olmadığı şiir, şiir değildir. Yani duygusuz, güzel kelimelerden müteşekkil cümlelere şiir diyemeyiz.

Her kafiyeli dörtlük şiir olamayacağı gibi, şiir diye yazılan ve içerisinde “insanı” barındırmayan nesir cümlelerde şiir değildir.

Nilüfer Akıngül: Malumunuz şiirde nam salmış şairlerin kitapları yahut şiire dair bakış açıları genel itibari ile teveccüh kazanmaktadır. Eğer esere atılan imza meşhur ise gözümüz kapalı kabullenmekteyiz, vardır bir hikmeti diye kendimizce derin anlamlar izafe etmekteyiz. Bu olması gereken bir doğru mudur, yoksa irdelemek gerekmekte midir?

Mehmet Memdoğlu: Bu toplumumuz kültürü ile ilişkilidir. Toplumumuz az okur, az dinler ama çok konuşur. Genelde araştırmaktan öte, kulaktan duyma bilgiler üzerine şekillenen bir yaşam şeklimiz vardır.

Günümüzde maalesef toplumun değer yargıları da farklılaşmış ve yozlaşmıştır. Hemen her şey “kapital” değeri ile değerlendirildiğinden,  edebiyat dünyasında da en çok şiir kitapları bundan etkilenmiştir. Genel kanı şiir kitaplarının az okunduğu yönündedir. Ki ben buna inanmıyorum. Bu bir algı operasyonudur. Birileri kendi kazançları uğruna, toplumu şiirden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Oysaki şiir, edebiyatın hayat bulduğu pınarın kaynağıdır. Şiirin tarihi, insanlık tarihi ile eşdeğerdir. Şiire, şiir kitabına değer veren etiketi değil, içeriği olmalıdır.

Nilüfer Akıngül: Sizce insan şiirin neresinde hayat bulur veya şiir, insan ummanının neresindedir?

Mehmet Memdoğlu: Sanat; beceridir, eserdir. Kâinat en güzel sanattır. O’nun mimarı Cenabı Allah da şüphesiz eşsiz bir sanatkârdır.

Yeryüzünün ortak dillerinden biri hiç kuşkusuz sanattır. Allah’ın bir lütfu olan sanatı, sırları ve güzellikleriyle toplumun hizmetine sunanlar da sanatçılardır. İnsanın doğumundan ölümüne yaşadıklarını ve yaşayamadıklarını kelimeler ile anlatabilmek bir ustalıktır. Dolayısıyla,  şiir yazan kalem ustaları, şairler de birer sanatçıdırlar.

Yaşamın kıyısında balık gibi denizlerde, derin okyanuslarda kulaç atmadıktan sonra, kuru birkaç mısra ile kifayet etmek bir anlam ifade etmez. Hayatın sınırları üzerinde düşündüğümüzde, şiirin sonsuz bir alan derinliği oluşturarak, engelleri aşan ilahi bir boyutundan söz etmek mümkündür. Musiki gibi şiir de duygusal bir zeminde, hayallerin, umutların, mutluluk ve hüzünlerin, göklere uzanan ilahi bir çağrısıdır.

Özcesi şiir hayattır. Şiir insanın merkezinin ürünüdür. İnsanın merkezi, Allah’ın nazargâhı olan “kalp” olduğuna göre, insan; şiirin derinliklerinde hayat bulurken, şiir de insan ummanının merkezinde yer alır.

Nilüfer Akıngül: Şaire yazdıran bilgi birikimi midir? Bilgi olmadan yazan şairle ilham odaklı olduklarını ve yazdırıldıklarını iddia etmektedirler, bu duruma sizin bakış açınız nedir?

Mehmet Memdoğlu: Yürekler vardır içerisinde dünyayı, yani bilgiyi, yürekler vardır içerisinde gizli hazineleri, yani ilhamı barındırır. Marifet odur ki sanatçı, içerisinde gizli hazineler barındıran yürekleri açabilsin. İşte şiir de bu gizli hazinede yer alan bir mücevherdir.  Bazen bilgi tek başına bu hazinedeki mücevheri gün yüzüne çıkarmaya yetmeyebilir.

Şiir yazılmaz, yazdırır. Şiiri yazan bilgi değil, yürektir. Yani oturup da bir şiir yazayım diyemezsiniz. Bilgi birikiminiz olsa da ısmarlama şiir yazılamaz. Bununla birlikte, bilgi olmadan da insanı, yani hayatı okuyamazsınız. Biz buna bilgi ile duygunun birlikteliği diyelim. Şiir bilgi olmadan yazılamayacağı gibi, duygu seline kapılmadan da yazılamaz.

Nilüfer Akıngül: Yalnızlık, hüzün, acı, ayrılık vs. şairlerin aşk üzerinden yürüdükleri sağlam basamaklardır. Peki, neden birkaç istisnalar harici şairler mutluluğun şiirlerini yazamamışlardır? Neden yazsalar da biz hep derindeki dertlerle özdeşleştirdik şiirleri. Bu konuya ilişkin fikriniz nedir?

Mehmet Memdoğlu: Aslına bakarsanız bu soruya kısmen de olsa, söyleşimizin içerisinde cevap verdik. Sosyolojik olarak incelendiğinde, şiir; bir toplumun aynası niteliğindedir. Şiir, toplumun ruh dünyası üzerinden şekillenir. İnsanlık tarihi, “mutluluktan” ziyade, aşk, sevgi, ihanet, acı, hüzün, ayrılık vs. basamaklar üzerinden şekillenmiştir.  İnsan ruhunu gerçek kumaşı ile giydiren şey de şiirdir, şiirin büyülü dünyasıdır.

Malum Türkiye insanı duygusaldır, yaşamın birçok evresinde hissiyatıyla hareket eder, duygularıyla karar verir. İşte bu duygusal kimlik, haliyle şiirimize de yansımıştır. Bu duygusal kimliği sadece şiirde değil, türküde, şarkıda ve folklorda da bulabilirsiniz.

1 Mayıs 2020 Cuma

Korkma!...


Kıskandırırdı kelebekleri üzüm karası gözlerin…
Aydınlatırdı…
Hüzün ve hasret kokan karanlık odamı…

Acının kıyısında beslense de ruhumuz!...
Umuttandı…
Dua denizinde yüzdürmek için yaptığımız gemiler…

Rengârenk çiçeklerin hayat bulduğu ilkbaharda
Kendisini rüzgârın esintisine bırakan
Bir sonbahar yaprağı gibiydi yüreğim…


Gör(e)meyen  gözler için,
Bir şey ifade etmezdi karanlık…
Hissedebiliyorsan eğer,
Bak yüreğindeyim artık!...

Hadi ellerimi bıraktın!...
Gülmeyi unutup seninle hayat bulan
Yaralı yüreğime tutunsaydın,
Korkmasaydın yâr!...

Aşkta sadık isen
Aşk yolundaki eza ve cefaya da
Rıza göstermeli, sabretmelisin…
Korkma!...

Memdoğlu…

5 Aralık 2019 Perşembe

Ayad!...


Nasıl da masum bakardı ela gözlerin.
Ömrümün demsiz, zamansız hazanı oldun.
Umut olup, ışık verirdin yüreğime,
Ruhumun kırıklarına merhemdi tebessümün…

Rüyalarımı süslerdi o tatlı gülüşlerin.
Ekmek gibi, nefesin; katık olurdu nefesime…
Su gibi akardın kalbimin dehlizlerine,
Nazlı bir çiçek olup açardın avuçlarımda…

Elveda demeden yâr yola revan oldun.
Firakın hem hüzün, hem ateş, hem vuslat oldu.
Laleler boyun büktü, yüreğim sarardı soldu
İlmek ilmek dokudun, can olup aktın canıma…

Gönlümün matemi, bayramı sendin
Kavuşmak mı, belki de bir gün?..
Çizerdi resmini bulutlara gözlerim.
Yazıl(a)mazdı ancak yaşanırdı özlemin…

Memdoğlu…

5 Ekim 2017 Perşembe

Derdim!...

Ah derdim! 
Ahh, derdim!
Kim derdi ki gül'e derdin?
Yarama tuz basmayın!
Derdim(i) bir tek, Yâr'a derdim...


Her insanın var bir derdi...
Kiminin gam, kiminin gam-sız derdi.
Yüreğimin ne dağlara, ne de okyanuslara derdi...
Derdini, sadece kelimelere yüklerdi...


Gül derdim!
Hiç olmazsa gül, derdim!...
Derdimin dermanı, gül derdim...
Yâr bana: "Gül bahçesinde, gül" derdi...
"Gül bahçesine girince,
Sadece gülü der", derdi...
Yârim: “Derdin nedir?” derdi…
Ama derdimi de bilirdi!..
Ve “gül, derdini söyle(ye)mez ki” derdi?...
Çünkü "gülün bülbüle, bülbülün güle” derdi…

Peki derdi olan neylesin, derdim?
"Dert ne kadar büyük olursa olsun,
O derdi verenden büyük değildir” derdi…
Meğerse “dertsiz aşk”, “aşksız dert”,  olmazmış…
Ben derdimi seviyorum...
O da bizi sever mi? 
Derdim…

Memdoğlu…

8 Haziran 2016 Çarşamba

Can ve Canan!...

Can cana dokunursa, 
“Can” olur, “canan” olur…
Ey Can! 
El mi oldun, yoksa yel mi?
Estirdin toz ile dumanı,
Ne can bıraktı, ne de canan…
Kasırga misali tufanını öyle estirdin ki
Doğacak güneşe gölge oldun.
Ne güneş doğdu, ne de tufan durdu.
Bari toprak gibi ört dedim öfkeni,
Ne toprak gibi örttün, ne de sükût ettin.
Dokundukça “yandım” dedin.
Dokunma, yanma gönüldeki edadan, 
Köz olmayan alevden!
Bedendeki Leyla'ya da dön sırtını.
Belki geçer yangının.
Bilmedin ki yaktığını.

Ey güzel gözlü Yâr!...
Düşüyor ellerime zannetme damla yaşlar.
Düşen gönlümdeki sana ait yakarışlar
Almıyor ki avuçlarım, 
Ne çok doluyor içimdeki okyanuslar.
Ne olduğum yer bana dar,
Ne de ben olmasam açılacak bir yar.
Gör işte ey Can!
Yaktın dediğin kendi yandı,
Ne toprak olabildi, ne sel.
Bir avuç kumda kaldı ser.
Ne ateş oldu, ne de kül,
Kim bilir?
Belki bir gün, 
Bir fidan da olur bir gül…

            Memdoğlu

17 Mayıs 2016 Salı

Kalbin Dili!...

Farklı farklı lisanlarda da olsa,
Dil konuşur…
Lakin gözler farklı dilden konuşur. 
“Aşk” ile baktığı anda,
Bedenin değil,
Ruhun içine gizlenmiş olan kalbi dile getirir.
Sahibi’ne teslim edilememiş kalbin,
Işığı söner ve kararır.
Oysaki!
Görünmeyen bir mücevherdir kalp.
Yeter ki ustası müzehhip olsun.

Ritmi, atışı ve akışıyla,
Yâr’in avuçlarının içerisine konar kalp.
Yâr, “Aşk” ile avucundaki mücevheri işledikçe,
Dil susar, kalp dile gelir.
Kalp dile geldiğinde,
Göz görmez, kulak duymaz olur.
Karanlıklar aydınlanır, mesafeler kısalır,
Kuruyan çeşmeler akmaya,
Dereler ve nehirler coşmaya başlar.
Sıladaki kuşlar bile yuvalarına döner.
Ey gönlü güzel Yâr!
Taş duvarları sarmalayıp güzelleştiren
Sarmaşık gülleri gibi,
Kalbimi sarmala,
Ruhumu güzelleştir…


Memdoğlu

27 Nisan 2016 Çarşamba

“Aşk”tan da Öte!...

Nasıl olur da bir bedeni saran,
Sarsan, yoran bir duygunun adı bu kadar kısa
Telaffuzu bu kadar kolay olabilir?
Onlarca kez feryat ettim.
Hawar, hawar, hawar diye…
Olmuyor.
Talep etmekle bedende yaşanılanlar uyuşmuyor…
Bir kelime bu kadar büyük bir kötülüğü yapamaz.
Bir kelime kesemez ayaklarını, yerden uçuramaz.
Ve dedim ki…
Bedende sana bu kadar acı veren, sızlatan,
Ölmekten beter ederken bile,
Bir o kadar da mutlu eden şey, sevgi olamaz…
Değiştireyim istedim adını, adı “sevda” olsun dedim.
Beden bu kadar acı çekerken, ruh harabe olup,
Ansızın diyar diyar göç ediyorsa…
Bunun adı “sevda” da olamaz.
“Aşk” diyelim istedik ama!
“Aşk” olsa, hem ruh, hem beden aynı yolda olur,
Akıl ve gönül, el ele verirdi.

Bu iki kelime her insanda aynı etkiyi yapsaydı,
Kimse bu kadar mutsuz olmazdı.
“Neydi bunun sırrı, neydi bunun esrarı?” derken,
Anladık ki yaşanılan her duygunun, her hücrenin
Bu kadar tepki vermesinin tek bir sebebi varmış.
Ne sevda, ne de aşk?
Ya yanlış insanlarda kalplerin değil, bedenin beğenisidir.
Ya da doğru insanda imkânsız olmaktır.
Sevdanın da aşkın da o insanın gönlüne yuva kurmasıdır.
Ruh ve bedende yaşananların dili olamazdı,
Bir kelimeye sığamazdı ki…
Ben Sen’i ne sevdim, ne de âşık oldum.
Bunun adı ne sevda, ne de aşk.
Ben, ben de Sen oldum…

Sen, ben de ömürlük…


            Memdoğlu...