sevda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2022 Pazar

Tuz!..

Şiir nedir dedim?

"Kalbin hüznü, ruhun kelâmıdır!.." dedi meczup.

Kalbin dile gelmesi sevdanın sırlarını şiir ile dile getiriyorsa,

Şiir mi sevdayı, sevda mı şiiri ifşa eder dedim!?.

Vakur bir eda ile baktı gözlerime:

"Susmalı o zaman" dedi.

Peki, susmak sevdaya dâhil midir dedim?

Hafifçe başını sallayıp:

"Yürek bilir" dedi.

Ateş olmayan yürekten, duman çıkar mı dedim?

"İç'ten içe yananı, yakmaz ki ateş" dedi.

Yeni şiir var mı dedim?

"Yaraya tuz basıyoruz" dedi.

Tuz basmak, yarayı yakmaz mı dedim?

"Tuz yaraya çaredir, yandıkça yakar yarayı.

Ve yandıkça tuz, daha çok yanar yara.

Hâsılı, yanmadan tadılmaz,

Tadılmadan anlaşılmaz.

Tuz yarayı, yara tuzu besler" dedi,

Bir ah çekti derinden, usulca veda etti.

Kendisine münhasır, her kulun var bir derdi.

Kimi basar tuzu, kiminin dünya derdi.


Memdoğlu...

 

1 Haziran 2021 Salı

Vuslat Türküsü!..


Bakınca!
Gülüyordu gözleri.
Dokundu yüreğime,
Gözlerime gülen gözleri.
Sırrı müphemdi sanki.
Anka Kuşu gibi ateş saçan gözleri.
Süzüldü Kaf Dağı’ndan,
Kondu içimdeki giz dağına.
Hangi beşer dayanırdı ki
O bakışın narına?..

Ey benim gönül çalanım!
Gör işte, bak!..
Karardı düşlerim,
Tükendi haykırışlarım.
Dikenli yollarda,
Gölgesiz kaldı hüzünlerim.
Sensizliğin sessizliğinde,
Geceyi aydınlatan yıldızlara sığındım.
Adın anıldığında,
Dile geldi lâl olmuş yüreğim.
Vuslat türküsü diye,
Yine seni söyledim,
Yine seni diledim…

Memdoğlu…

1 Nisan 2021 Perşembe

Muamma!..

Zemheri sancısı sarmış,

Yine çatmış kaşlarını.

Hüzünlü kirpikler altında,

Buğulu ıslak gözleri.

 

Tebessümün yok bugün.

Gül ey nazlı sevdiğim!.

Yeter artık ömrümü,

Ayazda dondurduğun…




 

Yürekte filizlenir,

Şiire dokunur sevdalar.

Sinemde nakışlı ismin

Benden bana gizlenir.

 

Kâh rüzgâr olup estim,

Kâh bulutlara karıştım.

Kâh dolu gibi yere düşüp,

Derdim ile dertleştim…


Sevdan yeşersin diye,

Tohum oldum gömüldüm.

Sen koktun benden bana,

Gözlerimden döküldüm.

 

Ömür ki bir muamma

Bilmedin neler çektim?

Yaşıyor sanma beni!..

Seni severken öldüm…


Memdoğlu…


23 Mart 2020 Pazartesi

Yürek İşte!...



Yürek işte…
Durur mu!?
Hüzünlü melodilerde,
Siyah beyaz tay misali…
Özgür ve asilce…
Yağmura, rüzgâra, geceye karşı…
Kıskandırırcasına
Bütün engellere başkaldırırcasına…
Türkü olur, hasret olur,
Sevdanın cilveleriyle;
Mana bulur kelimelerde.
Coştukça koşar…
Koştukça coşar…
Yürek işte…

Memdoğlu…



27 Nisan 2016 Çarşamba

“Aşk”tan da Öte!...

Nasıl olur da bir bedeni saran,
Sarsan, yoran bir duygunun adı bu kadar kısa
Telaffuzu bu kadar kolay olabilir?
Onlarca kez feryat ettim.
Hawar, hawar, hawar diye…
Olmuyor.
Talep etmekle bedende yaşanılanlar uyuşmuyor…
Bir kelime bu kadar büyük bir kötülüğü yapamaz.
Bir kelime kesemez ayaklarını, yerden uçuramaz.
Ve dedim ki…
Bedende sana bu kadar acı veren, sızlatan,
Ölmekten beter ederken bile,
Bir o kadar da mutlu eden şey, sevgi olamaz…
Değiştireyim istedim adını, adı “sevda” olsun dedim.
Beden bu kadar acı çekerken, ruh harabe olup,
Ansızın diyar diyar göç ediyorsa…
Bunun adı “sevda” da olamaz.
“Aşk” diyelim istedik ama!
“Aşk” olsa, hem ruh, hem beden aynı yolda olur,
Akıl ve gönül, el ele verirdi.

Bu iki kelime her insanda aynı etkiyi yapsaydı,
Kimse bu kadar mutsuz olmazdı.
“Neydi bunun sırrı, neydi bunun esrarı?” derken,
Anladık ki yaşanılan her duygunun, her hücrenin
Bu kadar tepki vermesinin tek bir sebebi varmış.
Ne sevda, ne de aşk?
Ya yanlış insanlarda kalplerin değil, bedenin beğenisidir.
Ya da doğru insanda imkânsız olmaktır.
Sevdanın da aşkın da o insanın gönlüne yuva kurmasıdır.
Ruh ve bedende yaşananların dili olamazdı,
Bir kelimeye sığamazdı ki…
Ben Sen’i ne sevdim, ne de âşık oldum.
Bunun adı ne sevda, ne de aşk.
Ben, ben de Sen oldum…

Sen, ben de ömürlük…


            Memdoğlu...

21 Nisan 2016 Perşembe

Aşığın Derdi!...


Bir bahar akşamı,
zeytin ağacının altına oturmuş,
elindeki papatya ile dertleşen bir âşık gördüm.

Âşık, papatyaya:
“Hiç karın ortasında açan kardelen gördün mü?
Buzları kıran sıcaklığını hissettin mi?
Etrafını saran soğukluğa rağmen,
O narin, dupduru güzelliğini izledin mi?
İşte!... 
Sevgili’yi, güneşin aşkıyla tutuşurken,
Işığı gördüğünde canından olan
kardelenler gibi sevdim.

Peki, karagül kokladın mı hiç?
Dalında olduğu sürece rengi kara
ama kokusu mis gibi…
Yaprağına dokunduğun an,
rengi kırmızıya döner,
ancak kokusuna da veda eder.
İşte, Sevgili’yi, yaprağına dokunulduğunda kokusunu yitiren,
kara gülün esrarı gibi sevdim.

Ya gelincik çiçeğini?
O kadar hassastır ki
en ufak rüzgârda ömrü kısalır.
Biraz daha, taze gelin gibi salınıp yaşamak için,
başakların arasında tutunmaya çalışır.
Fırtına estiğinde ne hassaslığı,
ne de güzelliği kalır.
İşte, Sevgili’yi, rüzgâr estiğinde ölmemek için,
başaklara tutunan gelincikler gibi sevdim.

Peki, kanadı kırık bir kuşa el uzattın mı hiç?
Sevgiye ve şefkate muhtaçtır.
Bi çaredir, gözlerine baktığında gönlüne akar saflığı.
Eline alır, yarasını sarar bağrına basarsın.
Bilirsin ki kanat çırptığında uçup gidecek…
İşte, Sevgili’yi, uçacağını bilmesine rağmen,
yaralı kuşu seven çocuklar gibi sevdim.

Ben Sevgili’yi, büyük bir aşkla sevdim.
Ben, Sevgili’nin bana kattığı ışığı sevdim.
Ben, Sevgili’nin yüreğime dokunuşunu sevdim.
Ben O’nu çok sevdim” dedi,
ve dik yamaçlardan süzülen bahar suyu gibi,
yürüyerek gözlerden kaybolacaktı ki…

Papatya: “Ben de öleceğini bilmesine rağmen,
gölgesiyle beni güneşin kavurucu sıcağından
korumaya çalışan Sevgili’yi çok sevdim” dedi…
Ardından incecik bedenini yemyeşil çimlere bırakıverdi…


Memdoğlu…

2 Şubat 2016 Salı

Araf’taki Buluşma!...

"Uğruna kendini feda edebilecek sevda mı?" dedi aşık!
Ve "Bunun ne dile gelir ne göze görünür
Ne de kelimelere dökülür yanı yok?
Çünkü nasıl bir tepki vereceğimi bilmiyorum?
Gözlerimden yaşlar süzülüyor.
Süzülürken, o kadar şaşkın akıyorlar ki
Nereye düşeceklerini bilmiyorlar?
Dizlerimin bağı birbirini tutmuyor, hissiz.
Kalbimi içinde barındıran sol yanım acı içinde.
Orası yeri değilmiş gibi şikâyet ediyor.

Akıl başımı okşuyor, fikir boşlukta geziniyor…
Hüzün, tepeden tırnağa hapsetmiş hem bedeni, hem de ruhu.
Galiba, biz kendimize yabancıyız bugün.
Kime, nasıl ve ne şekilde davranacağını bilmiyoruz." diye ekledi.

Sonra:

"Tek bedende bir sürü yabancı duygu; hiçbiri birbirini kabul etmiyor.
En baskını da 'iman ve akıl' çıkıyor.
Hepsini dizginlemeye çalışıyor.
Sesleniyorum!
'Siz! Size ait olmayana neden tutunuyorsunuz?
Tutunduğunuz yer azap çeksin mi istiyorsunuz!' deyince?
Hepsinden tek bir söz çıkıyor.
'Asla! O yüzdendir ki biz birbirimize sarılır, yaralarımızı tedavi ederiz' dedi,
Bedendeki yabancı duygular." 
"Anladım!" dedi derviş, 
"Anladım! 
Tarifi mümkün olmayan bir duygu bu" diyerek, teselli etmeye çalıştı.

Dile gelmişti bir kez, devam etti aşık...

"Ruhumuz mu? Lütfen ona dokunmayın!
kovulsa da 'tek yol çınar' diyor,
Sebep mi? 
Sevgili'nin hasreti hiç eksilmiyor,  aksine daha da çoğalıyor.
Ve hep öyle de kalacak.
Neye ihtiyaç duyduğumuz belli.
Gözleriniz ve bakışlarınızla dokunduğunuz
O geniş şefkatiniz ve yüreğiniz…
Yeter ki oradan da göndermeyin?
İşte o zaman biz, biz değil; yok oluruz.
Anlayacağınız, bu yürek Sevgili'ye muhtaç.
'Bu neydi' diye sormayın?
Perişan olmayasınız diye
Kendimizi kalkan ederek, akan suya ters yürüdüğümüz
Hem özlem…
Hem de vedamızdır" dedi.

Memdoğlu...

27 Ocak 2016 Çarşamba

Ey Koca Çınar!...



Ey Koca Çınar!
Aşk nedir bilir misin?
Gönül ile sevdanın atıştığı,
Dil ile kalemin buluştuğu bir araftır "aşk".

Ey Koca Çınar!
Sevda nedir, bilir misin?
Yüreğini hapsedip, üzerlerine prangalar vurduğun;
Dipsiz bir kuyuya isyanıdır sevda...


Ey Koca Çınar!
Hasret nedir, bilir misin?
Can yakan, yürek burkan; maşukunun kalbine yuva yapan;
Kanadı kırık, minik bir kuşun çaresizliğidir hasret...

Ey Koca Çınar!
Dik dur, eğilme!
Yaprakların dökülmesin!
Çünkü dökülen her yaprakta
Çocukluğum, heyecanım, mutluluğum, yalnızlığım, hüznüm
Ve çaresizliğim gizlidir.

Dik dur ey Koca Çınar!
Şu esen sert rüzgâra karşı yıkılma, dik dur!
Köklerinle sımsıkı sar toprağı,
Kolların semaya uzansın gölgeliğim olsun…

Memdoğlu...


25 Ocak 2016 Pazartesi

Acı!...


Mektup yazmışsın…
İyi etmişsin.
Okurken her satırını,
“Sevdaya düştüm,
Aşk ‘acı’sı çekiyorum demiş
Ve ‘acı’yı anlatın?” diye de not düşmüşsün.

Acı kederdir, yalnızlıktır.
Geçmişin izi, geleceğin sözüdür.
Acı, dilsiz bir yakarış, anlatılamayan duadır.

Acı bilir acının halinden,
Acıyı çeken bilir, acı (sızı)sından.
Özcesi!...
Her ruhun vardır bir acısı.
“Aşk acısı çekiyorum” deyip, “aşk”a iftira etme.
Kavuşmadır, vuslattır aşk.
Eğer acı verseydi aşk!
O’nun beytinde dillenir miydi?
İstenir miydi?
Aşk, aşk!

Hâlâ da “acı’yı tarif etmiyorsun?” diyerek, sitem etmişsin.
İstesek de ‘acı’na merhem olamayız?
Acısız yaşamadık ki hiçbir anı.
İşte öyle…

Memdoğlu...