Demirtaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demirtaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2016 Perşembe

PKK’nın 15 Temmuz Fırsatçılığı!...

PKK-KCK ve HDP, ideolojik olarak tükenmiş, topluma vereceği bir mesajı kalmamıştır. Yıllarca kendi tabanını ve bölge insanını Siyasal yollardan Kürt sorununun çözümünü ve Türkiye'nin demokratikleşmesini sağlayacak yoğun bir çaba gösteriyoruz ancak bu çabalarımız devlet tarafından karşılık bulmuyor” yalanıyla oyalayan PKK, yaşamsal kaynağı için (aslında yeni olmayan ama yeniden tedavüle koyduğu) şahıs endeksli stratejiyi bir kez daha gündeme getirdi. Kendi propagandalarına malzeme edecek bir tek malzemesi kaldı. O malzeme de iki şahıs üzerinden ürettikleri iki kutuplu siyasettir. Bunlardan ilki Cumhurbaşkanı "Erdoğan" düşmanlığı, diğeri ise İmralı’daki "Öcalan" fetişizmidir.

15 Temmuz darbe girişimi cuntasının hedeflerinden biri de İmralı’nın basılarak Öcalan’ın infaz edilmesi ve bir iç savaşa sebebiyet vermek olduğu gerçeğidir. Darbeci hainlerin İmralı’yı da hedeflediklerinin kamuoyuna yansımasından sonra, gerek HDP ve gerekse Kandil’deki -çok bileşenli- uluslararası terör şebekesi KCK, bu durumu kendileri için bir fırsata çevirme gayreti içerisine girdiler.
             
15 Temmuz’dan sonra Türkiye’nin hemen her yerinde (Hakkâri’den tutun da Edirne’ye kadar) hürriyet ve özgür irade (halk iradesi) mitingleri düzenlenirken, PKK yandaşları da alternatif olarak Avrupa’nın birçok ülkesinde Öcalan’a özgürlük adı altında çeşitli etkinlikler düzenlemiş ve hâlâ da düzenlemektedirler.

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Öcalan’dan  haber alınamamasının gerilime neden olduğunu iddia ederken, “Öcalan 1999’da yakalandığında bir günde onlarca insan kendini yaktı. Çok büyük çılgınlıklar ortaya çıkabilir. Hakikaten bilmiyorlar, biz de bilmiyoruz. Öcalan sağ mı, ölü mü, yaralı mı, durumu nedir, o gece orada ne oldu?”  sözleriyle de kamuoyunun zihnini bulandırmaktan geri durmamıştır.  “Sokağın kullanıldığı bir dönemde Erdoğan’ın bize hedefe koyması, ‘Şehitlerin hesabını veremezdik’ demesi yeni bir durumdur. Bundan sonra HDP büyük kitlelerin hedefi haline gelebilir. Erdoğan bunun işaretini verdi. Bu çok tehlikeli bir şeydir” sözleriyle, “Erdoğan” isminin kendilerinde nasıl paranoyaya dönüştüğünü ifade etmektedir. 15 Temmuz darbe girişimine net olarak tavır alamamış olan Demirtaş’ın -Kandil’den icazet almadığındandır- Türkiye’nin yekvücut olduğu bir dönemdeki mitingleri tehlikeli bulması hastalıklı bir ruh halinin dışa yansıması olsa gerek.

Sisli havadan kemik kapmak isteyen birileri (M. Karayılan) de Yani Türkiye sisteminin şu anda yaşadığı kriz, esas olarak Kürdistan Özgürlük Mücadelesi karşısında yaşadıkları yenilginin bir sonucudur” diyerek, (cehaletini, akılsızlığını) malumu bir kez daha ilam etmiştir. Demirtaş’ın açıklamalarıyla birebir örtüşen açıklamanın devamında Karayılan, “15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin en büyük hedeflerinden birisinin Önder Apo olabileceği bilinmesine rağmen, Önder Apo’nun yaşamı konusunda halkımızın kaygılarını giderecek görüşmeleri yaptırmıyor” diyerek, kendi tabanını manipüle etmektedir. Şehir ve hendek stratejisiyle bölge insanını sokağa indiremeyen Karayılan, halka yaptıkları zulmü bir zafer edasıyla -marifetmiş gibi- utanmadan sahiplenmeye devam etmektedir. 

Her açıklaması bir hezeyan olan Karayılan’ın, (geniş bilgi için http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/12/karaylann-hezeyanlar.html) “Türkiye’nin düze çıkması için tek yol vardır; o yol da İmralı’dan geçmektedir. Yalnızca Önder Apo’nun projesi Türkiye’yi düze çıkarabilir… Önder Apo özgür olmadan Türkiye’de ne demokrasi, ne istikrar, ne de refah gelişmez. Bunu herkesin bilmesi lazım” ifadesi ise aç tavuğun rüyasında darı ambarı görmesi şeklinde tevil edilebilir. Aynı Karayılan, Türkiye’nin bölünmemesi ve birlikte yaşaması için “demokratik özerkliğin” gerekli olduğunu da iddia etmişti. Karayılan’ın iddia ettiği “özyönetim-demokratik özerklik” saçmalığı, Kürtlere demokrasi yerine, kan, acı ve gözyaşı getirmiştir. Kan ve gözyaşının da PKK’nın yaşam kaynağı olduğu gerçeği unutulmamalıdır.

Geçtiğimiz Mayıs ayında Diyarbakır Dürümlü’de sivil köylülerin katledilmesiyle büyük bir vahşete daha imza atmış olan PKK, yine Diyarbakır’da bir başka sivil vahşete imza atmıştır.  Sur ilçesi On Gözlü Köprü girişinde polis aracının geçişi esnasında bomba yüklü aracı patlatmaları sonucu, aynı aileden beş sivil katletmiş, beşi polis on iki kişiyi de yaralamıştır. Yine Mardin Kızıltepe’de polis servis aracının geçişi sırasında yol kenarına park edilmiş bomba yüklü aracı patlatmaları sonucu biri polis, üç kişi hayatını kaybetmiş, yaklaşık elli kişi de yaralanmıştır.

PKK,  “makyavelist” bir yaklaşımla, kendilerinin gerçekleştirmiş olduğu her eylem tarzının meşru gören, amaçları uğruna düzenledikleri her türlü eylem sonrasında hayatlarını kaybeden (güvenlik kuvvetleri dâhil) sivil insanların ölümlerini meşrulaştırmakla büyük bir ahlaksızlığa imza atmıştır/atmaktadır.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında oluşan güvenlik zafiyetini fırsata dönüştürerek, Kandil’de KONGRA-GEL’in 10. Genel Kurulu’nu gerçekleştiren PKK’nın, 20 Temmuz itibarıyla ilan edilen üç aylık OHAL’i Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşı “sivil darbesi” olarak görmesi, Erdoğan düşmanlığının PKK’lı teröristlerin zihinlerinde oluşturduğu tahribatı da gözler önüne sermiştir.

Türkiye’deki darbe girişimine sessiz kalan Batı’nın, PKK’nın terör eylemlerine ses çıkarması beklenemez…

20 Nisan 2016 Çarşamba

PKK-KCK’nın Yeni Stratejisi!...

“Bu ümitsiz, bu ütopyasız, bu vicdansız maddi uygarlığa karşı en özgür duruş, bahar ırmakları gibi coşkuyla ülkeye yönelmektir; hiç tereddüt etmeden mücadele saflarında aktif olarak yerini almaktır...”

Bu ifadeler, şu an Kandil’de bulunan ve bir zamanlar Kürt sorununun çözümü için sivil siyaset yapan (!)  DTP Genel Başkanlığı yapmış Nurettin Demirtaş’a ait.  HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın kardeşi Nurettin Demirtaş.

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde 18 Mart 2016 tarihinde  “Avrupa Araf’ındaki Gençliğe” başlığıyla yayınlanan yazısında Demirtaş,  Kandil’in dayattığı hendek ve barikat stratejisine yeterli destek vermeyen Avrupa’daki Kürt gençleri eleştiriyor.

PKK’nın hendek ve barikat stratejisini “öze dönüş” (!) olarak gören ve Avrupa’dan örgüt saflarına katılan bir zavallının “Avrupa’daki gençlerimiz duygusuz değildir. Aksine büyük duygulara sahiptir. Yeter ki ülkede yaşananların farkına varsınlar, kimse onları tutamaz. Bu nedenle gençlerimiz YPS direnişini örnek almalı ve hiç zaman kaybetmeden saflara katılmalıdır”  sözleri üzerinden Kürt gençlerini ajite etmeye çalışan Nurettin Demirtaş acaba insani özüne ne zaman dönecektir.

Şehir merkezlerine kazdıkları hendeklere gömülen, bölgedeki Kürtlerin büyük bir kısmını yerinden ve yurdundan eden, Kürtlerin çocuklarının kanını emen PKK’nın bu ve benzeri çağrılar yaparak, daha fazla gencin ölümü ve kanı üzerinden hayata tutunmaya çalışması doğaldır.

Terör örgütü PKK açısından bakıldığında, evet, örgüt ideolojisini yansıtan sosyolojik bir analiz ancak ideolojik alt yapısı olmayan ve duygusal düzeyde PKK’ya sempati beslemeyen Kürt gençleri üzerinde etkin olamayacak bir yazı. Avrupa’daki Kürt gençleri, realiteyi biliyor, görüyor ve okuyorlar. Dolayısıyla ideolojisi “ölmek ve öldürmek” olan, kendi halkına zarar vermekten başka bir işe yaramayan PKK’ya mesafeli durmaktadırlar.

Sadece Demirtaş değil, KCK üst düzey yöneticilerinin son dönemlerdeki açıklamalarına bakıldığında, devletin PKK ile mücadeledeki kararlı tutumuna paralel, PKK’nın da Türkiye’nin terörle mücadelesini boşa çıkartacak (!)  silahlı mücadeleye devam ettireceğine yönelik demeçler vermektedirler.

KCK üst düzey yöneticilerinin açıklamaların ortak noktaları:

-Kandil’in ve PKK’nın Avrupa kanadının, kurtuluş reçetesi olarak bir kez daha Öcalan’ı görmüş olmaları. (Geniş bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2016/01/aihmin-son-karar-ve-kandilin-ocalan-kozu.html)

-Çözüm sürecine dönülmesi için üçüncü bir ülkenin masada bulunması talebi. (Hâlbuki çözüm sürecinin devam ettiği dönemlerde bile, başta Cemil Bayık olmak üzere; KCK üst düzey yöneticileri üçüncü göz olarak ABD’yi işaret etmişlerdi. KCK üst düzey yöneticilerinin gözlemci ülke için -ittifakla- ABD’yi işaret etmesi, ABD’nin PKK ve PYD’ye desteğini bir kez daha açığa çıkarmıştır.

-Suriye’de kanton bölgeler elde eden PYD’nin, ABD ve Rusya tarafından desteklenmesinin PKK’yı cesaretlendirdiği.

-Türkiye’nin PKK’ya yönelik mücadelesini itibarsızlaştırmaya yönelik propaganda ve psikolojik faaliyetlerini arttırarak devam ettirdiği. “Devlet Kürtleri ve Alevileri katlediyor” yalanından sonra “devletin Kürt siyasetçiler üzerindeki baskılarını arttırarak bu kez de Kürtler ve Aleviler üzerinde siyasi soykırım uyguladığı” iddiaları.

-HDP’li milletvekillerinin “teröre destek” verdikleri iddiasıyla başlayan ve Başbakan Davutoğlu’nun “Tüm dosyaları kapsasın” çağrısı sonrasında, AK Parti’nin TBMM’ye sunduğu dokunulmazlık teklifine MHP ve CHP’nin de destek vereceklerini açıklamalarının ardından “HDP’ye oy vermiş tüm kesimler siyasetin dışına itilmek isteniyor” propagandası üzerinden kamuoyunda “mağduriyet” algısı oluşturma.

PKK-KCK-Kandil’in yurt içindeki ve yurt dışındaki tüm bileşenlerinin, her şeye rağmen;  Leninizmin çizgisini yansıtan Lenin’in; “eylemde birlik, eleştiri ve tartışmada özgürlük” söylemine sadık kalmaya devam etmektedirler.

14 Nisan 2016 Perşembe

Hangi Demirtaş?...

HDP ve geldiği gelenekteki tüm partiler, yıllarca Kürtler adına siyaset yaptıklarını iddia etmelerine rağmen, kendi iradelerini PKK ve Kandil’e teslim ederek, Türkiye’yi tehdit eden bu yapıdan ve silahtan medet umdular. Hatta HDP daha da ileri giderek, değiştiğini, Türkiyelileştiğini (!) ve Türkiye partisi olduğu söyledi. Ne yazık ki bunların hepsi söylemde kaldı. 

HDP; Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin, İdil ve Yüksekova’daki hendek ve barikat stratejisiyle Kürtlere hayatı zehir eden uluslararası üst aklın ürünü PKK’nın, başta bölge insanı olmak üzere Türkiye’ye verdiği zararın büyüklüğünü nihayet görmeye başladı.   Ve Umarız Demirtaş bir kez daha takiye yapmıyordur.

Halkların Demokratik Partisi Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş, Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlenen bir toplantıdaki açıklamalarıyla bir kez daha Türkiye gündemine oturdu. Demirtaş: “Barış Süreci’ne Türkiye’nin doğusunda ve batısında büyük destek vardı. Bizim hatamız barış görüşmelerini şeffaf şekilde topluma mal edememek oldu. Aynı şekilde Parlamento’nun da sürecin arkasında olması gerekiyordu. Barış Süreci’ni bir kişinin inisiyatifine bırakmış olmak da bir hataydı… PKK neden strateji değiştirdi; bunu onlara sormak lazım. Biz demokratik bir partiyiz ve şiddetin her türlüsünü reddediyoruz. Hendek savaşları kamu güvenliğini tehdit etti ve şiddeti tırmandırdı. Fakat bunlar diyalogla çözülmeli. Tankla, topla tüfekle değil" dedikten sonra “Özerklik ilan edilerek bir sonuç elde edilemeyeceğine” dikkat çekmiş.

Selahattin Demirtaş bu açıklamayı yapmadan önce neler söylemişti?

Demirtaş, 22 Aralık 2015 tarihinde: “‘Suriye’de halkına karşı tank kullanan yönetim meşru değil’ diyen hükümet bugün kendi ilçelerine tank sokmuş halkına tank atışı havan topu atışı yapıyor… Cizre’de, Silopi’de mesele gerçekten 10-20-30 PKK’lı olsaydı şimdiye kadar çözülmüş olmaz mıydı? Halk bu özyönetimin arkasında olduğu için hepsi hedef haline getirilmiş. Ortada 3-5 çapulcu terörist yok. Ortada halk olarak kabul edilmemiş bir topluluğun hak talebi var. Devletin bu hak talebine karşı tankla topla saldırısı var. Hendekler ondan sonra ortaya çıktı… Bugün Kürtlerin küçümsediğiniz barikat, hendek dediğiniz şey darbeye karşı direniştir. Darbe yapılmıştır”  sözleriyle, PKK’nın hendek ve barikat stratejisini meşru görmüştü.

01 Ocak 2016 tarihinde “Burada önemli olan Kürtlerin kendi öz güçleriyle ne kadar ayakta kalacaklarıdır… Uluslararası dengelere güvenerek Kürtlerin kendiliğinden statü elde etmesini beklemek saflık olur. Kürtlerin böyle bir saflık içinde olmadığını görüyorum ve buna güvenerek diyorum ki, Kürtler açısından hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır” ifadesiyle, KCK’nın Suriye yapılanması PYD’nın Suriye’de elde ettiği statü ve oluşturduğu kantonların benzerlerini Türkiye’de de oluşturma beklentisi içerisine girmişti.

06 Ocak 2016 tarihinde:  "Başbakan güvenlik güçlerinin alnından öptüğünü söyledi. Ben de bu zulmün karşısında dik duranların alnından değil ellerinden öpüyorum" sözüyle, hendek stratejisine sahip çıkmış, kamu düzenini ve halkın huzurunu ifsat eden YPS’lileri yüceltmişti.

31 Ocak 2016 tarihinde: “Kürtler çaresiz ve perişan olduğundan değil. Beni bağışlasınlar ama şu anda çaresizliği ve umutsuzluğu yaşayan Türkiye'nin batısıdır. Hep birlikte direniş umudunu büyütmemiz lazım" diyerek, Kandil’in “devrimci halk savaşı” stratejisi saçmalığına  “Kandilvari” bir ifadeyle desteklemişti.

03 Şubat 2016 tahinde: "10 Ekim'de Ankara’nın göbeğinde mitingimizde bomba patlattılar ve 104 kardeşimizi orada katlettiler. Şimdi bütün bu acılara rağmen Diyarbakır, Suruç, Ankara patlamalarına ve katliamlarına rağmen asla dilimizden barış mesajlarını düşürmedik. 'Ahlaken, vicdanen, siyaseten doğru olan çözüm yolu masadır' dedik. Hendekmiş, barikatmış inanın ki bunlar bahane, bir günde çözülür. Altı aydır kapatamadığınız hendekler bir günde Sayın Öcalan’ın mesajıyla çözülür. Bir barış mesajıyla onların hepsi kapanır. Müzakere, diyalog kapısıyla onların hepsi çözülür"  diyerek, barışın önündeki engelin devlet olduğunu ima etmiş, halkın seçmiş olduğu ve legal alanda siyaset yapan bir partinin genel başkanı sıfatıyla, çözümün adresi olarak bir kez daha Öcalan’ı göstermişti.

Ey Demirtaş!

Almanya’daki açıklamalarını, bölgenin zengin ve kadim tarihinin yok edilmesine sebep olan PKK’nın özyönetim saçmalığı ilanından önce, şehirleri cephaneliğe dönüştürmesine seyirci kalmadan önce yapsaydınız ya.

Bu ifadelerinizi Türkiye’nin barışını hendeklere gömen PKK’nın ateşine, su yerine benzin taşımadan önce dile getirseydiniz ya.

Bu duruşunuzu, yüz binlerce insanın yerlerinden ve yurtlarından göç ederek, PKK’nın oluşturduğu hendek anaforunda kaybolmasına seyirci kalmadan önce sergileseydiniz ya.

Yine, uluslararası kurumlardan Türkiye’ye baskı yapmalarını istemek yerine,  silah bırakması için PKK’ya baskı yapmalarını talep etseydiniz ya.

Bu açıklamanızı, Kürtleri “seküler” bir anlayışın çizgisine dönüştürmeyi hedeflemiş Türk solunun fosilleşmiş artıklarına teslim etmeden önce yapsaydınız.

Şimdiye kadar aklınız neredeydi? Eskilerin “Bade harab ul basra” demesi gibi,  yaşanan bunca ölüm ve yıkımlardan sonra mı aklınız başınıza geldi?

Siyasi hayatınız, hep çelişkiler yumağı mı olacak?... 

24 Mart 2016 Perşembe

“AKP’li Kürtler! Ya İtaat, Ya Terk!”…

Defaatle dile getirdik, getiriyoruz, getirmeye de devam edeceğiz. Terör, etki alanı geniş olan ve insanlığı tehdit eden uluslararası bir sorundur. Terör her yerde terördür. Terörün ne dini, ne de kimliği vardır. Yıllardır terörle mücadele eden Türkiye’nin bir vatandaşı olarak, Belçika’nın Başkenti Brüksel’deki saldırıyı kınıyor ve lanetliyorum. Başkalarının acıları üzerinden siyaset yapmak bize yakışmaz. Bu, insani de değildir, İslami de değildir.

Yazımızın konusuna dönecek olursak:

HDP’li siyasetçiler, Diyarbakır’daki Nevruz etkinliklerinde bekledikleri kalabalığın çok çok altında bir insan topluluğuyla karşılaşınca, var olan akıllarını da yitirdiler. Ve bu ruh hallerini söylemlerine yansıtmaya başladılar.

İradesini Kandil’e teslim etmiş, aklınca politika yaptığını ve siyaset ürettiğini zanneden HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Diyarbakır’daki Nevruz etkinlikleri sonrası katıldığı bir televizyon programında “Başkanlık sistemine evet deseydik, AKP’li Kürtlerin sorunları çözülürdü ancak halkın sorunu çözülemezdi” diyerek, “bölücü” zihniyetini bir kez daha kamuoyu ile paylaşmış oldu.

Allah aşkına bu nasıl bir zihniyet, bu nasıl bir düşünce şekli?

AKP’li Kürtler de ne demek oluyor?

Kendileri gibi düşünmeyen Kürtlere hayat hakkı tanımayan bu ifade, faşist bir söylem değil midir?

AKP’li Kürtler derken kimleri kast ediyor, halk derken kimleri kast ediyorsun Demirtaş?

Bu söylem ve düşünce şekli “Kandilvari” bir söylemdir.  Kütler adına sivil siyaset yaptığını iddia eden (!) biri, Kürtlere ne verebilir? Merak edenler, Kandil’deki PKK baronlarının geçmişteki söylemlerine bakabilirler.

Ey Demirtaş?

İradeni teslim ettiğin PKK’nın hendek ve barikat fantezisi yaşanmamış olsaydı, tüm Türkiye bu kadar acı yaşar mıydı?

Özyönetim dediğiniz ve devlet olmayan,  devlet yapılanması “demokratik, özgür siyasal örgütletme” saçmalığıyla tarif ettiğiniz, “özyıkım” fantastik stratejisiyle bu ülkeye yıkımdan başka ne kazandırdınız?

“Biz Nevruz’dan çıkan mesajı aldık” diyorsun ve  “Savaş büyüsün diye değil, savaşa karşı barış umudu büyüsün” diyen insanların Nevruz meydanını doldurduğunu söylüyorsun da, “Bazıları PKK’nin şehir savaşına başladığını söylüyor. Hayır, PKK şehir savaşına henüz başlamış değil” diyen Kandil sözcüsüne ve PKK’nın “hendekistan” stratejisine neden söyleyecek söz bulamıyorsunuz?

“Devleti yöneten akıl ferasetsiz kalmışsa kinle öfkeyle hareket ediyorsa, devlet aklı partizanca davranırsa kendi halkını felakete sürükler” diyorsunuz ama Diyarbakır Bağlar esnafının HDP Milletvekili Ziya Pir’e, “Bunu devlet bize yapmadı sayın vekil bakın eve roket girmiş. Devlet hangi eve şimdiye kadar roket atmış. Böyle değil. Yani hak arayışı böyle değil. Kendi halkına sahip çıkmak böyle değil şimdi bu hal midir? Eğer polise karşı savaşıyorsan git dağda savaş. Ama sen buraya gelmişsin. Halkın içine. Burada ne var. Benim evime roket girmiş. Ne yapman gerekiyorsa onu yap. Bu halka sahip çık. Bu pislikleri topla, bu belediye bizim belediye değil mi? HDP belediyesi değil mi? HDP milletvekili değil misiniz gelin kaldırın bu pisliğinizi" diyerek âdeta ders veren çığlığını neden görmezden geliyorsunuz?

“Demokratik siyasetin alanını genişletmeliyiz. Bizler bütün arkadaşlarımızla birlikte yeniden çözüm masasına dönülmesi gerektiğine inanıyoruz” diyorsun da YPS’li teröristlerin Diyarbakır'ın Kayapınar ilçesine bağlı Medya Mahallesi’nde evlerin boşaltılmasına yönelik bildiriler dağıtmasına, Valilik tarafından yasak olmasına rağmen, medarı iftiharınız HDP’li Büyükşehir Belediyesince mahallenin sokaklarında barikat kurulması için parke taşlarının hazır hale getirmesine sessiz kalıyorsunuz.

Aslında HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Başkanlık sistemine evet deseydik, AKP’li Kürtlerin sorunları çözülürdü ancak halkın sorunu çözülemezdi” sözü ile PKK’lı Murat Karayılan’ın “Bazıları PKK’nin şehir savaşına başladığını söylüyor. Hayır, PKK şehir savaşına henüz başlamış değil”  ifadesi, bir bitişin itirafıdır.

Söyleyecek sözü olmayanlar, toplumu manipüle etmek için her türlü yalanı meşrulaştırma gayreti içerisindeler. Nitekim Murat Karayılan denen aklı evvel, Brüksel’deki saldırıya ilişkin olarak,  “Erdoğan gerçekten DAİŞ’e karşı tutum almazsa, DAİŞ’in Avrupa’daki saldırıları da durmayacaktır. Araştırılsa, Brüksel’de eylem yapan kişilerin neresi üzeri Avrupa’ya gitmiş olduğu görülecektir. Bir biçimde mutlaka Türkiye’yle bir bağı vardır” diyebilecek kadar seviyesizleşebiliyor.  Geçmişte Karayılan’ın "Evleri, okulları, hastaneleri yerle bir edin. Ambulansları hedef alın vurun"  (Geniş bilgi için: http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/12/karaylann-hezeyanlar.html) dediği hezeyan dolu açıklamalarına şahit olmuş Kürtler, Karayılan’ın Brüksel saldırılarını Türkiye ile ilişkilendirmesine inanır mı?

HDP olarak, “barış” (!) diye diye Kürtlere hayatı zehir ettiğinizi,  anaların ve babaların evlatsız, genç kadınların eşsiz, çocukların babasız kalmalarına neden olan bu fitne ateşine benzin taşıdığınızın farkında mısınız? 

El İnsaf…

3 Mart 2016 Perşembe

“Devlet Kürtleri Katlediyor” Propagandası!...

Bahar aylarının yaklaşmasıyla birlikte Kandil ve HDP, eşzamanlı olarak,  sürekli gündemlerinde tutmaya çalıştıkları “devlet Kürt düşmanlığı yapıyor”  propagandasını bir kez daha dillendirmeye başladılar. Hatta “Cumhuriyetin kuruluş tarihinden günümüze, bugünkü kadar büyük bir Kürt düşmanlığı yapılmamıştır” artı teziyle (Hâlbuki Cumhuriyet kurulurken Kürtlerin, analarının ak sütü gibi helal olan kültürel hakları verilmemiş, kimlikleri yok sayılmış, bu hakların tamamına yakını ‘Kürt düşmanı’ dedikleri AK Parti iktidarları döneminde verilmiştir.) sadece Türkiye içerisindeki Kürtler için değil, bölgedeki tüm Kürtlere yönelik olduğunu iddia ederek gündeme getirmeyi hedeflemektedirler. Tabi bu propagandalarına ana kaynak olarak da “Öcalan tecrit altında tutuluyor” malzemesi gösteriliyor.

Kandil, silahlı mücadele yöntemleriyle halk üzerinde istediği psikolojik üstünlüğü kuramadı. Bu da PKK’nın bölge halkı nezdindeki desteğini kaybetmesi manasını taşımaktadır. Halk desteğinin azaldığı gören PKK, bu desteği yeniden elde etmek adına her türlü yolu kendileri için meşru görmektedir. Bunun sonucu olarak da Kandil,  günlük stratejiler belirlemek ve üretmek zorunda kalmıştır.  İşte bu stratejilerinden biri de halkı sokaklara indirip, güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmektir. Amaçları; sokağa çıkan halkın üzerine kendi silahlı militanlarının ateş açması sonrası oluşacak arbede ortamında, güvenlik güçlerini karşılık vermeye zorlayarak, silah kullandırtmak ve  “devlet Kürtleri katlediyor” propagandasını hayata geçirmektir.

Yaklaşık bir haftadır “Çarşamba günü saat 16.00’da herkes yönünü Sur’a çevirmeli” diyerek büyük bir provokasyonun mimarı olmak isteyen HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’a en güzel cevabı, yine Diyarbakır halkı vermiştir. Halk, Demirtaş’ın çağrısına karşılık vermeyerek KCK’ya ve KCK’nın kuyruğuna takılan HDP’ye; “êdî bese, -artık yeter- sokak eylemi istemiyoruz” mesajını vermiştir.

Kandil’in sürekli olarak Türkiye’yi IŞİD virüsü ile birlikte anması ve IŞİD’in gerek Irak, gerek Suriye ve gerekse Avrupa’da (özellikle Fransa) gerçekleştirdiği cinayetlerle ilişkilendirme çabası da bu projesinin bir ürünüdür. KCK, Barzani’nin Türkiye ile olan ilişkilerini de PKK’ya karşı sürdürülen taktiksel bir ilişki olarak görüyor. Ve Kandil, kontrolleri altındaki medya üzerinden sürdürdükleri propaganda ve değerlendirmelerinde, PKK’nın etkisizleştirilmesi durumunda, Türkiye’nin Barzani ve KDP’ye yöneleceğini dile getirmektedirler. Oysa yıllardır Kandil’i mesken tutarak Türkiye’deki iç huzura mani olan PKK, Şengal bölgesine yerleşmeye çalışarak, Irak’taki Kürt yönetimine de huzur vermeyecektir.

Nihayet Kandil’deki KCK yönetimi gerçek amacını, Mustafa Karasu üzerinden deklare etmiştir. Mustafa Karasu: “Yine Şengal halk meclisini kurarak, Şengal’i kendilerinin yönetmek istediklerini ortaya koymuşlardır. KDP Şengal’in özerkliğini, öz yönetimini ve öz savunmasını kabul etmiyor” diyerek, Irak’taki mevcut Kürt yönetimini de bölmeye çalışmış,  meşru yönetime karşı “özyönetim” saçmalığı adı altında, kendi ideolojilerine uygun kanton oluşumlar oluşturma isteğini beyan etmiştir. Türkiye’de de meşru bir devlet idaresi ve yerel yönetimler olduğu -ki KCK’nın “özyönetim” adı altında kazdıkları hendek ve oluşturdukları barikatlar HDP’li belediyelerin yönetimi altındadır- HDP’de meşru bir siyasi parti olduğuna göre, Kürtlere acı ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen “özyönetim” adı altındaki tüm faaliyetler gayri meşru değil midir?

Hatırlanacağı üzere Mustafa Karasu, Mesut Barzani’nin geçtiğimiz yılın Aralık ayında Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyareti: “Mesut Barzani Türkiye'yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaretin ilk önce MİT’le görüşmeyle başlaması, bu gidişin amacı ve içeriğini ortaya koymaktadır. Ziyaretin MİT’le görüşmeyle başlatılması ise Güney Kürdistan ve Kürt gerçeğine gösterilen yaklaşımla ilgilidir. Bu, bilinçli bir ayarlamadır. MİT’in şu anda en fazla uğraştığı, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin tasfiyesi konusudur. Bu açıdan MİT görüşmesinin yüzde 80’i PKK'ye karşı nasıl mücadele verileceği üzerinedir” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/12/pkknn-barzani-sancs.html) şeklinde değerlendirerek Mesut Barzani ve KDP sancısını ortaya koymuştu.

Kandil kendisine yönelik bu olumsuz bakış ve yaklaşımı; “eğer PKK’nın Türkiye’deki mücadelesi başarıya ulaşmazsa, Irak, Suriye ve İran’daki hiçbir Kürt hareketi başarıya ulaşamayacaktır” tehdidiyle aşmayı düşünmektedir.

KCK, içinde bulunduğumuz Mart ayında, öncelikli olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinliklerini fırsat bilerek halkı provoke etmeye çalışacaktır. Nihai hedef olarak da 21 Mart’taki Nevroz kutlamalarını, 1992-93 yıllarına benzer şekilde provoke etmeyi planlamaktadır.

PKK, havaların ısınmasıyla beraber, bölgedeki halkın direncini kırmak için, hem kırsal, hem de şehir merkezlerine yönelik yeni saldırılar gerçekleştirerek, şiddetin dozunu arttırmak isteyecektir.

Allah fırsat vermesin…

7 Ocak 2016 Perşembe

Moskova’nın Yeni Sözcüsü Demirtaş!...

Bu yazımızda, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, Al- Monitor’dan İrfan Aktan ile gerçekleştirdiği; Rusya ziyareti, iç politika ve Orta Doğu’nun geleceğine ilişkin değerlendirmelerinin yer aldığı röportajın satır aralarında verilmek istenen mesajları analiz etmeye çalıştık.

Demirtaş Rusya ziyaretine ilişkin, “HDP’nin böyle bir dönemde itibar görmesi hükümeti çıldırtıyor” diyerek açıklamaya çalışıyor. Evet, bu ifadesiyle Demirtaş, doğru bir değerlendirmede bulunuyor. Çünkü kendileri, Türkiye’yi öteleyerek, Rusya’yı tercih etmişlerdir ve Rusya’nın elini Kürt kartıyla güçlendirmişlerdir. “Ortadoğu’da Rus etkinliğini artırıp Türkiye’nin etkinliğini azaltacak kadar zamana yayılmış bir yaptırım süreci izleyecekler. Dolayısıyla gerilimin düşmesi şu an Rusya’nın da çok arzuladığı bir şey değil”  sözleri, Türkiyelileşme (!) iddiasındaki bir siyasetçiden çok, Moskova adına konuşan bir yetkilinin açıklamalarına benziyor. Devamında sarf ettiği “Türkiye ile Rusya arasındaki gerilimin düşürülmesi için üzerimize düşeni yapmaya hazır olduğumuzu belirttik. Verimli, iyi bir görüşmeydi.” ifadesi ile de Türkiye-Rusya arasında arabuluculuk yapmaya çalışan üçüncü bir ülke politikacısı imajı vermeye çalışıyor.  Demirtaş kendisini darı ambarında zannediyor olsa gerek…

ABD’nin PYD’nin Suriye’de oluşturduğu Kürt kantonlara ilişkin ne tür bir strateji izleyeceğine ilişkin sorulan soruya: “Burada önemli olan Kürtlerin kendi öz güçleriyle ne kadar ayakta kalacaklarıdır.” ifadesiyle cevap veriyor. Bu ifade, PKK’yı bilen ve Kandil’deki KCK üst düzey yöneticilerinin günübirlik yapmış oldukları açıklamaları takip eden analizcilerin dikkatini celp etmiş olmalıdır. Açıklama “Kandilvari” bir söylemdir ve böyle bir beyanı ancak elinde silahı bir tehdit unsuru olarak bulundurarak, Kürtleri kazdıkları hendeklerde gömmeye çalışan, uluslararası istihbarat örgütlerinin oyuncağı olmuş Kandil’deki KCK üst düzey yöneticileri yapabilir.

Demirtaş, uluslararası koalisyon geçlerinin Suriye’deki Kürt güçlerine (PYD) destek verdiğini itiraf ettikten sonra, “Bu desteğin sonucunun bir Kürt statüsüne dönüşüp dönüşmeyeceği konusunda net bir tavır oluşmuş değil” cümlesiyle, Batı’nın Suriye’deki kanton Kürt bölgelerini tanımaları arzuluyor. Ve “Özellikle Türkiye ve İran’ın bu konudaki hassasiyetleri Rusya ve ABD tarafından dikkate alınıyor” dedikten sonra ise “Uluslararası dengelere güvenerek Kürtlerin kendiliğinden statü elde etmesini beklemek saflık olur. Kürtlerin böyle bir saflık içinde olmadığını görüyorum ve buna güvenerek diyorum ki, Kürtler açısından hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır” demeyi ihmal etmiyor. Gayet açık ve net bir ifade ile bu saatten sonra, Kürtler kendi statülerini elde edinceye kadar, silahlı mücadeleden vazgeçmeyeceklerdir demek istiyor.

ABD’ye gerçekleştirdiği seyahate ilişkin sorulan bir başka soruya ise “Kürtler de artık inkâr edilmez bir realite, bir güç olarak kabul edip ona göre politika geliştiriyorlar. Kürtler, Amerika tarafından yönlendirilmiyor. Kürtlerin mücadelesi ABD’nin Ortadoğu’daki Kürt politikasına yön veriyor” cevabıyla, Orta Doğu'da artık kendilerinin de bir güç olduğu, ABD’nin; kendi güçleri karşısında Orta Doğu’daki politikalarını belirlediğini iddia ediyor. Türkiye’yi tahrik edebilecek bir açıklama olan bu iddiası, ülkemizin ABD ile olan ilişkilerini olumsuz yönde etkilemeyi amaçlıdır.

“IŞİD neden Kürtlere musallat oldu?” (Yönlendirici bir soru. Çünkü IŞİD, sadece Kürtlere saldırmış değildir.  İslam ile ilişkisi bulunmayan bu silahlı örgüt, tüm insanlığı hedef almış bir virüstür.) sorusuna;  “IŞİD’in Kürtlere saldırması hem Türkiye’nin hem de Esad’ın işine geldiği için, buna karşı Şam da Ankara da sessiz kaldı” cevabını vermiştir. Esed’in IŞİD’e karşı savaşan PYD güçlerine destek verdiği malumdur. Demirtaş’ın bu açıklaması, PYD yöneticilerinin açıklamalarıyla çelişmektedir. PYD’nin, bugüne kadar Esed geçleriyle çatışmaması, Esed-PYD ittifakının göstergesi değil midir? Demirtaş’ın Türkiye’yi IŞİD ile ilişkilendirmeye çalışması, Türkiye ile bir türlü barışmak istemediğini ve Kandil’in çizgisinden çıkmayacağının deklaresi niteliğindedir.

Röportajın son bölümünde Sri Lanka ile Türkiye’yi kıyaslayan Demirtaş, “Kürdistan, Sri Lanka değil, PKK de Tamil Kaplanları değil” diyerek, PKK’yı meşrulaştırmış ve -alenen- Türkiye’yi de tehdit etmiştir.

Özcesi Demirtaş’ın bu açıklamaları, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre siyaset üreten bir siyasi parti liderinden ziyade, kendi başına buyruk ifade ve söylemlerde bulunarak,  PKK’nın özyönetim ilanının dış politika ayağını tamamlamaya çalışan açıklamalardır ve Türkiye dış politikasını gölgelemektedir. 

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve birçok HDP’li (Sırrı Süreyya Önder’in ‘Dokunulmazlığımızı kaldıracaklar. Durum öyle gösteriyor. Ve tutuklanacağız. Ama bunun bu meselenin çözümüne hiçbir katkısı olmayacak. Kişisel olarak HDP grubunun hiçbir vekilinin hiçbir cezaevi kaygısı, korkusu taşımadığını biliyorum. Ben de taşımıyorum’ dediğini de göz önünde bulundurursak) şimdiden kendileri için yeni bir mağduriyet mecrası oluşturma peşindedirler.

Tecrübe ile sabittir. PKK yıllarca 1991 yılında DEP Milletvekillerinin TBMM bahçesinde kelepçelenerek gözaltına alınıp cezaevine konulmaları üzerinden nemalandı. Devlet,  Kandil’in hazırlayıp, HDP üzerinden sahneye koymaya çalıştığı bu kirli oyununa gelmemelidir.


3 Ocak 2016 Pazar

Barışı Beklerken, Savaş ile Yüzleşmek!...

       Bir yılı daha geride bıraktık. Bir vatandaşı olarak, 2015 yılı içerisinde iç huzurunu temin etmiş bir Türkiye hayal ederken, maalesef bir kez daha silah, çatışma, kan ve gözyaşı ile yüz yüze kaldık.  Peki bugüne nasıl geldik?

   Geçtiğimiz yılın Ocak ayından itibaren KCK, Suriye yapılanmasıPYD’nin Suriye’deki otorite boşluğundan yararlanarak Rojava’da hayata geçirdiği kantonlara (bir başka ifadeyle demokratik özerklik) benzer oluşumların inşasından vazgeçmediler.

       PKK-KCK, bu denemeyi gençlik yapılanması olan YDG-H üzerinden hayata geçirmeye çalıştı. Zamana ve zemine göre hareket eden YDG-H, Kandil tarafından pilot bölgeler olarak seçilen Lice, Yüksekova ve Cizre’de “demokratik özerklik” hedefini fiiliyata geçirmeye yeltendi. (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/01/cizrede-ne-olduoluyor.html)

     Türkiye’nin bir kez daha seçim atmosferine girdiği 2015 Şubat’ında, HDP’nin seçimlere parti olarak gireceğini açıklamasından sonra,  68 kuşağının eski ve hızlı solcuları ile kendilerini sosyal demokrat olarak ifade eden çok sayıda siyasetçi ve gazeteci, bir anda HDP ve Selahattin Demirtaş hayranı kesilmeye başladılar. HDP ve Demirtaş hakkında güzellemeler düzmekten geri kalmayan bu kesimin HDP hayranlıklarının mihenk noktası ise AK Parti düşmanlığıydı. HDP ise hiçbir zaman Çözümün bir muhatabı olmadı/olamadı.  HDP, seçime parti olarak katılacağını açıkladıktan sonra, TBMM’de görüşüldüğü andan itibaren İç Güvenlik Paketi’ne yönelik sert bir muhalefet sergiledi ve “Çözüm Süreci”nin geleceğini İç Güvenlik Paketi ile ilişkilendirerek, ta o zamanlar toplumun zihninde soru işaretleri oluşturmaya başladı.

     28 Şubat 2015 günü toplanan ve literatüre “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak giren, hükümet adına Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, AK Parti adına Grup Başkan Vekili Mahir Ünal,  HDP adına Sırrı Süreyya Önder, İdris Baluken ve Pervin Buldan’ın bulunduğu,  içeriğinde; PKK’ya “silahsızlanma kongresini toplama” çağrısı, hükümete ise 10 maddelik bir demokratikleşme paketi ödevinin yer aldığı tarihi metin 1 Mart 2015 günü kamuoyuna açıklandı.

    Tam da “kırk yıllık kan, acı ve gözyaşı bitiyor, Türkiye kendi yarasını tedavi ediyor derken,  “eyvah Kürtler silahlı mücadeleden vazgeçiyor” diyen, bir kesim aydın ve yazar (!) tabakası feveran etmeye başladı. Ardından HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş "Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor" diyerek, toplantıyı ve mutabakatı itibarsızlaştırdı. HDP tabanı ise -özellikle bölge illerinde- Kandil’in “silahı bir güç olarak” dayatma girişimlerine prim vererek, PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H’nin kamu düzenini zaafa uğratacak faaliyetlerine göz yumarak; PKK’nın şehir merkezlerini silah depolarına çevirmesine zemin hazırladı.  

     Olan biteni anlamaya çalışan Türkiye kamuoyu, bu kez de (15 Mart 2015) Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Buralarda bizim terörle mücadelede neler kaybettiğimiz belli. Eğer biz bu kayıplara uğramamış olsaydık, bugün çok çok farklı yerde olacaktır. Şimdi varsa bakıyorsun; Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok” açıklamasıyla karşılaştı. Devlet ricalı tarafından “Kürt Sorunu”na ilişkin birbiriyle örtüşmeyen ve birbiriyle çelişen açıklamalar, bölge insanı üzerinde olumsuz bir algı sebebiyet verdi ve karamsar bir tablo oluşturdu.

     11 Nisan 2015 tarihinde Ağrı-Diyadin’deki vuku bulan ve alenen provokasyon olduğu belli olan çatışma sonrası Türkiye’ye barışı getireceği ümit edilen  “Çözüm Süreci”nin -adına ne denirse densin- paketlenerek önce askıya alınmasına, sonrasında ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle buzdolabına konulmasına neden oldu. Oysaki Türkiye’nin iç barışı, ucuz siyasi hesaplara, kişisel çekişmelere kurban edilemeyecek kadar kıymetliydi.

     Ve 7 Haziran seçimi sonrası -13 yıl sonra- yeniden koalisyon hükümetleriyle anılmaya başlandığı, siyasi istikrarsızlığın habercisi günler ile karşı karşıya kalan bir Türkiye...

     7 Haziran seçimi öncesinde askıya alınan “Çözüm Süreci”,  KCK’nın 11 Temmuz’da “çatışmasızlığın sona erdiğini” açıklamasıyla son buldu. 20 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde sivilleri hedef alan; 31 insanın öldüğü, 100’den fazlasının yaralandığı bombalı saldırıyı devlet ile bağdaştıran PKK’nın,  22 Temmuz’da Ceylanpınar’da evlerinde uyurlarken şehit ettiği iki polis memurunun ardından yeniden başlayan çatışmalar...

   Sonrasında Halil Berktay’ın, “PKK’ye göre ‘özyönetim’ eski Stalinist-Maoist perspektiflerinde ‘proletarya diktatörlüğü’ ya da onun biraz dönüşüme tâbi tutulmuş versiyonu olarak ‘demokratik halk iktidarı’ kuram ve kavramlarının olduğu yere yapıştırılmış bir etikettir” dediği, PKK’nın Kürtleri hendeklere gömdüğü yeni strateji sonrası, şehir merkezlerine indirgediği çatışmalar ve bu çatışmalardan kaçarak evlerini terk eden onbinlerce masum, zavallı halk.

     PKK “özerklik” hedefine ulaşmak için, çözüm sürecini sonlandırdı ve kırsal alandaki silahlı faaliyetlerini sokak aralarına indirgeyerek hendek savaşlarından medet umdu. HDP ise kendi iradesini PKK’ya teslim ederek “özyönetim ve hendek” sarmalına kapıldı. “Kürtlerin mutlaka şu veya bu şekilde siyasi statüsü olmalı. Bunun da ismi devlettir. Bu devletin içinin nasıl doldurulacağı ideolojik bir meseledir” diyerek, hem yüzündeki maskeyi çıkarmış, hem de “HDP Kandil’in TBMM’deki uzantısıdır” iddialarını meşrulaştıran, sivil siyaseti PKK’ya peşkeş çeken HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş...

     “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir” ifadesiyle PKK’nın hendek saçmalığını siyasi statü ile meşrulaştırmaya çalışan DTK...

     Genel seçimden ziyade, “referandum” niteliği taşıyan ve AK Parti’nin bir kez daha tek başına iktidar olduğu 1 Kasım seçimi sonrası, terörle mücadele adına -zarureten- adı konulamayan derinlikli bir savaş ile karşı karşıya kalan Türkiye...

30 Aralık 2015 Çarşamba

DTK’dan “Teslimiyet” Manifestosu!...

Geçtiğimiz hafta sonu Diyarbakır’da düzenlenen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) olağanüstü kongresinin sonuç bildirgesi açıklandı. Bildirgeden aklı selim yerine, hendek ve barikat siyasetine -ne yazık ki- tam destek çıktı.  Bu da sivil Kürt siyasetinin PKK şiddetine teslim olduğu manasına geliyor. 

Sonuç bildirgesinin “Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan” ile başlayan ifadesine dikkat edildiğinde,  bu tarz bir söylemin Kemalist çevrelerin alışılageldik “ulu önder Atatürk”  şablonunun bir versiyonu olduğu görülecektir. Kemalizm’i örnek alan seküler HDP,  Kandil’i yönlendiren üst akılların plan ve politikalarını gerçekleştirmek için “Apo ve Apoizm’i” kalkan olarak kullanmaya başlamış, bu ve benzeri ifadeleri, kendilerini maskelemek için kullanmaktadır. Bu tür söylemler, tabandan gelen halk tepkisini aza indirgemek için özellikle kullanılan söylemler olarak da değerlendirilebilir. Bu da halk nezdinde kendi meşruiyetini kaybeden HDP'nin gayri meşru söylem ve taleplerini maskelemek için geliştirdiği bir dildir. “Önder” olarak gördükleri Öcalan’ın 2013 Nevruz’unda “silahlar sussun, fikirler konuşsun” çağrısına, “silah, hendek ve barikat” ile karşılık veren bir PKK ve PKK’nın kuyruğuna takılarak bu ortama zemin hazırlayan bir HDP! 

“Kuşkusuz ülkemizin sorunlarının çözümü derinlikli ve güvene dayalı bir müzakere temelinde Türkiye Büyük Millet Meclisi onayı ile gerçekleştirilmelidir” diyen bir akıl. Peki,  TBMM’yi sorunların çözümü için gören bu akıl, neden hâlâ PKK’nın “hendek ve barikat” stratejisine sahip çıkıyor? Ve yine, “Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir” cümlesiyle sahiplenilmek istenen hendek siyasetinin, “siyasi statü” ile ne tür bir ilişkisi olabilir?

  -Siyasi statüyü, halk tarafından seçilmiş ve temsil rolünü üstlenmiş siyasetçiler kullanmıyor mu?  

-59 milletvekilli ile TBMM’de temsil edilen parti HDP değil midir?

-Bölgedeki üçü büyükşehir olmak üzere çok sayıdaki il, ilçe ve belde belediye başkanlıkları HDP’nin elinde değil midir?

-Belediye kontrolündeki araç ve gereçlerle hendek kazıp, barikat kurmak mı siyasi temsiliyettir? Kimse boş heveslere kapılmasın.  Tüm “meşru” taleplerin temsil mekânı TBMM’dir.

 “DTK olarak halk meclislerinin ilan ettiği özyönetim ilanlarını ve halkımızın her alanda yürüttüğü bu haklı ve meşru direnişi sahipleniyor; Kürt halkının ve tüm Türkiye halklarının bu direnişlere katılmasını ve destek vermesini demokrasi ve özgürlük mücadelesi gereği olarak görüyoruz.” ifadeleri,  bildirgenin özeti mahiyetindedir. Ülke gündemini meşgul eden ve hâlihazırdaki  mevcut anayasaya aykırı olan; maddi-manevi, telafisi mümkün olamayacak mağduriyetlere yol açan, “şiddeti meşrulaştıran ve şiddete teşvik eden” bu sözler, alenen bir isyan çağrısıdır ve suçtur.  Ve bu çağrıyı “Türkiyelileşme” vaadiyle kurulan HDK-DTK felsefesine dayalı;  HDP içerisinde siyaset yapan, sivil (!) siyasetçiler yapıyor.

Bildirgede maddeler halinde sıralanan son bölüm, merkezi Kandil’de olan, PKK’nın kontrolü altındaki yazılı ve görsel meydanın tamamını sevk ve idare eden, “Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi”nin, Öcalan’ın 18 Ağustos 2010 Tarihli Avukat Görüşme Notu’nda açıklamış olduğu; altı ana maddeden oluşan  (Siyasi Boyut, Hukuki Boyut, Ekonomik Boyut, Kültürel Boyut, Öz Savunma Boyutu, Diplomasi Boyutu) “Demokratik Özerklik” projesinin detaylandırılmış şeklidir.

(Detaylı bilgi için: KCK’nın ‘Demokratik Özerklik’ Aldatmacası-I http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/kcknn-demokratik-ozerklik-aldatmacas-i.html  ve KCK’nın ‘Demokratik Özerklik’ Aldatmacası-II  http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/08/kcknn-demokratik-ozerklik-aldatmacas-ii.html  linklerine bakılabilir.)

Açıklanan sonuç bildirgesi sonrasında, BBC Türkçe servisine konuşan DTK Eş Başkanı ve HDP Hakkâri Milletvekili Selma Irmak,  bildirgedeki “özerk bölgeler oluşturulması” çağrısının ayrılık anlamına gelmemesi gerektiğini ifade ederek büyük bir çelişkiye düşmüştür.  Irmak, “Şu an hendeklerin arkasında çok büyük bir öfkeyle, kızgınlıkla mücadele eden ve artık kopuşu da tartışmaya başlayan gençler konuşmaya başlayacak” diyerek, Türkiye’yi açıktan tehdit etmekten de geri kalmamıştır. Selma Irmak’ın kimi açıklamaları, “DTK Sonuç Bildirgesi”yle zıtlıklar içermektedir. Dolayısıyla, uluslararası  istihbarat örgütlerinin kontrolünde çok başlı bir yönetim sergileyen Kandil’den sonra, HDK bileşenlerinde de çok başlı bir yönetimin varlığı gün yüzüne çıkmıştır.

DTK’nın sonuç bildirgesi olarak açıkladığı şeyin, aslında KCK tarafından hazırlanan bir metin olduğu aşikârdır. 

Başta HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş olmak üzere, çok sayıda HDP’linin Kandil’in dayattığı “özyönetim, hendek ve barikat” stratejisinin anayasal suç olduğu bile bile meşrulaştırma çabalarına girmesi sonrasında haklarında hazırlanan savcılık iddianameleriyle, “sivil siyasetin de önü kesiliyor” bahanesiyle kendileri için yeni bir mağduriyet söylemi oluşturmayı amaçlamaktadırlar. Devletin, HDP’nin bu kirli oyununa gelmemesi gerekir.

Sonuç olarak, “Özyönetim, hendek ve barikat stratejisi inadı, HDP ve Kandil’de bölünmelere sebebiyet verebilir. Bölünmelerin Türkiye ve Kürtler açısından ne tür sonuçlar doğuracağını şimdiden kestirmek zordur, bekleyip görmek lazım.