Barzani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barzani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2016 Perşembe

Topyekûn Mücadele!...

29 Mart Salı günü, PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde, KCK’nın silahlı kanadı HPG sorumlusu Murat Karayılan’ın: “Bahara girdik; eyaletler de artık destek sunmalıdır. HPG artık devreye girmeli. Ancak bu devreye giriş HPG’nin şehirlere girmesi biçiminde olmamalı. HPG, Kürt gençlerinin YPS adıyla örgütlenip şehirlerde yürüttüğü öz savunma direnişini dağdan destekleyecek" açıklamasına yer verildi.

Geçmiş yazılarımızda yapmış olduğumuz analizlerimizde,  bahar ile birlikte PKK’nın şehir merkezlerindeki hendek ve barikat stratejisine ek olarak, kırsalda bulunan militanlarının da bölgedeki askeri üs ve karakollara yönelik eylemlere yönelebileceklerini dile getirmiştik. Çatışmaları şehir merkezlerine indirgeme stratejisiyle hendeklere gömüldüğünü Murat Karayılan’ın “Hâlbuki bu şehirlerde bu düzeyde bir savaş yaşanmasına gerek yoktu”  (Aynı Karayılan,  21 Aralık 2015 tarihli, yine Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde yayınlanan bir açıklamasında: ‘HPG’nin resmi bölük ve takımları şehre inmemiştir; böyle bir karar da yoktur. Fakat bu noktada uyarı yapıyoruz: Bu biçimde devam ederse, artık HPG’nin de dâhil olma durumu söz konusu olabilir. Hareketimizin yönetimi bugün bunu gündemine almıştır; tartışıyor... Çünkü eğer bu biçimde zulüm gelişir katliama dönüşürse, o zaman HPG de devreye girebilir’ diyerek HPG’nin şehir merkezlerindeki çatışmalara müdahil olabileceğini ima etmiştik ki 29 Mart’taki açıklamasıyla kıyaslandığında PKK’nın Karayılan şahsında düştüğü çelişkiyi de ortaya çıkarmıştır.) sözüyle itiraf eden PKK, 2016’daki ilk kırsal eylemini Diyarbakır-Bingöl karayolu üzerinde bulunan Mermer Jandarma Karakolu’na bomba yüklü araçla düzenlediği saldırıyla gerçekleştirmiş, saldırıda üç asker şehit oluş, 23 asker de yaralanmıştı.

Suriye’yi Türkiye ile kıyaslayarak büyük bir strateji hatası yapan KCK, iç savaşın devam ettiği Suriye’de,  uzantısı PYD üzerinden elde ettiği kanton oluşumlara benzer oluşumlar hayali ve fantezisiyle başlattığı hendek ve barikat çatışmalarında darbe yemiştir. Halk nezdindeki desteğini de büyük bir oranda kaybeden PKK üst düzey yetkilileri, çatışmaları yeniden kırsal bölgelere yayarak kaybettiği prestiji elde etme uğraşındalar. Karayılan’ın 15 Ağustos 1984 Eruh baskını gerçekleştiren Agit kod Mahsun Korkmaz üzerinden “Egîd yoldaş, bir ruhtu, bir duruştu, bir komutanlaşma tarzıydı. Her şeyden önce başarı ve saldırı ruhunun sembolüydü. Bundan 32 yıl önce, 1984 yılının 15 Ağustosu’nda Egîd yoldaş komutasında 32 kişiyle bir yürüyüş başlatıldı. O zaman başlatılan bu mücadele, bir tarih yaratmış durumda. Bugün Egîd yoldaşın on binlerce askeri vardır. Milyonlarca insan onun çizgisini esas almaktadır” diyerek, terör örgütünü motive etmeye çalışması, PKK’daki çöküşün göstergesidir.

Yıllardır bir yandan terörle mücadele ederek bugünlere gelen Türkiye, bir yandan da eskiden kalma ırkçı-faşist zihniyetle de mücadele etmektedir, etmelidir de. 23-27 Mart tarihleri arasında Konya’da düzenlenen 14. Tarla Teknolojileri Fuarı’na davetli olarak katılan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Ziraat Bakanı Abdussettar Mecid, fuarda Kürtçe konuşacağı için tertip komitesi tarafından engellenmişti.

Olay sonrasında bir açıklama yapan Abdussettar Mecid, “Öncelikle protokol iyiydi ve biz gayet iyi karşılandık. Gümrük ve Ticaret Bakanı, Konya Valisi ile Tarım Bakanı yardımcısıyla daha öncesinden bir toplantı yapmıştık. O toplantıda Kürtçe konuştum. Konuşmam orada bulunan tercüman aracılığıyla Türkçe’ye çevrildi. Gerçekleşen toplantıda herhangi bir sıkıntı yaşanmadı ve verimli bir toplantı oldu. Aynı zaman da protokole uygun da bir karşılama da vardı” dedi. Olayı daha da vahimleştiren nokta; Gümrük ve Ticaret Bakanı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakan Yardımcısı ve Konya Valisi ile gerçekleştirilen toplantıda Kürtçe konuşan Mecid’in, fuar tertip komitesi tarafından engellenmiş olmasıdır. Fuar tertip komitesinin bu tavrı, -hükümetin de temsil edildiği bir organizasyonda- neticesi itibariyle, hükümeti bypass ettirmiştir.

Seçmeli de olsa Kürtçe eğitim verilen, TRT KURDÎ kanalı üzerinden 24 saat Kürtçe yayın yapılan Türkiye’de, bir organizasyon için davet edilen yabancı bir yetkilinin anadili olan Kürtçeyle konuşmasına izin verilmemesi, devletin kendi uygulamalarıyla çelişmiyor mu?

Bugün Türkiye’nin güneyi Irak sınırları içerisinde, “Kürdistan Bölge Yönetimi” adıyla bir hükümet var ve bu hükümetle ilişkilerine -siyasi ve ekonomik özellikle de enerji alanında yapılan anlaşmalar- bakıldığında, resmen olmasa da Türkiye mevcut hükümeti tanıyor denilebilir.

Demokrasi ve insan hakları noktasında hatırı sayılır ilerleme kaydeden Türkiye ne yazık ki eskiden kalma bu sakıncalı zihniyet ile zorda bırakılmıştır. (PKK ve medyası, bu fırsatı kaçırmayacak, önümüzdeki günlerde bu olayı kendileri için bir propaganda malzemesi olarak kullanacaklardır.) Bu zihniyet, devlet kurumlarında hayatiyetini devam ettirmektedir. Türkiye’nin bu ve benzeri zihniyetlere fırsat vermemesi gerekir. 

3 Mart 2016 Perşembe

“Devlet Kürtleri Katlediyor” Propagandası!...

Bahar aylarının yaklaşmasıyla birlikte Kandil ve HDP, eşzamanlı olarak,  sürekli gündemlerinde tutmaya çalıştıkları “devlet Kürt düşmanlığı yapıyor”  propagandasını bir kez daha dillendirmeye başladılar. Hatta “Cumhuriyetin kuruluş tarihinden günümüze, bugünkü kadar büyük bir Kürt düşmanlığı yapılmamıştır” artı teziyle (Hâlbuki Cumhuriyet kurulurken Kürtlerin, analarının ak sütü gibi helal olan kültürel hakları verilmemiş, kimlikleri yok sayılmış, bu hakların tamamına yakını ‘Kürt düşmanı’ dedikleri AK Parti iktidarları döneminde verilmiştir.) sadece Türkiye içerisindeki Kürtler için değil, bölgedeki tüm Kürtlere yönelik olduğunu iddia ederek gündeme getirmeyi hedeflemektedirler. Tabi bu propagandalarına ana kaynak olarak da “Öcalan tecrit altında tutuluyor” malzemesi gösteriliyor.

Kandil, silahlı mücadele yöntemleriyle halk üzerinde istediği psikolojik üstünlüğü kuramadı. Bu da PKK’nın bölge halkı nezdindeki desteğini kaybetmesi manasını taşımaktadır. Halk desteğinin azaldığı gören PKK, bu desteği yeniden elde etmek adına her türlü yolu kendileri için meşru görmektedir. Bunun sonucu olarak da Kandil,  günlük stratejiler belirlemek ve üretmek zorunda kalmıştır.  İşte bu stratejilerinden biri de halkı sokaklara indirip, güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmektir. Amaçları; sokağa çıkan halkın üzerine kendi silahlı militanlarının ateş açması sonrası oluşacak arbede ortamında, güvenlik güçlerini karşılık vermeye zorlayarak, silah kullandırtmak ve  “devlet Kürtleri katlediyor” propagandasını hayata geçirmektir.

Yaklaşık bir haftadır “Çarşamba günü saat 16.00’da herkes yönünü Sur’a çevirmeli” diyerek büyük bir provokasyonun mimarı olmak isteyen HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’a en güzel cevabı, yine Diyarbakır halkı vermiştir. Halk, Demirtaş’ın çağrısına karşılık vermeyerek KCK’ya ve KCK’nın kuyruğuna takılan HDP’ye; “êdî bese, -artık yeter- sokak eylemi istemiyoruz” mesajını vermiştir.

Kandil’in sürekli olarak Türkiye’yi IŞİD virüsü ile birlikte anması ve IŞİD’in gerek Irak, gerek Suriye ve gerekse Avrupa’da (özellikle Fransa) gerçekleştirdiği cinayetlerle ilişkilendirme çabası da bu projesinin bir ürünüdür. KCK, Barzani’nin Türkiye ile olan ilişkilerini de PKK’ya karşı sürdürülen taktiksel bir ilişki olarak görüyor. Ve Kandil, kontrolleri altındaki medya üzerinden sürdürdükleri propaganda ve değerlendirmelerinde, PKK’nın etkisizleştirilmesi durumunda, Türkiye’nin Barzani ve KDP’ye yöneleceğini dile getirmektedirler. Oysa yıllardır Kandil’i mesken tutarak Türkiye’deki iç huzura mani olan PKK, Şengal bölgesine yerleşmeye çalışarak, Irak’taki Kürt yönetimine de huzur vermeyecektir.

Nihayet Kandil’deki KCK yönetimi gerçek amacını, Mustafa Karasu üzerinden deklare etmiştir. Mustafa Karasu: “Yine Şengal halk meclisini kurarak, Şengal’i kendilerinin yönetmek istediklerini ortaya koymuşlardır. KDP Şengal’in özerkliğini, öz yönetimini ve öz savunmasını kabul etmiyor” diyerek, Irak’taki mevcut Kürt yönetimini de bölmeye çalışmış,  meşru yönetime karşı “özyönetim” saçmalığı adı altında, kendi ideolojilerine uygun kanton oluşumlar oluşturma isteğini beyan etmiştir. Türkiye’de de meşru bir devlet idaresi ve yerel yönetimler olduğu -ki KCK’nın “özyönetim” adı altında kazdıkları hendek ve oluşturdukları barikatlar HDP’li belediyelerin yönetimi altındadır- HDP’de meşru bir siyasi parti olduğuna göre, Kürtlere acı ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen “özyönetim” adı altındaki tüm faaliyetler gayri meşru değil midir?

Hatırlanacağı üzere Mustafa Karasu, Mesut Barzani’nin geçtiğimiz yılın Aralık ayında Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyareti: “Mesut Barzani Türkiye'yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaretin ilk önce MİT’le görüşmeyle başlaması, bu gidişin amacı ve içeriğini ortaya koymaktadır. Ziyaretin MİT’le görüşmeyle başlatılması ise Güney Kürdistan ve Kürt gerçeğine gösterilen yaklaşımla ilgilidir. Bu, bilinçli bir ayarlamadır. MİT’in şu anda en fazla uğraştığı, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin tasfiyesi konusudur. Bu açıdan MİT görüşmesinin yüzde 80’i PKK'ye karşı nasıl mücadele verileceği üzerinedir” (http://mehmetmemdoglu.blogspot.com.tr/2015/12/pkknn-barzani-sancs.html) şeklinde değerlendirerek Mesut Barzani ve KDP sancısını ortaya koymuştu.

Kandil kendisine yönelik bu olumsuz bakış ve yaklaşımı; “eğer PKK’nın Türkiye’deki mücadelesi başarıya ulaşmazsa, Irak, Suriye ve İran’daki hiçbir Kürt hareketi başarıya ulaşamayacaktır” tehdidiyle aşmayı düşünmektedir.

KCK, içinde bulunduğumuz Mart ayında, öncelikli olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinliklerini fırsat bilerek halkı provoke etmeye çalışacaktır. Nihai hedef olarak da 21 Mart’taki Nevroz kutlamalarını, 1992-93 yıllarına benzer şekilde provoke etmeyi planlamaktadır.

PKK, havaların ısınmasıyla beraber, bölgedeki halkın direncini kırmak için, hem kırsal, hem de şehir merkezlerine yönelik yeni saldırılar gerçekleştirerek, şiddetin dozunu arttırmak isteyecektir.

Allah fırsat vermesin…

14 Aralık 2015 Pazartesi

PKK’nın Barzani Sancısı!...

PKK’nın Avrupa’daki yayın organlarından Yeni Özgür Politika Gazetesi’ne Hüseyin Ali mahlasıyla yazı yazan, KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Mesut Barzani’nin Türkiye’ye yaptığı ziyarete ilişkin değerlendirmelerin de yer aldığı "Sur'a  Saldırı, Amed’in Ruhuna Saldırıdır” başlıklı yazısında, PKK’nın “hendek” stratejisiyle sürdürdüğü terörizmi perdelemek için akla ziyan iddialarda bulunuyor. 

Mustafa Karasu, “Polisler, askerler, özel harekâtçılar, Esadullah timi denilen JİTEM artıkları Amed’de şehrin en eski yerleşim yeri olan Sur içinde cami, minare, han hamam demeden yakıyor ve yıkıyor ama basın ‘teröristler yıktı’ diye yalan propaganda yapıyor” diyerek, ifsatçılıkta yeni bir çığır açıyor. PKK bunu -kara propaganda ve dezenformasyonla toplumu manipüle ermeyi-  hep yapmıştır ve yapacaktır da. Çünkü PKK’nın beslendiği ana kaynak bu yöntemdir.

Emperyalist devletlerin Orta Doğu’yu kan gölüne çevirdikleri, yüz binlerce insanın öldürüldüğü, milyonlarcasının evinden ve yurdundan edildiği, bölgenin yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı bir ortamda Barzani’nin Türkiye ziyaretini; “Mesud Barzani Türkiye'yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaretin ilk önce MİT’le görüşmeyle başlaması, bu gidişin amacı ve içeriğini ortaya koymaktadır. Ziyaretin MİT’le görüşmeyle başlatılması ise Güney Kürdistan ve Kürt gerçeğine gösterilen yaklaşımla ilgilidir. Bu, bilinçli bir ayarlamadır. MİT’in şu anda en fazla uğraştığı, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin tasfiyesi konusudur. Bu açıdan MİT görüşmesinin yüzde 80’i PKK'ye karşı nasıl mücadele verileceği üzerinedir”diyerek değerlendirmeye çalışan Karasu;  örgüt merkezli pragmatizmi esas almıştır. PKK'nın   geçtiğimiz yıl da Barzani için “Sünni Araplar, IŞİD ve diğer terörist gruplarla Musul’un işgali için Ürdün’de toplantı yaptı” iftirasında bulunduğunu hatırlatalım.

Mesut Barzani Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ile birlikte, aralarında Eş Başkan Figen Yüksekdağ, Leyla Zana, Osman Baydemir, Dengir Mir Mehmet Fırat, Ahmet Türk ve Nazmi Gür’ün yer aldığı HDP heyetiyle de bir görüşme gerçekleştirmiş, görüşmede; şiddetin azaltılarak hendeklerin kapatılması gerektiğini ifade etmişti.  Mustafa Karasu, Barzani’nin bölgenin geleceğini ilgilendiren görüşmelerin yapıldığı temaslarını görememiş, PKK faşizmini yansıtan bakışını bir kez daha kamuoyuna yansıtmıştır. 

PKK’nın katı Stalinist anlayışına karşılık, Barzani’nin “hiçbir Kürde karşı silah kullanmayız, kan dökülmesine izin vermeyiz” anlayışı yan yana getirildiğinde, PKK’nın gerçek profili bir kez daha ortaya çıkarmaktadır.

Bir yandan, kan ve gözyaşından nemalanan uluslararsı istihbarat örgütlerinin kontrolündeki PKK, diğer yandan Irak bataklığında kendisini halkına adamış KDP lideri Mesut Barzani.

PKK’nın Barzani karşıtlığının nedenleri incelendiğinde akla ilk olarak Türkiye ile olan dostane ilişkileri, bölge petrolü ile Kürtler üzerindeki güç ve iktidar mücadelesi gelse de ana neden Barzani'nin İslami kimliği ve geçmişten kaynaklı Kürtler nezdindeki misyonudur.

Bugüne kadar yüz bin Kürdün ölümüne sebebiyet vermiş olan PKK; katı, totaliter ve örgütsel oligarşizmi hedef almış silahlı bir yapılanmadır. PKK bu kimliğe, ziyadesiyle gerçekleştirdiği örgüt içi infazlarıyla ulaşmıştır.

Türkiye’nin, son dönemlerde Rusya-İran ve Irak ile yaşadığı sorunlar ve bölgede oluşabilecek muhtemel yeni krizler öncesinde, Barzani’nin Türkiye ziyareti oldukça manidardır. Türkiye’nin doğalgaz konusunda Rusya ve İran’a olan bağımlılığı göz önüne alındığında, enerji alanındaki işbirliği ile birlikte, ziyaretinin önemi daha iyi anlaşılacaktır.

Tarihte bölgenin barışı ve kardeşliği adına İdris-i Bitlisi ve Said Nursi’nin yüklendiği rolü, bugün Mesut Barzani sürdürmektedir. Barzani’nin son Türkiye ziyaretiyle birlikte,  Orta Doğu başta olmak üzere tüm dünyaya yeni bir Türk-Kürt ittifakının temellerinin atıldığı mesajı  verilmiştir.

4 Eylül 2015 Cuma

Ödül mü, İhbarcılık mı (!)?...

Terör örgütleriyle mücadele başlı başına bir sanattır. Strateji ve sabır gerektirir. Ve terör örgütleri ile mücadelede, hedef örgütün üst düzey yöneticileri ve teorisyenleri bertaraf edilmediği/edilemediği sürece, bu örgütler hayatiyetlerini devam ettirirler.

Öcalan’ın 1999 yılında yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmesinden sonra PKK’da ciddi bir otorite ve yönetim boşluğu oluşmuştu. Dönemin devlet aklı, Öcalan’ın yakalanmasıyla “PKK dağılıyor,  PKK bitti” rehavetine kapılmış,  PKK ise yabancı istihbarat örgütlerinin de desteği ile kongre ve konferanslar düzenleyerek yeniden toparlanmıştı.

7 Nisan 2004 tarihli Avukat Görüşme Notları’nda Öcalan’ın; “Ben hukuk nedir bilirim. Siyaseti de bilirim. Arkadaşlara söyleyin siz karar verin. Savaşabiliyorsanız savaşın! Ama Şemdin tarzı çetecilikle olmaz.”  talimatıyla birlikte PKK, 27 Nisan 2004 tarihli kongre kararıyla yeniden silahlı eylemlere başlama kararı almış, (Kongrede yaşanan ayrışma nedeniyle Osman Öcalan ve Nizamettin Taş’ın öncülüğündeki bir grup, PKK’dan ayrılarak Yurtsever Demokrat Partisi-PWD’yi kurmuşlardı) 1999’da başlayan ateşkes, 1 Haziran 2004’te bozulmuş, bir kez daha çatışmalı ortama geri dönülmüştü.

Barzani’ye bağlı Peşmerge güçlerinin paketleyip Türkiye’ye teslim ettiği Şemdin Sakık’ı hesaba katmazsak, bugüne kadar PKK’nın üst düzey yönetim kadrosuna yönelik bir operasyon düzenlenmemiştir -1996 yılında Öcalan’a yönelik Şam’da gerçekleştirilen Mercedes operasyonunu istisna tutarsak- Bu büyük bir eksikliktir.  Hâlbuki Türkiye’nin bu ve benzeri operasyonlar gerçekleştirebilecek gücü ve kudreti vardır.

Yeni Şafak Gazetesi Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi’nin, “Türkiye 30 yıldır PKK ile mücadele ediyor ama örgüt liderlerine yönelik bir stratejisi olmaması büyük bir zaaftı. Şimdi bu eksiklik gideriliyor. İsrail'in kullandığı etkili bir yöntem. Cemil Bayık, Duran Kalkan ya da Mustafa Karasu'nun ele geçirilmesinin örgütte yol açacağı moral bozukluğu birkaç sınır ötesi operasyona bedel olabilir. PKK yöneticilerine operasyon teklifi 4 yıl önce gündeme getiriliyor. Ancak karar yeni çıkıyor.” diyerek gündeme getirdiği konunun,  toplum nezdinde -özellikle de bölgedeki- algılanış şekline değinmek istiyorum.

Bölge halkı, 3713 Sayılı TMK kapsamına giren suç faillerinin yakalanmasına yardımcı olacaklara verilecek ödül hakkında yeterince bilgilendirilmediği için bunu yine ispiyonculuk olarak algıladı. Bunda, HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, "Terörle Mücadele Kanunu Kapsamına Giren Suçların Faillerinin Yakalanmasına Yardımcı Olanlara Verilecek Ödül Hakkında Yönetmeliğe”  ilişkin “Benim bütün yurttaşlarına tavsiyem, sakın ola ki para için komşularınızı ihbar etmeyin. İspiyonculuk onursuzluktur. Suçla mücadele başka bir şeydir. Yurttaşını ihbarcılığa, onursuzluğa teşvik etmek başka bir şeydir. ‘Size para vereceğim, mahallenizdekileri ispiyon edin’ demek onursuzluğa teşviktir” açıklaması da bölge insanının algısını önemli oranda etkilemiş ve değiştirmiştir.

Hatırlanacağı üzere, Pişmanlık Yasası, Eve Dönüş Yasası, Topluma Kazandırma Yasası, Ektin Pişmanlık Düzenlemesi gibi isimlerle, 1985’ten bugüne toplamda sekiz kez çıkartılan ve terör örgütü mensuplarının eve dönüşlerini hedefleyen yasalar, maalesef beklenilen şekilde sonuçlanmadı. Yapılan bu düzenlemelerden; 1985’te 157, 1988’de 359, 1990’da 152, 1992’de 393, 1995’te 409, 1999’da 562, 2000’de (99’daki yasanın süresi uzatıldı) 8, 2003’te 1654’ü cezaevlerinden, 1258’i de dışarıda olmak üzere toplam 2912 kişi faydalanmıştı.

Sosyolog değilim ama bölge insanı olmam ve bölge insanını iyi tanıyan biri olarak, bu yönetmeliğin beklentilerin aksi yönünde sonuçlar doğuracağı endişesini taşıyanlardanım.  Bölge kültüründe şöyle bir uygulama mevcuttur: Herhangi birinin ikametgâhına düşmanı dahi gelse/sığınsa, onu misafir eder, her türlü hizmetini görür, kesinlikle fiziki bir zarar vermez ve ihbar da etmez. Evine sığınmış olan hasmına yapılabilecek bir saldırıyı, kendisine yapılmış saldırı olarak addeder. Ta ki evinden çıkıp gidene kadar bu durum böyle devam eder. Düzenlemeyi hazırlayanlar, herhalde bu ihtimali de göz ardı etmemişlerdir.

Genelde bütün terör örgütlerini, özelde PKK’yı bitirmek için, toplum nezdinde “ihbarcılık ve ispiyonculuk” olarak değerlendirilen yasalarla kesin ve kati bir sonuç elde edilemez. Silahlı mücadeleden ziyade, sosyal ve psikolojik mücadeleyi ön plana çıkartacak yeni strateji ve politikalar belirlemek gerekir. 

24 Haziran 2015 Çarşamba

Orta Doğu’da Değişen Dengeler ve Çözüm Süreci!...

Son günlerde PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde oluşturduğu koridorun, Ceyhun Bozkurt'un "İmralı Tutanakları" kitabında yer verdiği, Öcalan ile BDP heyeti arasında 3 Nisan 2013 tarihinde gerçekleşen görüşmede, Öcalan’ın PYD'den Haseke'yi bırakmamalarını istediği,  "Sonra Hatay'a, Afrin'e doğru ilerleme olabilir" dediği iddiaları, gündemin yeni tartışma konusu oldu.

Öcalan, Suriye’den çıkartılmadan önce, PKK’nın eyalet teşkilatlanmalarından sözde Güneybatı Eyaleti (Gaziantep'in -İslâhiye hariç- tamamı, Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya'nın Hekimhan, Arguvan, Arapkir ilçelerinin bir kısmı, Kilis) ile Toros-Akdeniz Eyaleti (Hatay, Adana, İçel, Antalya, Osmaniye, Gaziantep'in İslâhiye ve Nurdağı)  kendisine direkt bağlı olan, örgütün üs kurmak ve taban edinmek için en ağırlık verdiği yerler arasında idi. Yani Öcalan Suriye’de bulunduğu dönemlerde de Türkiye üzerinden Akdeniz’e bir koridor açmayı hedeflemişti. Dolayısıyla Ceyhun Bozkurt’un kitabında yer verdiği iddianın doğru olma ihtimali yüksektir.

Yıllardır, Türkiye kendi iç sorununu -Kürt Sorunu- kendi iç dinamikleriyle çözmek zorunda olduğunu, sürece dışarıdan yapılmak istenen her türlü müdahaleye engel olması gerektiğini dile getirdik.

Oslo Görüşmeleri’nden sonra, Kürt sorununu kendi iç dinamikleriyle çözme gayreti olumlu sonuçlar vermeye başlamışken, (Türkiye süreci sonuçlandırma konusunda ağır hareket etti ve süreçteki inisiyatifi maalesef kaybetti) Suriye’de başlayan karışıklık ve beraberinde meydana gelen iç savaş, Türkiye’nin iç siyasi dengelerini bozmakla kalmamış, dış politikadaki dengelerini de derinden etkilemiştir.

KCK Yürütme Konseyi üyelerinin son on gündeki açıklamalarına bakıldığında,  bölgenin geleceği açısından izlenecek politikaların ipuçlarını görmek mümkün olabilmektedir.    Önce Duran Kalkan’ın Irak Kürt Bölgesi Başkanı Barzani’nin KDP’sine ilişkin,  “Eski dengeler değişti, ilişkiler tükendi. Yeni ilişkiler ortaya çıkacak. Kürt siyasetinde kendisini merkezi gören Güney yönetimi tükendi. Güney Kürdistan siyaseti de KDP-PKK ilişkileri de yeniden şekillenecek”ifadeleri.

Ardından KCK Eşbaşkanı Bese Hozat’ın “PKK bir Kuzey Kürdistan örgütü değil, PKK ulusal kurtuluş mücadelesi veren bir partidir, bir örgüttür. Kürtler sadece Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’de yaşamıyor. Kürtler Suriye’de de yaşıyor, Rojava’da da yaşıyor, Irak’ta da yaşıyor, İran’da da yaşıyor, dünyanın dört bir tarafında da yaşıyor. Özelde de Kuzey Kürdistan dışında Irak, İran, Suriye Kürdistanı’nda da Kürtler ciddi bir katliam ve soykırım politikaları altında”açıklaması.

Ve KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın, “KDP 13 yıldır olduğu gibi Kürt demokratik hareketini, Kürtlerin Türkiye’deki siyasi temsilcisi olan güçleri, ya da bu siyasi temsili yapan partiyi değil de, Kürtler üzerinde yeni koşullarda inkâr ve imha sürecini sürdüren, Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Kürt halkına karşı bir özel savaş yürüterek kültürel soykırımı zaman içinde tamamlamak isteyen AKP’yi destekledi. Bu politikasını 7 Haziran seçimlerinde de sürdürdü” beyanı, ABD’den aldığı destekle, Peşmerge güçleriyle bir çatışmayı göze alabilecek kadar şımarıklaşan PKK-KCK’nın bölgenin yeniden şekillendirilmesinde Barzani’yi devre dışı bırakmaya çalıştığı görülmektedir.  Böyle bir ihtimal Türkiye’yi hem iç politikada, hem dış politikada sıkıntılı bir duruma düşürecektir.

Orta Doğu’nun yeniden şekillendiriliyor olması elbette ki bizi doğrudan ilgilendiriyor. Yeniden çizilecek sınırlar dış politikadaki tercihlerimizle birlikte, büyük emekler vererek seçim öncesi askıya aldığımız Çözüm Süreci’ni de farklı bir mecraya taşıyacaktır.

Bölgede IŞİD’e karşı savaşan, ABD ve Batı’nın bölgedeki stratejik ortağı olarak hareket eden, Suriye’de defakto bir Kürt bölgesi oluşturan, uluslararası kamuoyunun sempatiyle baktığı bir PKK-KCK gerçeği varken, Türkiye’nin bu saatten sonra bölge ve konjonktürel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak “Çözüm Süreci” konusunda yeni bir yol haritası çizmesi gerekmektedir.

-ABD’nin Peşmerge’ye doğrudan silah yardımından vazgeçtiğini açıklamasının ardından (Savunma Bakanı Carter’in, Senato Çalışma Komitesi’ne bir mektup gönderdiği, mektubunda Peşmerge’nin hiçbir eksiğinin olmadığını ve gerekli desteğin kendilerine verildiğini belirterek, “Kürtler’in ve diğer muhalif grupların doğrudan silahlandırılması, Irak’ın toprak bütünlüğü ve güvenliği konusunda ABD’nin dış stratejisinin altüst olmasına neden olacaktır” dediği.) PKK-KCK-Kandil, Orta Doğu’da ABD’nin belirlediği politikalara paralel hareket etmektedir.

-PKK-KCK’nin hedefi, ABD ile Orta Doğu’daki stratejik ortaklığını uzun vadeye yayarak (askıya alınmadan önce Cemil Bayık’ın ABD’nin gözlemci ülke olarak “Çözüm Süreci”ne müdahil olmasını istemesinin nedeni de anlaşılmıştır.) kazanımlarını genişletmek.

-ABD, Orta Doğu petrolünü Akdeniz’e bağlayacak yeni bir koridor açmak için Suriye’nin kuzeyinde otonom bir Kürt devleti kurulmasına destek verecektir.

-Kendi menfaatleri nihayete erdikten sonra, ABD; her zaman yaptığı gibi PKK-KCK’yı da Orta Doğu bataklığında yüzüstü bırakacaktır.


21 Eylül 2014 Pazar

ABD ve TÜRKİYE’NİN KÜRT POLİTİKALARI

 
   Suriye’de devam eden iç çatışmalar nedeniyle, ülke genelinde oluşan otorite boşluğunu en doğru Kürtler kullandı. (kendileri açısından) 

Kürt oluşumunun başını çektiği PYD, Esed yönetimi ile hiçbir çatışmaya girmedi, bekledi. Esed ordusu ile ÖSO güçlerinin çatışmalarından faydalanarak Türkiye sınırındaki Kürt Bölgesi’nin kontrolünü eline geçirdi. Türkiye’nin;  gerçekte beklenen bu gelişmeye verdiği tepki bize 20 yıl öncesini hatırlattı. 

       ABD’nin birinci Irak işgalinden sonra Irak’ın kuzeyinde kontrolü eline geçiren Kürtlere (Talabani ve Barzani) karşı, Türkiye çok sert tepki göstermiş, kendi sınırındaki bir Kürt devletine müsaade etmeyeceğini açıklamış, hatta dönemin güvenlikçi politikaları sonucu olarak, askeri bir harekâtı bile gündeme getirmişti.

          Sonuçta Irak’ın kuzeyinde federal bir Kürdistan oluştu.

          Peki, Türkiye ne yaptı?
 
     20 yılda Irak’ın Kürt Bölgesi’ni inşa etti. Dememiz o ki Kuzey Irak’taki büyük inşaat şirketlerinin neredeyse tamamını Türkiye’den giden firmalar oluşturuyor. Bununla da yetinmeyen Türkiye ilişkilerini Bölgesel Kürt Yönetimi ile petrol anlaşmaları yapabilecek düzeye kadar çıkarmıştır.Hâlihazırda PYD özerkliğini ilan etse bile ABD ve batıya rağmen,  Türkiye ne yapabilecek?

         Suriye’ye müdahale mi edecek? Hayır. Böyle bir ihtimal hiç ama hiç gerçeklemeyecek. Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi demek, PKK ile var olan cepheyi daha da genişletmek demek olur. 
         Yeniden bugüne dönersek:
 
         Türkiye; yıllardır Esed’den kimlik dahi alamayan Suriye Kürtlerini kendi safına çekebilirdi. Kaldı ki PKK’nın Türkiye’deki tüm Kürtleri temsil etmediği gibi, PYD’de nin de Suriye’deki tüm Kütleri temsil etmediği gerçeği ortada iken.

         20 yıl önce, Irak’ın Kürt bölgesinde meydana gelen federe Kürt devletinin ve bugün Suriye Kürt bölgesinde meydana gelen oluşumun, mihenk noktasını ABD politikaları oluşturuyor. 

        Yani ABD’nin onayı  olmadan Suriye’deki gelişmelerin seyri böyle sonuçlanamazdı.  Daha net bir ifade ile PYD’nin tüm faaliyetleri ABD onaylıdır. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki: “…Kürt Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) Suriye’de bağımsız Kürt bölgesi ilan edeceklerine dair basında yer alan haberlerden dolayı çok kaygılıyız…” şeklindeki açıklaması, diplomasi dilinde örtülü olarak “evet bu gelişmeleri onaylıyorum” anlamına gelmektedir.

    Diğer yandan, ABD Kongresinin Temsilciler Meclisi ve Senato kanadı, İstihbarat Komitesinin, Suriyeli muhaliflere silah göndermesini onayladı. 

         ABD’nin kendi çıkarları açısından Suriye muhalefeti içerisinde yer alan, El-Kaide destekli El-Nusra’yı desteklemesi beklenemez. ABD, buna rağmen Suriye konusunda izlediği politikalarla kafaları karıştırmaya devam ediyor…

       (Bu yazı ilk olarak 24 Temmuz 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)

25 Temmuz 2014 Cuma

ÖCALAN’IN SATRANÇ OYUNU

Abdullah Öcalan’ın Türkiye’de bağımsız bir “Kürdistan” veya “federasyon” talebinden çok önceden vazgeçtiği hep dillendirildi, söylendi, yazıldı.

Hatta Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Gülten Kışanak’ın sürekli gündeme getirdiği “demokratik özerklik”ten de vazgeçtiği iddia edildi. 

Öcalan, 2013 Nevruz’unda Diyarbakır’da okunan mesajında;  “Bugün yeni bir dönem başlıyor… Yok sayan, dışlayan, asimile eden paradigma yerle bir oldu. Artık silah değil siyaset öne çıkıyor… Çanakkale’de Türkler ve Kürtlerin omuz omuza şehit düştü, Kurtuluş Savaşı’nı birlikte verdiler, ilk TBMM’yi birlikte kurdular. Geleceğimizi de birlikte kurmalıyız… Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz, ayrıştırmak isteyenlere karşı ayrıştırmak isteyenlere inat birleşeceğiz… Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları, kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır. Gerçek anlamda bu kardeşlik hukukunda fetih, inkâr, ret, zorla asimilasyon ve imha yoktur; olmamalıdır… Son 90 yılın tüm hataları ve eksikliklerine rağmen yeni bir model inşa etmeliyiz… Zaman çatışmanın değil, birlikteliğin ve ‘helalleşmenin’ zamanıdır.” dediğinde birçok kimse, Öcalan’ın bu açıklamalarını, ‘Öcalan ve PKK,  bağımsız bir Kürdistan’dan’ vazgeçti şeklinde yorumlamıştı. O gün Öcalan’ın bu açıklamalarına ihtiyatlı yaklaşmıştık. Çünkü Öcalan, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani il birlikte, Orta Doğu’nun sisli, fırtınalı ve kaygan zemininde siyaset yapabilen ender kişiliklerdendir.

BDP ve HDP milletvekilleri tarafından zaman zaman “özgür Kürdistan” talepleri dillendirilmiş olsa da Öcalan, 2013 Nevrozu’ndan sonraki açıklamalarında, Türkiye kamuoyunu tedirgin edecek bu yönlü mesajlar vermekten kaçınmıştı.  

Öcalan, 10 Temmuz günü HDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Leyla Zana ile gerçekleştirdiği görüşmede, Celal Talabani’yi “Kürt halkının özgürlüğü için ortak hareket etmeye” davet ediyordu. Enteresandır, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Öcalan'ın gönderdiği mesajdan dokuz gün sonra Almanya'daki hastaneden taburcu edildi.

Bilindiği üzere, Celal Talabani, geçirdiği beyin kanaması sonrasında uzun süreden beri (20 Aralık 2012) Almanya’da tedavi görüyordu. Tedavisi sonrasında, 19 Temmuz günü Süleymaniye'ye döndü. 

Öcalan, Fırat Haber Ajansı (ANF)’de yayınlanan mesajında; "Komşu ülkelerle yürüttüğünüz diplomasi çalışması oldukça olumlu. Şimdi de aynı çalışmasının Kürtler için yürütülmesi gerekir. Bugün dört parça Kürdistan'daki siyasi konjonktürel durum, Kürt halkını özgürlüğü için ortak hareket etmeye zorluyor" sözleriyle, bağımsız bir Kürdistan’dan vazgeçmediğini, “makyavelist ve oportünist” kişiliği gereği bu fikrinden vazgeçmediğini açıklıyordu.  

Öcalan, Talabani’ye gönderdiği bu mesajla aynı zamanda, Rojava’daki gelişmeler nedeniyle birbirleri hakkında sert açıklamalarda bulunan PKK-KCK-Kandil ile Mesut Barzani’nin liderliğini yaptığı KDP’ye yönelik mesajlar veriyor. Öcalan bu mesajla, Türkiye’ye karşı kendisinin, KDP’ye karşı ise Kandil’in elini güçlendirmeyi hedefliyor.

Nitekim Talabani’ye gönderdiği mesajın devamında Öcalan, ''Bildiğiniz gibi, hareketimizin bütün kurucularının katılımıyla ve tarihten aldığımız tüm güç ve mücadeleyle temaslara başladık, ya da çözüm sürecine başlandı. Kalıcı ve değerli bir barış için sizin de yanımda olmanızı çok isterdim. Ulusal Kongre'nin derhal toplanması için umut ve isteğim, halkımızın ortak bir çalışma yürütmesi. Eğer biz Ulusal Kongre'yi garantilemezsek, halkımız IŞİD çetelerinin saldırılarına maruz kalmaya devam edecektir." diyerek, Orta Doğu’daki IŞİD tehlikesine de dikkat çekiyordu.

IŞİD’in varlığı, Irak Bölgesel Kürt Yönetimini Türkiye ile paralel politikalar izlemeye zorluyor. IŞİD tehlikesi, PKK-KCK-Kandil ile  KDP arasındaki sıcak bir çatışma ihtimalini de ortadan kaldırıyor. 

Öcalan, yıllardır Talabani ve Barzani ile “örtülü” de olsa bir liderlik mücadelesine girmiştir. Öcalan, 15 yıldır İmralı’da tutuklu bulunuyorken, Celal Talabani; ABD’nin Irak’a müdahalesiyle Saddam Hüseyin dönenin sona ermesinden sonra şekillenen “sözüm ona” yeni Irak’ın Cumhurbaşkanı oldu. (24 Temmuz itibariyle Celal Talabani'nin partisi Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği'nin IKYB’nin adayı Doktor Fuad Masum Irak’ın yeni Cumhurbaşkanı seçildi.) Mesut Barzani ise Irak Bölgesel Kürt Yönetiminin Başkanı olarak bölge ve dünya siyasetinde, saygın bir siyasetçi konumundadır.

Orta Doğu ve Rojava’daki son gelişmelerden sonra Öcalan’ın satranç oyunu ve bölgedeki “liderlik” mücadelesi nasıl sonuçlanacak?


Bekleyip, göreceğiz…

16 Temmuz 2014 Çarşamba

ERBİL-KANDİL-ROJAVA ÜÇGENİ VE TÜRKİYE


IŞİD’in giderek güçlendiği, siyasi krizin ve istikrarsızlığın daha da derinleştiği Irak’ın Bölgesel Kürt Yönetimi Lideri Mesut Barzani, Türkiye’ye geldi.

Bilindiği üzere geçtiğimiz 28 Haziran’da da Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani Ankara’yı ziyaret etmişti. Yine 31 Mart 2014 yerel seçimlerinden önce de Mesut Barzani ile Şıvan Perwer Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’daki mitingine katılmışlardı.

Türkiye ile Barzani arasındaki ilişkiler çok eskilere dayanmamakla birlikte, PKK’nın 29 Eylül 1992 tarihinde Şemdinli Derecik Karakoluna düzenlediği baskında 23’ü asker 5’i korucu toplam 28 güvenlik görevlisini şehit etmesinden sonra, Peşmerge güçlerinin 2 Ekim 1992 tarihinde PKK’nın sınır boylarındaki mevzilerine saldırmasıyla yeni bir ivme kazanmıştı. Peşmerge güçlerinin TSK ile birlikte PKK’ya yönelik düzenlendiği saldırılarda, PKK büyük kayıplar vermiş, neticede; dönemin PKK yöneticilerinden Osman Öcalan, 30 Ekim 1992 tarihinde Peşmerge güçleriyle bir anlaşma yaparak, İran sınırına yakın yeni kamp merkezlerine çekilmişlerdi.

PKK ile Barzani arasındaki siyasi çekişmeler 1992’den sonra da devam etmiştir.  Kandil, Barzani’nin Suriye sınırına açtığı hendeklere de karşı çıkmış, bölgesel yönetimin hiçbir ayrım yapmadan Suriye’deki Kürtlere yardım etmesini istemişti. Bölgesel Kürt Yönetimi ise PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD’nin Suriye Kürt bölgesi Rojava’yı tek başına idare etmesine karşı çıkmıştı.   

Mesut Barzani’nin lideri bulunduğu KDP, Rojava’daki gelişmelerin dışında kalmayı hedefleyen bir politika izledi. Buna karşılık kendisine yakın partileri Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) çatısı altında birleştirmeyi hedefledi. ENKS, Cenevre Görüşmeleri’nden istediği sonucu elde edemeyince, KDP bu kez de Kürdistan Demokrat Partisi-Suriye (KDP-S)’nin kuruluşuna öncülük etti.  Bu yeni oluşumun Suriye Kürt Bölgesi’ndeki dengeleri ne yönde değiştireceği ise bir başka merak konusu.

Geçtiğimiz hafta içerisinde Mesud Barzani’nin, KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık’ın, “Barzani’nin Sünni Araplarla, IŞİD ve diğer terörist gruplarla Ürdün’de toplanıp Musul için plan yaptığı” iddiasına, "PKK ve Cemil Bayık, Kürdistan düşmanlarını ikna etmek için iftiralar atıyor. Acaba siz hangi ülke istihbaratının emriyle Barzani ve KDP’ ye düşmanlık yapıyorsunuz?" diyerek cevap vermişti.  KCK-Kandil ise Mesut Barzani’nin lideri olduğu Kürdistan Demokrat Partisi (KDP)’yi "Kürt düşmanlarını sevindiren ve dış istihbarat güçlerinin yapmak istediği, ama yapamadığını yapan anlayış ve tutumla hareket etmektedir." ifadesiyle itham ediyordu.

Irak’taki fiili bölünme, önümüzdeki süreçte bağımsız bir Kürdistan’ın ilan edilmesiyle sonuçlanabilir. Türkiye ise karşılaşabileceği bu gerçeğin farkındadır. Bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasından sonra, Türkiye’nin bölgeyle olan ilişkileri nasıl seyreder? Bunu önümüzdeki dönemde görebileceğiz.  Irak’ta Bağımsız bir Kürdistan’ın kurulması, bölgedeki siyasi dengelerin değişmesine de neden olacaktır. Bölge ülkeleri özellikle de İran, bağımsız bir Kürdistan’a pek de sıcak bakmıyor.

Barzani ve Kandil arasındaki çekişmenin ana sebebi, Kürtler üzerindeki güç ve iktidar mücadelesi olmakla birlikte, bölge petrollü üzerindeki yeni pay ve kazanımlar elde etme çabası olarak değerlendirilebilir.

PKK-KCK-Kandil ile KDP günümüzde, Kürtler arasındaki en güçlü iki oluşum. PKK, Türkiye-Suriye-İran ve Avrupa’da güçlü bir konumdayken,  KDP ise bölgenin en eski siyasi partisi olma avantajını kullanıyor. Ve yakın bir zamanda da Irak’ta bağımsızlığını ilan edebilecek bir yönetiminin başı durumundadır.

Öcalan ile görüşmelerine devam eden Türkiye, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ile iyi ilişkiler içeren politikalar izliyor. Mesut Barzani’nin son Ankara ziyareti, bu tezi doğrular mahiyettedir.

Barzani’nin Türkiye’de olduğu bir sırada,  Kürdistan Demokrat Partisi'nin (KDP)’nin yayın organı niteliğindeki  “Attaakhi” gazetesine yönelik silahlı saldırı,  zihinlerde başka soruların oluşmasına neden olmakla birlikte bölgedeki güç savaşlarının devam edeceğinin habercisi niteliğindedir.


Fırtınalı ve yağmurlu günlerin sonunda, güneşli ve güzel günler gelir…

5 Temmuz 2014 Cumartesi

TÜRKİYE'NİN DEĞİŞEN KÜRT POLİTİKASI

       Türkiye, yıllardır üç temel sorunuyla mücadele ediyor. Birincisi cari açık, ikincisi enerji, üçüncüsü ise Kürt sorunu ve Orta Doğu.
       Yıllarca çözülemeyen Kürt sorunu, “Çözüm Süreci”nin getirdiği olumlu hava ile birlikte umutları arttırdı. Umutların yeşerdiği bu ortamda, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani Türkiye’ye geldi. Barzani ismi Türkiye’de hep büyük tartışmalara neden olmuştur. Türkiye’ye her gelişi gündem oluşturmuş, tartışmalar günlerce, haftalarca sürmüştür. Barzani’nin Başbakanın daveti üzerine Diyarbakır’a gelişi, hem bölgesel enerji politikaları hem de PKK ve Kürt sorunun çözümü açısından önem arz etmektedir. “Demokratikleşme Paketi”nin açıklanmasından sonra, Başbakan’ın Diyarbakır’da yapmış olduğu konuşma, Kürt sorununun çözümüne yönelik kararlılığının bir ifadesi niteliğindedir.
       CHP ve MHP’nin bu ziyarete tepkisi, -doğru olmasa da- siyaseten anlaşılabilir. Oysa BDP’nin Barzani’nin ziyaretinden duyduğu rahatsızlığı anlamak mümkün değildir. Barzani, Başbakan’ın değil de BDP’nin daveti üzerine Diyarbakır’ı ziyaret etmiş olsaydı, BDP’lilerce “ulusal kahraman” ilan edilirdi. Açıkçası BDP’nin sergilediği tavır, tam bir samimiyetsizlik ifadesidir.
      Başbakan’ın Diyarbakır’da görüştüğü Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, 21 yıl önce Celal Talabani ile birlikte; dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis ile Şırnak’ın Silopi ilçesinde görüşmüştü. Maalesef statüko, bu görüşmenin meyvelerinin toplanmasına müsaade etmemiş ve Türkiye’nin bu kuvvet komutanı, Ankara’nın göbeğinde, henüz aydınlatılmamış bir helikopter kazasında yaşamını yitirmişti. Türkiye’de yıllar önce planlananlar ancak 21 yıl sonra gerçekleşiyor. O günden bu güne hep çalkantılı seyreden Türkiye-Irak Kürt Yönetimi ilişkileri, son dönemde sağlam bir zemine oturtulmaya çalışılıyor.
    Hatırlanacağı üzere ABD’nin birinci Irak işgalinden sonra Irak’ın kuzeyinde kontrolü eline geçiren Kürtlere (Talabani ve Barzani) karşı, Türkiye çok sert tepki göstermiş, kendi sınırındaki bir Kürt devletine müsaade etmeyeceğini açıklamış, hatta dönemin güvenlikçi politikaları gereği, askeri bir harekâtı bile gündeme getirmişti.
       Sonuçta Irak’ın kuzeyinde federal bir “Kürdistan” oluştu.
       Peki, Türkiye ne yaptı?
    20 yılda Irak’ın Kürt Bölgesi’ni inşa etti. Yani Kuzey Irak’taki büyük inşaat şirketlerinin neredeyse tamamını Türkiye’den giden firmalar oluşturmaktadır. Türkiye, Bölgesel Kürt Yönetimi ile olan petrol anlaşmalarını daha da geliştirerek en üst düzeye çıkarmalıdır. Bugün dünyanın hatırı sayılır enerji şirketlerinden Fransız Total, Amerikan petrol şirketleri Exxon Mobil ve Chevron, Rus Gazprom Neft şirketi, yanı başımızdaki Barzani ile petrol üretimi konularında anlaşmalar imzalarken, Türkiye buna seyirci mi kalacak?
       Elbette ki hayır…
       Türkiye’nin enerjiye olan büyük ihtiyacı, Barzani ile olan ilişkilerin seyrini en ileri seviyeye çıkartmayı adeta dayatıyor; zorunlu kılıyor. Bugün Irak Kürt Bölgesinde ticaret yapan yüzlerce Türk firması var. Bu firmaların karşılıklı ticaretten elde ettiği gelirin, 10 milyar doları aştığı söyleniyor. Türkiye, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile kurulan iyi ilişkilerle yetinmeyip, yıllardır Esed’den kimlik dahi alamayan Suriye Kürtlerine de dostluk elini uzatmalıdır.
     Türkiye’nin değişen bölge ve Kürt politikalarına paralel olarak, İran’ın; Esed yönetimine destek vermesi ve PKK’nın Suriye’deki yapılanması PYD’yi tanıyacağını açıklaması, Türkiye’nin bölge politikalarına yönelik, karşı bir hamlesidir.
      PKK’nın silahlı kadrosu, Türkiye için bir tehdit olduğu gibi, Irak Bölgesel Kürt yönetimi için de bir tehdit unsurudur. Tehlikenin farkında olan Barzani, bölgede kalıcı bir barış ve huzur ortamının, öncelikle PKK’nın silah bırakmasıyla gerçekleşebileceğini bilmektedir.
     Bu gelişmelere paralel olarak, kendi bölgesinden Kandil’e sağlanan lojistik desteği bir türlü engelleyemeyen Barzani, önceki yıllarda da PKK’nın silah bırakmasını istemiş, PKK ise -her zaman olduğu gibi- çeşitli bahaneler üretmiş, tabir yerinde ise hep aba altından sopa göstermişti. PKK’nın en son Mardin Nusaybin’deki askeri birliğe yönelik düzenlediği roketatarlı saldırı, Şırnak’ta yol yapım şantiyesinin araçlarını ateşe vermesi; Barzani’nin Diyarbakır’a gerçekleştirdiği ziyarete duyulan rahatsızlığın ve öfkenin dışa yansımasıdır. PKK bu eylemlerle, hem Türkiye’ye, hem de Barzani’ye mesaj vermeye çalışmaktadır.
    Başbakan Erdoğan ile Mesut Barzani arasında Diyarbakır’da gerçekleştirilen toplantıda dört maddede mutabakata varılmıştı.
       Neydi bunlar?
       - Barzani, çözüm sürecine destek vermeye devam edecek.
     - Suriye’nin kuzeyinde PYD’nin kurmak istediği (de facto) yönetime Irak Kürt Yönetimi müsaade etmeyecek.
      - Kürt petrolünü Türkiye üzerinden dünyaya pazarlayacak boru hattından, en geç 1- 1.5 ay içerisinde petrol akmaya başlayacak.
      - Ve dördüncü olarak da Habur Sınır Kapısı’na paralel iki sınır kapısı 1 ay içinde açılacak.
      Sözün kısası:
       En kötü barış, en haklı savaştan daha iyidir…
       Kalın sağlıcakla…
      (Bu yazı ilk olarak 24 Kasım 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)