Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2016 Çarşamba

HDP, Silahı Güçlendirme Partisidir...

Sayın Memdoğlu! Öncelikle, bir kez daha röportaj yapma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyoruz.

Türkiye çözüm beklediği bir süreçte maalesef bir kez daha çatışmaları bir dönemle karşı karşıya kaldı? Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Memdoğlu; Bildiğiniz gibi, 7 Haziran seçimi öncesinde askıya alınan “Çözüm Süreci”  maalesef, KCK’nın 11 Temmuz’da “çatışmasızlığın sona erdiğini” açıklamasıyla son buldu.

Kamu düzenini hiçe sayan PKK, “demokratik özerklik” ilan ettiği ve güvenlik güçleri ile çatışmaya girdiği bölgelerde, sivil vatandaşları tehditle ve zorla kendilerine kalkan yapmıştır. Arkasından, kontrolü altındaki medya araçları üzerinden, hem iç, hem de dış kamuoyuna özelde Erdoğan’ın genelde Türkiye’nin, Türkiye’deki Kürtlere yönelik gerçekleştirdiği katliamların Beşer Esed’in Suriye’deki katliamlarından daha büyük olduğunu -Türkiye’nin Suriye’den kaçan yüz binlerce sığınmacıya kucak açtığını görmezden gelerek- iddia ediyor.

PKK’nın 22 Temmuz’da Ceylanpınar’da evlerinde uyurlarken şehit ettiği iki polis memurunun ardından yeniden başlayan çatışmalar sonrası PKK eylemlerine bakıldığında:

PKK, 22 Temmuz sonrasında kırsal alanlardaki askeri hedeflerden ziyade, şehir merkezlerinde polis noktaları hedef almış,  “Çözüm Süreci”nin devam ettiği dönemde, cephe faaliyetleri olarak adlandırılan şehir faaliyetlerine ağırlık verdiği görülmüştür. Bölgedeki enerji kaynakları ve iletişim hatlarına yönelik sabotaj eylemleriyle kamu idaresini zayıflatmak istenmiş, Şehir merkezlerinde kazdıkları hendekler ve kurdukları barikatlarla devleti zayıf göstermeyi hedeflemiştir. PKK, bölgede bunları hedeflerken, kendi kontrolündeki medya üzerinden “Devlet topyekûn Kürtlere savaş açtı” propagandasını yaymaya çalışarak, Kürtler devletten uzaklaştırılmak istenmiştir. PKK, saldırılarıyla ilk anda çatışmaları derinleştirmeyi ve halkı sokağa çıkartmayı (PKK jargonunda demokratik serhildan olarak adlandırılıyor)  amaçlamıştır. KCK o dönemlerde “Halklarımızı beklenti ve oyalama içinde tutan büyük hayal kırıklıkları öfke patlamaları ortaya çıkararak daha büyük çatışmaların yolunu döşeyecektir'' ifadesi, PKK’nın “Devrimci halk savaşı” ilanının davetiyesi olmuştur. Hâlbuki 23 yıl önce (1992 Nevrozu) Şırnak, Cizre, Nusaybin ve Kızıltepe’de yaşanan ve PKK’nın büyük bir “serhildan” olarak adlandırdığı olaylar için Öcalan (yakalandıktan sonra); “İsyan yanlıştı, Kürtler açısından silahlı mücadeleyi gerektiren bir durum kalmamıştı" diyerek pişmanlığını dile getirmişti.

Nihai hedefleri için ise uluslararası kamuoyuna son olayların bir halk hareketi olduğu algısı oluşturarak, uluslararası hukuku devreye sokarak kanton bölgeler oluşturmaktır.

PKK neyi hedefledi, hendek stratejisiyle ne yapmaya çalışıyor?

Geldiğimiz süreçte, çok bileşenli; uluslararası çıkarları güden bir yapılanma haline gelen ve uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolünde olan Kandil, (Cemil Bayık’ın PKK’nın sınır dışına çekilmesi kararını ne HDP ne de Abdullah Öcalan’ın veremeyeceğini, böyle bir kararı ancak kendileri verebileceğini açıklaması, PKK’nın Öcalan’ın kontrolünden çıkarak, uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolüne girdiğinin delili ve ispatıdır.) şehir yapılanması YDG-H üzerinden özyönetim saçmalığı adı altında bölgeyi yaşanmaz hale getirmek için her şeyi göze aldı. Türkiye’de Suriye benzeri bir iç savaş hayali kuran Kandil, Cizre, Şemdinli, Silvan, Lice, Sur, Nusaybin ve Derik’te özyönetim adı altında savaşı şehir merkezlerine yayarak, bu yerleşim yerlerinde kendilerinden olmayan Kürtlere yaşam hakkı tanımıyor.

PKK’nın yeniden silahlı faaliyetlere başlamasında Size göre Suriye’deki iç savaşın etkisi var mı?

Şüphesiz. Suriye’de devam eden iç savaşın ve belirsizliğin elbette ki Türkiye yansımalarını olmuştur. Yıllardır terör örgütü PKK ile mücadele eden Türkiye, Suriye’deki iç savaşın bölgede oluşturduğu otorite boşluğu -ki bu boşluğu PKK’nın Suriye yapılanması PYD doldurdu- nedeniyle, fiili olarak PKK ile sınır komşusu olmuştur. PYD’nin Suriye’de kontrolünü elinde bulundurduğu kanton bölgeler, PKK’nın iştahını kabartmış, bu oluşumlar PKK için bir model oluşturmuş ve Türkiye’ye karşı başlattığı silahlı faaliyetlerini kırsal alandan şehir merkezlerine indirgemiştir. Suriye’de IŞİD’e karşı verdiği silahlı mücadele ile Batı’nın takdirini kazanan PYD’ye Suriye’de kullanması için Batı’nın gönderdiği silah ve mühimmatın büyük bir kısmımın -ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin IŞİD’e yönelik hava operasyonlarını da fırsat bilerek- PKK-KCK’ya aktardığı ortaya çıkmıştır.

Bu süreçte HDP üzerine düşen sorumluluğu yeri getirebilmiş midir?

Hayır. HDP sivil siyaseti güçlendireceğine, silahı güçlendirmek için elinden ne geldiyse yapmıştır. HDP, 24 Ocak Pazar günü, Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda ikinci olağan kongresini gerçekleştirdi. Bir önceki kongrede Türkiyelileşme iddiasıyla yola çıkmış olan HDP, gelinen süreçte Türkiyelileşme yerine Kandilleşmiştir. Türkiye’de sadece sol kesimlerin değil, marjinal kesimlerin de sıkıştıklarında sıklıkla başvurdukları bir yöntem olan Atatürk posterlerini kullanma alışkanlığı bu kez PKK marşının çalındığı, Öcalan posterlerinin bulunduğu, Kürtleri büyük bir felakete sürükleyen “hendek” siyasetinin sahiplenildiği HDP kongresinde yaşanmıştır. Kimse kusura bakmasın, Atatürk posteri asmakla Türkiye partisi olunamaz.

HDP’nin, kamuoyunu; Türkiye partisi olduğunu ve değiştiğini inandırması için Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Yüksekova’da; hendek ve barikatlarla Kürtlere hayatı zehir eden uluslararası üst aklın ürünü PKK’ya,  şehir merkezlerinden çıkmaları ve Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerini sonlandırma çağrısı yapması gerekirdi. Yine Uluslararası kurumlardan Türkiye’ye baskı yapmalarını istemek yerine, PKK’ya baskı yapmalarını istemeleri icap ederdi.  Ve İçişleri Bakanlığı’nda bazı HDP’li milletvekillerinin güvenlik güçlerinin PKK’ya yönelik operasyonlarını sonlandırması için başlatmış oldukları açlık grevi eylemini Diyarbakır Büyükşehir Belediye Binası’nda da yapmaları gerekirdi. “Apoizm”i kendilerine rehber edinerek Kürtleri “seküler” bir anlayışın çizgisine dönüştürmeyi hedeflemiş, Kandil’in talimatlarına göre politika üreten “Halkların Demokratik Partisi (HDP), bu mantalite ile değişemez ve siyaseten Kürtlere de hiçbir şey veremez. 

              Halen yayıncılık sektöründe çalışan Mehmet MEMDOĞLU, “Türkiye’nin Toplumsal ve Sosyal Sorunları” ile ilgili araştırmalarına devam etmektedir. MEMDOĞLU’nun Fanos Yayınları tarafından yayınlanmış “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması” adlı kitabı ile Yakın Plan Yayınları tarafından yayınlanmış “Öcalan’ın Mustafa Kemal Okumaları” ve Anatolia Kültür Yayınlarından çıkan “Abdullah Öcalan’ın Din Okumaları” isimli üç kitabı bulunmaktadır. Çeşitli haber sitelerine gündeme ilişkin yazılar yazan Memdoğlu’nun, Öykü ve şiir çalışmaları da bulunmaktadır.

    (Bu röportaj ilk olarak 31 Ocak 2016 tarihinde haber7.com sitesinde yayınlanmıştır)

6 Ocak 2015 Salı

Çözüm Süreci ve Derin PKK!


Müjdat Gökçe: Sayın Memdoğlu, öncelikle bize vakit ayırıp, röportaj yapma imkânı verdiğiniz için çok teşekkür ediyoruz. KCK’nın “çekilme durdu, ateşkes sürüyor” açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz. KCK bu tür açıklamalar ile neyi amaçlıyor?

Mehmet Memdoğlu: Sayın Gökçe,  takdir edersiniz ki Türkiye bu günlere kolay gelmedi. Bu açıklamadaki mesaj, kanaatimizce iki yönlüdür. Birincisi bu ve benzeri açıklamalar, devleti ve hükümeti sıkıştırma, taviz verdirme ve tehdit etme amaçlıdır.  Ki böyle bir şeyin kabul edilebilir tarafı yoktur. İkinci mesaj ise direkt Öcalan’a yöneliktir. Hatırlanacağı üzere, İmralı ile görüşmeler başladığı andan itibaren, çözüm sürecine yönelik engelleme girişimleri olmuştu. Uluslararası derin bağlantıları olan ve “derin PKK” olarak adlandırılan kesimden de süreci sabote etmeye yönelik eylemler yapıldı. Mesela, Fransa’nın Başkenti Paris’te öldürülen 3 PKK’lının bu derin yapılanmalar tarafından öldürüldüğünü ve amacın süreci sekteye uğratmak olduğunu düşünenlerdenim.

Müjdat Gökçe: Efendim yani KCK içerisinde Öcalan’a rağmen çözüm istemeyen silahlı gruplar mı var?
Mehmet Memdoğlu: Evet… Bu kesim, Öcalan’a rağmen, Öcalan’sız da silahlı mücadeleyi sürdürebileceklerini düşünüyorlar. Öcalan ise 21 Mart Nevruz Bayramı’ndaki açıklamasında “silahlı mücadele döneminin bittiğini ve silahlı unsurların sınır dışına çekilmesi gerektiğini” açıklamıştı. Bu açıklamadan sonra uluslararası derin yapılanmalar ile bağlantılı olan derin PKK buna direnmeye başladı.

Hatırlarsanız, Öcalan; “sınır dışına çekilme işlemi haziran sonu itibarıyla biter” demişti. Şu ana kadar PKK’nın ancak yüzde 25-30’u çekildi. Öcalan PKK içerisindeki bu direnci aşmak için “silahlı” ve “silahsız” olarak mücadele diyen ve bölünmenin eşiğine gelen KCK’nın başına Cemil Bayık’ı getirterek, şimdilik PKK’daki bu bölünmeyi engellemiştir.
Müjdat Bey,  KCK’nın Eş Başkanlığına getirilen Cemil Bayık, son açıklamasında, “Biz Rojava’da (Suriye’de) siyasi çözümden yanayız” diyor. Sormazlar mı adama, Suriye’de siyasi çözümden yana olan bir terör örgütü, kimler adına Türkiye’de silahlı mücadeleyi dayatıyor.
Müjdat Gökçe: Sayın Hocam, “çözüm sürecini” nasıl değerlendiriyorsunuz. Yani gerçekten bu süreç ile bir çözüme ulaşılacak mı?

Mehmet Memdoğlu: Türkiye, yüz yıldır çözülememiş bir problem olan Kürt sorunu çözebilmeli. Türkiye’nin iç dinamikleri buna müsait. Kendi sorununu kendisi çözmeli, dışarıdan bir müdahaleye müsaade etmemeli. Dünya ve bölgedeki gelişmeler paralel olarak, kendi sorunların çözememiş bir Türkiye’nin; küresel güç olamayacağı aşikârdır. Nitekim mevcut şartlar bunu doğrular niteliktedir. 2012 yılının son aylarında İmralı ile başlayan çözüm sürecinin, tüm engelleme ve boşa çıkarma çabalarına rağmen, umut ettiğimiz noktaya; yani başarılı olacağına inanıyorum.

Müjdat Gökçe: Sayın Memdoğlu bu süreci PKK’ya verilmiş bir taviz olarak görenler var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Mehmet Memdoğlu: Sayın Gökçe, elbette ki böyle düşünenler olabilir. Yıllarca bu ülkede dini “öcü” gibi gösteren ve “irtica geliyor karanlığa gömüleceğiz” paranoyası ile bu toplumu korkutanlar; şimdi de “bölündük”, “bölünüyoruz” paranoyası ile kendilerine bir korku imparatorluğu oluşturmak istemişlerdir. Böyle süreçlerde toplum algısını iyi yönetmek gerekir. AK Parti’nin Kürt sorununun çözümü ile terörü sonlandırılması gibi kronikleşmiş sorunların çözümünde, sosyal algıyı iyi yönettiği söylemek doğru değildir.

Bugün yanı başımızda bir Suriye gerçeği var. Suriye’deki iç savaş Orta Doğu’nun tüm dengelerini değiştirebilir.  Maalesef Irak’ta oluşan fiili bölünme, Suriye’de de gerçekleşecek gibi. Suriye’nin kuzeyinde oluşan fiili durum,  yani PKK’nın Suriye yapılanması olan PYD’nin etkinliği; doğrudan Türkiye’yi de ilgilendirmektedir. Tüm bu gelişmelere paralel olarak, kendi iç problemini çözemeyen bir Türkiye’nin Suriye’de oluşan fiili duruma müdahil olması mümkün değildir.  Kaldı ki Türkiye, yıllardır Esed’den kimlik dahi alamayan Suriye Kürtlerini de kendi safına çekebilirdi. PKK’nın Türkiye’deki tüm Kürtleri temsil etmediği gibi, PYD’denin de Suriye’deki tüm Kütleri temsil etmediği gerçeği ortada iken.
Müjdat Gökçe: Hocam, Başbakan’ın 30 Eylül’de açıklayacağını duyurduğu “demokratikleşme paketi” için ne düşünüyorsunuz. Kamuoyunda bu yönde büyük bir beklenti oluşmuş durumda.

 Mehmet Memdoğlu: Evet, beklentilerin yüksek olması doğal karşılanabilir. Bilindiği üzere toplumun beklentileri karşılamak her zaman mümkün olamamıştır. Paket ile ilgili olarak kulislere sızan bilgilere göre: “Daraltılmış seçim sistemi modeline geçilmesi, buna bağlı olarak seçim barajının düşürülmesi, kamuda başörtüsü yasağının kaldırılması, yüzde 1 ve üzerinde olan siyasi partilere hazine yardımının yapılması, ana dilde kamu hizmetlerine erişim, ana dilde özel okullarda eğitim vermeye imkân sağlayacak düzenlemenin yapılması, Alevi kesimin sorunlarının dikkate alınarak Alevi dedelerinin maaşa bağlanması”  gibi düzenlemelerin yapılacağı konuşuluyor.

Paketin içeriğini tam görmeden, fazla da yorum yapmak doğru değildir. Tabii “önce demokratikleşme” diyen BDP ve KCK, henüz paketin içeriği açıklanmadan paket hakkındaki görüşlerini beyan ettiler. Bu tavrın nedeni; demokratikleşme paketini manipüle etmektir.
Türkiye'nin 90 yıllık çözülemeyen sorunlarının bir anda bir "demokratikleşme paketi" ile çözülmesini beklemek aşırı iyimserlik olur. Bekleyip görmek lazım.

Müjdat Gökçe: Sayın Memdoğlu, değerli vaktinizi bize ve okuyucularımıza ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Oldukça aydınlatıcı ve yol gösterici bir sohbet oldu. Sağ olun…

(Bu röportaj ilk olarak 28 Eylül 2013 tarihinde gazetesiz.com  haber sitesinde yayınlanmıştır.)

8 Ekim 2014 Çarşamba

TARİH BİZİ AFFETMEYECEK!

KCK Eşbaşkanı Besê Hozat’ın, “AKP böyle devam ederse Kobani’de yaşanan savaş kesinlikle Türkiye’yi de vuracaktır. Kanton sistemi Rojava’yla sınırlı kalmayacak, Kuzey Kürdistan’a da yayılacaktır.” açıklaması, Kandil’in Kobani’yi savunacak güce sahip olmadığını, dolayısıyla bugünkü olayları çok önceden planladığını ve sokak olaylarını hedeflediklerini gösteriyor bizlere.

 ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey’in Kobani'nin son durumuyla ilgili olarak “Korkarım ki Kobani düşecek” ifadesi ise ABD’nin, günlerdir (25 gün) Kobani'yi çembere alan IŞİD hedeflerine yönelik hava operasyonlarında neden bu kadar yavaş hareket ettiğinin cevabı niteliğinde. Kısacası ABD, Kobani’nin düşmesini beklemektedir. Pentagon’un eski Başkanlarından Leon Panetta, IŞİD ile mücadelenin 30 yıl devam edebileceğini düşünüyorsa, IŞİD’i bitirmek adına ABD, uzun yıllar Orta Doğu’yu yeniden tasarımlamak için bölgede bulunacak demektir.

Türkiye partisi olacaklarını, tüm Türkiye’yi kucaklayacaklarını iddia ederek yola çıkan HDP, Kandil’in “Kobani düşerse, çözüm sürecini bitiririz” tehdidi karşısında seçim döneminde kamuoyuna verdiği sözleri unuttu. Tabanına “sokağa inin” çağrısı yapabilecek kadar pervasızlaştı ve iradesini bir kez daha Kandil’e, yani silaha teslim eden bir HDP çıktı karşımıza.

Oysa 10 Ağustos 2014 tarihinde gerçekleştirilen Cumhurbaşkanı seçim çalışmalarında, söylemleriyle Türkiye kamuoyunun büyük bir kesiminin sempatisini kazanan, sonuçta, seçmenden  % 10 gibi ciddi sayılabilecek bir oy alan HDP ve Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş profili vardı.

Bugüne nasıl gelindi?

Devletin soruna bakış açısı, mantalitesi değişti, devlet müzakere aşamasına geldi. Elbet de bunlar çok önemli gelişmelerdi ama!

Kürt sorununun çözümünde en büyük kazanım, PKK’nın kendi propagandasına alet etiği, malzeme yaptığı argümanlardı. Devlet bu argümanların çoğunu boşa çıkardı. Buna rağmen “Çözüm Süreci” döneminde ağır hareket ederek, PKK’nın “bakın devlet bizi oyalıyor, samimi değil” propagandasını boşa çıkaramadı.

“Çözüm Süreci”ni sadece şehit cenazelerinin gelmemesine endekslemek, PKK’nın “oyalanıyoruz” propagandasını güçlendirdi, bölgenin devlete yönelik şüphelerinin artmasına neden oldu.

Eski köy isimleri kullanılmasına izin verildi ama bu yönde ciddi bir çalışma yapılmadı. Köy isimlerinin yer aldığı levhalara,  Kürtçe ve Türkçe isimler yazılabilirdi.

Sözleşmeli olan Kürtçe dersleri için, 15 öğretmen ataması yapılması yerine, bir iyi niyet belirtisi olarak, daha fazla öğretmen ataması yapılabilirdi.

Peki, HDP-PKK-Kandil ne yaptı? PKK ve PKK'ya müzahir Kürtler değişmedi. Mantalite değişmedi, paradigma değişmedi, Türkiye’ye düşmanlıkları devam etti. Devletin Öcalan ile görüştüğü bir dönemde, hemen her fırsatta Türkiye’yi “Çözüm Süreci”ni sonlandırmakla tehdit etti.

Yol kesen, bölgedeki esnaflara ait işyerlerini yakıp yıkan sözde asayiş birimlerini “bizim kontrollerimiz dışında hareket ediyorlar” diyerek, sorumluluğu üzerinden atmaya çalıştı.

Türkiye'de devam eden ve yasalaştırılan bir “Çözüm Süreci” var. Bu sürecinin önüne Kobani kartını getiren HDP için böyle bir tavır, kolay siyasetten öte bir şey değildir.

Bölgedeki İslamî hassasiyetleri fazla olan, kendileri gibi düşünmeyen diğer Kürtlere yönelik düşmanca tavır takınmaya devam ettiler.

Devlete ait kamu binalarını, bölgenin ekonomisinin can damarı olan esnafa ait işyerlerini, okulları yakmak, yağmalamak, sağlık araçlarını ve personellerine saldırarak anarşiye, kaosa, teröre sebebiyet verenler insanlıktan nasibini almamış vahşilerdir. Tüm bunlara hak arama denilmez. Demokratik eylem ve hak arama mücadelesi böyle yapılmaz.

HDP'nin Kürtleri sokağa indirme çağrısı, Kürtler için intihar girişimidir.

Gezi'de hedeflerine ulaşamayan derin yapılanmalar, HDP'nin Kürtleri sokağa indirme çağrısıyla istediklerine ulaşabilirler.

Türkiyeli Kürtler,  Rojava'daki “De facto” yönetim için Türkiye'deki kazanımlarını feda etmemelidirler.

PKK, bugünkü eylemleriyle, Türkiye'yi Orta Doğu'daki ateş çemberine dâhil etmek isteyen emperyalist ağa babalarına hizmet ediyor.

PKK, IŞİD’le savaşta kaybettiği prestijini Türkiye sokaklarını karıştırmakla bulabileceğini düşünüyorsa büyük bir yanılgıya düşüyor. Başta HDP olmak üzere tüm siyasi partileri sorumluluk almaya, kendi tabanlarını sükûnete davet etmeye çağırıyoruz.

Şu an bölgedeki birçok ilde sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Bugün için, evet zorunlu bir durum. Unutmayalım ki “Kürt Sorunu”, 12 Eylül sonrasında OHAL dönemindeki uygulamalar nedeniyle kangrenleşti.

Barış ve kardeşlik projesi olan “Çözüm Süreci”ni bitirdiğini açıklayan KCK-PKK-Kandil!


 Kürtleri bilmem ama tarih sizi affetmeyecektir.


1 Ekim 2014 Çarşamba

ÇÖZÜM MÜ? ÇÖZÜLME Mİ?

Yeni yasama yılına başlayan TBMM’nin bu haftaki en önemli gündem maddesi kuşkusuz, Irak ve Suriye tezkerelerinin görüşülmesi olacak. Türkiye ne Irak’ta ne de Suriye topraklarında IŞİD’e yönelik kara operasyonları içerisinde yer almamalıdır.

IŞİD’in çok kısa sürede bu kadar geniş bir bölgeyi etkisi altına almasında,  ABD yönetiminin Irak'taki Şii iktidarın Sünni Araplara yönelik baskıcı politikalarını görmezden gelmesi ve Suriye’deki Esed rejiminin hâlâ iktidarda olması etkili olmuştur. Türkiye, hiçbir zaman IŞİD’in kendisine sınır komşusu olmasını istemez. Bu, yıllardır terörle mücadele etmiş, terörden büyük zararlar görmüş Türkiye’nin kendi politikalarıyla çelişmesi demektir. 

Suriye Ulusal Uzlaşma Bakanı Ali Haydar’ın, Türkiye’nin IŞİD’e yönelik operasyonlara katılmasına ilişkin; “Biz, IŞİD’e karşı saldırılara Suudiler veya Türkler veya Katarlılar veya Ürdünlülerin katılmalarına karşı değiliz. Bu ülkeler, aslında IŞİD’in oluşturulmasının nedeniler. Eğer şimdi IŞID’e saldırılara katılırlarsa bu iyi bir şey” ifadeleri, Türkiye’yi IŞİD üzerinden sıkıştırmaya yöneliktir.

Suriye’nin, IŞİD’in kuşatması altında bulunan Kobani’ye yardım edememesinin müsebbibi olarak Türkiye’yi göstermesi,  tamamen diplomatik bir manevradır.  Esed rejimi isterse güneyden Kobani’ye yardım edebilir. Suriye güneyden Kobani’ye yardım etmek istemediği için böyle ucuz diplomatik manevralara kalkışıyor. Böyle bir iddia, akıllara KCK-Kandil’in bu konuda Esed rejimi ile işbirliği içerisinde olabileceği ihtimalini getiriyor.

KCK son dönemlerde, Öcalan’ı Çözüm Süreci’ndeki rolünü etkisizleştirmeye yönelik ifadeler kullanıyor. KCK, bu süreçte sürekli olarak Türkiye’yi IŞİD ile ilişkilendirmeye çalışıyor.  Kendi kontrollerindeki medya üzerinden, dünya kamuoyuna bu yönde yayınlar yapmaya devam ediyor. Oysa Kandil’in iddialarının aksine Öcalan, IŞİD’in bir İsrail projesi olduğu söyledi. 

Kobani’de büyük bir dramın yaşandığı bu süreçte, KCK-Kandil’in Çözüm Süreci’ni sonlandırmaya çalışıp, aynı anda Türkiye, IŞİD ve KDP ile çatışmaya göze alacak ucuz söylemlerden kaçınması gerekir.  Türkiye düşmanlığı üzerinden politika yapmanın kaybedeni KCK-Kandil olacaktır.

Suriye’de iç savaşın başladığı dönemlerde,  Öcalan çizgisinde politik bir dil kullanan PYD Başkanı Salih Müslim, sonraki dönemlerde tamamen Kandil ve KCK paralelinde bir politika izledi. HDP ise bu süreçte, yabancı istihbarat teşkilatlarının Türkiye’nin IŞİD’e yardım ettiği propagandalarına sarılarak, Türkiye’yi bu istihbarat örgütlerinin hazırladıkları raporlar üzerinden suçluyor.

Türkiye’nin, bölge Kürtlerini (İran-Irak-Suriye) kucaklayacak yeni stratejiler belirlemesi, bölgede etkinleşmeye başlayan Şii-Selefi-Vehabi tesirini de kıracaktır. Nitekim PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah’ın, Türkiye’ye IŞİD’e karşı savaşta kendilerine silah verme çağrısında bulunması,  Orta Doğu gerçekleri karşısında bölge Kürtlerinin de Türkiye ile işbirliğine gitme zorunluluğuna işaret etmektedir.  KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın bölge barışını tehlikeye sokacak tehditkâr açıklamaları karşısında, Türkiye, PYD’ye nasıl silah versin?

KCK üst düzey yöneticilerinin, (Cemil Bayık, Mustafa Karasu, Sabri Ok) son dönemde yapmış oldukları açıklamalara bakıldığında,  KCK-PKK içerisindeki “sınıfsal ve örgütsel taassup” damarın bir kez daha su yüzüne çıktığı görülmektedir. C. Bayık, M. Karasu, S. Ok’un söylemlerinin ortak noktası;  Türkiye düşmanlığından ziyade, AK Parti ve KDP düşmanlığında ısrar etmeleridir. Bu düşmanlığın nedeni AK Parti ve KDP yöneticilerin inançlı insanlardan oluşmuş olmasıdır.  PKK-KCK içerisindeki bu etkin anlayışa göre, Barzani “feodal”, AK Parti ise “burjuva”dır.

KCK’nın 30 yıl öncesinin siyasi dili ve argümanlarını terk etmesi biraz zor olsa da aklı başında sağduyulu Kürtlerin, geçmişten kalma olan bu hastalıklı, kokuşmuş anlayış ve söylemlerden kurtulmaları, bunun aksine;  içerisinde bulunduğumuz sürece uygun, kardeşliği ve dostluğu öne çıkaran politikalar üretmeleri gerekmektedir.

“Çözüm süreci bitti?” tartışmaları arasında devlet,  ikinci somut adımı da attı. "Çözüm Süreci Kurulu" oluşturulması kararı, Resmi Gazete’de yayınlandı. Bu arada Başbakan Ahmet Davutoğlu, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ile bir araya geldi. Görüşme sonrası bir açıklama yapan HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın, ''Görüşmeyi son derece olumlu ve önemli bir görüşme olarak tanımlayabiliriz. Umut ediyorum ki şu günlerde oluşan negatif hava, yerini pozitif bir havaya bırakır'' demesi, son günlerde kararmaya başlayan çözüm umutları bir kez daha yeşertti.  

Bir başka kritik görüşme ise HDP heyeti ile Öcalan arasında gerçekleşecek.

Sonuç: Çözüm mü?  Çözülme mi? Bekleyip göreceğiz…

Yaklaşan Kurban Bayramınızı kutluyor, bu mübarek bayramının, tüm insanlık âlemine dostluk, kardeşlik, en önemlisi de barış ve huzur getirmesini Allah’tan niyaz ediyorum. 


26 Eylül 2014 Cuma

“KAN”DAN BESLENENLER!

Esed’in Suriye’deki zulmünün devam ettiği bir ortamda, Orta Doğu’daki IŞİD virüsünün zulmünden kaçan binlerce insan, yerlerini yurtlarını terk ederek mülteci durumuna düştüler.

Çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu mülteciler Türkiye’ye sığındı. Evet, Orta Doğu’daki yangın, giderek daha da büyüyor. Savaşın en büyük kaybedenleri ise her zamanki gibi, çocuklar ve kadınlar oluyor.

Savaş demek, kan ve gözyaşı demek...

Savaş demek, açlık demek...

Savaş demek, sessiz çığlıklar demek...

Savaş demek, ölüm demek...

Ölümler üzerinden siyaset belirlemek ise fırsatçılıktır, acizliktir, zayıflıktır.

IŞİD’in her gün onlarca insanı katletmesini meşrulaştırmaya çalışan ve Türkiye’nin de bu ölümler üzerinden siyaset ve strateji belirlemesi gerektiğini söyleyen, sözüm ona akademisyenler, gazeteciler, stratejistler var. Var, var, var…

Akbabalığa soyunan bu cenah, AK Parti iktidarını köşeye sıkıştırmak adına, masum binlerce Kürdün ölümünü meşrulaştırmaya çalışıyor. Hızını alamayan bu çevreler, başını ABD’nin çektiği koalisyon güçlerinin IŞİD hedeflerine yönelik hava harekâtından rahatsız olmuşlar. Ve IŞİD’in PKK’yı bitirdikten sonra bu harekâtın yapılması gerektiğini dile getiriyorlar.  Koalisyon güçlerinin müdahalesi olmasay-mış, Türkiye’nin 40 yılda bitiremediği PKK’yı, IŞİD birkaç günde bitirebilecek-miş…

Yarabbi! Bu nasıl bir ruh halidir? Kavmiyetçilik taassubunda boğulanlar, nihayetinde beraberce yaşadıkları diğer halkların haklarına saldırmaya başlarlar.  

Ayın güruh, PKK tarafından zorla alıkonulan 13-15 yaşlarındaki çocukların, Şengal ve Kobani’de IŞİD militanlarınca öldürülmesinden duydukları memnuniyeti “PKK, bu zamana kadar topladığı tüm silahlı güçlerin çoğunu kaybetti” diyerek dile getiriyorlar.

Peki, sözüm ona PKK’yı bitiren IŞİD’in, Türkiye’ye saldırmayacağı ne malum?

Türkiye’yi, IŞİD ile PKK çatışmasını kendi lehine çeviremediği için eleştiriyorlar.  1990’lı yıllardaki PKK-Hizbullah çatışmasını ne çabuk unuttunuz? Türkiye'nin o dönemde PKK ile Hizbullah çatışmasına göz yumması çok büyük bir yanlıştı. Sonuçta, Türkiye olarak hepimiz kaybettik mi?

Türkiye aynı yanlışı, IŞİD'le savaşan Kürtlere karşı tekrarlamamalıdır, yoksa  kaybeden yine Türkiye olur. Tarih tekerrür eder, Türkiye sadece kendi ülkesindeki Kürtlere ile değil, tüm Kürtleri karşısına almış olur.  PKK'nın Türkiye'deki tüm Kürtleri temsil etmediği gerçeği gibi, PYD'de de Suriye'deki tüm Kürtleri temsil etmiyor. Algı denen bir şey var. Bugün, PYD’ye yönelik belirlenecek olumsuz bir tutum, Türkiye’nin Suriye'deki tüm Kürtlere yönelik aldığı bir duruş olarak algılanacaktır. 

Vizyon sahibi olduğunu iddia eden bu vizyonsuzlar,  KCK yetkililerinin; “IŞİD’in Kobani’ye yönelik saldırılarından sonra çözüm sürecinin bittiğini” dillendiren açıklamalarından da pek mutlu olmuşlar. Oysa KCK’nın “Çözüm Süreci bitti” şeklindeki bir açıklaması, bölge gerçekleriyle örtüşmüyor, bölge gerçeklerini yansıtmıyor. 

Suriye ve Irak’ta IŞİD ile çatışan bir PKK, Türkiye ile sıcak bir çatışmayı göze alamaz. Türkiye kamuoyu da biliyor ki ”Çözüm Süreci”nin sigortası Öcalan’dır. “Çözüm Süreci”nin geleceği ile ilgili olarak da Öcalan’ın belirleyeceği tavır önemlidir.

KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın “Öcalan bizim önderimiz. Biz bir önderlik hareketiyiz. Önderimize bağlıyız. Ama Türkiye adım atmadan önderlik ‘hayır savaşmayın’ nasıl diyecek ki? Diyemez. Dese bile savaşçılar bunu kabul etmezler. Biz savaşçıları zor tutuyoruz.” açıklaması, Öcalan’ı çözüm süreci konusunda etkilemeye yöneliktir. Daha açık bir ifadeyle Öcalan’a yönelik “örtülü” bir tehdittir.  Öcalan, Cemil Bayık’ı çok iyi tanır. Bayık’ın silahtan yana olduğunu da iyi bilir. Bunun idrakinde olan Öcalan, Cemil Bayık’ı kontrolünde tutmak için onu KCK Eşbaşkanı yaptı. Bakalım Öcalan, Bayık’ın bu tehditvari ifadelerine nasıl cevap verecek?

Kürt sorununun çözümünü istemeyen, Türkiye'yi sevdiğini iddia eden çakma terör uzmanları!


 Merak etmeyin, bu millet, siz ve sizin gibileri utandıracaktır!


23 Eylül 2014 Salı

TÜRKİYE’NİN BÖLGESEL SORUMLULUĞU

İnsanların yaşam hakkı kutsaldır ve insanın yaşamı her türlü pazarlığın üzerindedir. Söz konusu olan şey insanın hayatı ise tüm olanaklar devreye sokulmalıdır.  IŞİD’in rehin aldığı 49 insanın hayatı günlük siyasi çekişmelere alet edilmemelidir. Siyaseten kullanılan böyle bir söylem, bu insanlara ve ailelerine yapılmış en büyük saygısızlıktır.

Şeyh Edebali, Osman Gazi'ye ta 7 asır önce “insanı yaşat ki devlet yaşasın”  vasiyetinde bulunmuştur. Böyle bir devlet geleneğinden gelen Türkiye’nin de hedefi  “insan” odaklı olmalıdır. Medeni bir devlette de hedef, kendi insanını yaşatmaktır.

IŞİD'in elinde rehin olan 49 insanın kurtarılması, evet; ülkemiz için büyük bir başarıdır, büyük bir prestijdir. Ancak rehinelerin kurtarılması, Türkiye için ne kadar büyük bir başarısıysa, Musul Başkonsolosluğu’nun zamanında boşaltılmayarak 49 görevlinin IŞİD militanları tarafından esir alınarak Türkiye’nin itibarının zedelenmesi de bir başarısızlıktır, politik bir fiyaskodur.  Bu olay, ilgililerce bir kez daha değerlendirilmeli, bir kez daha sorgulanmalıdır.

 49 insanın serbest kalmasıyla ilgili olarak, İngiliz Independent gazetesinde yayınlanan bir yazıda "Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, IŞİD'in neden 49 Türk'ü serbest bırakma kararı aldığını açıklamayı reddederken, Ankara ile IŞİD arasındaki karanlık ilişki hakkındaki şüpheler artıyor... Türkiye hükümeti örgütle anlaşma yapılmadığını iddia ediyor. Bu durum, acımasızlığıyla nam salmış IŞİD'in nasıl olup da bir karşılık almadan, Türk rehineleri serbest bıraktığı sorusunu cevapsız bırakıyor" şeklindeki ifadelerin yer alması, tamamen bir algı oluşturma ve rehinelerin kurtarılma operasyonunu gölgelemektir.

Bir kesim, hükümetin eksiklerini eleştirip, daha doğru ve daha iyi işler yapmalarına yardımcı olmak yerine, iktidarın zafiyetleri üzerinden siyaset üreterek muhalefet yapmaya devam etmektedir. Bu Türkiye’nin en büyük talihsizliğidir. Musul’da rehine alınan 49 insanın Türkiye’ye gelmesine üzülen, devletin bu konudaki başarısızlığına neredeyse hamd edecek, sevinecek kesimlerin varlığını nasıl değerlendirmeliyiz? IŞİD’in her gün bu rehinelerden birinin boğazını keserek öldürmesini gösteren görüntüleri servis etmesine sevinecek kesimlerin olmasına üzülmemek elde değil.

Hâlbuki İsrail, 2011 yılında sadece bir askeri için cezaevlerinde tuttuğu 1027 Filistinli mahkûmu serbest bırakmıştı. İsrail, tüm dünyaya bir askerine verdiği değeri bu kadar Filistinliyi serbest bırakarak göstermişti. Biz ise bugün 49 insanın çocuklarına, eşlerine, ailelerine kavuşması üzerinden polemikler üretiyoruz.
Şüphesiz bu başarı, Türkiye’deki tüm kurumların (Dışişleri, MİT, Emniyet...) koordineli çalışmalarının bir ürünüdür. Rehinelerin kurtarılmasından sonra, bölgedeki mevcut şartlar, AK Parti iktidarını IŞİD’e karşı daha cesur kararlar verecek duruma getirir diye düşünüyorum.

Uluslararası camianın, Türkiye'den IŞİD'e katılımları engellenmesi talep etmesi, bölgenin gerçekleriyle uyuşmuyor. Türkiye, yıllardır bölgeden PKK'ya katılımları engelleyebildi mi ki IŞİD'e katılımları da engelleyebilsin? Oysa IŞİD'e en yoğun katılım Rusya'dan, İngiltere'den, Almanya'dan ve Belçika'dan oluyor. Emin olun, Türkiye bu konuda da "Batı"dan çok daha masum...

Uzun zamandır, Türkiye Orta Doğu’daki savaş bataklığına çekilmek isteniyor. Her ne saikle olursa olsun, Türkiye bu yönlü bir oyuna gelmemelidir, bu tür provokasyonların dışında kalmalıdır.

Gündemin bir başka önemli konusu ise Suriye’deki yerlerinden, yurtlarından edilerek Türkiye’ye sığınan insanlar.

Konuya ilişkin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş; IŞİD saldırılarından kaçarak Türkiye’ye gelen Suriyelilere ilişkin yapmış olduğu açıklamada, net sayının 130 bin civarında olduğunu belirtti. Kurtulmuş; “Çok zor bir iş başarılıyor. Bu bir doğal afet değil. Sel olsa, deprem olsa olur biter ve sonraları yaraları sarmaya başlarsınız… Karşı karşıya kaldığımız şey maalesef insan eliyle yarılan bir felakettir. Dolayısıyla daha kaç köyün basılacağı, daha kaç kişinin göçmen haline getirileceğini bilmiyoruz… Afetin boyutu, doğal bir afetin boyutundan daha riskli, daha bilinmezleri içeren bir durumdur. Bunların hepsine hazırlıklıyız.”  dedi.

Batı dünyası, Orta Doğu'da mülteci durumuna düşen milyonlarca Müslümanın menfaatlerini değil, kendi menfaatlerini düşünüyor.

Türkiye’nin ise artık Kürt fobisinden bir an önce kurtulması gerekmektedir. Kendi sorunu çözmüş, ama komşu Kürtler ile problemli bir Türkiye hedeflenmemelidir. Bugün Öcalan’ın bir sözü Suriye’deki (PYD kontrolündeki) Kürtler arasında “nas”(kutsal öğreti) olarak kabul ediliyorsa, Türkiye bunu sorgulamalıdır. Türkiye, Kürtleri potansiyel tehlike olarak görmekten vazgeçmelidir. Günümüzdeki konjonktürel gelişmeler Türkiye’ye bunu dayatmaktadır. Türkiye geçmişte olduğu gibi Kürtler ile bir kez ittifak ederek, bölgede huzuru ve refahı tesis edebilecek politikalar belirlenmelidir.

Kimden iyilik görürseniz, ona minnettar kalırsınız. Bu konuda Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) "İnsanlar iyiliğin kölesidir." buyurmaktadır. Suriye Kobani Kürtlerine biz yardımcı olmalıyız. Biz sahiplenmezsek, bir başkası sahip çıkar ve yarın çok geç olabilir...

IŞİD’in Suriye’deki Kürt bölgelerini kontrol etmesi demek, Türkiye’nin uzun zamandan beri zor ve zahmetli bir uğraş ile belli bir olgunluğa eriştirdiği “Çözüm Süreci”nin tehlikeye girmesi demektir.


Sözün özü: Bugün dünya üzerinde açlıktan ölen bir Müslüman varsa bunun müsebbibi tüm İslam âlemidir…

21 Eylül 2014 Pazar

ABD ve TÜRKİYE’NİN KÜRT POLİTİKALARI

 
   Suriye’de devam eden iç çatışmalar nedeniyle, ülke genelinde oluşan otorite boşluğunu en doğru Kürtler kullandı. (kendileri açısından) 

Kürt oluşumunun başını çektiği PYD, Esed yönetimi ile hiçbir çatışmaya girmedi, bekledi. Esed ordusu ile ÖSO güçlerinin çatışmalarından faydalanarak Türkiye sınırındaki Kürt Bölgesi’nin kontrolünü eline geçirdi. Türkiye’nin;  gerçekte beklenen bu gelişmeye verdiği tepki bize 20 yıl öncesini hatırlattı. 

       ABD’nin birinci Irak işgalinden sonra Irak’ın kuzeyinde kontrolü eline geçiren Kürtlere (Talabani ve Barzani) karşı, Türkiye çok sert tepki göstermiş, kendi sınırındaki bir Kürt devletine müsaade etmeyeceğini açıklamış, hatta dönemin güvenlikçi politikaları sonucu olarak, askeri bir harekâtı bile gündeme getirmişti.

          Sonuçta Irak’ın kuzeyinde federal bir Kürdistan oluştu.

          Peki, Türkiye ne yaptı?
 
     20 yılda Irak’ın Kürt Bölgesi’ni inşa etti. Dememiz o ki Kuzey Irak’taki büyük inşaat şirketlerinin neredeyse tamamını Türkiye’den giden firmalar oluşturuyor. Bununla da yetinmeyen Türkiye ilişkilerini Bölgesel Kürt Yönetimi ile petrol anlaşmaları yapabilecek düzeye kadar çıkarmıştır.Hâlihazırda PYD özerkliğini ilan etse bile ABD ve batıya rağmen,  Türkiye ne yapabilecek?

         Suriye’ye müdahale mi edecek? Hayır. Böyle bir ihtimal hiç ama hiç gerçeklemeyecek. Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi demek, PKK ile var olan cepheyi daha da genişletmek demek olur. 
         Yeniden bugüne dönersek:
 
         Türkiye; yıllardır Esed’den kimlik dahi alamayan Suriye Kürtlerini kendi safına çekebilirdi. Kaldı ki PKK’nın Türkiye’deki tüm Kürtleri temsil etmediği gibi, PYD’de nin de Suriye’deki tüm Kütleri temsil etmediği gerçeği ortada iken.

         20 yıl önce, Irak’ın Kürt bölgesinde meydana gelen federe Kürt devletinin ve bugün Suriye Kürt bölgesinde meydana gelen oluşumun, mihenk noktasını ABD politikaları oluşturuyor. 

        Yani ABD’nin onayı  olmadan Suriye’deki gelişmelerin seyri böyle sonuçlanamazdı.  Daha net bir ifade ile PYD’nin tüm faaliyetleri ABD onaylıdır. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki: “…Kürt Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) Suriye’de bağımsız Kürt bölgesi ilan edeceklerine dair basında yer alan haberlerden dolayı çok kaygılıyız…” şeklindeki açıklaması, diplomasi dilinde örtülü olarak “evet bu gelişmeleri onaylıyorum” anlamına gelmektedir.

    Diğer yandan, ABD Kongresinin Temsilciler Meclisi ve Senato kanadı, İstihbarat Komitesinin, Suriyeli muhaliflere silah göndermesini onayladı. 

         ABD’nin kendi çıkarları açısından Suriye muhalefeti içerisinde yer alan, El-Kaide destekli El-Nusra’yı desteklemesi beklenemez. ABD, buna rağmen Suriye konusunda izlediği politikalarla kafaları karıştırmaya devam ediyor…

       (Bu yazı ilk olarak 24 Temmuz 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)

19 Eylül 2014 Cuma

KİTAP İNCELEMESİ (Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması)

Değerli Dostlar!
Bu hafta, Tunceli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlilerinden Serkan Gündoğdu’nun, “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması” adlı kitabımız ile ilgili hazırladığı inceleme yazısını sizlerle paylaşmak istedik.
Bir akademisyenin gözünden, “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009-2011 Panoraması”nın tahlili…

KÜRT SORUNU ÇÖZÜM ÖNERİLERİ VE 2009- 2011 PANORAMASI
KİTAP İNCELEMESİ
Serkan GÜNDOĞDU*

Araştırmacı-Yazar Mehmet MEMDOĞLU tarafından siyasi/politik-inceleme türünde kaleme alınan “Kürt Sorunu Çözüm Önerileri ve 2009- 2011 Panoraması” adlı kitabı Fanos Yayınları tarafından 2011 yılında yayınlanmıştır. İçişleri Bakanlığı’nda basın-yayın birimlerinde göreve başlayan yazar, halen yayıncılık sektöründe çalışma hayatına devam etmektedir.
Günümüz Türkiye’sini ilgilendiren toplumsal ve sosyal araştırmalarına bir yenisini daha katan MEMDOĞLU, bu eserinde yıllarca değinilmekten çekinilen, Türkiye’nin gündemine alınmasından korkulan Kürt sorunu ve soruna ilişkin çözüm önerileri üzerinde durmuştur. Özellikle Kürt sorununu, Kürt halkının yoğun yaşadığı bölgede faaliyet gösteren terör örgütü PKK sorunundan ayrı değerlendirmek gerektiğini belirtmiştir.
Cumhuriyetle neredeyse yaşıt bir sorun olduğunu belirten yazar, bu sorunun ertelenmesi, görmezden gelinmesi şimdiye kadar yaşanılan sosyal, ekonomik, siyasi ve insani açıdan doğurduğu neticeler de dikkate alındığında; gelecekte belki telafisi güç sorunlarla Türkiye’yi baş başa bırakacağı, dahası eğer kendi sorunumuza çözüm üretmememiz halinde dış güçlere dışarıdan müdahalelerle çözüm önerileri adı altında ülkemizin iç sorunlarına müdahil olma şansı sunmuş olacağımızı belirtmektedir. Haliyle kendi sorununu çözemeyen bir ülkenin prestijinin çok iyi görünmeyeceği, bölgede ve dünyada “lider ülke” olma iddiasının gerçekçi olmayacağını savunmaktadır. 
Kürt sorunun sadece devletin ya da bir siyasi partinin sorunu olmadığını, aksine tüm Türkiye’nin sorunu olduğunu belirten yazar,  terörün veya Kürtlerin/ Kürt sorunu bir bölgenin sorunu olmaktan çıktığını, bu problemin çözümünün ertelenmesinin ise Kürt vatandaşlarının Devletten uzaklaşmasına neden olmanın yanı sıra, diğer halkları da oluşan kaos ortamından dolayı huzursuz ve güvensiz kılacağını belirtip kalıcı çözüm için uygulanan stratejilere alternatif stratejiler geliştirmek gerektiği üzerinde durmuştur.
 Altı bölüm ve sonuç kısmından oluşan eserde, Kürt sorununun tanımı ve tarihi süreci üzerinde durulmuştur. Malazgirt Zaferi’nden tutun da kurtuluş mücadelesine dek birçok mücadeleye destek olan Kürt aşiretlerinin ve halkının, yıllar sonra devlet yönetiminde baskın olmaya başlayan merkeziyetçi politikalara maruz kaldığını, bu baskıların en belirgin refleksi olarak ise Kürt milliyetçiliğinin tavan yaptığı Şeyh Said isyanını göstermiştir. Cumhuriyetin kurulması ile milliyetçi ve merkeziyetçi baskıların devam etmesini sorunun miladı olarak gören yazar, uzun yıllar boyunca böyle bir sorunun varlığının kabul edilmemesinin sorunun derinlik kazanmasına neden olduğunu belirtmektedir. 12 Eylül darbesiyle Kürtçe isimler değiştirilip yerine Türkçe isimlerin koydurulması, Kürtçe konuşmanın yasaklanması şeklindeki uygulamalar sorunun büyümesine neden olmakla birlikte, PKK’nın nemalanıp bu konular üzerine propagandalar yapmasına olanak verdiğini savunmaktadır. Bu bağlamda, eğer özellikle 90’lı yıllarda Kürtçe yayın yapan herhangi bir TV açılmış olsaydı (TRT 6 gibi) sorunun büyümesine ve yapılan terör propagandalarına engel olunabileceğinin altını çizmektedir.
Bugün tüm toplumda Kürt sorununun barışçıl yollarla çözüme ulaştırılması fikrinin hakim olduğunu, bunun en güzel kanıtı olarak ise TRT 6 ve Kürtçe yayın yapan özel kanalların açılmasını, YÖK’ün üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerinin açılmasını göstermektedir.
Yazarın bir diğer bölümde ele aldığı konulardan biri de Kürt sorunuyla özdeşleşmiş olan Anadilde Eğitim sorunudur.  Kürt sorununun temel noktasının anadilde eğitim olduğunu savunan yazar, özellikle uzun vadede ne getirip, ne götüreceği analizinin iyi yapılması gerektiğini belirtmektedir.  Çeşitli etnik ve kültürel farlılığa sahip ülkelerden örneklemeler ile kullanılan dil çeşitliliği ve eğitim dilleri analizi yapılmıştır. Memdoğlu ayrıca bu bölümde, etnik ayrımcılık yapılmasındansa tüm kültür ve kimliklerin sahiplenilip, kültürel yapıların korunup varlıklarının sürdürülmesi gerekliliğine, bunu yapabilmek için ise dillerin yaşatılması gerektiğine değinmiştir. Yazar, başlangıçta seçmeli de olsa Kürtçe eğitime yer verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Kürt sorunu, ekonomik sorunlar, siyasi vb sorunların varlığının hiçbir şekilde silahlı mücadeleyi haklı kılmadığı gibi çözüm sürecini olumsuz etkilediğini de savunan yazar, mevcut eksikliğin, sorunun demokratik haklar ve hukuk normları çerçevesinde konuşarak, tartışarak çözüme ulaştırılması gerektiğini savunmaktadır.  Bu bağlamda, Türkiye’nin PKK, KCK ve benzeri terörist yapılanma ile mücadeleye tüm gücüyle devam etmesinin gerekliliğini savunurken, insan haklarını ihlal etmeme konusuna da dikkat çekmektedir.
Mehmet Memdoğlu, terörle mücadele eden birimlerimizin PKK’nın stratejilerini, ne yapmaya çalıştığını çok iyi okumaları, analiz etmeleri gerektiğini belirtmiştir. Özellikle PKK’ya katılımın en az düzeye indiği bir dönemde, KCK operasyonları neticesinde, tutuklanması muhtemel kişilerin belediye başkanlıklarına aday gösterilmesi gibi stratejik planlar ile “Kürt halkının siyasetçileri tutuklanıyor, Kürtlerin siyaset yapmasına izin verilmiyor” gibi propagandalar ile PKK ve KCK’nın yeni argümanlar oluşturduğunu, bunun sonucu olarak da 14- 15 yaşlarındaki gençlerin dağa çıkışını hızlandırdığı, dağa dönüşleri bu şekilde stratejik bir hamle ile sağladığı gerçeğine ışık tutmuştur. Bu nedenle güvenlik birimlerimizin yerinde ve zamanında yapmış olduğu askeri müdahalelere ek olarak, demokratik reformlar ile geçmişte terörist faaliyetlerde bulunan örgütlerin varlığının sonlandırıldığı gibi günümüzde faaliyetlerini sürdüren PKK ve şehir içi yapılanmalarının da bu şekilde bir mücadele ile ellerindeki argümanların azaltılabileceğini ve varlıklarının bu şekilde sonlandırılacağı fikrini savunmaktadır. Ayrıca Kürtlerin tek temsilcisi olduğunu benimsetmeye çalışan PKK’nın muhatap alınarak meşru hakların verilmesi, hem bu fikrin Kürt halkı tarafından benimsenmesini hızlandıracağı gibi hem de örgütün bir başarısı şeklinde lanse ettirilip, kitlelerin farklı stratejilere ve oyunlara alet edilebileceği, çözümü zorlaştıracağı tehlikesine de dikkat çekmektedir.
Yazar, kitabının bir diğer bölümünde Barış ve Demokrasi Partisi’ni (BDP) ele almıştır. Kürt sorununun çözümünü kolaylaştıracak muhatabın BDP olduğunu savunan yazar, BDP’nin sorunun muhatabı benim demesi gerektiğini düşünmektedir ve bu konuyla ilgi yazarların görüşlerini paylaşmıştır.  BDP’nin etnik milliyetçiliğe dayalı politikalarından vazgeçmesi gerektiğini, belli bir kesime değil tüm ülkeye hitap etmesi gerektiğini, silaha ve silahlı mücadeleye sığınmaması gerektiğini, ancak bu şekilde sorunun çözümüne destek sağlayacağını, aksi halde Kürt halkına ve Türkiye’ye daha çok zararlar vereceği fikrini savunmaktadır.
PKK ve faaliyetleri üzerine değerlendirmelerde de bulunan yazar, PKK’nın terör ve şiddeti kullanarak, masum insanları katlederek varlığından dünyayı haberdar ettiğini belirtmiştir. PKK ve terörün temelde haklar ve özgürlükler sorunu olarak tanımladıkları Kürt sorunundan doğduğunu belirtmiştir. Gafletimiz ve ihmallerimizin yanı sıra, batının istismarı ve desteği ile sorunun büyümesine yol açıldığı savunulmaktadır.  PKK ile mücadelede izlenen yanlış politikaların da sürece olumsuz katkıda bulunduğu dile getirilmektedir.  Bölgede yaşayan ve Kürtçe konuşan herkese PKK’lı muamelesinin yapılması, gece dağ köylerinde yaşayan halktan zorla erzak toplayan PKK’nın çekilmesi ile bölgeye gelen güvenlik güçlerinin köylüyü PKK destekçisi olup olmadığı hakkında yeterli bilgiye sahibi olmadan PKK mensubu ilan etmesi, köylerin boşaltılması gibi müdahaleler bölgede yaşayan Kürtler ile Devletin arasını iyice açmakla birlikte, halkı örgütün kucağına ittiğini, otorite boşluğu oluşturulduğunu belirtmektedir.  Bu durumu fırsat bilen PKK’nın ise bölge halkına bu vesile ile daha sempatik görünmeye başladığını, halkın nezdinde değer kazanmaya başladığını ifade edilmektedir.
“Kürt Sorunu Çözüm Önerileri” başlıklı son bölümünde ise sorunun çözümüne ilişkin önerilerde bulunan araştırmacı- yazar, kanaat önderlerinin ve siyasi partilerin görüşlerine yer vermiştir. Yazar bu görüşler çerçevesinde, devletin çözümün sadece güvenlikçi politikalar ile sağlanacağı beklentisi içinde olması, Kürt halkının ise çözüm olarak PKK ve uzantılarından umut beklemesi halinde çözümün sağlanmasının zor olduğu görüşündedir.  Bunun yerine yıllarca bölgede yürütülen askeri, ekonomik, kültürel ve sosyal politikaların tam tersi yapılarak, “öldürmek yerine yaşam vaadi verilerek, kardeşim-vatandaşım denilerek, yakılan ormanların yerine yenileri dikilerek, boşaltılan köylere geri dönmek isteyenlere destekler verilerek, yapılacak yeni anayasada bütün yurttaşların güvenini kazanması gerektiği” ve böylece daha az maliyetle çözüme ulaşılabileceği önerisinde bulunmuştur. Türkiye’nin bu problemi çözebilecek dinamiklere ve birlikte yaşama geleneğine sahip olduğu da belirtilmektedir.

* Öğr.Gör.Serkan GÜNDOĞDU
Tunceli Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü
gserkang@gmail.com
(Bu yazı ilk olarak 18 Şubat 2014 tarihinde yayınlanmıştır.)