Talabani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Talabani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2014 Pazar

ABD ve TÜRKİYE’NİN KÜRT POLİTİKALARI

 
   Suriye’de devam eden iç çatışmalar nedeniyle, ülke genelinde oluşan otorite boşluğunu en doğru Kürtler kullandı. (kendileri açısından) 

Kürt oluşumunun başını çektiği PYD, Esed yönetimi ile hiçbir çatışmaya girmedi, bekledi. Esed ordusu ile ÖSO güçlerinin çatışmalarından faydalanarak Türkiye sınırındaki Kürt Bölgesi’nin kontrolünü eline geçirdi. Türkiye’nin;  gerçekte beklenen bu gelişmeye verdiği tepki bize 20 yıl öncesini hatırlattı. 

       ABD’nin birinci Irak işgalinden sonra Irak’ın kuzeyinde kontrolü eline geçiren Kürtlere (Talabani ve Barzani) karşı, Türkiye çok sert tepki göstermiş, kendi sınırındaki bir Kürt devletine müsaade etmeyeceğini açıklamış, hatta dönemin güvenlikçi politikaları sonucu olarak, askeri bir harekâtı bile gündeme getirmişti.

          Sonuçta Irak’ın kuzeyinde federal bir Kürdistan oluştu.

          Peki, Türkiye ne yaptı?
 
     20 yılda Irak’ın Kürt Bölgesi’ni inşa etti. Dememiz o ki Kuzey Irak’taki büyük inşaat şirketlerinin neredeyse tamamını Türkiye’den giden firmalar oluşturuyor. Bununla da yetinmeyen Türkiye ilişkilerini Bölgesel Kürt Yönetimi ile petrol anlaşmaları yapabilecek düzeye kadar çıkarmıştır.Hâlihazırda PYD özerkliğini ilan etse bile ABD ve batıya rağmen,  Türkiye ne yapabilecek?

         Suriye’ye müdahale mi edecek? Hayır. Böyle bir ihtimal hiç ama hiç gerçeklemeyecek. Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi demek, PKK ile var olan cepheyi daha da genişletmek demek olur. 
         Yeniden bugüne dönersek:
 
         Türkiye; yıllardır Esed’den kimlik dahi alamayan Suriye Kürtlerini kendi safına çekebilirdi. Kaldı ki PKK’nın Türkiye’deki tüm Kürtleri temsil etmediği gibi, PYD’de nin de Suriye’deki tüm Kütleri temsil etmediği gerçeği ortada iken.

         20 yıl önce, Irak’ın Kürt bölgesinde meydana gelen federe Kürt devletinin ve bugün Suriye Kürt bölgesinde meydana gelen oluşumun, mihenk noktasını ABD politikaları oluşturuyor. 

        Yani ABD’nin onayı  olmadan Suriye’deki gelişmelerin seyri böyle sonuçlanamazdı.  Daha net bir ifade ile PYD’nin tüm faaliyetleri ABD onaylıdır. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki: “…Kürt Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) Suriye’de bağımsız Kürt bölgesi ilan edeceklerine dair basında yer alan haberlerden dolayı çok kaygılıyız…” şeklindeki açıklaması, diplomasi dilinde örtülü olarak “evet bu gelişmeleri onaylıyorum” anlamına gelmektedir.

    Diğer yandan, ABD Kongresinin Temsilciler Meclisi ve Senato kanadı, İstihbarat Komitesinin, Suriyeli muhaliflere silah göndermesini onayladı. 

         ABD’nin kendi çıkarları açısından Suriye muhalefeti içerisinde yer alan, El-Kaide destekli El-Nusra’yı desteklemesi beklenemez. ABD, buna rağmen Suriye konusunda izlediği politikalarla kafaları karıştırmaya devam ediyor…

       (Bu yazı ilk olarak 24 Temmuz 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)

25 Temmuz 2014 Cuma

ÖCALAN’IN SATRANÇ OYUNU

Abdullah Öcalan’ın Türkiye’de bağımsız bir “Kürdistan” veya “federasyon” talebinden çok önceden vazgeçtiği hep dillendirildi, söylendi, yazıldı.

Hatta Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Gülten Kışanak’ın sürekli gündeme getirdiği “demokratik özerklik”ten de vazgeçtiği iddia edildi. 

Öcalan, 2013 Nevruz’unda Diyarbakır’da okunan mesajında;  “Bugün yeni bir dönem başlıyor… Yok sayan, dışlayan, asimile eden paradigma yerle bir oldu. Artık silah değil siyaset öne çıkıyor… Çanakkale’de Türkler ve Kürtlerin omuz omuza şehit düştü, Kurtuluş Savaşı’nı birlikte verdiler, ilk TBMM’yi birlikte kurdular. Geleceğimizi de birlikte kurmalıyız… Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz, ayrıştırmak isteyenlere karşı ayrıştırmak isteyenlere inat birleşeceğiz… Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları, kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır. Gerçek anlamda bu kardeşlik hukukunda fetih, inkâr, ret, zorla asimilasyon ve imha yoktur; olmamalıdır… Son 90 yılın tüm hataları ve eksikliklerine rağmen yeni bir model inşa etmeliyiz… Zaman çatışmanın değil, birlikteliğin ve ‘helalleşmenin’ zamanıdır.” dediğinde birçok kimse, Öcalan’ın bu açıklamalarını, ‘Öcalan ve PKK,  bağımsız bir Kürdistan’dan’ vazgeçti şeklinde yorumlamıştı. O gün Öcalan’ın bu açıklamalarına ihtiyatlı yaklaşmıştık. Çünkü Öcalan, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani il birlikte, Orta Doğu’nun sisli, fırtınalı ve kaygan zemininde siyaset yapabilen ender kişiliklerdendir.

BDP ve HDP milletvekilleri tarafından zaman zaman “özgür Kürdistan” talepleri dillendirilmiş olsa da Öcalan, 2013 Nevrozu’ndan sonraki açıklamalarında, Türkiye kamuoyunu tedirgin edecek bu yönlü mesajlar vermekten kaçınmıştı.  

Öcalan, 10 Temmuz günü HDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Leyla Zana ile gerçekleştirdiği görüşmede, Celal Talabani’yi “Kürt halkının özgürlüğü için ortak hareket etmeye” davet ediyordu. Enteresandır, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Öcalan'ın gönderdiği mesajdan dokuz gün sonra Almanya'daki hastaneden taburcu edildi.

Bilindiği üzere, Celal Talabani, geçirdiği beyin kanaması sonrasında uzun süreden beri (20 Aralık 2012) Almanya’da tedavi görüyordu. Tedavisi sonrasında, 19 Temmuz günü Süleymaniye'ye döndü. 

Öcalan, Fırat Haber Ajansı (ANF)’de yayınlanan mesajında; "Komşu ülkelerle yürüttüğünüz diplomasi çalışması oldukça olumlu. Şimdi de aynı çalışmasının Kürtler için yürütülmesi gerekir. Bugün dört parça Kürdistan'daki siyasi konjonktürel durum, Kürt halkını özgürlüğü için ortak hareket etmeye zorluyor" sözleriyle, bağımsız bir Kürdistan’dan vazgeçmediğini, “makyavelist ve oportünist” kişiliği gereği bu fikrinden vazgeçmediğini açıklıyordu.  

Öcalan, Talabani’ye gönderdiği bu mesajla aynı zamanda, Rojava’daki gelişmeler nedeniyle birbirleri hakkında sert açıklamalarda bulunan PKK-KCK-Kandil ile Mesut Barzani’nin liderliğini yaptığı KDP’ye yönelik mesajlar veriyor. Öcalan bu mesajla, Türkiye’ye karşı kendisinin, KDP’ye karşı ise Kandil’in elini güçlendirmeyi hedefliyor.

Nitekim Talabani’ye gönderdiği mesajın devamında Öcalan, ''Bildiğiniz gibi, hareketimizin bütün kurucularının katılımıyla ve tarihten aldığımız tüm güç ve mücadeleyle temaslara başladık, ya da çözüm sürecine başlandı. Kalıcı ve değerli bir barış için sizin de yanımda olmanızı çok isterdim. Ulusal Kongre'nin derhal toplanması için umut ve isteğim, halkımızın ortak bir çalışma yürütmesi. Eğer biz Ulusal Kongre'yi garantilemezsek, halkımız IŞİD çetelerinin saldırılarına maruz kalmaya devam edecektir." diyerek, Orta Doğu’daki IŞİD tehlikesine de dikkat çekiyordu.

IŞİD’in varlığı, Irak Bölgesel Kürt Yönetimini Türkiye ile paralel politikalar izlemeye zorluyor. IŞİD tehlikesi, PKK-KCK-Kandil ile  KDP arasındaki sıcak bir çatışma ihtimalini de ortadan kaldırıyor. 

Öcalan, yıllardır Talabani ve Barzani ile “örtülü” de olsa bir liderlik mücadelesine girmiştir. Öcalan, 15 yıldır İmralı’da tutuklu bulunuyorken, Celal Talabani; ABD’nin Irak’a müdahalesiyle Saddam Hüseyin dönenin sona ermesinden sonra şekillenen “sözüm ona” yeni Irak’ın Cumhurbaşkanı oldu. (24 Temmuz itibariyle Celal Talabani'nin partisi Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği'nin IKYB’nin adayı Doktor Fuad Masum Irak’ın yeni Cumhurbaşkanı seçildi.) Mesut Barzani ise Irak Bölgesel Kürt Yönetiminin Başkanı olarak bölge ve dünya siyasetinde, saygın bir siyasetçi konumundadır.

Orta Doğu ve Rojava’daki son gelişmelerden sonra Öcalan’ın satranç oyunu ve bölgedeki “liderlik” mücadelesi nasıl sonuçlanacak?


Bekleyip, göreceğiz…

11 Temmuz 2014 Cuma

ÖCALAN EV HAPSİNE ALINIR MI?

 Türkiye tarihi bir süreçten geçmektedir. İmralı ile başlayan yeni süreç, Türkiye kamuoyunda büyük beklentilerin oluşmasına neden oldu. Buna bağlı olarak Türkiye’deki tüm taraflar üzerine düşeni yapmak, bu tarihi fırsatı iyi değerlendirmek zorundadır. Beklentilerin noktasında, süreci idare edenlerin; Öcalan’ın çelişkilerle dolu olan "narsist” ve “oportünist" kişiliğini göz ardı etmemeleri ve buna göre strateji belirlemeleridir.

Unutmamak gerekir ki Öcalan, Orta Doğu’nun kaygan zemininde çok çabuk manevra yapabilen, ender kişiliklerdendir.  Güvenilmeyen bir şahsiyet olduğunu anlatabilmek için sizleri yirmi yıl öncesine götürmek istiyorum.  16 Mart 1993’te ilan edilen ateşkesin süresinin uzatılması için dönemin Cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal, şimdiki Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’yi aracı olarak kullanıyor, Celal Talabani bu süreçte Öcalan ile görüşmüş,  görüşme sonucunu C. Çandar şu ifadelerle anlatıyor.  “… Talabani kısa bir süre sonra aradı, Cumhurbaşkanına söyleyebilirsin istediği olacak süre ve şart koymayacak, yine de onun ne yapacağı belli olmaz kefil olmadığını da Dayı’ya söyleyiver demeyi ihmal etmedi…” *

Abdullah Öcalan, İmralı’ya konulduktan sonra birinci önceliği olarak, hep kendisini ön plana çıkartmıştır. Bu süre zarfındaki avukat görüşmelerine bakıldığında;  “yok rutubet var, yok nefes alamıyorum, yok kaşıntım var, yok boğazım akıyor, ben burada bu şartlar altında rahat değilim, uyuyamıyorum vb.” Son süreçte ise ev hapsine çıkmanın yollarını aramaktadır.  Kısacası Öcalan çözüm sürecini tamamen kendi “özgürlüğüne” endekslemiştir.

15 Haziran 2012 tarihinde Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç’a "PKK terör örgütü elebaşı Öcalan'a ev hapsinden bahsediliyor, böyle bir şey kısa vadede gündeme gelebilir mi?" şeklinde sorulan soruya, Sayın Arınç’ın "Bunları dile getiriyor, o da getiriyor, başka arkadaşları da getiriyor. Bu tek başına dikkate alınacak bir konu değil. Belki bir yol haritasıyla, yapılması gerekenler sıralamasında, terörün, terör örgütünün silah bırakmasıyla başlayacak bir sürecin içerisinde dikkate alınabilecek bir konu olabilir.” demesi;  önümüzdeki süreçte Öcalan’ın ev hapsine alınabileceği sinyallerini vermişti.

Yine Milliyet Gazetesi’nden Serpil Çevikcan’ın, 26 Haziran 2013 tarihinde BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş ile yaptığı röportajda Demirtaş’ın: "Tecrit cezası almış hükümlülerin kısa süreli olarak kaldığı bir hücre. Onun değiştirilmesi gerekiyor.  İmralı'da zaten daha önce kaldığı daha büyük koğuşlar vardı. Oraya geçme ihtimali olabilir…"  demiştir. Bir yıl ara ile söylenen bu ifadelere bakıldığında Öcalan’ın ev hapsine çıkartılması ihtimalinin giderek güçlendiğini görüyoruz.

21 Temmuz 2013 tarihinde kendisiyle görüşen BDP heyeti (S. Demirtaş, P. Buldan) aracılığı ile yapmış olduğu açıklamada: “Çözüm sürecine daha fazla katkıda bulunmak istiyorum. Ancak maalesef ki, buradaki olanaklar son derece kısıtlıdır. Kendimi daha fazla katma isteğimi bu nedenle hayata geçirip yansıtamıyorum. Kendimi daha fazla ifade etme imkânlarının yaratılması konusunda hükümet somut adımlar atmalıdır. İmkânların kısıtlı olmasından rahatsızlık duyduğumu belirtmek isterim. Türkiye’nin etrafında bu kadar yangın varken çözüm konusunda rolümü oynayabileceğim koşulların yaratılması elbette olağan bir durum olmalıdır.” Bu talebini açıkça dile getirmektedir.  

En nihayet, 30 Temmuz 2013 tarihinde PKK’ya yakınlığı ile bilinen bir sitesinde çıkan haberde: Öcalan'ın; "1 Ekim'e kadar çözüm süreci için hükümet adım atmalı. Ben birinci aşamayı başarıyla tamamladım. İkinci aşamayı da başlattım; ancak hükümetten beklenen adımlar atılmıyor. Bu konuda ben elimden geleni yaptım. 1 Ekim'den sonra süreçten çekileceğim demiyorum; ama o tarihe kadar adım atılmazsa süreci geliştiremeyeceğimiz açıktır.”açıklaması, ev hapsi talebini deklere ettiği gibi; hem blöf, hem şantaj, hem tehdit ve hem de pazarlık içeriklidir. 

Devletin İmralı’daki Öcalan ile 2012 yılı sonlarına doğru başlattığı çözüm sürecinin sonraki aşamalarının en önemli ayaklarından biri "Öcalan'ın fiziki şartlarının iyileştirilmesidir. Yani bugünkü karşılığıyla "Öcalan'ın ev hapsi"ne çıkartılması ihtimalidir. Peki, bu nasıl gerçekleşebilir. Türkiye kamuoyu buna hazır mıdır?

Evet, tüm Türkiye kamuoyu henüz buna hazır olmamasına rağmen,  çözüm sürecinin diğer aşamalarına geçilebilmesi için Öcalan ev hapsine çıkartılma ihtimali var. Süreç de hızla o yöne doğru ilerliyor. Elbette Öcalan'ın bir de güvenlik sorunu olacaktır. Devlet bunu nasıl aşacak? 

Nasıl derseniz?

Şu anda İmralı'da bulunan Öcalan'ın ya mevcut şartları düzeltilecek. Daha açık bir ifade ile harekât alanı biraz daha genişletilecek. Böyle bir düzenlemeyi ise aynı yerde kaldığı gerekçesiyle, hem BDP, hem de KCK kabul etmeyecek ve bunu kendileri için yeni bir propaganda aracı haline getirebileceklerdir.

Geriye ise ikinci bir ihtimal kalıyor

İkinci bir ihtimal, olabilir mi?

Evet olabilir. Öcalan için "SAHİL KENTLERİMİZİN" birinde, güvenlikli bir alanda inşa edilecek yeni bir mekân. Bu "SAHİL KENTİMİZİN" belirlendiği, güvenlik endişesi gerekçesiyle de bu kentimizin Ege Bölgesi’nde olabileceği iddiaları yavaş yavaş dillendirilmektedir.

Çözüm sürecini idare edenlerin, 2013’ün sonlarına doğru böyle bir hazırlığı kamuoyu ile paylaşabilmeleri muhtemeldir. Süreç uzadıkça daha da kırılgan bir hâl alacağından, sürecin bir an önce kazasız, belasız sonuçlanması gerekmektedir.

Haydi hayırlısı...

*-C. Çandar, Mezopotamya Ekspresi. S.23

(Bu yazı ilk olarak 31 Temmuz 2013 tarihinde yayınlanmıştır.)